Hud Suresi Tefsiri

SÛRE-İ HÛD

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz yirmi üç âyeti camidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ ﴿1﴾

[Şu sûre; âyetleri muhkem ve metin bir kitabı azimdir. O kitabın âyetleri takviye olunduktan sonra cemi' ef 'âli, hikmeti mutazammın ve ahval-i ibada muttali' olan zat-ı eceli ü a'lâ tarafından ahkâmı tafsil olundu.] Binaenaleyh; âyetlerine asla noksan târî olmaz ve ahkâmı, gaayet sağlam ve tahribi gayr-ı kaabil bir binayı muhkem gibidir ki, enbiya-yı sabıkaya nazil olan kitaplar gibi nesih arız olmaz. Şu halde hükmü ilâyevmükıyam bakîdir ve ahkâmı ibadın haline muvafık surette tafsil olunmuştur. Çünkü; kullarının cemi' ahvaline tamamıyla muttali olan hakîm-i mutlak tarafından tafsil olunduğu için itikaad-ı hakka, ahkâma, vaaz u ibrete ve durub-u emsale müteallik olan âyetler birer birer tafsil olunmuş, asla noksan kalmamıştır. Zira; evamir ve nevâhîyle âyetleri takviye olunduktan sonra sevabı ve ikabı taraf-ı ilâhiden lâyıkı veçhüzere beyan olunmuş ve hakla batıl beynini tefrik ve iktiza üzerine âyetleri nazil olarak kulların muhtaç olduğu deliller ve mesail-i saire hulâsa edilmiş ve sair sûrelerle dahi ahkâmı tafsil olunmuştur.
Kitabın gaayet muhkem ve âyetlerinin hikmete muvafık ve kullarını ıslaha elverişli olduğunu beyan için esmâ-i hüsna içinden (حَكِيمٍ) ve (خَبِيرٍ) isimleri varid olmuştur. Çünkü; (حَكِيمٍ) işi yerinde olup ve hikmete muvafık olduğunu ve (خَبِيرٍ) de herşeyden haberdar olduğunu iş'âr ettiğinden (حَكِيمٍ) ve (خَبِيرٍ) tarafından varid olduğunu beyan etmek; Kur'an'ın ahkâmının hikmete ve mesalih-i ibada muvafık olduğunu beyan etmektir.
(آلٓر) lâfzına müteallik tafsilât Sure-i Yunus'ta geçtiği için burada iade olunmamıştır. Çünkü; orada beyan olunan tevcihat burada dahi caridir. [İşbu cildin ikibin yüzellidördüncü sayfasında mezkûrdur.]
Yahut manâ-yı âyet: [Batıldan muhafaza olunduktan sonra helâl, haram, ibadet ve kabahat tafsil olundu] demektir. Çünkü; Cenab-ı Hak Kur'an'ı tebdil ve tağyirden ve batıl olan şeylerden ve âyetleri araşma ahkâmı bozacak şeylerin karışmasından muhafaza edeceğini beyanla ilâyevmilkıyam Kur'an'ın muhafaza-i ilâhiye altında olduğunu ilân buyurduğu cihetle muhkem kılındığı gibi helâl ve harama dair olan mesail âyetler zımnında tafsil olunmakla kullar için hall-i müşkilât etmek kolaylaşmış ve herbir mesele mahall-i muayyeninde tafsil olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ âyetleri tafsilin sebebini beyan etmek üzere:

أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ الله إِنَّنِي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ ﴿2﴾

buyuruyor.
[Kitabın âyetleri tafsil olundu ki, sizler Allah'ın gayrıya ibadet etmeyip ancak Allah-u Tealâ'ya ibadet edesiniz. Zira; ben sizin için günahlardan azapla sizi korkutmak ve sevaplardan Cennetle müjde etmek için taraf-ı ilâhiden geldim. Binaenaleyh; sizi korkutucu ve tebşir ediciyim. Şu halde şirki terkle tevhide devamınız lâzımdır.]
Bu âyette Kur'an'ın âyetlerinin tafsilindeki hikmet; tevhid olduğuna delâlet vardır.Zira; t a f s i l ; Allah'ın gayrıya ibadet etmemekle tefsir olunduğundan Kur'an’ın hulâsası tevhid olup her ahkâmı tevhidin zımnında dahil olduğuna işaret olunmuştur. Bu âyet Allah'ın gayrıya ibadetten insanları men'i mutazammın olup Allah-u Tealâ'ya ibadete terğib üzere müştemil olduğu cihetle âyetin âhirinde her iki kaziyenin neticesine işaret vardır. Çünkü; Resûlullah Allah'ın gayrıya ibadet edenleri azapla korkutucu olması ve Allah-u Tealâ'ya ibadet edenleri sevapla tebşir etmesi bu işareti te'yid eder. Zira; enbiyanın bi'setinden maksat da âsîleri azapla korkutmak ve âbidleri sevapla tebşir etmektir.
Hulâsa; Kur'an’ın âyetleri taraf-ı ilâhiden tafsil olunup hiçbir meselede şüphe kalmadığı ve tafsil olunan mesailin hulâsası ise ibadetin ancak Allah'a münhasır olup Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmadığı ve Resûlullah'ın, Allah'ın kullarını ma'siyetleriyle korkutucu ve ibadetlerinin sevabıyla müjde edici olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ tekâlif-i ilâhiyeyı beyana başlamazdan evvel ma'rifet-i ilâhiyenin tahsili lâzım olduğunu beyandan sonra tekâliften bazılarını beyan etmek üzere :

وَأَنِ اسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ يُمَتِّعْكُم مَّتَاعًا حَسَنًا إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى

buyuruyor.

[Rabbinizden mağfiret isteyin. Sonra ma'siyetinize nedametle Rabbinize müracaat edin ki size dünya menfaatini ve malını çok versin. Ta ki, ölünceye kadar istirahat edin.]
Yani; Kur'an’ın âyetleri iki şeyle tafsil olundu.
B i r i n c i s i ; tevhid,
i k i n c i s i ; sizin istiğfar ve tevbe etmenizdir. Şu halde siz velinimetiniz olan Rabbinizden evvelâ geçmiş günahlarınıza mağfiret talep ve saniyen de bütün ma'siyetinize nedametle dergâh-ı ulûhiyete müracaat edin ki, dünyada bol nimetlere ve menafi-i marziyenize nail olup ölünceye kadar rahat ve refah-ı halle vakit geçirin. Zira istiğfar; güzel nimetlere nail olmaya vesiledir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bazıları i s t i ğ f a r la murad; günahlara mağfiret istemek ve t e v b e yle murad; işlemekte oldukları günahları terkle dergâh-ı ulûhiyete müracaat etmektir dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Siz geçmiş günahlarınızın affını Rabbinizden istirhamdan sonra hâl-i hazırda işlemekte olduğunuz günahları terkle dergâh-ı ilâhiye rücû' edin ki, Allah-u Tealâ size mevtinize kadar bolca rızık versin] demektir. Yani; kaht u galâ gibi belâyâyı istiğfarla karşılayın ki, dünyada darlık görmeyesiniz. İstiğfarın tevbe üzerine mukaddem olduğuna işaret için bu âyette istiğfarla emir, tevbeyle emir üzerine takdim olunmuştur.
Bu âyet; istiğfarın vüs'at-ı rızka sebep olduğuna delâlet eder ve Resûlullah'ın
(الدنياسجن المُؤ من) --Dünya müminin zindanıdır.-- buyurduğu hadis-i şerifi bu âyete münafi değildir. Zira; âhirette mümin için hazırlanan nimetlere nispetle mümin dünyada ne kadar bol nimete nail olsa dahi yine dünya mümin hakkında zindan menzilesinde demektir. Binaenaleyh; âyetle hadis beyninde münafat yoktur. Zira; âyetin meali «Dünyaya nispetle size vüs'at ve rahat versin» demektir. Hadisin meâliyse «Âhirette mümin için mevcut nimetlere nispetle dünyada ne kadar rahat ve bolluk içinde olsa zindanda gibi olur» demektir. Kezalik «Kâfir de dünyada ne kadar müzayaka içinde olsa dahi âhirette göreceği azaba nisbetle dünya onun hakkında Cennet gibidir» demek olur.
Bazı âbid ve zâhidlerin istiğfara devam ettikleri halde zıyk-ı maişete duçar olmaları derecelerinin yüksek olmasına ve günahlarının kefaret olunmasına sebep olduğu cihetle bu âyete münafi olmaz. Zira; mümin ârif-i billah olduğu cihetle rızkı dar olsa dahi kalbi geniş ve süruru daim ve taksim-i ilâhi olan rızkına razı olduğundan rızkının darlığı onun hakkında esefini mucip olmaz. Metâ-ı dünyanın hasis ve deni ve arkasının kesilir ve tükenir olduğuna işaret için intiha ve inkıtâ'a delâlet eden (الى) lafzıyla varid olmuştur. Çünkü arkası kesilip tükenen şey; daima hakir ve zelil olur.
Hulâsa; günahlara istiğfar ve tevbe etmek bol rızka ve refah-ı hale sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ insanların ef'âlinden dünyaya müteallik olan istiğfar ve tevbe gibi şeyleri beyandan sonra menafi-i âhiretten bazılarını beyan etmek üzere :

وَيُؤْتِ كُلَّ ذِي فَضْلٍ فَضْلَهُ وَإِن تَوَلَّوْاْ فَإِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ كَبِيرٍ ﴿3﴾

buyuruyor.

[Rabbiniz her amel sahibine amelinin sevabını verir ve eğer siz haktan i'raz ederseniz yevm-i kıyametin azabının sizin üzerinize nazil olmasından korkarım.]
Yani; iyi ameli olan herkesin amelinin ecrini dünyada veyahut âhirette elbette Rabbiniz verir. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin ecrinden noksan kalmaz ve eğer tafsil üzere Kur'an'da vürud eden tevhid, istiğfar ve tevbe gibi ahkâmı kabul etmekten imtina' ederseniz ben sizin üzerinize büyük gün denmeye şâyân olan kıyamet gününün azabı nazil olmasından korkarım. Çünkü; ahkâm-ı ilâhiyenin muktezası ameldir. Amelden imtinâ'ının neticesi de azab-ı elimdir. Şu halde sizin için vazife azaptan kurtulmak için emr-i ilâhiye imtisal etmektir.
Bu âyet-i celile; istiğfar ve tevbe edenlere verilmesi vaad olunan metâ'-ı haseni tafsil olmak üzere sevkolunmuştur ki, fazıl sahibine yani amel-i salih sahibine dünyada veyahut âhirette ecir verileceğini beyan etmiştir. Binaenaleyh; dünyada bazı amel-i salih sahibinin zıyk-ı maişete duçar ve bazı fasık ve facirin de bol rızka nail olmasıyla itiraz varid olmaz. Çünkü; ehl-i fazlın fazlı muhakkak verilecektir. Fakat behemehal dünyda olmak lâzım değildir. Dünyada ibadeti çok olan kimsenin amelinin ve salâh-ı halinin dünyada mükâfatını görmesi ihtimali olduğu gibi behemehal âhirette sevabım alacak ve derecatı da yüksek olacaktır.
Cenab-ı Hak erbab-ı fazlın mükâfatını tamamen vereceğini vaadle kullarını kesb-i fazilet etmeye teşvik etmiş ve kesb-i faziletten i'raz ve ahkâm-ı şeriatı kabulden istinkâf edenleri kıyametin azabıyla tehdid buyurmuştur. Ekseriyet itibarıyla erbab-ı fazlın mükâfat-ı dünyeviyesini verdiği görülmektedir ve dünyada verdiği nimetlerin şükrünü eda edince âhirette mükâfatı noksan olmaz.
Hulâsa; mümin muvahhidin dünyada ve âhirette mükâfat-ı haseneye nail olacağı ve haktan i'raz edenler haklarında yevm-i kıyametin azabından korkulacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ âbidlerin ibadetine ecir vereceğini ve ibadetten i'raz edenlere azab olunacağını beyandan sonra herkesin âhirette mercii huzur-u manevî-i ilâhi olduğunu beyan etmek üzere :

إِلَى اللهِ مَرْجِعُكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴿4﴾

buyuruyor.

[Dar-ı âhirette ancak merciiniz Allah-u Tealâ'nın huzurudur. Allah'ın gayrının huzuru değildir. Binaenaleyh; iyilerin iyiliği üzerine sevap vermek ve kötülerin kötülüğü üzerine azab etmek Allah-u Tealâ'ya mahsustur, Allah'ın gayrı bir kimse mücâzât edemez. Zira; Allah-u Tealâ herşeye kaadirdir.] Çünkü; Allah-u Tealâ'nın emrine imtisal edenlere sevap vermek ve emrine imtisal etmeyip küfre ve günaha ısrar edenlere azab vermek Vâcib Tealâ'ya mahsustur. Tevbe ve istiğfar edenlerin rızkını tevsia kaadir olan ancak Allah-u Tealâ'dır, Allah'ın gayrı değildir.
Bu âyette âbidleri ibadete terğib ve âsîleri isyandan tenfir ye azapla tehdid vardır. Çünkü; elbette herkesin mercii huzur-u ilâhi olduğunu beyan etmek huzur-u ilâhiye yüz aklığıyla varmaya ve yüzünden siyah lekeyi silmeye teşvik olduğu gibi Allah'ın herşeye kudretini beyan etmek; iyi amele ecir vermeye ve kötü amele mücazata kaadir olduğunu beyanla âsîleri korkutmak da vardır.

***
Vâcib Tealâ hakkı kabulden açıktan i'raz edenleri yevm-i kıyametin azabıyla korkuttuktan sonra gizli i'raz etmekle açıktan i'raz etmek beyninde fark olmadığını beyan etmek üzere :

أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُواْمِنْهُ أَلاحِينَ يَسْتَغْشُونَ ثِيَابَهُمْ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ ﴿5﴾

buyuruyor.

[Agâh olun ve uyanık bulunun ! Onlar hakka meyletmekten kalplerini çevirirler ki, işlerini Allah'tan saklasınlar. Çünkü; o kâfirler kalplerinde olan birtakım batıl itikad ve kötü niyetlerini Allah-u Tealâ'dan kendi zu'mlarınca saklı tutarlar. Halbuki agâh olun iyi bilin ki, onlar döşeklerine gelip elbiselerini başlarına örttükleri zaman Allah-u Tealâ onların gizli ve aşikâr her neleri varsa onların cümlesini bilir. Zira; Allah-u Tealâ kalplerinde gizli olan esrarın hepsini bilicidir.]
Yani; kâfirler kalplerinde küfrü ve Resûlullah'a adaveti saklar, bildirmemek isterler ve lâkin iyi bilsinler ve mütenebbih olsunlar ki, onlar yataklarına gelip yorganlarını başlarına çektiklerinde kalplerinde gizledikleri şeyleri ve Resûlullah hakkında söyledikleri çirkin sözlerini Allah-u Tealâ bilir. Zira; Allah-u Tealâ ahval-i kalbe muttalidir, binaenaleyh; ind-i ilâhide gizli ve aşikâr cümlesi müsavidir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile (İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran bu âyet (Ahnes) isminde bir kimse hakkında nazil olmuştur. Zira, (Ahnes) gaayet tatlı sözlü ve sözünün intizamına riayet eder ve Resûlullah'ın seveceği sözleri söyler, fakat Resûlullah'ı sevmez ve sevmediğini de bildirmez ve sever gibi görünürdü. Allah-u Tealâ bu âyette onun ve emsalinin hallerini tasvirle zemmetmiş Ve Resûlullah'ı sevmediklerini gizlediklerinde bir fayda olmadığını beyan buyurmakla onları insafa davet etmiştir. Yahut bu âyet müşriklerden bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Zira; onların âdetleri hanelerine gelip yataklarına yatacaklarında «Biz perdeleri indirip, kapıları kapayıp, yorganı üzerimize örtüp, Resûlullah'a adavetimizi gizleyip, sözümüzü söyleyince Allah-u Tealâ ile peygamberlik dâvasında bulunan Muhammed (S.A.) bizim halimizi bilmezler, biz işimize devam ederiz» derlerdi. Allah-u Tealâ bu âyetle onların hallerini tasvir etmekle cümle sırlarını bildiğini ve saklamalarında fayda olmadığını bildirmiştir ki, itikadlarının batıl olduğunu bilsinler. Çünkü; Vâcib Tealâ bilûmum insanların kalplerinde olan esrarı ve lisanlarından çıkan sözlerini bilir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'dan saklı hiç kimsenin birşeyi bulunamaz. Hatta yorganlarının altında düşündükleri şeyleri dahi bilir. (أَلا إِنَّهُمْ يَثْنُونَ صُدُورَهُمْ لِيَسْتَخْفُواْمِنْهُ) «Resûlullah'tan adavetlerini gizlemek için kalplerini haktan döndürürler ve kalplerinde olan adavetin hilafını lisanlanyla söylerler» demektir.

***
Vâcib Tealâ istiğfara devam, eden kimselerin rızkı bol olacağını, gizli ve aşikâr herşeyi bildiğini beyandan sonra cümle mahlûkatın rızkı kendi taraf-ı ilâhisinden îsâl olunduğunu beyan etmek üzere :

وَمَا مِن دَآبَّةٍ فى الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فى كِتَابٍ مُّبِينٍ ﴿6﴾

buyuruyor.

[Yeryüzünde olan bilcümle hayvanatın rızkı Allah-u Tealâ üzerinedir, ancak Allah-u Tealâ'nın gayrı hiçbir kimse velev ufacık olsun bir hayvanın rızkını veremez ve Allah-u Tealâ her hayvanın mahall-i kararını ve öldükten sonra defnolunacağı mahalli bilir ve ona göre herkesin rızkmı mahalline îsâl eder. Zira; herbiri Levh-i Mahfuz'da yazılıdır.] Binaenaleyh; hiçbir kimsenin rızkında ve defnolunacağı mahalde yanlışlık olmaz. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın ilminden hariç birşey olmaz ki, yanlışlık olsun ve Allah-u Tealâ küçük, büyük; erkek, dişi cümle hayvanatın gecede ve gündüzde meskenlerini bildiğinden her zaman herkesin ihtiyacını bilir ve anaların karnında ve babaların belinde ve kuşların yumurtalarındaki zerrâtın cümlesini bilir ve ona göre rızıklarını halkeder, yerli yerince verir ve hayvanat da herbiri bir nevi esbabla araya araya Allah'ın onlar için halkettiği rızkı bulur ve herkes kendi vücuduna, tabiatına ve mizacına muvafık olanı bilir ve onu yer, giyer, ondan intifa' eder, âharine tecavüz etmez ve edemez. Şu halde rızkın ahvali hayvanatın ahvaline muvafıktır. Çünkü; muvafık olmasa gıda olamaz. Hatta bazı hayvan hakkında gıda olan rızık diğeri hakkında ayn-ı zehir olur ki, yerse helâk olur. Şu halde bu ne acîb ve garîb bir kanun-u ilâhidir ki, intizamına asla halel gelmez. Düşündükçe ukul-ü beşer idrakten âciz olduğunu itiraftan başka bir çare bulamaz. Zira; her nevi hayvanın rızkı kendi nev'ine münhasırdır, diğer nev'in rızkına el uzatamaz. Tabii ve zaruri bir inhisar altındadır. Birkaç nev'in bir nevi rızkı yemeleriyle bu cihete itiraz varid olmaz. Zira; bunlardan herbiri kendilerine mahsus olan rızıkta ayrılırlar.
Bu âyet-i celiledeki (على) lâfzını firak-ı dâlleden Mu'tezile vücuba delâlet ettiğini istidlal ederek «Kulların rızkmı vermek Allah-u Tealâ üzerine vaciptir» demişlerse de, ehl-i sünnet indinde Allah-u Tealâ üzerine birşey vacip olmaz. Çünkü; Allah'ın fevkinde bir hâkim yok ki, Allah üzerine birşey vacip kılsın. Belki Vâcib Tealâ'nın hayvanatın rızkını tekeffül buyurması mücerret fazl-ı ilâhi ve lûtf-u subhânîdir. Ve (على) lâfzından müstefad olan vücup da vaad-i ilâhi icabıdır. Çünkü; vaad-i ilâhide tahallüf olmaz. Yani «Allah-u Tealâ kullarının rızkını vermeyi vaad ettiği cihetle vaadinden dönmez» demektir. Vücuba delâlet eden lâfızla irad olunmak kullara vaad olunan rızkın vusulü muhakkak olduğuna ve tevekkül-ü tammın lüzumuna işaret içindir. Keenne vacip olan şeyin elbette vücudu lâzım olduğu gibi vaad-i ilâhi altında olan şeyin elbette vücut bulup geri kalmayacağına işarettir.
Bu âyette (على) lâfzı (من) manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir: «Efrad-ı zirûhun herbirinin rızkı Allah'tandır. Allah'ın gayrıdan değildir» demek olur.
Bu âyet-i celile üç hükmü hâvidir.
B i r i n c i s i ; yeryüzünde olan bilcümle hayvanların rızkını Cenab-ı Hakkın tekeffül buyurmasıdır.
İ k i n c i s i ; hayvanattan herbirinin bulundukları yerlerini ve karargâhlarını bilmesidir.
Ü ç ü n c ü s ü ; efrad-ı zirûhtan herbirinin Levh-i Mahfuz'da yazık olmasıdır. Binaenaleyh; insanların rızık hususunda gayrın hukukuna tecavüz veyahut uzun boylu arbedeler çıkararak kendini ve hasmını rahatsız etmek rızkının ziyade veya noksan olmasında bir te'siri olmayacağından bu gibi şeylerden ihtiraz etmesi lâzımdır. Ancak insanın esbabına tevessülle beraber Cenab-ı Hakka itimad edip suret-i meşruada sa'yetmesi vaciptir.

***
Vâcib Tealâ malûmatın cümlesine âlim olduğunu beyandan sonra mümkünatın cümlesine kaadir olduğunu beyan etmek üzere:

وَهُوَ الَّذِي خَلَق السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فى سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلاً

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü âlâdır ki, sizin amel cihetinden hanginiz ziyade güzel olduğunu imtihan için semavat ve arzı altı gün miktarı bir zamanda halketti. Halbuki Arş-ı A'lâ su üzerinde muallâktı.]
Yani; ey müşrikler ! Allah'ın kudretini nasıl inkâr edersiniz? Bunu inkâra cüret etmemek lâzımdır. Zira; o Allah-u Tealâ âlem-i ulvî olan gökleri ve âlem-i süflî olan yerleri sizin maişetinize ve hayatınıza elverişli olarak altı gün miktarı bir zamanda icad etti. Bunların cümlesi halikının vücuduna ve kudret-i kâmilesine delâlet ederken nasıl oluyor ki, halikın kudretini inkâra cüret edersiniz? Halbuki sema ile arzı halketmezüen evvel suyla Arş-ı A'lâ'yı halketti ve Arş-ı A'lâ ile su arasında bir hail yok ve Arş-ı A'lâ su üzerinde muallâktı ve bu âlemi Allah-u Tealâ şu gördüğünüz suret-i acîbe üzere halketti ki, sizin dünyada ömrünüz oldukça imtihan muamelesi buyursun ve ameli güzel olanlarla olmayanlar beynini tefrik etsin. Amel cihetinden ve daha ziyade ihlâs üzere amel edenler bilinsin ve herkes kendi halini bilsin, haline göre cezasını bulsun.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gökler zatlarında ve sıfatlarında birbirine muhalif olduğuna işaret için semavât cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Amma yerlerin zatında ve sıfatında tabakaatı bir siyak üzere olduğundan arz müfred olarak varid olmuştur. Gökler baba menzilesinde olup yer ana mesabesinde olduğundan baba menzilesinde olan semavatın şerefine binaen sema takdim olunmuştur. Çünkü; semadan bereket nazil olmayınca yerden bir-şey hasıl olmaz. Binaenaleyh; arz semaya daima muhtaçtır. Sema ise muhtacünileyhtir. Muhtacünileyh olan şey muhtaca nispetle daima efdal ve şereflidir.
Suyla Arş-ı A'lâ'nın yerler ve göklerden evvel halkolunduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü, yerleri ve gökleri halkettiğinde Arş-ı A'lâ'nın su üzerinde bulunmasını beyan etmek; arşla suyun evvel halkolunduğunu beyan etmektir. Yani; «Aşağıda su, yukarıda Arş-ı A'lâ vardı» demektir. Yoksa Arş-ı A'lâ suyun üzerine konmuş manâsına değildir.
Vâcib Tealâ bu âlem-i mükevvenatın halkolunmasında hikmet kullarına imtihan muamelesi olduğunu bu âyetle beyan buyurmuş ve imtihan muamelesini âlemin halkolunmasına illeti ga-iye olarak beyan etmiştir. Zira; âlemin hilkatından maksad-ı asli ma'rifet-i ilâhiyedir. Binaenaleyh; ma'rifet-i ilâhiyeye âlem-i mükevvenat vesiledir. Çünkü; insanların vücuduna ve maaşına âlem-i mükevvenat vesile ve esbab kabilinden ve vahdaniyet-i ilâhiyeye delil ve emmare olduğundan halikın vücuduna ve vahdaniyetine bu mevcudatla istidlal olunur. Vâcib Tealâ'nın ef'âli mualleletün bila'raz değilse de hikem-i mesalihi mutazammın olduğundan illet suretinde varid olanlar hikem-i mesalih manâsınadır. Binaenaleyh; (لِيَبْلُوَكُمْ) hilkat-ı âlemde olan maslahata işarettir.
Bu âyette imtihan muamelesi mecazdır. Zira Allah-u Tealâ kullarının hallerini bilir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ hakiki imtihandan münezzehtir. Çünkü imtihan; ahvali bilinmeyen kimsenin şanıdır. Allah-u Tealâ ise kullarının hallerini tamamen bildiğinden imtihana ihtiyacı yoktur. Şu halde Cenab-ı Hakkın imtihan muâmelesi kullara hallerini bildirmek içindir. Herkesin ilim ve amel mertebelerinde daima sa'yetmesi umur-u lâzımeden olduğuna tenbih ve işaret için (أَحْسَنُ) lâfzı ism-i tafdil sıygasıyla varid olmuş, hüsn ve kubh itibarıyla efrad-ı mükellef birbirlerinden farklı olduğuna işaret için imtihan muamelesi ihtiyar olunmuştur. Şu halde bu âleme arz-ı vücud eden insanlardan ameli kabih olanlarla hasen ve ahsen olanlar elbette birbirinden temeyyüz eder. Ve amel, amel-i kalbe ve amel-i cevariha şamil olduğundan imtihan; kuvve-i ilmiye — itikaadiyat — ve kuvve-i ameliye — ameliyat — nın cümlesine şamildir. Binaenaleyh; her insanın her iki cihetin tahsiline sa'yetmesi elzemdir. Zira; her iki cihetten suâl olunacaktır. Şu halde her iki cihete çalışmakla rıza-yı ilâhiye nail ve selâmete vasıl olmak insanın menfaati iktizasındandır.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın yeri ve gökleri altı gün miktarı bir zamanda halkettiği ve bu âlem halkolunduğunda Arş-ı A'lâ’nın suyun fevkında bulunduğu ve âlemi halketmekteki hikmet; mükellefini imtihan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ efrad-ı beşerin iptilâsı âhiretin vücuduna delil olduğundan âhireti inkâr eden kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere:

وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُم مَّبْعُوثُونَ مِن بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِحْرٌ مُّبِينٌ ﴿7﴾

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ hakkı için yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen onlara «Siz öldükten sonra elbette dirileceksiniz» dersen o kafirler «Bu söz veyahut Kur'an sihirden başka birşey değildir» derler.]
Yani; Habibim ! Ahireti inkar eden kâfirlere sen eğer dersen ki «Ey kâfirler ! Vefatınızdan sonra siz elbette kabrinizden kalkacaksınız ve amelinizin cezasını göreceksiniz.» Buna cevaben o küfrü ihtiyar eden kâfirler «Şu Kur'an veyahut şu söz olmadı, ancak açıktan bir sihir oldu». Çünkü; onlar küfrü ihtiyar ettiklerinden iman etmemeye karar vermişlerdir. Binaenaleyh; âhireti beyan eden söze ve Kur'an'a sihirdir demeye cesaret ederler ve akıbetinden endişe etmezler. Zira âhireti beyan eden kelâmı; hakikati haiz olmadık manâsız bir söz zannıyla hükümsüz addederler ki, itikadlarının hilâfına ve kulakları ünsiyet etmedik bir kelâm olduğundan sihir demeye cesaret ederek derhal oyuncak kabilinden insanları aldatmak için tertib olunmuş bir sihirdir demekle imandan i'raz ederler. Halbuki Kur'an'a muâraza için birçok zaman uğraştıkları halde kısa bir sûrenin bile mislini getirmekten âciz kaldıkları ve en nihayet muâraza ve muharebeye müncer olduğu meydandadır. Eğer onların dedikleri gibi kul tarafından tertib olunmuş birşey olsaydı itiraz edenler de Kur'an'ın bazı sûrelerinin mislini tertib edebilirlerdi, halbuki yapamadılar.
Hulâsa; taraf-ı risaletten «Siz öldükten sonra dirileceksiniz» denildiğinde kâfirlerin «Bu söz sihirden başka birşey değildir» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ, Resûlullah'ın Kureyş kabilesine vaad ettiği azabın taahhurundan dolayı Kureyş kâfirlerinin istihza suretiyle Resûlullah'a «Nerede kaldın, azap neden gelmiyor?» dediklerini ve âkıbet-i hallerini beyan etmek üzere :

وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ إِلَى أُمَّةٍ مَّعْدُودَةٍ لَّيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُ

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, onlardan vaad olunan azabı biz az bir zaman te'hir edersek cehalet ve hamakatlarından naşi «Vaad ettiğiniz azaba ne gibi şey mani oldu, neden gelmiyor? Eğer dediğiniz gibi azap gelecek olsaydı gelirdi» demekle istihza ederler.] Zira; bu kelâmdan maksatları; Resûlullah'ı tekzib, istihza ve.zımnında isti'cal de vardır ki, «Azap gelecekse gelsin, ne olacaksa olsun. Kuru vaattan birşey hasıl olmaz» demek istemişlerdir.
(أُمَّةٍ مَّعْدُودَةٍ) bu âyette az bir zaman manâsınadır. Zira ümmet; her ne kadar insanlardan cemaat manâsınaysa da burada azıcık, mahdud ve muayyen bir zaman manâsınadır. Şu halde «Azap elbette gelecek ve lâkin bazı maslahata binaen bir müddet-i muvakkata te'hir olununca yokluğuyla hükmetmek lâzım gelmezken hükmeder ve istihzaya kadar cüret ederler» demektir.
Yahut bu âyette ü m m e t ; manâ-yı aslisi olan nâstan bir cemaat manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer biz onlara vaad olunan azabı bir ümmet-i ma'lûmenin gelmesine te'hir edersek «Vaad olunan azaba mani nedir, neden gelmiyor?» derler. Çünkü; âdet-i ilâhiyenin cereyanı âsî ümmetin yerine gelecek olan ümmetin geleceği zaman hulul etmedikçe o âsî ümmeti ihlâk etmez. Şu halde müşriklerin helâki ümmet-i Muhammediyenin zuhuruna kadar te'hir olundu] demektir. Binaenaleyh; ümmet-i Muhammed meydana gelince müşrikler helâk oldu gitti ve bilhassa Ceziret-ül Arap'ta bir ferd-i müşrik kalmadı ve İran hükümeti tamamen münkariz oldu, müşrikler kırıldı ve yerlerine ehl-i İslâm kondu.
Hulâsa; âsî cemaatın helâkini icab eden azap o cemaatın yerine gelecek itaatli ümmetin zuhuruna kadar te'hir olunmak âdet-i ilâhiye iktizasındandır. Çünkü; bir ümmet gelmeden ümmet-i mevcudeyi ihlâk etmek âlemin harabına bâdî olup halbuki vakt-i muayyenine kadar âlemin ma'mur olması murad-ı ilâhi iktizasından olduğu cihetle yeni ümmet gelmeyince eski ümmeti ihlâk etmez. Binaenaleyh; âsî olan bir millet gazab-ı ilâhinin teehhürüne mağrur olmayıp isyanını bilip Allah'ın inayetine iltica etmeli ki, azaptan kurtulsun.

***
Vâcib Tealâ azabın te'hirini istihza ettiklerini beyandan sonra azap geldiğinde hiçbir şeyin mani olamayacağını ve istihzalarının azabı kendilerini ihata edeceğini beyan etmek üzere :

أَلاَ يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِ يَسْتَهْزِؤُونَ ﴿8﴾

buyuruyor.

[Agâh olsunlar ve uyanık bulunsunlar ki, onlara azap geldiği gün onlardan mündefi olmaz ve istihzalarının azabı onları ihata eder.] Binaenaleyh; onlar için mev'ud olan azap onlardan başkalarına sapmaz ve biraz hafif bile olmaz, mukadder olan azap neyse tamı tamına gelir ve Resûlümüzün tehdidi yerini bulur ve onlar da şirklerinin cezasını görürler. Şu halde siz azabın temhirinden ve onların tuğyanından müteessif olmayın.
A z a p la murad; dünyevî ve uhrevî her ikisi olmak muhtemeldir. Lâkin âyetin şevkinden fehmolunan azab-ı dünyadır. Zira; Resûlullah’ın tehdidi her ikisine şamilse de kâfirlerin suâlleri ve ve istihzaları azab-ı dünyanın te'hir olunması üzerinedir. Binaenaleyh; bu âyette a z a p la murad; azab-ı dünya olmak ihtimali galiptir. Maamafih her ikisi de murad olunmakta bir mani yoktur. Şu halde her ikisine şâmil addolunmak evlâdır. Zira; lâfzın ikisine şamil olduğu halde içinden birine tahsis etmekte taksir vardır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin kendilerine nazil olan azabın taahhurundan dolayı istihza ettiklerini ve istihzalarının azabı elbette kendilerine vasıl olacağını beyandan sonra insanların münkir-i nimet olduklarını beyan etmek üzere :

وَلَئِنْ أَذَقْنَا الإِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إِنَّهُ لَيَئُوسٌ كَفُورٌ ﴿9﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, insana dünyaca rızkında bolluk verip de sonra o nimetleri elinden aldığımızda ihsân-ı ilâhiden şiddetle kat-ı ümid eder ve bütün nimetlerimizi hiç görmemiş gibi inkâr ederek me'yus olur.]
Yani; biz nev'-i insana nimet-i dünyadan lûtf u keremimiz icabı birçok rızık verip onun lezzetini tattırdığımızda o nimetleri hikmetimiz icabı onun eiinden alınca o insan bütün nimetlerimizi unutur ve geçmiş nimetlerimizi inkâra cüret ve rahmetimizden kat'-ı ümid ederek şiddetle me'yus olur. Halbuki rahmet-i ilâhiyeden kat'-ı ümid etmek büyük günahtır. Binaenaleyh; insana lâyık olan nimet-i ilâhiye mevcutken şükretmek ve bir belâya müptelâ olduğunda sabrederek ikinci bir nimete muntazır olmaktır. Çünkü nimet; insan için mücerret lûtf-u ilâhi olduğu cihetle gider, tekrar gelir. Şu halde nimet-i ilâhiyeden kat-ı ümid etmek caiz olamaz. Zira; Allah-u Tealâ kaadir ü kay yumdur, her zaman herkesin halini bildiği gibi her vakit herşeyi vermeye kaadir olduğundan rahmet-i ilâhiyeden ümidini kesmek hiçbir zaman doğru değildir.
Hulâsa; insanın evvelce nail olduğu nimet zail olunca rahmet-i ilâhiyeden şiddetle me'yus olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ insanın, nimetin zevaline me'yus olduğunu beyanla zarardan sonra isabet eden menfaata son derece mesrur olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاء بَعْدَ ضَرَّاء مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ السَّيِّئَاتُ عَنِّي إِنَّهُ لَفَرِحٌ فَخُورٌ ﴿10﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki, eğer insana isabet eden bir zarardan sonra biz nimet ihsan eder ve o nimetin lezzetini tattırırsak benden zarar gitti demekle iktifa eder. Zira; insan kendine gelen azıcık nimete çok ferah ve iftihar edicidir. Halbuki zarar gidip menfaat gelince o nimetin şükrüne müsaraat etmesi lâzımdır.]
Yani; insanı âciz kılacak ve perişan edecek bir belâ geldiğinde son derece me'yus olduğu gibi o belânın gitmesine de gaayet ferah eder, hatta «Benden mesaib zail oldu» demekle gayrılara iftihar ederek sürürünü izhar eder. Çünkü; insan o belânın zevaline ve nimetin gelmesine kendinden bir liyakat ve istihkak gördüğünden nimetini hazmedemeyerek gayrılara iftihara cür'et eder ve belki o nimeti hayra sarfedecekken şerre sarfle zulüm ü taaddiye başlar. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile f a h u r ; fahr ü mübahat ve menakıbını saymakla kendinde olan kudreti başkalarına zulüm suretiyle uzatmak ve kendinde herkesten ziyade bir istihkak görmekten ibarettir. Binaenaleyh; o gibi insanlar bu misilli iftiharle zemmolunmuştur. Servet ve samana malik olan insanların ekserisinde bu hâl müşahede olunmaktadır. Binaenaleyh; çok zaman geçmeksizin nimeti zail ve kendi perişan olur. Zira şükrü edâ olunmayan nimet; her zaman zevale ma'ruzdur.
Beyzâvî ve Ebussuud'un beyanları veçhile insanların bu dünyada gördükleri nimet ve mihnet âhirette görecekleri sevap ve azaba numune kabilinden olduğuna işaret için z e v k ve m e s s kelimeleri varid olmuştur. Çünkü z e v k ; birşeyin tadını tatmak, m e s s ise birşeyin iptida isabet etmesidir. Şu halde dünyada görülen nimet, lezzetve mihnet cümlesini tatmak kabilîndendir, hakîkî değildir. Zira; nimetin hakikati Cennet'te ve mihnetin hakikati Cehennemidedir. Binaenaleyh; âhirette olacak nimetlere ve Cehennem'de olacak zahmetlere nispetle dünyanın nimet ve zahmeti tadımlık kabilindendir. Zira; nimet-i dünya her ne kadar çok olsa tükenir ve arkası kesilir ve zahmet ne kadar şiddetli olsa bir vakit olur ki o zaman zail olur. Amma âhiret devamlı olur ve' zeval bulmaz.

***
Vâcib Tealâ insanın nimete mesrur ve zevalinden me'yus olduğunu beyandan sonra bu hâl insanların cümlesinde olmayıp bazılarında olduğunu beyan etmek üzere:

إِلاَّ الَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ لَهُم مَّغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ ﴿11﴾

buyuruyor.

[Cümle insanlar nimete mesrur ve zevalinden me'yus olurlar, illâ sol kimseler ki, onlar mesaibe sabrettiler ve amel-i salih işlediler. İşte onlar için ma'firet-i azîm ve büyük ecirler vardır.]
Yani; insanlar her iyiliği kendilerinden bilirler. Ancak şol kimseler ki, onlar isabet eden belâlara sabırla o belânın defini Allah'tan isterler. Ve amel-i salihe de devamla beraber nimetin zamanında şükrünü edaya sürat ederek hayrat ve hasenata müdavemet ederler. İşte şu belâyâya sabırla mukaavemet, nimet ve rahatı, emn ü afiyeti şükürle karşılayan kimseler için günahlarını setir ve sair kötülüklerini mahvıla büyük dereceler vardır ki, rıza-yı ilâhimize nail olmakla vasıl-ı meram olurlar.
İnsanın sabrı; Allah-u Tealâ'ya imanı ve kaza-yı ilâhiye kemâl-i inkıyadı neticesi olduğu cihetle mümin-i kâmil kendine vâki olan belânın defini Allah-u Tealâ'dan istediği gibi her nimetin sahibi Allah-u Tealâ olduğundan cümle nimetlerin şükründen ibaret olan a'mâl-i salihâsını da Allah-u Tealâ'ya ubudiyet noktasından edâ eder.
Bu âyette istisna; Kazınin beyanı veçhile (ولئِن اذقباالانسان) âyetinde bulunan insan lâf zindandır. Zira; insan muarrefünbillâm olduğu cihetle mümin ve kâfir cümle insanlara şâmildir. Ve bilkülliye rahmet-i ilâhiyeden me'yus olanlar âsî olan kimseler olduğundan Cenab-ı Hak salih olan kullarını onların amellerinden müstesna kılmıştır. Zira; suleha daima rahmet-i ilâhiyeden ümitvar olur.
Hulâsa; insanlar için dünyanın ve nimet-i dünyanın bir kararı olmadığı ve mihnetten nimete, gınadan fakra, sıhhattan maraza tebeddül ve tagayyür gibi ahvalin cereyanı âlemde her zaman insanlar üzerinde cereyan eden halattan olduğu ve nimet mihnete tebeddül edince ekser-i insanın rahmet-i ilâhiyeden bilkülliye ümidini kestiği gibi geçmiş nimetleri de bilkülliye unuttuğu ve mihnetten nimete intikaal edince kendinde o nimete bir istihkak görmek suretiyle Cenab-ı Hakkı nisyan edip nimetin şükrünü terkettiği ve fakat varlığa şükür ve yokluğa sabretmeyenler insanlardan âsî olanlar olup muti' olanlar nimete şükür ve mihnete sabrettiklerinden büyük mağfirete ve yüksek derecelere kesb-i istihkak ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
İşte bu âyetler insanların ahvalini tasvirle belâya sabır ve nimete şükretmeyenleri zemmetmiş ve belâya sabır ve nimete şükredenleri sena etmekle mağfiret-i ilâhiyeye ve Cennet'te büyük derecelere nail olacaklarını beyanla Cenab-ı Hak kullarını a'mâl-i salihaya terğib ve a'mâl-i seyyieden tenfir etmiştir.

***
Vâcib Tealâ insanların ve bilhassa kâfirlerin bazı ahvalini beyandan sonra onların sû-u hallerinden Resûlullah'a arız olan hüznün şiddetini ve onların bazı yaramaz sözlerini ve Resûlullahın vazifesi ancak onları inzar etmek olup herşeyin vekâlet-i ilâhiye altında olduğunu beyan etmek üzere:

فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحَى إِلَيْكَ وَضَآئِقٌ بِهِ صَدْرُكَ أَن يَقُولُواْ لَوْلاَ أُنزِلَ عَلَيْهِ كَنزٌ أَوْ جَاء مَعَهُ مَلَكٌ إِنَّمَا أَنتَ نَذِيرٌ وَالله عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ ﴿12﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekremer Rusûl ! Kâfirlerin «Keşke Muhammed (S.A.) üzerine hazine inzal olunsa da tâbi olanlara ini ak etse veyahut onunla beraber risaletini tasdik eder bir melek gelseydi biz de îman ederdik. Böyle birşey nazil olmadığı cihetle iman etmeyiz» dediklerinden nâşi kalbin daralır, mahzun olur ve kemâl-i teessüründen ve imanlarına tama'dan naşi vahyolunan ahkâmın bazısının tebliğini vakt-ı âhara terketmen me'mûldür ve lâkin onların sözlerinden sen müteessir olma. Zira; sen ancak onları azab-ı Cehennemle korkutucusun, şu halde onlara karşı me'muriyetin onları inzar etmektir. Çünkü herşey üzerine vekil; Allah-u Tealâ'dır.]
Yani; Habibim ! Sen müşriklerin imanına muhabbetinden dolayı vahyolunan ahkâmdan onların sevmediği şeylerin bazısının tebliğini me'mul ki vakt-ı âhara terkedersin ve onların «Keşke Muhammed (S.A.) üzerine bir hazine nazil olmuş olsaydı da kendine ve etbâ'ına yedirse veyahut onunla beraber bir melek gelse de risaletini tasdik etseydi» gibi nâlâyık sözlerinden müteessir olarak kalbin daralır ve gönlüne sıkıntı gelir. Sen telâş etme ve onların istihza edecekleri korkusuna binaen vahyolunan ahkâmdan bazısının tebliğini vakt-ı âhara terki hatırına getirme. Zira; senin vazifen ancak onları inzar etmektir. Yoksa onlara kabul ettirmeye me'mur değilsin ki kabul etmediklerinden dolayı mahzun olasın. Çünkü; vahyolunan ahkâmı kabulden fayda ve adem-i kabulden zarar görecek onlardır. Binaenaleyh; sen onların hezeyanına kulak asma. Çünkü; Allah-u Tealâ herşey üzerine vekil ve onları gözeticidir. Şu halde onların lâyık oldukları cezayı verir ve senin intikaamını onlardan alır.
Fahr-i Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Mekke'de bulunan müşrikler Resûlullah'a «Sen bize şu Kur'an'dan başka bir Kur'an getir ki, o Kur'an'da mabudlarınııza sebb ü şetmetmek gibi kötü sözler olmasın ki, biz sana iman edelim» dediler. Bunların şu vaadlerine karşı Resûlullah onların ma'budlarına ta'n eden âyetlerin onlar üzerine tilâvetinden şimdilik sarfınazar ederek sevdikleri âyetleri onlar üzerine tilâvet ve ahkâmını tebliğle onları daire-i itaat ve imana aldıktan sonra diğerlerini tebliğ etmek suretini iltizam etmek hatırına gelmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran Cenab-ı Hak inzal olunan âyetlerin ahkâmını behemehal tebliğ etmek lâzım olup onların sevmedikleri ahkâmı tebliğin te'hiri caiz olmadığını beyan buyurmuştur.
Yahut kâfirlerin «Yâ Muhammed ! Senin dâvan doğru ve Rabbin Tealâ herşeye kaadirse keşke senin üzerine Rabbin Tealâ tarafından bir hazine inzal olunsun da zengin ol ve sen onun indinde dediğin gibi makbulsen Mekke dağlarını altın yapıver de sana inanalım» demeleri ve bazıları da «Eğer sen hakkaa resûlsen keşke seninle beraber bir melek geleydi ve risaletine şehadet edeydi» demeleri üzerine Resûlullah'ın kalb-i nebevileri muztarip ve mahzun olmakla beraber onların kabul etmeyeceklerini ve tebliğ zamanında birtakım yolsuz sözler sarfıyla ahkâm-ı ilâhiyeye tecavüz edeceklerini bildiğinden kabul etmeyecekleri şeyleri şimdilik tebliğ etmemek hatır-ı nebevilerine hutur etmesi üzerine Cenab-ı Hak kâfirler ister sevsin isterse sevmesin cümle ahkamını tebliğin behemehal lâzım olduğunu Resûlüne beyan buyurmuştur. Şu halde kâfirlerin ta'nına ve bazı âyetleri istihza ve Kur'an'ı istihfafları korkusuna binaen bazı ahkâmın tebliğini te'hir caiz olamaz. Binaenaleyh; zamanımızda bazı kimselerin itirazlarından havf ve endişe suretiyle vaaz eden kimsenin süfehanın sevmedikleri ahkâmı terketmeleri ve sükûtla geçiştirmeleri caiz değildir. Çünkü; onların istihzalarından ve istihfaflarından hasıl olacak zarar; onların itirazları korkusuna binaen tebliği terkten hasıl olacak zarardan ehvendir. Şu halde iki zarar cem' olduğunda zararın ehvenini ihtiyar etmek kavaid-i şer'iyemiz icabındandır. İstihza ettikleri âyetlerin ve itiraz ettikleri hükümlerin sahibi Allah-u Tealâ olduğu cihetle ondan kullarının ve bilhassa Resûlünün müteessir olmamasını tavsiye buyurmuştur ki, istihzadan mutazarrır olacaklar istihza edenlerin kendileridir. Binaenaleyh; bazı âsîlerin kabul etmeyeceklerini bildiğinden naşi ahkâmın tebliğini terketmek lâzım gelmez.
(لعل) kelimesi asıl manâsı itibarıyla şek ve rica içinse de, burada kelâmın manâsına dikkat ve hilafından men' ve te'kid içindir. Ve bazan da emri ve nehyi te'kid için olur. Meselâ bir kimse kendi oğluna birşey emrettikten sonra o emri te'kid ve hilafından nehyiçin «Leâlle kusur edersin» dediğinde bunun manâsı «Emrime dikkat et, sakın hilafını ihtiyarla kusur etme» demektir.
Şu halde âyetin manâsı: [Sakın kâfirlerin istihza ve bazı ahkâmı sevmedikleri ve lâyık olmadık sözleri söylerler korkusuna binaen vahyolunan ahkâmın bazısının tebliğini te'hir etme, tebliğe devam ve dikkat et] demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette bilfiil Resûlullah'ın bazı âyetin tebliğini terkeylediğine veyahut vakt-ı âhara te'hir ettiğine delâlet yoktur. Çünkü; (لعل) kelimesi terkin vukuunu ve ileride olması me'mûl olduğunu intizara ve gözetmeye mevzudur. Binaenaleyh terkin vukuuna intizar etmek; bilfiil vukuunu icab etmediğinden âyette bilfiil terkin vukuuna delâlet yoktur. Şu kadar ki, sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile bazı ahkâmın tebliğini şimdilik te'hir etmek hatır-ı nebevilerine hutur etmesi şu tenbih-i ilâhiye vesile olmaktan baîd değildir ki şu hatıra-i nebeviye ümmet-i Muhammed'den bir takım süfehanın istihzasına ve itiraz korkusuna binaen bazı ahkâmı terk, nisyan veyahut sükûtla geçiştirmek gibi şeylerin aciz olmadığını beyan etmek gibi birçok ahkâm-ı ilâhiyeyi beyana sebep olmuştur. Çünkü; enbiya-yı izamın sözleri ve işleri ümmetleri hakklnda delil olduğu gibi bazı ahval-i beşeriyenin onlar üzerine cereyanı dahi ahkâmı beyana sebep ve delil olur. Meselâ nisyanın namazda sehv-i secdeyi beyana sebep olduğu gibi sebeb-i nüzulde beyan olunan hatıranın da bu âyetin nüzulüne sebep olmuş ve tebliği te'hirin caiz olmadığı beyan olunmuştur.
Hulâsa; bazı âsîler tarafından itiraz veya istihza vaki olur korkusuna mebni tebliğin terki veya te'hiri caiz olmadığı ve kâfirlerin Keşke Resûlullah üzerine bir hazine nazil olsa veyahut risaletıne şehadet eder bir melek gelseydi de biz de inanmış olsaydık» dedikleri ve bu sözlerinden Resûlullah'ın kalb-i nebevileri muztarip ve mahzun olduğu, Resûlullah onları ancak inzar edici olduğu cihetle mahzun olmak lâzım gelmediği ve herşey üzerine Allah-u Tealâ'nın vekil olduğu, binaenaleyh; onların lâyık oldukları cezayı vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Resûlullah'a itirazlarını ve kalb-i nebevilerinin ıztırabını beyandan sonra kâfirlerin bazı sözlerini ve kâfirleri i'caz ve ilzam için Resûlullah'ın teklifini beyan etmek üzere :

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِّثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ ﴿13﴾

buyuruyor.

[Belki Kureyş müşrikleri «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi indinden icatla Allah-u Tealâ'ya iftira etti» derler. Sen onlara «Eğer benim getirdiğim iftira ise Kur'an'ın misli iftira olarak on sûre siz de getirin ve eğer yalnız getiremezseniz Allah’ın gayrı muktedir olduğunuz kimseleri çağırın eğer sözynüz doğruysa suretlerin icadına çalışın» demekle ilzam et]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Kâfirleri Kur'an âciz kılınca «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi indinden icad ve te'lif etti ve lâkin fikrini terviç için Kur'an'a vahiydir demekle Allah'a iftira eyledi» derler. Onları iskât ve ilzam için sen onlara de ki, «Sizin zu'munuzca Kur'an'ı ben icad edince siz de benim gibi beşer ve icada daha ziyade meraklısınız. Binaenaleyh; Kur'an'ın misli ve kısa sûrelerden on sûre getirin ki, o sûreler de icad olunmuş olsun ve eğer sözünüz doğruysa kendiniz yalnız icad edemezseniz Allah'ın gayrı muktedir olduğunuz kimseleri de yanınıza çağırın, icadına çalışın, görelim icad edebilir misiniz» demekle onları insafa davet et. Zira; onların zu'mlarınca senin Kur'an'ı kendin icad ettiğin doğru ve sözlerinde sadıklarsa Kur'an'ın emsalini onların da icad etmeleri lâzım gelir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Resûlullah, muâraza eden kâfirlere evvelâ on sûre getirmelerini teklif eyledi. Fesahat, belagat ve hüsn-ü intizamda Kur'an'ın misli on sûre getirmekten âciz olunca onlar üzerine teshilât göstermekle Kur'an'ın misli bir sûrecik bari getirmelerini teklif etti. Şu halde bu âyette on sûre getirmelerini teklif diğer âyette bir sûre getirmelerini teklife münâfi değildir. Zira;tekliflerin zamanları başkadır. Çünkü; bir zamanda Kur'an'ın mislinden on sûre getirilmesini teklif buyurdular. Şu teklif olunan şeyi getirmekten âciz olunca diğer bir zamanda da bir sûre getirmelerini teklif buyurmuşlardır. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü; tekliflerin zamanları başkadır. Tenakuzda ise zamanda ittihad şarttır. Kur'an; fesahat ve belagatla beraber umur-u gaybiyeden de haber verdiği için emsalini getirmekten insanları âciz kılmıştır. Yahut mu'ciz olmasının sebebi; ulûm-u kesire üzere müştemil olup mislini getirmeye insanların muktedir olamaması ve Cenab-ı Hakkın bu misilli kelâmı söylemekten insanların kudretlerini selb ve izale etmesidir. (سور) lâfzı cemi olduğu halde (مثل) lâfzının müfred olarak gelmesi sûrelerden herbiri itibariyledir. Yani «On sûre getirin ki, herbiri fesahat ve belagatta Kur'an'ın misli olsun» demektir.
Bu âyette emir ve teklif; Kur'an'a itiraz edenleri ta'ciz ve iskât içindir, yoksa vücub için değildir. Zira; Kur'an'ın misli on sûre getirmek şöyle dursun bir sûre, belki bir âyet bile getirebilmekten âcizlerdir. Binaenaleyh; çok zaman çalıştıkları halde değil bir sûre, bir âyetin bile mislini getiremediler. Binaenaleyh; acizleri eseri olarak sözleriyle muârazaları kılıçla muharebeye intikaal etmiştir.
Hulâsa; kâfirlerin Resûlullah'a «Kur'an'ı kendi icad ediyor ve lâkin kelâmını terviç için Allah kelâmıdır diyerek Allah-u Tealâ'ya iftira ediyor» dedikleri ve onları ilzam için Resûlullah'ı «Ben icad edersem sizin de benim gibi icad etmeniz lâzım gelir. Zira; siz de benim gibi beşer ve fusahadansınız. Haydin on sûre de siz icad edin gözünüzde sadıksanız ve eğer yalnız icad edemezseniz Allah'ın gayrı olarak çağırmasına muktedir olduğunuz kimseleri de çağırın» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Her zamanda hakka karşı buğz ve itiraz edenler mevcut olduğu gibi zaman-ı saadette Kur'an'a itiraz ve iptaline sa'yedenler pek çok olduğuna bu gibi âyetler delâlet etmektedir. Yalnız bu hâl asr-ı saadette kalmadı, belki o günden bu güne kadar aynı itiraz devam etmektedir ve bu itiraz kâfirlere münhasır olmayıp ismi ve kisvesi İslâm olanlardan dahi çok itiraz edenler her zamanda görülmektedir. Çünkü; insanlardan hakkı kabul etmeyenler arzusuna muvafık olmayan ahkâma itiraz ederler ve bu gibiler de her yerde tesadüf olunan şeylerdendir. Fakat daima bu misilli kimselerin itirazları kendi aleyhlerine döner. Binaenaleyh; Kur'an ve ahkâmı yerinde kalır.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'a itiraz eden kâfirlere on adet sûre getirmelerini emrettiğini beyandan sonra emrolundukları sûreleri getirmekten âciz oldukları surette müminlere terettüb eden vazifeyi beyan etmek üzere :

فَإِن لَّمْ يَسْتَجِيبُواْ لَكُمْ فَاعْلَمُواْ أَنَّمَا أُنزِلِ بِعِلْمِ اللهِ وَأَن لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ ﴿14﴾

buyuruyor.

[Sizin onlara teklifiniz üzerine eğer onlar sizin teklifiniz veçhile davet ettiğiniz şeye icabet etmezlerse siz iyi bilin ki, Kur'an ilm-i ilâhiye mukaarin olarak nazil oldu. Zira; Allah'ın gayrıların ilmi Kur'an'ı inzale kâfi gelemez. Ancak ilm-i ilâhiyle nazil olabilir ve şurasını da iyi bilin ki, ma'budun bilhak yok, ancak Vâcib Tealâ vardır. Allah-u Tealâ vahid-i hakiki olunca siz Allah'ın emrine muti' ve münkad mısınız? Elbette itaat ve inkıyad üzere olup ihlâs veçhile ibadetinize devamınız lâzımdır.]
Yani; ey müminler ! Sizin istediğiniz sûreleri getirmekten kâfirler âciz olup size cevap veremezlerse siz Kur'an'ın ancak ilm-i ilâhiyle inzal olunup Allah'tan başkasının bu inzale kaadir olamadığını bilirsiniz. Binaenaleyh; ilminiz veçhüzere devam edin ki, yakininiz kuvvet bulsun ve itikaadınıza asla şek târî olmasın. Zira; kâfirlerin fesahatlarıyla ve kemâl-i belâğatlarıyla beraber Kur'an'a muârazadan âciz kalmaları sizin Kur'an'ın taraf-ı ilâhiden nazil olduğuna imanınızı takviye eder ve şurasını da iyi bilin ki, Allah'ın gayrı ma'budun bilhak yok, ancak ibadete lâyık Allah-u Tealâ vardır. Hâl böyle olunca siz Allah-u Tealâ'ya inkıyadınıza ve ihlâsla ubudiyetinize devam etmez misiniz? Elbette devam etmelisiniz.
Şu manâ; işbu âyetin bundan evvelki âye,tin manâsı üzerine müteferri olup hitabın da Resûlullah'a ve etbâ'ına olduğuna nazarandır. Amma bu âyette hitap kâfirlere olduğuna nazaran manâ-yı âyet Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şöyledir: [Ey müşrikler ! Kur'an'a muâraza için icadına çalışacağınız sûrelerin tertibinde size muavenet için davet ettiğiniz kimseler sizin davetinize icabet etmezlerse iyi bilin ki, Kur'an beşerin icadı değildir, ancak Allah'ın ilmiyle inzal olunmuş bir kitaptır. Zira; beşerin icadıyla olsaydı siz ve sizin davet ettiğiniz kimseler de icad edebilirdiniz. İcad edemeyince bilin ki, Kur'an ancak Allah'ın ilmi ve kudretiyle inzal olunmuştur. Ve şurasını da bilin ki, Allah'tan maada ma'budun bilhak yoktur, şerik ve nazirden münezzehtir. Binaenaleyh; sizin şirki itikaadınız batıldır. Şu halde Allah-u Tealâ vahid-i hakîkî olup Kur'an onun tarafından nazil olunca siz, Allah'a itaat edicüerden olmaz mısınız? Elbette itaat eden Müslümanlardan olmalısınız.]
Bu âyet ve bunun emsalinde olan âyetlerdeki istifham; inkıyad etmeyenleri tekdir içindir. Zira; İslâm'a duhulün esbabı mevcut olup adem-i duhule özrün olmadığına delâlet ettiğinden dahil olmayanlar tevbihe müstehak oldukları için istifham suretiyle varid olmak âdettir. Şu halde muti' olan ehl-i İslama nazaran hitap, devam içindir. Çünkü; müminler de Kur'an'ın taraf-ı ilâhiden münzel olduğuna ve vahdaniyet-i ilâhiyeye ilim mevcut olduğu cihetle onlara emretmek icad için değüdir. Zira; evvelden hasıl olan bir şeyin tahsiliyle emir caiz olamaz. Binaenaleyh; ilimleri ve itikadları üzerine devam lâzım olduğunu tavsiyedir.
Hulâsa; kâfirler Kur'an'ın mislinden emrolundukları sûreleri getirmeyince ehl-i iman için Kur'an'ın taraf-ı ilâhiden inzal olunduğu ilme ve tevhide devam lâzım olup itaat ve inkıyad üzere bulunmak vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Şu halde 1300 küsur senedir Kur'an'a itirazlar ve inkârlar te'sir edemeyip sağlam ve metin kale gibi herkese galebe ederek sabit kalması Kur'an'ın vahy-i ilâhî olduğuna büyük bir delil olup iman etmeyenlerin hamakatlarından başka birşeye delâlet etmez.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Kur'an'a muârazadan âciz kaldıklarını beyandan sonra muârazaya çalışmalarından garazları haset, riyâset ve metâ'-ı dünyaya rağbetleri olduğunu beyan etmek üzere :
مَن كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لاَ يُبْخَسُونَ ﴿15﴾

buyuruyor.

[Bir kimse hayat-ı dünyayı ve ziynetini murad ederse onlara amellerinin cezasını dünyada tamamıyla veririz, asla amellerinin ecrinden noksan olmadığı halde ifa ederiz.]
Yani; bir kimse dünyada ameliyle metâ'-ı dünyayı murad eder de Allah'ın rızasını taleb etmez ve amel üzerine terettüb eden emval ve evlâd gibi dünyanın ziynetinden olan birtakım müzahrefatı murad ederse biz onlara amellerinin ecrini dünyada tamamen veririz. Binaenaleyh; onların amellerinin ecrinden asla noksan verilmek suretiyle zulmolunmazlar. Şu halde onlar fukaraya vâki olan in'âm ve ihsanlarının ve sair amellerinin her cüz'ünün baliğan ma belâğ ecrini alırlar. Çünkü; Allah-u Tealâ onların amellerine dünyada arzuları veçhile mükâfat olarak mal, evlâd, ahfad, sıhhat ve afiyet verdiği gibi rızıklarını tevsi' ve mihen ü meşakkati tahfif eder.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyet mürâiler veyahut münafıklar hakkındadır. Lâkin âyetin mazmunu kimlere sadık olursa hükmü onlarda câridir. Çünkü itibar; hükmün illetine ve sebebine olduğundan o illet nerede bulunursa hüküm de orada bulunur. Şu halde «Ameliyle yalnız dünya menfaatini veya nâsın methetmesini murad ederse mükâfatını dünyada alır. Âhirete birşey kalmaz» demektir.

***
Vâcib Tealâ amellerini sırf dünya metâ'ına hasredip âhiretten kat'-ı ümid edenlere dünyada amellerinin ecrini tamamen verdiğini beyandan sonra bu misilli kimselerin âhirette ecirden mahrum olup amelleri batıl olduğunu beyan etmek üzere :

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فى الآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُواْ فِيهَا وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ ﴿16﴾

buyuruyor.

[İşte şu amelleriyle sırf dünyayı murad edenler için âhirette ateşten başka birşey yok. Onlar için ancak ateş vardır. Dünyada işledikleri şeylerin küllisi mahvoldu. Zira; amellerinin hepsi bâtıldır.]
Yani; amelleriyle sırf metâ'-ı dünyayı murad ederek rıza-yı ilâhiyi terkedenler şol kimseler ki, onlar için âhirette ateşten başka bir şey yoktur. Zira; amellerinin ecrini ancak dünyada istediklerinden dünyada aldılar, âhiretçe ecri mahvoldu, birşey kalmadı. Çünkü; amelleriyle rıza-yı ilâhiyi murad etmediklerinden o amel batıl oldu. Binaenaleyh; âhirette günahtan başka birşey kalmadığından Cehennem azabına müstehak olmuşlardır. Zira; amel için sevaba nail olmak ihlâsa merbuttur. O halde amelde ihlâs olmadıkça âhiretçe sevap olamayacağından bütün emekleri zayi ve bilûmum ihlâsa mukaarin olmayan amelleri batüdır ki, emr-i ilâhi üzerine işlenilmeyen amel batıl olduğu cihetle her zaman yok hükmündedir.
Hariçte bunun misali şöyledir; bir kimsenin meydanda birçok zahiresi olur. Onu dürer, devşirir, sürer, savurur. Ancak fena rüzgâr vurduğundan hiç tane çıkmaz. Eli boşa çıkar ve me'yııs olur. Binaenaleyh; çekmiş olduğu emekleri ve mihnetleri ayn-ı azap olduğu gibi eli boşa çıkıp ümidinin hilafı zuhur ettiğinden bir hüzn-ü daimiye müptelâ olur. İşte bunun gibi.amellerini riyâ rüzgârlarına vurduran kimselerin de âhirette aynı hâl ve azaba maruz olacakları şüphesizdir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet kâfirler hakkındadır. Çünkü; âyetin âhirinde beyan olunan amelin haptolması ve bâtıl olup bu misilli amel sahipleri için ateşten başka bir-şey olmadığını beyan kâfirler hakkında olduğuna delâlet eder. Zira; mümin ne kadar fasık olsa dahi fıskı miktarı muazzep olduktan sonra elbette onun için Cennet vardır. Binaenaleyh; mümin hakkında âhirette ateşten başka birşey yok denilemez. Şu halde âyet-i celilenin mümin ve kâfir cümlesine şâmil olduğunu söyleyenler varsa da yalnız kâfirler murad olunmak ciheti râcihtir. Gerçi amelin birinci kısmı olan ibadet kâfirlerde sıhhati veçhüzere bulunamazsa da ikinci kısmı ki, ebnâ-yı cinsine muavenetten ibaret olan fukaraya in'âm, ihsan, köprü, han ve yollar yapmak, kaldırım döşemek, akrabaya riâyet etmek, nehirler ve kanallar açmak, şurur ve fesadın önünü almak ve iki kimse beynini ıslah etmek gibi a'mâl-i saliha kâfirlerde dahi bulunabilirse de asıl iman olmadığından batıl ve zayi olur. Faydasını göremez. Amma şu ta'dad olunan ameller her müminden sadır olduğundan esas iman mevcut ve hüsn-ü niyete makrun olup riza-yı Barî'yi kasdettiği cihetle amel eden kimse âhirette ecre nail olur. Fakat şu kadar ki mümin olduğu halde riyâ ile amel ederse o amelin ecri olmadığı gibi âhirette azap ve vizr ü vebalden başka birşey olmaz. Şu halde mürailerin riyâ ile işledikleri amellerin mucib-i azap ve nedamet olacağına âyet-i celile delâlet eder.
Hulâsa; ameliyle yalnız dünya metâ'ını murad edenlerin dünyada ecirleri tamamen verileceği ve noksan kalmayacağı ve âhirette onlar için ateşten başka birşey olmadığı ve amellerinin zayi ve batıl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ emelini hayat-ı dünyaya sarfedenlerin hallerini beyandan sonra ameliyle âhiret murad edenlerin halleri bunlara kıyas olunamayacağını beyan etmek üzere :

أَفَمَن كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّهِ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌ مِّنْهُ وَمِن قَبْلِهِ كِتَابُ مُوسَى إَمَامًا وَرَحْمَةً أُوْلَئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِ

buyuruyor.

[Âsiler zannederler mi ki, Rabbisinden dâvasını ispat edercesine delili ve şahidi olan kimse, ameliyle yalnız hayat-ı dünyayı murad eden kimse gibi olur ve ikisi mertebede indallah müsavi olur mu? Elbette olmaz. Eğer böyle zannederlerse bu gibi zanları fasiddir ve Rabbisinden dâvasının doğru olduğuna delil-i aklîsi olan zatın deliline Kur'an gibi bir de taraf-ı ilâhiden şahid tâbi olur, o delil-i aklîyi te'yid ederse delili olmayanlar müsavi olamaz ve delil-i aklîye tabi olan Kur'an'dan evvel kendisine iktida olunan ve iman edenlere ayn-ı rahmet olan kitab-ı Mûsâ ki, Tevrat-ı Şerif de dâvasının sıdkuıa şehadet ederse böyle bir takım büyük delillerle dâvasını ispat eden kimseyle delilsiz dâvaya kıyam eden kimseler müsavi olabilirler mi? Elbette olamazlar. İşte şu beyyine üzerine dâvasını ispat edenler Kur'an'a iman ederler ve hak üzere bulunurlar.] Binaenaleyh; Kur'an'a iman eden müminlerle iman etmeyip bütün himmetleri dünyaya masruf olan kâfirler elbette müsavi olamaz.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile b e y y i n e yle murad; Resûlullah'ın getirdiği kak ve savab üzere delâlet eden delâil-i akliye ve ilm-i yakın ve mucizat-ı bahiredir. B e y y i n e s a h i b i yle murad; Resûlullah ve Resûlullah'a tâbi' olanlardır. Yahut ehl-i kitaptan Resûlullah'a iman edenlerdir. Kur'an'dan evvel gelen k i t a b – ı M u s a ile murad; Tevrat-ı Şeriftir. Tevrat'ın hükmü câri olduğu zaman din ve dünyaya müteallik cümle'ahkâmda merci ve muktedâbih olduğu cihetle imam olduğu gibi insanları hakka sevkedip âhirette fevz ü necata sebep olan a'mâl-i salihaya irşad ettiği için Tevrat; rahmet sıfatıyla yad olunuştur. Çünkü; Tevrat'ın beyan ettiği adalet ve hidayet rahmet-i ilâhiyenin nüzulüne sebep olduğu cihetle zamanında Tevrat âleme ayn-ı rahmet olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Delâil-i akliyeyle ilm-i yakin sahibi olup sıdk-ı dâvasına beyyine ikaame eden eden bu delil-i akliyesine de taraf-ı ilâhiden sıdk-ı dâvasına delâlet eden Kur'an ve Tevrat gibi şahid-i tâbi olan ve o şahid ki, zamanında âleme rahmet ve muktedâbih olmuş olan şahidlerle dâvasını ispat ve takviye etmiş olan Resûlullah ve etbâ'ıyla, maksadı ancak dünyadan ibaret olanlar ve delilsiz dâvaya kıyam edenler müsavi olabilirler mi? Elbette olamazlar. Zira; şahidle dâvaya kıyam edenler Kur'an'a iman ederler ve emellerini dünyaya hasrederlerse iman etmezler. Binaenaleyh; müminle kâfir elbette mertebede müsavi olamazlar] demektir.
Ş a h i d le murad; Kur'an olduğuna nazaran Kur'an delâil-i akliyeye tâbi olmuştur.Yahut ş a h i d le murad; Cibril-i Emin'dir. Zira; Cibril-i Emin Resûlullah'a Kur'an'ı tilâvetle Resûlullah’ın getirmiş olduğu delâil-i akliyeye tâbi olur ve sıdk-ı nübüvvetine şehadetle umurunu takviye ederdi.
Yahut ş a h i d le murad; lisan-ı Resûlullah'tır. Çünkü; Resûlullah lisanıyla Kur'an'ı tilâvet ederken lisanı kalbinde olan gizli ahkâmı izhara âlet ve dâva-yı nübüvveti ispat için hasma karşı delâili serd ü beyan etmek lisanla olduğu cihetle lisan-ı nebi; dâvasına şahid menzilinde kılınmıştır.
Yahut delâil-i akliyeye tâbi olan şahidle murad; şemail-i Resûlullah'tır. Resûlullah’ın şemailine nazar eden şemailini dikkatla temaşa edince hakka nebi olduğunu bilirdi. Çünkü; Resûlullah’ın yüzünde olan halâvet ve sair evsafı nübüvvetine çahid-i âdildi. Buna nazaran (منه) de olan zamir Resûlullah'a râci olup manâ-yı nazım da şöyledir : [Dâvasının sıdkına delâlet eden delâil-i akliyeye Resûlullah’ın zatında yaratılmış olan evsaf-ı Resûlullah şahid-i âdil olarak tâbi olur. Gerek tâbi' ve gerek metbû' cümlesi nübüvvet davâsının sıdkına delâlet ederlerdi] demektir.
Tevrat-ı Şerifte evsaf-ı Resûlullah beyan olunup nübüvvetinin sıdkına delâlet ettiği için Tevrat'ın şahid olduğu dahi beyan olunmuştur. Şu kadar ki, Kur'an'ın şehadetini kâfi görmeyenlere karşı ikinci bir şahid makaammda Tevrat'a müracaat olunduğu cihetle Tevrat'ın şehadeti her ne kadar evvel nazil olmuşsa da Kur'an’ın şehadetine tâbi kılınmıştır. Çünkü; Resûlullah’ın nübüvvetine delâlet eder mucizesi Kur'an olup Kur'an'la nübüvvet dâvasını ispata kıyam edince Tevrat'ın nübüvvet-i Resûlullah'a delâleti şahid-i tâbi kabilindendir.
Bu âyette din-i Muhammedînin hakkaniyyetine delâlet eden deliller üç cihetle takrir olunmuştur.
B i r i n c i s i ; dinin sıhkatına delâil-i akliyenin delâletidir.
İ k i n c i s i ; Kur'anın şehadette delâil-i akliyeye tâbi olmasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; Kur'an'dan evvel Tevrat'ın din-i Muhammedînin kakkaniyetine şehadetidir. Şu beyan olunan üç delil din-i Muhammedînin sıhhatına delâlette içtimâ edince din-i Muhammedînin sıhhatında şekketmek caiz olamadığından şekketmek küfürdür. Binaenaleyh; suret-i katiyede iman etmek lâzımdır.
İşte yedinde şu deliller bulunup bu delillere itimad edenler din-i İslâm'ın hakkaaniyetine ve Muhammed (A.S.) a iman ederler. İmanlarını beyan hususunda imanlarının devamına işaret için devam ve istimrara delâlet eden (يؤمنون) muzari sıygasıyla varid olmuştur.
Hulâsa; dinin sıhhatına elinde beyyine bulunanlara beyyinesiz birtakım dâvada bulunan ve bütün himmetini dünyaya sarfedenlerin müsavi olamayacakları ve din-i Muhammedînin sıhhatına Kur'an’ın ve Tevrat'ın şehadetlerinin delâil-i akliyeye tâbi oldukları ve bu delâil sahiplerinin Kur'an'a iman ettiklari bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'a iman edenlerle iman etmeyenlerin müsavi olmayacaklarını beyandan sonra iman etmeyenlerin cezasını beyan etmek üzere :

وَمَن يَكْفُرْ بِهِ مِنَ الأَحْزَابِ فَالنَّارُ مَوْعِدُهُ

buyuruyor.

[Cemaattan her kim ki, Muhammed (A.S.) a küfrederse Cehennem onun mahall-i vaididir.]
Yani; enbiya-yı izama ve bilhassa âhir zaman nebisine muhalefetle küfreden hangi cemaat ve hangi dine mensup olursa olsun onun mahalli âhirette Cehennem'dir. Binaenaleyh; varacağı mahal Cehennem ateşidir ve küfreden kimseye vaad olunan mahal Cehennemdir, Cehennem'e duhulüne illet ve sebep de küfürdür. Çünkü müştak olan (يكفر) üzerine onun mahalli Cehennem ateşi olmak hükmünün terettübü; me'haz-i iştikak olan küfrün sebeb ve illet olmasını icab eder. Binaenaleyh küfür; Cehennem'e girmeye sebeptir.

فَلاَ تَكُ فى مِرْيَةٍ مِّنْهُ إِنَّهُ الْحَقُّ مِن رَّبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يُؤْمِنُونَ ﴿17﴾

[Hâl böyle olunca Habibim ! Sen onların Cehennem'e dahil olacaklarında ve Kur'an'ın ahkâmında şekketme. Zira; Kur'an ve Kur'an'ın ahkâmından onların Cehennem'e duhulleri Rabbin Tealâ tarafından hak ve sabittir. Binaenaleyh; şekketmeye mahal yoktur. Ve lâkin nâsın ekserisi o Kur'an'a iman etmezler.]
Yani; küfredenlerin Cehennem'e duhulleri Kur'an'da beyan olununca sen onların duhulünde şekketme. Zira; vaîd-i ilâhi yerini bulacaktır. Çünkü; canib-i ilâhiden inzal olunan Kur'an ve onun ahkâmı hak ve sabittir. Şu halde tereddüde mahal yoktur. Lâkin nâstan gaflete dalıp hava ve heveslerine tâbi' olanların ekserisi iman etmezler. Çünkü; fikirleri muhtel ve ibret nazarları az olduğundan imana meyletmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap Resûlullah'a ise de murad Resûlullah'ın gayrı bilcümle hitaba şayan olan insanlaradır. Zira; Resûlullah'ta şek olmaz ve lâkin Resûlullah'a emretmek; ümmetine emir ve nehyetmek; ümmetine nehyetmek olduğu cihetle Vâcib Tealâ bu âyette her ne kadar Resûlünü zahirde sekten nehyediyorsa da hakikatta ümmetini nehiy buyurmuştur. Çünkü; doğrudan doğruya âhad-i ümmeti nehyetmekten Resûlullah'ı nehiy vasıtasıyla ümmetini nehyetmekte mübalâğa vardır. Zira; Resûlullah mertebe-i risaleti haiz olduğu ' halde nehyolununca âhad-ı ümmetin nehyolunacağı evleviyetle sabittir.
Hulâsa; cemaatlardan hangi cemaat küfrederse Cehennem'e dahil olacağı ve onların Cehennem'e duhullerinde şekketmek caiz olmadığı ve taraf-ı ilâhiden nazil olan Kur'an’ın hak ve sabit olduğu ve nâsın ekserisi hava ve hevesine tâbi ve fikri müşevveş olduğundan iman etmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin dünyaya hırsları batıl olduğunu beyandan sonra Allah-u Tealâ'ya iftira edenlerden ziyade bir zalim olmadığını ve o zalimlerin Rablerine arzolunduklarında şahidlerin «İşte şunlar Rableri üzerine yalan söyleyenlerdir» diyeceklerini ve zalimler üzerine lanet edeceklerini beyan etmek üzere :

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللهِ كَذِبًا أُوْلَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبِّهِمْ وَيَقُولُ الأَشْهَادُ هَؤُلاء الَّذِينَ كَذَبُواْ عَلَى رَبِّهِمْ أَلاَ لَعْنَةُ اللهِ عَلَى الظَّالِمِينَ ﴿18﴾

buyuruyor.

[Yalan olarak Allah'a iftira eden kimseden ziyade zalim kim olabilir? Elbette kimse olamaz. Zira; Allah'a iftira etmekten daha büyük bir günah tasavvur olunamaz ki, iftira eden kimseden daha ziyade zalim bir kimse tsaavvur olunsun. İşte şu Allah'a iftira edenler yevm-i kıyamette ya kendileri veyahut amelleri Rablerine arzolunduklarında o makamda bulunan şahidler onları rüsvâ ve fezâhatlarını âleme ilân için derler ki «İşte şunlar Rableri üzerine yalan söyleyenlerdir. Agâh olun ve uyanık bulunun ki, Allah'ın laneti zalimler üzerinedir.»]
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Allah-u Tealâ'ya iftira; Allah'ın gönderdiği resûlünü tekzib eylemek, Allah'a şerik itikad etmek, Allah'ı inzal etmediği şeyi inzal etti ve inzal ettiği şeyi inzal etmedi demek, helâl kıldığını haram, haram kıldığını helâl itikad etmek gibi şeylerle olur. Bunların cümlesi bigayrıhakkın Cenab-ı Hakkın hukukuna tecavüz olduğu cihetle zulmün nihayetünnihaye çirkin olanıdır. Binaenaleyh; bu misilli iftiraya cüret edenlerden daha ziyade bir zalim olamayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve kullarını bu misilli zulme cüret etmekten tehdid etmiştir.
Bu misilli zalimlerin Rablerine arzolunmalarıyla murad; yevm-i kıyamette ve arsa-i mahşerde suâl için tevkif olunmaları veyahut defter-i a'mâllerinin arzolunmasıdır. Ş a h i t l e r le murad; o makamda bulunan melekler veyahut enbiya-yı izam hazaratı veyahut a'za-yı cevarihleridir. İşte bu misilli zalimlerin muhasebeleri zamanında şu beyan olunan şahidler tarafından bunları rezil ve rüsvâ kılmak ve cinayetlerini âleme ilân etmek için denilir ki «İşte şu tâğî ve bâğiler şol kimseler ki, bunlar dünyada Rablerinin gönderdiği resûlü tekzib ve ahkâmını tağyir etmek suretiyle Rablerine iftiraya cüret etmek gibi bir cinayet-i azîmeyi irtikâb eden kimselerdir. Agâh olun ki, Allah'ın rahmetinden uzak olmak zalimler üzerinedir» demekle bunları terzil ederler. Binaenaleyh; Allah'ın izzet-i huzurundan tardolunur ve rahmet-i ilâhiyeden uzak kılınırlar.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile zalimlerin zulümle şenaatlarını beyan ve cürümlerini sarahaten ilân ve mahşer halkına karşı rüsvalıklarını meydana koymak için zamir mevziinde ism-i zahir olan (ظَّالِمِينَ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü;
(عَلَى الظَّالِمِينَ) yerinde (عليهم) denilse aynı manâyı ifade ederdi ve lâkin zulüm gibi şenaatlarını izhar olmazdı. Amma (ظَّالِمِينَ) denilince lanete istihkaklarına sebep zulümleri olduğu sarahatla ilân olunmuştur ki, herkes zulümden içtinab etsin.
Hulâsa; Allah'ın Resûlünü tekzib ve ahkâmını tağyir ve kitabını inkâr etmek suretiyle Allah'a iftira edenlerden ziyade zalim bir kimse olmadığı ve o zalimlerin yevm-i kıyamette huzur-u ilâhiye arzolunduklarında melekler ve enbiya (A.S.) ve aza-yı cevarihleri tarafından onların yalancı olduklarına şehadet ederek cinayetlerini aleme ilân edecekleri ve bu şehadetten sonra Allah'ın laneti zalimler üzerine olduğunu beyan edecekleri bu âyetten müsefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bu misilli zalimlerin lânet-i ilâhiyeye duçar olacaklarını beyandan sonra onların irtikâb ettikleri çirkin sıfatlarından bazılarını dahi beyan etmek üzere :

الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا وَهُم بِالآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ ﴿19﴾

buyuruyor.

[O zalimler şol kimseler ki, onlar Allah'ın yolundan kullarını menederler ve din-i hakta eğrilik ararlar. Zira; onlar âhireti inkâr ederler.]
Yani; o zalimler küfür ve dalâli irtikâpla nefislerine zulmettikleri gibi naşı tarik-ı hak olan din-i İslâm'dan menederler ve hakka delâlet eden delâille beraber din-i İslâm'a eğrilik isnad etmek suretiyle halkın zihnine birtakım şüpheler ilkaa ederek ahkâm-ı Islâmiyede eğrilik ihdas etmek isterler ki, nâsı iğfal etsinler ve dinlerinden döndürsünler. Çünkü; onlar âhirete inanmaz birtakım kâfirlerdir.
Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile âhirete iman etmeyen kâfirlerin küfürleri te'kid ve küfre ihtisaslarını beyan için âyetin âhirinde (هم) zamiri tekrar zikrolunmuş ve nâsı din-i İslama duhulden men'e çalışmaları ve dine dahil olanları dinden döndürmek ve irtidad ettirmek suretiyle ehl-i dini eğri kılmak istedikleri devam üzere âdetleri olduğuna işaret için (يَصُدُّونَ) ve (يَبْغُونَ) lâfızları muzari sıygalarıyla varid olmuştur. Âhireti inkâr eden kimselerden hiçbir veçhile iyilik beklenmediği gibi din hakkında daima eğrilik aramak ve ahkâmına itiraz etmek ve ahkâmını arzusuna uydurmaya yeltenmek ve ehl-i imana şüphe ilkaa etmekle zihinlerini teşvişten hâlî kalmazlar.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'ya iftira eden zalimlerin âdet-i kerîhelerinden birisi devam üzere Allah'ın kullarını tarik-ı ilâhiden menetmek ve din-i mübinin delâilinde eğrilik aramakla nâsı iğfal eylemek olduğu ve halbuki onlar âhirste iman etmeyip kâfir oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Allah'a iftira eden zalimlerin evsaf-ı zemime ve ahlâk-ı kerihelerini beyandan sonra bu misilli cinayâtı irtikâb edenlerin azab-ı ilâhiden firara mecalleri olmadığını beyan etmek üzere :

أُولَئِكَ لَمْ يَكُونُواْ مُعْجِزِينَ فى الأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُم مِّن دُونِ اللهِ مِنْ أَوْلِيَاء يُضَاعَفُ لَهُمُ الْعَذَابُ

buyuruyor.

[İşte iftira alâllah ve nâsı din-i İslâm'a duhulden menetmek gibi günahları irtikâb eden âsîler yeryüzünde gayrdan âciz kılar galebe sahipleri olmadıkları gibi Allah'ın gayrı bir kimse onlar için dost olmadı ki, onları azaptan kurtarsın. Hiç kimse onları azaptan kurtaramadığı gibi azapları iki kat olur.] Binaenaleyh; Allah-u Tealâ ahz-ı intikaam için onları ihlâk etmek murad ettiğinde dünyada ve yeryüzünde azaptan ve bilhassa helâkten kurtulmakla onlar Allah'ı âciz kılamadıklarından Allah-u Tealâ nasıl murad ederse murad-ı ilâhi üzere helâk ve muazzap olurlar. Zira; azab-ı ilâhiden firar edemezler. Çünkü; onlar Allah-u Tealânın mülkünde ve kabza-i kudretindedirler. Kendileri azaptan kurtulamadıkları gibi onları azaptan kurtaracak dostları da yoktur. Gerçi onların birçok dostları ve batıl ma'budları varsa da Allah'ın azabına karşı gelebilecek dostları yoktur ki, o dostları onları azaptan kurtarsın, elbette kurtaramaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile onlar Allah-u Tealâ'yı dünyada âciz kılamadıkları gibi azapları devam üzere şiddetli olması için âhirete te'hir edilmiş ve âhirete te'hir olunmasıyla beraber tevbe lâzımken tevbe etmedikleri cihetle azapları iki kat tertib olunmuştur. Yahut azaplarının iki kat olmasının sebebi; hem Allah'a hem de âhirete küfretmeleridir. Yahut kendileri dâll oldukları gibi gayrdan idlâl ettiklerinden azapları iki kat olmuştur. Çünkü âyette beyan olunduğu veçhile kendileri küfrü ihtiyar ettikleri cihetle halkı din-i mübine duhulden menetmek âdetleri olduğundan cinayetleri iki olduğu gibi azapları da iki kat olacaktır. Çünkü; insanın işlediği cinayetten hiçbirisi cezasız kalmaz. Elbette her günahının cezasını ayrı ayrı görecektir. Binaenaleyh; küfrün cezası ayrı ve ehl-i imanı tarik-ı haktan menetmeye çalışmalarının cezası da ayrıdır.
Hulâsa; iftira alâllaha cüretle nâsı din-i İslama duhulden menedenlerin azaptan halâs için hiyel ve desaisi münkati' olup Allah'ı âciz kılamadıkları ve kendileri azaptan halâs olamayacakları gibi onlara yardım edecek bir dostları ve şefaat edecek şâfi'leri de olmayacağı ve irtikâb ettikleri cinayetleri iki olduğundan azaplarının da iki kat olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ haktan i'raz eden kâfirlerin haiz oldukları evsaf-ı zemimeden diğerlerini beyan etmek üzere :

مَا كَانُواْ يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُواْ يُبْصِرُونَ ﴿20﴾ أُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ ﴿21﴾

buyuruyor.

[Şu beyan olunan günahları irtikâb edenler hakkı işitmeye ve görmeye kaadir olamazlar. İşte bunlar maddî ve manevî nefislerine zarar ettiler ve bigayrıhakkın Allah'a ve Resûlullah'a yapmış oldukları iftiraları kendilerinden kayboldu, faydasını göremediler.]
Yani; Allah'a iftira eden ve din-i İslâm'a duhulden halkı menetmeye çalışan âsîlerin basar ve basiretleri kapalı olduğundan kulakları hakkı duymaz ve gözleri hakkı görmez ki, amel etmek ve tabi olmak suretiyle intifa' etsinler, asla intifa' edemezler. İşte şu esasa binaen bunlar görür vo işitir oldukları halde hakka kemâl-i buğzlarından naşi hakkı görmek ve işitmek sıfatları kendilerinde mevcutken işitmediklerinden gözleriyle görmeye ve kulaklarıyla duymaya kaadir değiller gibi kudretleri nefyolunmuştur.
Yani; görürler ve duyarlar ve lâkin ca'lî olarak körleşir ve duymazdan gelirler. Şu halde a'ma değillerdir, lâkin a'ma muamelesi ve sağır değillerdir, lâkin sağır muamelesi yaparlar. Binaenaleyh; mevcut kuvvetlerini ve havass-ı zahirelerini mahalline sarfetmediklerinden kudretleri yok hükmünde kılınmıştır. Çünkü; hakkı bildiği halde haksızlığı irtikâb eden insanlar hava ve hevesinin arzusuna göre aklını uydurduğu haksızlığı terke muktedir olamadığı, âlemde her zaman görülen ahvaldendir. Binaenaleyh; kâfirler Kur'an'ı görür ve duyarlar, lâkin kabulüyle intifâ'a muktedir olamadıklarından görmeyen körler ve duymayan sağırlardan hiç farkları yoktur. Binaenaleyh; âyette kulakları ve gözleri yok denilmedi, belki işitmeye ve duymaya muktedir değiller denilmiştir ki, kuvve-i sâmia ve bâsıralarının varlığına işaret olunmuştur.
Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile onlar ma'bud ittihaz ettikleri putlarının onlara yardım edecek kadar dost olmadıklarının illet ve sebebini beyan için bu âyet varid olmuştur. Şu halde işitmeye ve görmeye muktedir olmamak onların ma'budlarının sıfatıdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Kâfirlerin Allah'ın gayrı dost ittihaz ettikleri ma'budları onların hakîkî dostları değillerdir. Zira; o putlar görmeye ve duymaya muktedir olmadıklarından ellerinden birşey gelmez ki, bunlara dost muamelesinde ve yardımda bulunsunlar, bulunamaz ve yardım edemezler. Binaenaleyh; dost ittihazına şayan değillerdir.]
Bu misilli tâgîlerin nefislerine zarar etmelerine gelince: Bunlar Allah-u Tealâ'ya ibadeti putlarına ibadete değiştikleri için rahmet-i ilâhiyeden nefislerinin nasibine mani oldukları cihetle nimet bedelinde nikmete müstehak olmuşlardır. Binaenaleyh; Allah'a iftira ve dine şüphe ilkaa etmek gibi birtakım emek ve amelleri zayi olup memûllerinin hilafı zuhur edeceği cihetle onlar için hasretle nedametten başka birşey kalmamıştır.. Çünkü; onların ma'budlarının şefaat edeceğini itikadla ibadetlerini aynı menfaat olacak ümid ettikleri halde bütün ümitlerinin yalnız mazarrat olarak zuhur edivermesi ayn-ı mazarrat olduğundan onların nefislerine zarar ettikleri ve zarardan başka birşeye tesadüf edemeyecekleri beyan olunmuştur. Çünkü; Allah'ın verdiği nimeti mahalline sarf etmediklerinden sermaye-i asliyelerinden tamamen ziyan etmişlerdir.
İşte insanların gayet kıymetli olan ömürlerini ve azalarını mevzi-i lâyıkına sarfla zarardan kendini muhafaza etmesi lâzımdır. Çünkü; herkes için mevt, muhakkak olduğu gibi âhirette suâlle cevap da muhakkaktır. Şu halde kâr ve zarar dahi muhakkak olduğu cihetle kâr mümkünken zararı irtikâb etmek ednâ akıl sahibinin şanı değildir.
Hulâsa; kâfirlerin işitir ve görür oldukları halde hakkı işitmeye ve görmeye sarf-ı makderet etmediklerinden işitmeye ve görmeye muktedir olmadıkları ve bunların hakka tebaiyet etmediklerinden dolayı nefislerine zarar ettikleri ve iftira eyledikleri şeyler kendilerinden gaaib olup bir fayda göremeyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin görmeye ve işitmeye muktedir olamadıklarını beyandan sonra neticesini beyan etmek üzere :

لاَ جَرَمَ أَنَّهُمْ فى الآخِرَةِ هُمُ الأَخْسَرُونَ ﴿22﴾

buyuruyor.

[Şüphesiz âhirette onlardan daha ziyade zarar görecek kimse olamaz.] Zira; onlar Cennet'te olan makamlarını Cehennem'e ve faydayı zarara değiştikleri için bunların herkesten ziyade zararları meydandadır.
Bu âyet bundan evvelki âyete netice makaamındadır ve takrir-i kelâm şöyledir : «Âsîler âhirette ziyade zarar edicilerdir. Zira; onlar hakkı duymaya ve görmeye kudretlerini sarf etmediler. Her kim ki, hakkı görmeye ve duymaya kudretlerini sarfetmez, elbette onlar âhirette ziyade zarar edicilerdir. Binaenaleyh; âsîlerin âhirette ziyade zarar edici olduklarında şüphe yoktur.»

***
Vâcip Tealâ kâfirlerin âhirette rezil ve rüsvâ olacaklarını beyandan sonra müminlerin hallerini ve nail olacakları derecelerini beyan etmek üzere :

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُواْ إِلَى رَبِّهِمْ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴿23﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar ihlâs üzere iman ve imanlarının muktezası olan a'mâl-i saliha işlemekle ubudiyet noktasında bihakkın vazifelerini edaya müdavemet ve kalplerinde Cenab-ı Hakka itimad-ı tamla beraber tazarru ve niyaz ettiler ve Cenab-ı Hakka tefviz-ı umur etmekle kalpleri müsterih olarak Allah'ın dünya ve âhiret ihsanına ümitvar oldular. İşte bunlar ebeden Cennette kalıcılardır.] Çünkü; Cenab-ı Hakkın emrine imtisal ihsan-ı ilâhiye sebep olduğundan Cennet-i Alâ'nın nimetleriyle mütena'im ve taraf-ı ilâhiden lûtufdide olurlar.
Cenab-ı Hak bu âyette üç sıfatla müminleri tavsif etmiş ve o sıfatların neticesi Cennet'e nail olmak olduğunu beyan buyurmuştur. Birinci sıfatları; iman, ikinci sıfatları; amel-i salih, üçüncü sıfatları; kemal-i tevazu ile Rablerine itaat ve inktyad etmektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ve müminlerin hallerini beyandan sonra herbirini birer misal-i haricî ile temsil etmek üzere :

مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالأَعْمَى وَالأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاً أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ ﴿24﴾

buyuruyor.

[Şu iki fırkanın misali; kör ve sağır, gözlü ve işitir kimselerdir.] Zira; kâfirler gözü görmeyen köre ve kulağı duymayan sağıra ve müminler de gözü gören ve kulağı duyan kimselere benzerler. [Şu halde bu iki fırka misal yönünden müsavi olabilir mi? Bunlar müsavi olur zanneder de beyinlerinde olan farkı düşünmez misiniz?]
Yani; halleri tafsil üzere beyan olunan fırka-i mümine ve fırka-i kâfirenin halleri körle gözlü ve sağırla kulağı işiten kimselerin hallerine benzer. Çünkü hakkı görmeyen bir kâfir; cahil ve gözü görmeyen kör gibidir, hakkı gören ve tebaiyet eden mümin de gözü görüp herşeyi açıktan tetkik eden kimse gibidir. Kezalik kâfir âyât-ı beyyinatı dinlemediğinden kulağı duymayan kimseye benzediği gibi mümin de âyât-ı beyyinatı dinleyip kabul ettiğinden kulağı işiten kimse gibidir. Şu halde gözü görüp de körlenen kâfirle hiç görmeyen a'mâ beyninde netice itibarıyla asla fark olmadığından kâfir a'mâya teşbih olunmuştur. Gözü görüp hakka tâbi olan mümin de gözü gören kimseye teşbih olunmuştur. Binaenaleyh, hakkı görüp tâbi' olanlarla görmeyenler müsavi olamazlar ve müsavi olmadıkları meydanda olduğu halde müsavi olur zanneder de müsavi olmadıklarını düşünmez misiniz? Mükellef olan kimseler için beyinlerinde olan farkı düşünmemek bir emr-i münkerdir ve mükellef için kabahattir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhüe a'mâya ve sağırlığa benzeyen küfrün zararını izale, görmek ve işitmeye benzeyen imanın menfaatim celbetmek ve maraz-ı küfrün ilâcı imanı ihtiyar edip esbabını tahsile sa'yetmek olduğuna işaret için tevbihe ve tekdire delâlet eden hemze-i istifham varid olmuştur ki, küfürle iman beyninde olan farkı ve delâilini tetkik etmeyenlerin mezmum olduklarına delâlet eder. Zira; her âkilin imanın menafime delâlet eden delilleri tetkik etmesi emr-i ehemdir. Binaenaleyh; tetkik etmeyip gaafil kalanlar elbette mezmumlardır.
Hulâsa; kâfirlerin a'mâ ve sağıra benzedikleri gibi müminlerin de gözü görür ve kulağı duyar kimseye benzediği ve bu iki fırkanın mertebede müsavi olamadıkları ve beyinlerinde olan müsavatsızlığı tezekkür etmek lâzım: olup tezekkür etmeyenlerin mezmum oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın hakkaaniyetine delâlet eden bazı delilleri beyandan sonra o delilleri te'kid için enbiya-yı izam hazaratından bazılarının kıssalarını beyan etmek üzere :

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ﴿25﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, Biz Azîmüşşan Nûh (A.S.) ı kavmine irşad için resûl olarak gönderdik. Zira; insanlar menfaat ve mazarratlarını lâyıkıyla tezekkür edemediklerinden irşada muhtaçtırlar. Ve Nûh (A.S.) kavmine hitaben dedi ki, «Ben sizin isyanınız sebebiyle size nazil olacak azabın esbabını beyanla muhakkak sizi korkutucuyum.] Çünkü; Menafii-i diniye ve dünyeviyenizi münasip veçhile düşünemediğinizden dolayı size her zaman inzar lâzım olduğundan Cenab-ı Hak beni mansıb-ı risaletle size gönderdi. Ben de vazife-i inzarı ifa ediyorum. Dinleyin sözümü» demekle kavmine nesayiha başladı ve dedi ki:

أَن لاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ الله إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ ﴿26﴾

[Siz eşyadan hiçbir şeye ibadet etmeyin ve ancak Aİlah-u Tealâ'ya ibadet edin. Zira; ben sizin üzerinize elem verici günün azabından korkarım] diye kavmini tevhide davet ederek kabul etmeleri lâzım olduğunu söyledi ve aksi surette azabın nüzûlüyle inzar etti.
Yani; Nûh (A.S.) taraf-ı ilâhiden kavmine nebi gönderildiğini ve vazifesi azap icab eden ma'siyetlerden korkutmak olduğunu beyandan sonra onların me'lûf oldukları şirki terkle tevhide davet etmek üzere dedi ki, «Ey kavmim ! Siz Allah'ın gayrıya ibadet etmeyin. Ancak ibadete lâyık olan Allah-u Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi Allah'a hasredin. Zira; Allah'ın gayrıya ibadete ehil bir kimse olmadığından her kime, her neye ibadet etseniz o ibadet batıldır. Binaenaleyh; şu batıl mesleği terkedin. Çünkü; acıtıcı yevm-i kıyametin azabının sizin üzerinize nazil olmasından korkarım» demekle Nûh (A.S.) kavmine tevhidi tarif etti ve yevm-i kıyametin azabından korkutmakla nasihatta bulundu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile acıtmak her ne kadar filhakika Vâcib Tealâ'nın sıfatıysa da acıtmak ve azapta mübalâğa için (أَلِيمٍ) azaba veyahut azabın günü olan yevm-i kıyamete sıfat kılınmıştır.
Tevhidi terketmek yevm-i kıyamette azab-ı elîme sebep olacağına ve o azap da korkulacak bir azap olduğuna ve Hz. Nûh'un bu hakikati kavmine anlattığına âyet delâlet eder.
(İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran Nûh (A.S.) kırk yaşında ba'solunmuş ve sekiz yüz elli sene kavmini tevhide davet etmiştir. Tufandan sonra altmış sene daha muammer olarak mecmûu sinni dokuz yüz elliye baliğ olmuştur. Bazı rivayete nazaran sinni bin dört yüze baliğ olduğu mervidir.
(العلم عبدالله)Çünkü; o zamanlar insanların tekessürü ve dünyanın her tarafına dağılması matlub olduğundan çok yaşamak hikmete muvafıktı. Binaenaleyh; insanlar da çok yaşarlardı.
Hulâsa; Nûh (A.S.) ın taraf-ı ilâhiden resûl olarak kavmine gönderildiği ve kendinin vazifesi inzar olduğunu kavmine beyan ettiği ve ibadet ancak Allah-u Tealâ'ya olup Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmadığı ve Allah'ın gayrıya ibadet ettikleri surette yevm-i kıyametin acıtıcı azabından korkulduğunu kavmine suret-i nâsıhânede beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın kavmine tebligatını beyandan sonra kavminin Nûh (A.S.) a karşı itirazlarını beyan-etmek üzere :

فَقَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قِوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلاَّ بَشَرًا مِّثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلاَّ الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ ﴿27﴾

buyuruyor.

[Kavm-i Nûh'tan kâfirlerin ileri gelenleri dediler ki, «Yâ Nûh ! Biz seni bizim gibi beşer görüyoruz ve sana tâbi1 olanları biz görmeyiz, illâ bizim erazilimizdir ki, onların rezaletleri vehle-i ûlâda herkesçe zahirdir ve biz sizin için bizim üzerimize bir fazilet ve meziyet görmüyoruz, belki biz sizi yalancılar zannediyoruz.»]
Yani; Nûh (A.S.) kavmini din-i hakka ve tarik-ı savab oian tevhide davet edip canib-i ilâhiden kullarını tarik-ı hakka irşad için gönderilmiş nebi olduğunu beyan edince kavminin büyükleri ve küfrüzere ısrar edenleri «Biz seni bizim gibi beşer evsaf-ı insaniyeyle muttasıf görüyoruz. Binanealeyh; bizden ziyade sende bir meziyet ve beşeriyetin harici bir sıfat yok ki, sen risalet dâvasında bulunasın ve Allah-u Tealâ tarafından gönderilmiş Allah'ın vekili olasın» demekle risalet dâvasını tekzibe cüret ve bu cüretleriyle kemâl-i cehaletlerini izhar ettiler. Çünkü; beşeriyeti risalete münafi zannetmişlerdi. Halbuki bu zanları fasiddir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kavm-i Nûh itirazlarını üç şüphe üzerine bina ettiler ;
B i r i n c i ş ü p h e l e r i ; beyan olunduğu veçhile beşeriyetin risalete münafi olmasını zannettiler ve dediler ki, «Ebna-yı beşerin yekdiğerinden farkı yoktur, velevse bazı cihetten farkı olsa bile bir tanesinin cümle âlemin kendine itaati vacip olur derecede bir mertebeyi haiz olarak kâffe-i beşere faik olması caiz olamaz,» bu suretle beşeriyeti risalete münafi addettiler. Halbuki bu şüpheleri ne kadar zayıftır. Zira; beşere resûl ancak beşerden olmak ayn-ı nimettir. Çünkü; ümmetle resûl yekdiğerini bilir ve lisanını anlar, sözünü dinler, şüphesini izale eder, O resûl mucizesini izharla ispat-ı müddeâya kıyam eder, gayrıları o mucizeye mu-ârazadan âciz kalınca o resûlün risaleti sabit olur. Binaenaleyh; gayrıların o nebiye itaatları da vacip olur. Amma beşerin gayrıdan beşere resûl göndermek hikmet-i risalete münafidir. Zira; beşerin gayrı mahluk beşere resûl olsa o resûl emr-i davette ünsiyet edemeyeceği cihetle hikmet-i risalet muhtel olur. Binaenaleyh; resûl göndermekten maksat fevtolacağı şüphesizdir. Şurası gariptir ki, bunlar beşeriyet, risalete münafidir derler de hacer ve şecer kabilinden olan putların ulûhiyete münafi olduğunu düşünmezler ve onlara ibadet ederlerdi.
İ k i n c i ş ü p h e l e r i ; Nûh (A.S.) a tâbi' olanların fukara gürûhu olmasıdır. Binaenaleyh; dediler ki «Yâ Nûh ! Sana tâbi' olanlar bizim esafilimiz ve erazilimizdir ki, onların rezaletlerini herkes ilk defa görünce bilir, hallerini tetkika hacet kalmaz. Çünkü; rezaletleri meydandadır. Şu halde onları her kim görse aşağı adamlar olduklarını bilir ve sefaletleri göze çarpar, delile hacet kalmaz. Eğer sen hakkaa nebi olsan ve dâvan da doğru olsaydı ukalâdan ve eşraftan da tâbi' olanlar bulunurdu.» Bu sözleriyle Hz. Nûh'un etbaını tahkir ettiler. Halbuki bu şüpheleri de cehalet-i mahızdan ibarettir. Zira dinde rif'at; derece, mal, mansıb; haseb ve neseble değildir. Belki menasıb-ı diniye; Allaha kurbiyetle olur. Kâfirler ise bütün şerefi malda ve mansıbda ve a'vân ü etbaın kuvvetinde gördüklerinden Nûh (A.S.) a «Senin fakr-ı halin var ve sana tâbi' olanlarsa birtakım fukara, kuyumculuk ve plancılık gibi sanayi-i hasiseyle meşgul hakir kimseler oldukları cihetle sana yardımları olamaz. Şu halde nasıl oluyor ki, nübüvvet dâvasına kıyam ederek herkesi kendine itaata davet ediyorsun» demekle emr-i nübüvvetin dünya şerefine müpteni olduğunu iddia ettiler.
Ü ç ü n c ü ş ü p h e l e r i ; nübüvvetle mal ve mansıbt dünya ve a'van ve etbâ' gibi ziynet-i dünya beyninde mülâzemet ve münasebet gözetmeleridir. Binaenaleyh; dediler ki «Biz sizde servet-i dünya, mansıb, a'van ve etbâ' gibi ve sair insanlara dünyaca şeref bahşeden mezâyâdan bizim üzerimize fazla bir meziyet görmüyoruz ki bizden ziyade nübüvvete ehil ve erbab olasınız. Ve bizim size tâbi' olmamız lâzım gelse böyle bir meziyetiniz olmayınca biz seni nasıl tasdik edelim» demekle Nûh (A.S.) ın nübüvvetine itirazı tekrar ettiler. Bu şüpheleri de diğer şüpheleri gibi cehl ü hamakattan ibarettir. Çünkü şeref ve meziyet; mal, cah ve mansıb gibi birtakım müzahrefat-ı dünyeviyeden ibaret değildir. Belki meziyet; Allah-u Tealâ'ya iman ve tevhide devam ve amel-i salihle beraber kalpte ittikaadır.
İşte şu beyan olunan üç şüpheleri ki, Nûh (A.S.) ın beşer ve etbâ'ının fukara olmasını ve Nûh (A.S.) ın mal ve mansıb gibi şeylere rağbet etmemesini nübüvvete mani addettiklerinden dediler ki, «Biz seni etbâ'ınla beraber nübüvvet iddiasında yalancılardan zannediyoruz. Zira; beşerden resûl olmaz. Olsa etbâ' ve eşraftan olduğu gibi nübüvvet dâvasında bulunan zatın sair beşer üzerine fazilet ve meziyeti olur. Sende ise fazla bir meziyet yoktur.»

***
Vâcib Tealâ onların bu sözleri üzerine Nûh (A.S.) ın müdâfaasını alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِن رَّبِّيَ وَآتَانِي رَحْمَةً مِّنْ عِندِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنتُمْ لَهَا كَارِهُونَ ﴿28﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) kavminden cevab-ı ye's alınca kemâl-i tahassür ve teessüfle kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim ! Haber verin bana benim Rabbimden dâvamı tasdik eder bir beyyine üzerine olur ve sizi bihakkın iskât edecek delile malik olursam ve Rabbim kendi ind-i ulûhiyetinden nübüvvetimi te'yid edecek bir nimet ihsan eder de o nimet de sizin üzerinize hafi olursa dâvamı ispat edecek beyyineyi sizin de görüp kabulünü arzu etmediğiniz halde ben sizi o beyyineyle ilzam edebilir miyim? Elbette ilzam edemem. Zira; kabulüne asla meyletmiyorsunuz. Çünkü; benim ilzamım sizin o delilin sıhhatini tetkik ederek iradenizi kabulüne sarfetmenizle olur. Halbuki siz benim taraf-ı ilâhiden getirdiğim mucizemi nazar-ı itibara almayarak birtakım vâhî muârazalarla uğraşıyorsunuz» demekle kavmini tekdir etti.]
B e y y i n e yle murad; Nûh (A.S.) ın mucizesidir. R a h m e t le murad; Cenab-ı Hakkın Nûh (A.S.) a vermiş olduğu nübüvvet ve sair mezâyâ-yı âliyedir. (فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ) «O nübüvvet ve rahmet sizin üzerinize gizlendi» demektir. Yani; «Allah'ın bana verdiği nübüvvet size hafidir. Ben onu delille ispat ediyorum. Siz kabulünden imtina' ediyorsunuz. Şu halde ben sizi nasıl ilzam ederim» demektir. Onların mucizeyi kerih görmeleri mucizenin sıhhatim tetkik etmeksizin kabulünden imtina' etmeleridir.
Hulâsa; Nûh (A.S.) kavminin halinden me'yus olunca onlara «Ben dâvamı ispata kâfi bir beyyineye malik olur ve Rabbim onu bana kendi tarafından lûtfeder de o da size hafî olur. Kabulünü ihtiyar etmezseniz ben size ne yapabilirim !» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın şu hitabesini beyandan sonra kavminin bazı şüphe ve zanlarını izale için irad ettiği hitabesini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

وَيَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالاً إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللهِ

buyuruyor.

[Ey kavmim ! Ben sizden ücret istemem. Zira; benim ücretim ancak Allah-u Tealâ üzerinedir.]
Yani; Nûh (A.S.) ın kavmi «Yâ Nûh ! Sana tâbi' olanlar fukara gürûhudur ve sen de fakirsin ! Fukaradan resûl olmadığı gibi resûle tâbi' olanlar da fukara olmaz» demişlerdi ve bu kelâmlarından maksatları Nûh (A.S.) ın nübüvvet dâvası mala tama'ından ve bu vesileyle elimizde olan malımızı alacaktır demek istediklerindendi. Onların şu zanlarını defi' ve izale etmek için onların malına tama'ı olmadığını ve ahkâm-ı ilâhiyeyi tebliğ mukaabilinde bir ücret taleb etmediğini alenen beyan etmeğe lüzum görmüş ve beyan etmiş ve bu babta zanlarının fasid olduğunu kendilerine tefhim de etmiştir. Yani «Zahir-i hale nazar ederek sû-u zanda bulunuyorsunuz, bu ise doğru değildir. Zira; risaleti tebliğde ben ücret istemem. Çünkü; ücretim Allah-u Tealâ üzerinedir. Binaenaleyh; sizden hiçbir şey beklemem. Sa'yim âhiret ve sizin menfaatiniz içindir. Şu halde zann-ı fasidinize tebaiyetle saâdet-i âhiretten nefsinizi mahrum etmeyin» demektir.
Hulâsa; ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde ücret taleb etmemek bir emr-i.ehem ve bu misilli tebliğat-ı şer'iyenin ücreti manevî olup Allah-u Tealâ'dan ecr-i uhrevî istemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın kavminin «Yâ Nûh ! Sen başında olan fukara gürûhunu tardet. Zira; biz onlarla beraber bulunmayı kendimize âr ve ayıp addederiz» demeleri üzerine Nûh (A.S.) ın onlara vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere :

وَمَآ أَنَاْ بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّهُم مُّلاَقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّيَ أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ ﴿29﴾

buyuruyor.

[Ben âhirete ve Rablerine iman ve âhirette Rablerinin huzuruna mülakat edeceklerini itikad eden kimseleri yanımdan tardedici değilim ve lâkin sizi birtakım kavm-i cüheladan görüyorum.]
Yani; kavm-i Nûh'tan mütekebbir ve maldar olanlar Nûh (A.S.) a tâbi' olanları küçük gördüklerinden Nûh (A.S.) a «Sen bunları yanından tardet» demeleri üzerine Nûh (A.S.) «Ben onları tardedemem. Zira; onlar âhirette Rablerine mülâki olacaklarına iman ettiler. Şu halde iman edenleri ben nasıl tardederim. Çünkü; onlara Allah-u Tealâ iman tevfik etmesiyle Allah'ın makbul kullarından oldular. Binaenaleyh; indallah onların kadri ve meziyetleri vardır. Sizin zahir-i hâle nazar ederek onları esafilden gördüğünüz gibi değildir. Şu halde sizin arzunuza tebaiyet ederek ben tardetsem huzur-u ilâhide benden şikâyet ederlerse ben ne cevap veririm ve ellerinden yakamı nasıl kurtarırım. Zira; bunları tardedenlerden Allah-u Tealâ elbette intikaamını alır. Şu halde ben onları tardedenlerden değilim. Ve lâkin sizi cahil kimseler görüyorum. Zira; imanları sebebiyle onların kazanmış oldukları şereflerini bilmediğinizden onların tardolunmalarını teklif ediyorsunuz ve onlar iman etmekle bütün rezaleti üzerlerinden attıkları halde siz zahir-i hâle bakarak nefsinize mağrur olup onlara erazil diyorsunuz. Binaenaleyh; siz haddinizi bilmez birtakım cahillersiniz» demekle kavminin büyüklerini cehaletle itham ettiği gibi küfür, ümm-ür rezail olmak itibariyle rezalet, iman etmeyenlerde olup iman eden fukara gürûhunda olmadığını kavminin büyüklerine tefhim etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Nûh'un kavmini cehaletle ithamının sebebi; âhirete cahil olmalarıdır veyahut indallah makbul olan ehl-i imana erazil tabir etmeleridir veyahut Nûh (A.S.) a ehl-i imanın tardını teklif etmeleridir. Çünkü; bu sebeplerin cümlesi cehalet neticesidir.
Hulâsa; ehl-i imanı her zaman himaye lâzım olduğu ve ehl-i imana buğzedenlerin cehaletle ithama lâyık oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın ikinci cevabını alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

وَيَا قَوْمِ مَن يَنصُرُنِي مِنَ اللهِ إِن طَرَدتُّهُمْ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ ﴿30﴾

buyuruyor.

[Ey kavmim ! Bana tâbi' olanları ben tardedersem beni Allah'ın azabından kim kurtarabilir, hiç düşünmez misiniz?]
Yani; «Ehl-i imanın tardını benden taleb eden kavmim ! Sizin arzunuz veçhüzere ben onları meclisimden tardedersem tardımdan dolayı terettüb edecek azaptan halâsıma kim yardım edebilir. Nasihatimi dinleyip de tezekkür etmez misiniz? Ben onları tardettiğimde vâki olacak azabı defa muktedir olamadığınızı bilseniz de bu teklifi yapmasanız olmaz mı? Niçin düşünmeden söylersiniz ve düşünmeden söz söylemek insan için ayıp değil mi?» demekle kavminin taleplerini reddeylemiş ve bu teklif; cahilane bir teklif ve düşüncesiz bir söz olduğunu beyanla kavmini tekdir eylemiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile iman; enbiya huzurunda ehl-i imanın hüsn-ü kabulüne bir vesile olduğu ve esasen bütün nesayih iman etmelerini arzuya binaen olduğu halde bilâkis ehl-i imanın imanlarını, tardlarını icab eder esbaptan addetmeleri hamakattan başka birşey değildir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın kavmine vermiş olduğu diğer cevabı alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :
وَلاَ أَقُولُ لَكُمْ عِندِى خَزَآئِنُ اللهِ وَلاَ أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلاَ أَقُولُ إِنِّى مَلَكٌ وَلاَ أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِى أَعْيُنُكُمْ لَن يُؤْتِيَهُمُ الله خَيْرًا الله أَعْلَمُ بِمَا فى أَنفُسِهِمْ إِنِّى إِذًا لَّمِنَ الظَّالِمِينَ ﴿31﴾

buyuruyor.

[Ben size Allah'ın hazîneleri yanımdadır demiyorum ki, benim ve etbâ'ımın fukaralık !arıyla itiraz ve benim faziletimi inkâr edesiniz. Binaenaleyh; ben etbâ'ımı iğna edemem. Çünkü; bir fakiri iğna etmek Allah'a mahsustur ve ben size gaaibi bilirim demiyorum ki, siz beni tekzib edesiniz. Şu halde onları tardetmediğim âkıbet-i hallerini bildiğimden değildir. Zira; gaaibi bilemem ki, akıbetlerinin ne olacağını bilsem ve lâkin zahir halleri iman ve itaat olduğundan kabul etmişimdir ve batın hallerini ve akıbetlerini Allah-u Tealâ bilir. Binaenaleyh; ben batına ve âkıbet-i ahvale binaen hükmedemem. Zira; gaaibi bilmem ve ben size meleğim demiyorum ki, siz benim beşer olmama itiraz edesiniz. Şu halde beşeriyetimi itirafla beraber nübüvvet dâvasında bulunduğuma neden itiraz ediyorsunuz? Ve sizin gözlerinizin tahkir ettiği kimseler hakkında onlar için Allah-u Tealâ hayır halketmez ve onlara elbette hayır vermez demiyorum. Zira; onların nefislerinde olan hayrı, şerri ve ihlâsı Allah-u Tealâ bilir, ben bilmem ki, ona göre bir hüküm vereyim. Eğer bilmeden sizin arzunuza göre onları tardedersem tardettiğim takdirce muhakkak ben zalimler zümresinden olurum.] Şu halde sizin gözlerinizin onları tahkir etmesi benim tardımı mucip olamaz ve aklı olanlar için zalimler zümresine dehalet ayn-ı felâkettir. Hâl böyle olunca siz bana zalim olmamı nasıl teklif ediyorsunuz? Benim size teklifim hayırdır. Bunun mukaabilinde siz bana şer teklif ediyorsunuz. Hayra şerle mukaabele lâyık olur mu?
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu âyette kavm-i Nûh'tan ehl-i imana erazil diyenleri terzil ve tahkir vardır. Zira; onlar fukara gürûhunu bilâ tetkik iman ediverdiler diyerek zemmetmişlerdi. O zem aynıyla kendilerine rücû' etmiştir. Çünkü; Nûh (A.S.) onların fukarayı tardetmesini teklifleri tetkike müstenid olmayıp sırf gözlerinin hakir görmesiyle iktifa ettiklerini ve tetkik olunduğunda bunların tardını icab eder bir halleri olmadığını ve bilâ tetkik tardolunmalarını teklif, zulümle teklif olduğunu ve düşünmeksizin böyle bir teklif-i gayr-ı lâyıkta bulunduklarını ve onların âkıbet-i hallerini bilmek Allah-u Tealâ'ya mahsus olduğunu ve kavmin büyükleri bilmedikleri şeyi teklif ettiklerini gaayet zarifane bir surette kendilerine tefhim buyurmakla onlarda eser-i akıl olmayıp sırf cehalet üzere irad-ı kelâm ettiklerini beyanla kendi kelâmlarını aleyhlerine çevirmiş ve kendi sözleriyle kendilerini ilzam ve tahkir etmiş Nûh (A.S.) ın etbâ'ına isnad ettikleri evsaf-ı zemimenin cümlesini kendilerine redle açık bir surette, ayıplarını meydana koymuştur.(تَزْدَرِى) (تتحقر) ve (أَعْيُنُكُمْ (تعتصغر demektir ki «Sizin gözleriniz onları tahkir eder ve küçük görür» demektir.
Hulâsa; Nûh (A.S.) kavminden nübüvvete itiraz edip fukara ashabını tardetmesini teklif edenlere gaayet beliğ ve müessir bir vaaz ederek «Tebliğ üzere ben sizden mal istemiyorum ve ben birçok mala malikim de demiyorum. Zira; mal almak ve vermek hususlarında benim için bir garaz da yoktur ve gaaibe ilim de iddia etmiyorum ki, etbâ'ımı iğna edeyim ve meleğim demiyorum ki, size tekebbür edeyim, belki mesleğim tevazudur. Binaenaleyh; fakirler ve miskinlerle ülfetten tehaşî etmem, ümera ve selâtin meclislerinde de bulunmak istemem. Benim halim böyle olunca etbâ'ımın fukara olduğunu ve benim onlarla ülfet ettiğimi bana niçin ayıp görüyorsunuz? Sizin vehle-i ûlâda gözlerinizin tahkir ettiği fukara gürûhuna Allah-u Tealâ hayır vermez demiyorum ki, siz onların tardını bana teklif edesiniz. Belki onlar için Allah-u Tealâ’nın âhirette hazırladığı nimetler sizin mağrur olduğunuz dünya nimetlerinden daha hayırlıdır. Zira; âhiret nimetleri ebedîdir ve zevalden mahfuzdur. Dünya nimetleriyse fâni ve her zaman zevale ma'ruzdur. Onların nefislerinde olan amellerini Allah-u Tealâ bilir. Eğer sizin sözünüzle ben onları tardedersem zalimler zümresinden olacağım şüphesizdir» demekle kavmini reddetmiştir. İşte şu nesayihten anlaşıldığı veçhile insan karşısında olan kimseyi hakir görmemeli. Zira; onun hakkında murad-ı ilâhi ne olduğunu bilmediğinden tahkiri icab eder bir sebep bilmediği cihetle tahkiri ancehlin bir tahkir olur. Halbuki onun hakkında Allah'ın nazarı ve büyük lûtfu olması ve tahkir eden kimseden daha ziyade makbul bir kimse bulunması her zaman muhtemel olduğundan insanlar yekdiğerine lâyıkı veçhüzere hürmetle mükelleftirler. Binaenaleyh; sebepsiz tahkir; haramdır.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın kavmine vâki olan nesayihini ve vuku-u hali beyan hakkında serdetmiş olduğu sözlerini ve cevabını beyandan sonra kavm-i Nûh'un, Nûh (A.S.) a karşı sözlerini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

قَالُواْ يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتَنِا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ ﴿32﴾

buyuruyor.

[Kavm-i Nûh; Nûh (A.S.) a hitaben dediler ki, «Yâ Nûh ! Bize husumet ettin ve husumeti çoğalttın. Eğer sözün doğruysa vaad ettiğin azabı bize getir, görelim.»] Kavm-i Nûh bu sözleriyle iman etmeyeceklerini suret-i kafiyede beyan etmişler ve «Bizimle mücadele ettin ve mücadeleyi uzattm. Binaenaleyh; bizi de usandırdın. Eğer nübüvvet dâvasında ve gelecek olan azap hakkında sözün doğru ve sen de doğru söyleyicilerdensen vaad ettiğin azabı getir görelim» demekle Nûh (A.S.) a itiraz ettiler.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet; emr-i dinde mücadelenin cevazına delâlet eder. Zira; Nûh (A.S.) kavmiyle birçok mücadelede bulunduğuna ve şüphelerini izale için deliller serdedip uğraştığına, tevhide ve âhirete müteallik birçok mübahase ettiğine âyet delâlet etmiştir. Enbiya-yı izam hazaratının cümlesinin meslekleri böylece cereyan etmiştir. Zira; onlar ümmetleriyle din hususunda birçok mücadele ve mübahase ederek şüphelerini izaleye çalışmışlardır. Ezcümle bizim peygamberimiz Kureyş kavmiyle çok zaman mücadele ettikten sonra lisanla mubahase te'sir etmeyince netice kılıçla muharebeye müncer olmuştur. Binaenaleyh; mübahaseyle hallolunamayan müşkülât muharebeyle halledilmiştir ve âlemde vukuat da böylece hallolup gitmektedir. Çünkü; iki devlet arasında zuhur eden müşkülâtın halli, evvelemirde mübahaseyle başlar, mübahaseyle hallolmayınca nihayet muharebeyle hallolunduğu her zaman görülen ahvaldendir. Enbiya-yı izamın irtihallerinden sonra vazife-i tebliğ onlara varis olan ulemâ-yı ümmete intikaal ettiğinden ümmetin ulûm-u şer'iyeye vakıf olanları ve emr-i tebliğ ve nasihati iltizam edenleri her ümmette hilâfgiran tarafından birçok hücuma maruz kalmak âlemde carî olan ahvaldendir. Çünkü; ahkâm-ı şer'iye isyana münhemik olan kimselerin arzusuna muhalif olduğundan elbette itirazdan hâli kalmazlar ve kendi arzularına muvafık surette te'ville ahkâm-ı ilâhiyeyi mevzuundan çıkarıp tahrif ve tağyir etmek isterler.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın kavminin mübahasenin uzamasından şikâyet ettiklerini beyandan sonra Nûh (A.S.) ın kavmine vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere :

قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُم بِهِ الله إِن شَاء وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ ﴿33﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) kavmine hitaben dedi ki, «Size azabı ancak isterse Allah-u Tealâ getirir, ben değilim. Halbuki siz Allah'ı âciz kılamazsınız. Binaenaleyh; istediği zaman size azabı getirir. »]
Yani; Hz. Nûh'un kavmi Nûh (A.S.) ın devam üzere dine davet etmesiyle mübahasenin uzamasından şikâyet ettiler ve itab tarikıyla dediler ki «Yâ Nûh ! Sen cidali çoğalttın. Vaad ettiğin azap varsa getiriver görelim». Onların bu sözleri üzerine cevap olarak «Ben değilim size azabı getirecek, ancak Allah-u Tealâ'dır. İsterse size derhal getirir. Halbuki siz azabı defi'le Allah'ı âciz kılamazsınız ve azaptfen firar edip kurtulamazsınız. Zira; Allah-u Tealâ size azabı getirmeye kaadirdir. Şu halde sizin isti'câlinizde bir fayda yoktur. Gelecek gelir ve irade-i ilâhiye yerini bulur, siz telâş etmeyin» demekle kavmine cevap vermiştir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın kavmine böylece cevap verdikten sonra cevabına şunu da ilâve ettiğini beyan etmek üzere :

وَلاَ يَنفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدتُّ أَنْ أَنصَحَ لَكُمْ إِن كَانَ الله يُرِيدُ أَن يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿34﴾

buyuruyor.

[Eğer Allah-u Tealâ sizin dalâlinizi m ur ad ederse, ben size nasihat murad etsem de nasihatim menfaat vermez. Çünkü; siz küfrüzere iradenizi sarf ettiğinizden dolayı Allah-u Tealâ sizi idlâlle ih lâk iniz i murad ederse ben size nasihat etmek murad eylesem dahi nasihatim menfaat vermez. Zira; kibir ve inadınızdan nasihat dinlemez ve söz duymazsınız. Halbuki söz dinlemek ve Allah'ın emrini duymak ve mucibiyle amel etmek insanlar için bir vazife-i diniyedir. Çünkü; Vâcib Tealâ sizin Rabbinizdir. Ancak onun huzur-u manevîsine rücû' edeceksiniz.] Binaenaleyh; başka merciiniz yoktur. Her umurunuzun mütevellisi odur. Şu halde Onun gönderdiği resûlün sözünü dinlemeniz ve nasihatini kabul etmeniz lâzımdır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhüe bu âyet Nûh (A.S.) ın, kavmine karşı irad ettiği sözleri alâtarikınnasîha olup alâtarikılcidal olmadığına delâlet eder. Şu halde Hz. Nûh'un bu sözü, kavm-i Nûh'un Nûh (A.S.) ın sözlerine «Faydasız bir cidal» demelerine cevaptır.
Bu âyet-i celile; irade-i ilâhiyenin hilaf ma bir şeyin hudusu muhal olduğuna delâlet eder. Zira; «Allah-u Tealâ'nın dalâletini murad ettiği kimselere nasihat menfaat vermeyeceğini» beyan etmek «Murad-ı ilâhi hilâfına birşey olmayacağını» beyan etmektir ve ilm-i kelâmda beyan olunan mesail-i itikaadiyemiz de bundan ibarettir.
Âyetin âhirinde ancak huzur-u ilâhiye rücû' olunacağını ve başka bir merci' olmadığını beyan etmekle Nûh (A.S.) kavmini nasihati dinleyip kabul etmek lâzım olduğunu beyanla insafa davet ettiği gibi kabul etmedikleri surette huzur-u ilâhide mücazat göreceklerine işaretle tehdid etmiştir.
İşte Allah-u Teaâ'nın iradesi hilâfına kulun iradesi husul bulmayacağına ve menfaat vermeyeceğine ve herkesin akıbet mercii huzur-u manevi-i ilâhi olduğuna nazaran herkesin merciini düşünerek vazife-i diniyesini ifaya çalışması lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder.
Hulâsa; Allah-u Tealâ kavm-i Nûh'un iradelerini dalâle sarfetmeleri sebebiyle idlâlini murad edince nasihat-ı Nûh'un onlara menfaat vermiyeceği ve akıbet rücû'ları huzur-u manevî-i ilâhiye olup başka merci' bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kavm-i Nûh'a nasihat fayda vermeyeceğini beyandan sonra onların Nûh (A.S.).a vâki olan iftiralarını beyan etmek üzere :

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَاْ بَرِيءٌ مِّمَّا تُجْرَمُونَ ﴿35﴾

buyuruyor.

[Onlar, nasihat kabul etmezler, belki derler ki, «Nûh (A.S.), tebliğ ettiği ahkâmı kendi indinden icad ettiği halde Allah-u Tealâ'dan vahiydir diyerek iftira etti ve bu iftiradan maksadı kelâmını terviç etmektir». Bu sözleriyle büyük bir iftiraya cüret ederler. Yâ Nûh ! Onlara cevap olarak de ki «Eğer ben sizin dediğiniz gibi kendi icad ettiğim ahkâmı Allah'a isnad etmekle iftira etmişsem bu iftiramın günahı ve cürmü benim üzerimedir. Halbuki ben sizin nispet ettiğiniz günahlardan beriyim. Zira; nefsimden icad ederek Cenab-ı Hakka birşey isnad etmedim ki, iftira etmiş olsam.»]
İnsanın bir iftiraya uğradığında o iftiradan beraetini iddia ve ilân etmek caiz ve meşru olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Nûh (A.S.) kavmi tarafından vâki olan İftiradan berî olduğunu ilân etmesini emrettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Nûh (A.S.) a kavmi «İftira etti» dedikleri ve Nûh (A.S.) tarafından «Eğer iftira etmişsem o iftiranın günahı bana aittir. Halbuki sizin bana isnad ettiğiniz cürümlerden beriyim» dediği bu âyetten müstefad -olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kavm-i Nûh'un «İftira etti» dediklerini ve Nûh (A.S.) ın onlara cevabını beyandan sonra itiraz edenlerden iman eden olmayacağını beyan etmek üzere:

وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَن يُؤْمِنَ مِن قَوْمِكَ إِلاَّ مَن قَدْ آمَنَ فَلاَ تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ ﴿36﴾

buyuruyor.

[Canib-i ilâhiden Nûh (A.S.) a vahyolundu ve denildi ki «Senin kavminden iman etmez, ancak evvelce iman eden kimseler iman ederler. Şu halde sen onların iman etmediklerinden ve sair kötü ef âlinden me'yus olma. »]
Yani; kavm-i Nûh'un inkârda şiddetleri ve imandan bilkülliye i'raz etmeleri üzerine taraf-ı ilâhiden Nûh (A.S.) a vahyolundu ve denildi ki «Senin kavminden elbette iman etmez, ancak bundan evvel iman eden çok az kimseler iman ederler. Binaenaleyh; onların inkârları ve küfre devamları ve seni istihzaları gibi çirkin işlerine sen me'yus ve mahzun olma. Çünkü; kötü işlerinin cezası onlara ait olduğu cihetle kederini icab eder birşey yoktur» demekle Nûh (A.S.) ı Cenab-ı Hak tesliye buyurmuştur. Şu halde kötü işleri irtikâb eden kimselere nasihat ettikten sonra nasihat kabul etmeyip devam ettikleri surette onların haline mahzun olmak lâzım olmadığına bu âyet delâlet eder.
Hulâsa; Nûh (A.S.) a kavminden evvelce iman edenlerden başka iman eden olmayacağı vahyolunduğu ve onların ef'âline kederden de Nûh (A.S.) ın nehyolunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kavm-i Nûh'un imanlarından ümit kesilince onların helâklerinin tekarrur ettiğini ve Nûh (A.S.) ın ümmetiyle beraber helâkten necatlarının sebebini beyan etmek üzere :

وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَاوَوَحْيِنَاوَلاَ تُخَاطِبْنِي فى الَّذِينَ ظَلَمُواْإِنَّهُم مُّغْرَقُونَ ﴿37﴾

buyuruyor.

[Yâ Nûh ! Bizim hıfzımız ve nezaretimizle sen bir gemi yap ve o geminin nasıl yapılacağını vahyimizle biz sana bildiririz ve sen zalimlerin halâsları hakkında bize duâ etme. Zira; onlar suya garkolmaya mahkûmlardır.]
Yani; Nûh (A.S.) ahkâm-ı ilâhiyeyi kavmine tebliğde son derece sa'yetti ve lâkin kavmine asla te'sir etmediği gibi tuğyanlarını ve zulm ü üdvanlarını arttırdığı cihetle irade-i ilâhiye kavm-i Nûh'un helâklerine taalluk edince Cenab-ı Hak Nûh (A.S.) a kendine tâbi olan ehl-i imanla beraber helâkten halâslarına vesile olacak geminin yapılmasını emretti ve buyurdu ki «Yâ Nûh ! Bizim himayemiz altında ve vahyimizle bir gemi inşa et ve küfrüzere ısrar edip zulümle me'lûf olan zalimlerin necatları hakkında bana el kaldırıp duâ etme. Zira; onların tufanla garkolunmaları muhakkaktır. Binaenaleyh; onların halâslarına duânın te'siri yoktur. Zira; onların sû-u ihtiyarları icabı mukadder olan şey geri kalmaz. Binaenaleyh; yorma kendini. Hemen çare-i necatın olan geminin yapılmasına sa'yet ki bir an evvel vücuda gelsin.»
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette gemi yapmakla emir, vücub içindir. Zira; nefsi ve etbâ'ını helâkten kurtarmaya başka bir vesile olmadığından sefineyi icad etmekle halâs vacip olmuştu. Binaenaleyh; her şahs-ı âkil için nefsini helâkten muhafazaya sa'yetmek vaciptir. vâcib olan birşeyin mukaddematı ve sebebi dahi vacip olduğundan gemi tedarik etmek de vacip olduğu cihetle bu makamda emir, vücub içindir.
Cenab-ı Hak aza-yı cevarihten münezzeh olduğu cihetle bu âyette (بِأَعْيُنِنَا) demek «Bizim hıfzımızla» demektir. Çünkü; insanlara nazaran birşeyi hıfzetmekte gözün, sair azanın hepsinden ziyade methali olduğundan Vâcib Tealâ teşbih tarikıyla «Sen gemiyi, bizim gözlerimizle yani hıfzımızla icad et» buyurmuştur ki, «Gözlerle hıfzolunmuş gibi biz seni ve senin sefineni hıfzeder ve geminin san'atına dair olan keyfiyeti biz sana vahyederiz» demektir. Hıfızda mübalâğaya işaret için â'yün lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur ki, gemi yapılırken hiçbir kimse mani olup zarar edemeyeceğine işarettir. Keenne beş on gözle gözetilmiş gibi hıfız ve düşmanlarının şerrinden himaye olunacağına işaret buyurmuştur. Zira; Allah-u Tealâ vücudunu murad ettiği birşeyin elbette vücut bulacağı ve hiçbir kimsenin mani olamayacağı zahirdir. Binaenaleyh; Hz. Nûh'un gemisinin vücudunu irade buyurduğu cihetle elbette vücut bulmuş ve ondan sonra o gemi âleme numune olmuştur. Çünkü; Hz. Nûh'un gemisinden evvel âlemde henüz gemi icad olunmadığından sefine-i Nûh âleme numune oldu ve ondan sonra gemi vasıtasıyla deryada seyrüsefer etmek âdet olmuştur. Zira; herşey zamanına mevkuf olduğundan geminin icadı Nûh (A.S.)ın zamanına tesadüf etmiştir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Nûh (A.S.) a gemi yapmasıyla emrettiğini ve kemâliyle hıfzedeceğini ve geminin keyfiyetini vahiyle beyan buyurduğu ve kavm-i Nûh'un garkolunacağına binaen onların helâkten halâslarına duâ etmekten Nûh (A.S.) ın nehyolunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ emr-i ilâhisi üzerine Nûh. (A.S.) ın gemiyi yapmaya başladığını beyan etmek üzere :

وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلأٌ مِّن قَوْمِهِ سَخِرُواْ مِنْهُ

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) gemiyi yapardı ve lâkin her ne zaman kavminin büyükleri Nûh (A.S.) üzerine uğrarlarsa Nûh (A.S.) ı istihza ederlerdi.]
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Allah'ın vahyi ve Cibril-i Emin'in tarifi veçhüzere Nûh (A.S.) gemiyi yapmaya başladı ve lâkin geminin yapılacağı mahalde ağacın çok olması lâzım olduğundan gemi yapılan mahal için ağacın çok olduğu ve memleketin haricinde bir mahal intihab olunmuştu, bazı mesalih için kavminin büyükleri o mahalle gelip Hz. Nûh'u gemi yapmakla meşgul görünce istihza ederler ve derlerdi ki «Ey Nûh ! Nübüvvetten vazgeçtin, dülgerliğe mi başladın. Nebiyyi muhtarken şimdi bir dülger parçası mı oldun. Böyle mertebe-i nübüvvetten kötü bir san'ata birden bire nasıl oldu da iniverdin» demekle eğlenirlerdi.
Hâzin'in beyanına nazaran Nûh (A.S.) ın gemiyi iki veyahut dört senede bitirdiği ve ağaçlarının abanoz ağaçlarından olduğu ve geminin üç tabakası olup alt tabakasında yırtıcı hayvanat ve ha-şerat ve orta tabakasında hayvanat-ı ehliye ve üst tabakasında kendisi ve maiyetinde olan ehl-i iman bulunduğu mervidir.
Âyet-i celilede Nûh (A.S.) ın gemiyi yapmakla meşgul olduğu ve kavminin istihza ettiği suret-i kat'iyede beyan olunmuşsa da yapılmasının müddetine ve geminin keyfiyetine dair âyette sarahat veya işaret olmadığından bu hususlara dair hüküm vermektense (العلم عبدالله) demek bizim için daha evlâdır. Çünkü; müddet vaz'ının keyfiyetine zaruriyât-ı diniyeden birşey taalluk etmediği cihetle bu hususta uzun uzadıya bahse girmeye hacet olmadığı gibi bir fayda dahi yoktur. Binaenaleyh; bu bapta vâki olan rivayetleri bû makama dercetmekten sarfınazar ettik. Çünkü asıl maksat geminin vahy-i ilâhiyle yapıldığı ve o gemi vasıtasıyla ehl-i imanın halâs olup ehl-i küfrün helâk olduklarını beyanla âsîleri itaata ve imana davet etmek ve bu gibi vekaayii kendilerine bildirmekle insaf ve ibret lâzım olduğunu tavsiye etmektir. Geminin yapıldığı müddetin az veya çok olmasında ve geminin suretini beyanda şu beyan olunan maksadı ifadeye dahi ü te'siri yoktur. Nûh (A.S.) ın gemisini inkâr etmek küfürdür. Zira; Kur'an'da kat'i surette beyan olunduğundan gemiyi inkâr Kur'an'ın ahkâm-ı kafiyesini inkâr etmektir. Amma geminin yapıldığı müddetin bir sene veya iki sene veyahut daha ziyade olduğuna dair ihtilâfa birşey lâzım gelmez. Çünkü; müddete dair Kur'an'da bir sarahat yoktur.
Âlemde en evvel yapılan gemi Nûh (A.S.) ın gemisi olup emsali sebketmediğinden, bir numunesi ve modeli de mevcut olmadığından vahiyle ve Cibril-i Emin'in tarifiyle yapıldığına işaret olunmuştur. Modelsiz bir şeyi meydana getirmek insanlar için müşküldür. Binaenaleyh; âlemde emsali sebketmediğinden gemi Nûh (A.S.) ın kavmine göstermiş olduğu mu'cizât-ı sairesine ilâve olunmuş bir mucizesidir.
Hulâsa; Nûh (A.S.) ın gemi yaptığı ve gemiyi yaparken kavminden yanına gelenlerin istihza ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın kavminin istihzalarına karşı vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere :
قَالَ إِن تَسْخَرُواْ مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ ﴿38﴾ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُّقِيمٌ ﴿39﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) «Eğer siz bizi istihza ederseniz sizin bizi istihza ettiğiniz gibi elbette biz de sizi istihza ederiz. Hâl böyle olunca kendisini rüsvâ edecek azap kime gelirse yakında siz onu bilirsiniz ve onun üzerine daimi bir azap nazil olduğunda onu görürsünüz» dedi.]
Yani; Nûh (A.S.) ın kavminin büyükleri kendisini istihza ettiklerinde «Sizin bizi şimdi istihza ettiğiniz gibi biz de bir zaman olur ki, sizi istihza ederiz. Zira; siz 'dünyada tufana garkolunacağınız gibi âhirette Cehennem ateşiyle yanacaksınız. İşte o vakitte biz de sizi istihza edeceğiz. Rezil ve rüsva edecek azabın kimlere geleceğini ve kimin üzerine ebedî azap nazil olacağını yakında bilirsiniz» demekle kavmine cevap vermişti. Nûh (A.S.) ın bu cevâbını Cenab-ı Hak tufan vasıtasıyla kavmini garkedip azab-ı ebedîye îsâl etmek suretiyle tasdik etmiştir.
Fahri Râzi, Kaazî ve Nisâbûrî'niri beyanları veçhile a z a b - ı e v v e l le murad; azab-ı dünya ve a z a b – ı s a n i yle murad; azab-ı âhirettir. İnsanları istihza etmek Nûh (A.S.) a lâyık olmadığından Nûh (A.S.) ın «İstihza ederiz» buyurması onların kelâmına mukaabele suretiyle zikrolunmuştur, yoksa hakikaten istihza edeceğine mebni değildir. Şu halde «Siz bizi istihza ettiğiniz gibi bizden de size istihza cezasını görür ve istihza olunmaya lâyık kendiniz olduğunu bilirsiniz» demektir.
Yahut bu makamda s u h r i y e ; teçhil etmek manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Siz bizi gemi yapmakla teçhil ederseniz biz de sizi teçhil ederiz] demektir.
Nûh (A.S.) bu kelâmıyla kavmini tekrar tehdid etmiştir. Zira; «Sizin bizi istihza ettiğiniz gibi bir zaman gelecek ki, o zamanda istihzaya müstehak olan siz olacaksınız ve rüsvâ ve rezil kılacak azabın kimlere geleceğini ve azab-ı ebedînin kime nazil olacağım yakında bilirsiniz» demek; «Azaba müstehak olan herhalde sizsiniz» demek olduğu cihetle Nûh (A.S.) ın bu sözleri onları tehdid etmektir.
Bu âyet-i celilede herkesin azabı kendi ameli cinsinden olacağına delâlet vardır. Zira; «Siz bizi maskara ederseniz zamanı gelince biz de sizi maskara ederiz» ve sizin bizi istihzanızın aynı istihzaya maruz kalırsınız» demek «Kendi amelinizin aynını görürsünüz» demektir ve akıbet onları rüsvâ edecek azabın geleceğini ve o azabın ebedî olacağını ve o azap geldiğinde hakikati bileceklerini beyan buyurmuştur.

***
Vâcib Tealâ geminin hitamında emr-i ilâhinin zuhurunu ve vaad olunan azabın vaktinin geldiğini beyan etmek üzere :

حَتَّى إِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلاَّ مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلاَّ قَلِيلٌ ﴿40﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) geminin levazımatım tedarikte devam ettiği gibi kavmi de küfürde ısrar ettiler. Hatta onların helâkine dair olan emrimiz geldi, tufana alâmet olan tandır suyla kaynamaya başladı. Biz, Nûh (A.S.) a «Hayvanatın her nev'inden ikişerini ve ehl ü ıyalini ve iman eden müminleri gemiye yükle, illâ helâk olmalarıyla kavl-i ilâhimiz sebkedenler gemiye yüklenmezler. Zira; onlar gemiye binmeye ehil değillerdir» dedik. Halbuki Nûh'la beraber iman etmedi, ancak az kimseler iman etmiştir.]
Yani; Nûh (A.S.) ın kavminin helâki için tayin olunan zaman gelip onların helâkleri hakkında olan emrimiz gelince ekmek fırınından su kaynamaya başladı ve biz Nûh'a her sınıf hayvandan nesli münkariz olmasın için bir erkekle bir dişiyi gemiye almasını emrettik ve ehl-i beytinin cümlesini gemiye alıp ancak helâklerine irade-i ilâhiyemiz taallûk edenleri gemiye alma dedik ve kendine iman edenlerin gemiye alınmasını tavsiye ettik. Halbuki Nûh'a iman edenler gaayet azdı.
Fahri Râzi, Nisâburî, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Nûh (A.S.) ın bulunduğu memleket (Küfe) ve suyun galeyan eylediği mahal de mescidin mahalliydi, fırından suyun kaynamasını iptidaen Nûh'un haremi gördü ve Hz. Nûh'a haber verdi. Fırından suyun kaynaması tufana alâmetti ve bazı rivayette tandır yekpare bir taştan olup Hz. Âdem'in ekmek tandırıydı ve elden ele naklolunmak suretiyle Hz. Nûh'ta bulunuyordu.
Bazıları Hz. Nûh'un mevkii Hind'de ve bazıları da Şam'da (Aynıverde) denilen mahalde olduğunu beyan etmişlerse de âyette Nûh (A.S.) ın bulunduğu mevkii tayine dair bir işaret olmadığından (العلم عبدالله) demekle iktifa etmek bizim için daha evlâdır. Zira; mahallini tayine bir hükm-ü şer'i taallûk etmez. Nun (A.S.) la gemiye binenler yetmiş dokuz kişi olup üçü Hz. Nûh'un oğlu ki (Hâm), (Sâm), (Yâfes), üçü de onların haremleri ve biri de Hz. Nûh'un mümine olan haremi ve yetmiş iki kişi de hariçten iman edenlerdir. Şu halde mecmûu yetmiş dokuzdur. Bir de metbû'-u muazzamları Hz. Nûh olduğundan sefine-i Nûh'a insandan binenler ve helâkten necat bulanlar seksen kişi olduğu mervidir. İşbu adetlerin ziyade ve noksan olmak ihtimali de vardır. Çünkü; gemiye binenlerin kaç kimse olduğuna dair âyette sarahat yoktur.
Şu kadar ki Nûh (A.S.) a iman edenlerin gaayet az olduğu açıktan beyan olunmuştur.
Hulâsa; kavm-i Nûh'un helâkine dair emr-i ilâhinin geldiği, tufana alâmet olan suyun ekmek tandırından kaynadığı, Allah-u Tealâ'nın Hz. Nûh'a o zamanda mevcut olan hayvanatın her nev'inden birer çift hayvanla ehl ü ıyalini gemiye almasını emrettiği ve ancak helâklerine hükm-ü ilâhi taallûk edenlerin gemiye alınmadıkları, iman eden kimselerin alındıkları ve fakat iman edenlerin de gaayet az oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ tufanın zamanı geldiğini ve gemiye alınacakların alınmasıyla emrettiğini beyandan sonra gemiye binmeleriyle emrettiğini beyan etmek üzere :

وَقَالَ ارْكَبُواْ فِيهَا بِسْمِ اللهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ ﴿41﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) gemiye binecek olan evlâd ü ıyaline ve ehl-i imana hitaben «Geminin yürümesi ve bir mahalde durması Allah'ın ismine mukaarin olduğu halde binin gemiye. Zira; Rabbim kullarının günahlarını mağfiret edici ve lûtf u ihsan etmekle merhamet buyurucudur» dedi.]
Yani; tufana alâmet zuhur edince Allah'ın vahyiyle Nûh (A.S.) ehl-i imana hitaben dedi ki, «İmanınız sebebiyle gemiye girmeye me'zunsunuz. Gemiye binin ve lâkin o geminin su üzerinde yürümesi ve emin bir mahalde durması Allah'ın ismine mukaarin ve mülâbistir. Zira; benim Rabbim istiğfar edenleri mağfiret buyurucu ve dergâhına iltica edenlere merhamet edicidir.»
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu makamda ehl-i imanın
(بسم الله) diyerek gemiye binmeleriyle emir; vücub için olduğu gibi fevridir. Yani alelacele ve derhal gemiye binilmek içindir ki te'hiri caiz değildir. Çünkü; nefsi helâkten vikaaye için emir olduğu cihetle ta'cil olunmak icab ettiğinden gemiye bineceklerin alelacele binmeleri vacip olmuştur.
Beyzâvî, Fahri Râzi ve Kaazî'niri beyanları veçhile (بسم الله) , (اركبوا) ye taalluk ettiği surette manâ-yı nazım: [İsmullahla teyemmün ve teberrük edici olduğunuz halde sefineye binin] demektir. Bu manâya nazaran gemiye binenler besmeleyle binmekle me'murlardır. Binaenaleyh; insanların hayır olarak başladıkları herşeye besmeleyle başlamak lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Nûh (A.S.) ın ehl-i imana gemiye binmelerini emri besmeleyle varid olması ve Kur'an'da Cenab-ı Hakkın bize beyanı; umur-u hayra başlamak besmeleyle olacağını bize tavsiye ve tenbih etmektir. Binaenaleyh; ehl-i imana lâyık olan işine besmeleyle başlamalıdır.
(بسم الله) lâfzının (مَجْرَاهَا) ve (مُرْسَاهَا) lâfızlarına taallûk ettiğine nazaran manâ-yı âyet: [Siz korkmayın, sefineye binin. Zira; sefinenin su üzerinde cereyanı ve bir emin mahalde durması Allah'ın ismiyledir. Allah'ın ismiyle yürüyen ve devran eden şeyden zarar gelmez] demektir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın ilmi herşeyi muhit ve kudreti herkesin fevkinde ve. herşeye şamil olunca birtakım âciz kullar birliğine ve büyüklüğüne ve kudret-i kaahiresine iman ederek ismini necatına vesile ittihaz edip zatına iltica edince elbette zarardan muhafaza ve âfetten vikaaye edeceği şüphesizdir.
Bazı rivayette Cenab-ı Hak Nûh (A.S.) a vahiy buyurdu ki, Nûh (A.S.) geminin yürümesini isterse besmeleyle yürütür, durdurmak isterse besmeleyle durdururdu ve âyetin zahiri de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; manâ-yı nazım: [Geminin yürümesi ve bir yerde durması ism-i ilâhiye mukarin ve mülâbesetle] demektir. Şu halde yürümesi ve durması besmeleyle hasıl olacağını sarahaten beyan etmektir.
Hulâsa; vakt-i mev'ûdu hulul.edince Hz. Nûh'un gemiye bineceklere hitaben «Allah'ın ismiyle gemiye binin ve geminin yürümesi ve durması Allah'ın ismiyledir» dediği ve ism-i ilâhiyle cereyan eden şeyden korkulmayacağına işaret ettiği ve «benim Rabbim günahları mağfiret ve kullarına merhamet edicidir» buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.


***
Vâcib Tealâ gemiye binmeleriyle emrettiğini beyandan sonra geminin su üzerindeki hâlini beyan etmek üzere :

وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فى مَوْجٍ كَالْجِبَالِ

buyuruyor.

[İçinde olan ehl-i imanla beraber gemi dağlar gibi dalgalar içinde yürür ve gezerdi.]
Yani; emr-i ilâhinin vürudu üzerine Nûh (A.S.) ın tertip ve tayinine göre gemiye binmeye me'zun olanlar besmeleyle gemiye bindiler. Halbuki sefine-i Nûh yüksek dağlar gibi dalgalar içinde kendi derununda bulunan insanlarla beraber helâkten mahfuz olarak cereyan ederdi. Zira; himaye-i ilâhiye altında olduğundan her türlü âfetten mahfuzdu.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Nûh tufanında rüzgâr ve fırtınanın gaayet şiddetli olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; dağlar gibi dalgalar şiddetli fırtına neticesidir. Geminin etrafını dalgalar ihata edip gemi onların içinde yürüdüğüne işaret için ihataya delâlet eden (فى) lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; zarf olan dalganın mazruf olan gemiyi ihatası iktiza eder. Binaenaleyh; «Gemi dalgalar içinde yüzdü» demek olur.
Bazı rivayete nazaran geceli ve gündüzlü Allah-u Tealâ kırk gün gökten rahmet yağdırdı ve yer altında olan suları tamamen yeryüzüne çıkardı. Binaenaleyh; yeryüzünü kamilen su ihata etti, hatta su en yüksek dağlardan kırk arşın yukarı yükseldi ve her şey su altında kaldı ve gemiye binenlerden maada bilcümle insanlar helâk oldular ve hayvanları mahvoldu. Zira; kavm-i Nûh'un şerri onları da aldı, götürdü. Gerçi hayvanatın kusuru olmadığından onların helâk olmaması hatıra gelirse de ekserisi insanların menfaati için halkolunduğundan insanlar helâk olunca menfaatlarına hadim olan şeyler de beraber helâk olmuştur. Çünkü; intifa' edecek insan kalmayınca intifa' olunacak şeyin kalmasında bir fayda yoktur.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) sefineye bindikten sonra oğlu Kenan'la arasında cereyan eden mükâlemeyi beyan etmek üzere :

وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فى مَعْزِلٍ يَابُنَيَّ ارْكَب مَّعَنَاوَلاَ تَكُن مَّعَ الْكَافِرِينَ ﴿42﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) oğlunu çağırdı. Halbuki oğlu tek ü tenha bir köşede duruyordu. İşte o zamanda oğluna kemâl-i şefkat ve merhametle «Ey oğlancığım ! Bizimle gemiye bin ve kâfirlerle beraber olma» demekle oğlunu yanına almak istedi.]
Nûh (A.S.) ın şu çağırması übüvvetin şefkati ve merhametinin galeyanı sebebiyledir. Zira; oğlunu me'yusane yalnız başına mütereddid bir halde görünce bittabi' son defa olarak bir daha davet etti ki, tam firkat zamanı olduğu için imanı kabul ve davete icabet etmesi me'mûl-ü kavî idi ve gemiye binmesini emrettiği gibi kâfirlerle beraber olmaktan dahi nehyetti. Zira; kâfirlerin akıbeti suret-i kafiyede helâk olduğundan oğlunun onlarla helâkini arzu etmiyordu, fakat ne çare ki, tevfik-i ilâhi yar olmayınca akıbet imanı kabul etmedi. Binaenaleyh; kâfirlerle beraber helâk oldu, gitti. Oğlu iradesini imana sarfetmeyince pederinin nasihati fayda etmedi. Zira; her pederin evlâdının iyiliğini arzu etmesi insanlar için zaruri bir hâl olduğundan ekseriya pederler evlâdına nasihatta bulunur. Ve lâkin o 'evlâtta kaabiliyet ve istidad şart olduğundan çok kere görüldüğü veçhile nasihatlar fayda etmez. Binaenaleyh; Ken'ân'da nasihati kabule kaabiliyet olmadığından Nûh (A.S.) ın nasihati te'sir etmemiştir. Çünkü; Ken'ân son derece mütemerrid ve inadda ileri gitmiş ve pederini tahtie etmekte diğer kâfirlerden geri kalmamış ve onlarla beraber küfriyâtta teşrik-i mesaî etmiş ve o fikrinden vazgeçememişti. Binaenaleyh; pederinin nübüvveti ona fayda vermedi. Hemfikir olduğu kâfirlerle beraber helâk oldu, gitti.
Hulâsa; Nûh (A.S.) gemiye bindikten sonra oğlu Ken'ân tenha bir köşeye çekilmiş olduğu halde ona gemiye binmesini emrettiği ve kâfirlerle beraber olmayıp irhan ederek ehl-i imanla beraber gemide bulunmasını tavsiye eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ, Ken'ân'ın pederinden şu nasihati işitince pederine karşı vermiş olduğu cevab-ı reddi beyan etmek üzere :

قَالَ سَآوِى إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِى مِنَ الْمَاء

buyuruyor.

[«Ben dağa giderim, o dağ beni sudan saklar» dedi.]
Yani; Nûh (A.S.) ıh «Gel oğlum bizimle beraber, sefineye bin ve iman et, nefsini helâkten kurtar, kâfirlerle helâk olma» demesi üzerine Ken'ân küfründe inad ve ısrar ederek «ben dağa iltica ederim, o dağ beni suya garkolunmaktan muhafaza eder, ben de' helâktan bu vesileyle kurtulurum» demekle pederini reddetti.
Ken'ân'ın bu kelâmı kemâl-i cehl ü inadına delâlet eder. Zira; Allah-u Tealâ’nın ve pederi gibi bir nebiy-yi muazzamın kanadı altına ilticayı terkederek hıfz u himayeden âciz, şuur ve idrakten hâlî ve hiçbir şeye muktedir olmayan dağa iltica edeceğini beyan etmek hamakattan başka birşey değildir. Halbuki pederinin mucizelerini her zaman müşahede ettiği ve senelerce pederinin gemi yapmakla meşgul olduğunu gördüğü ve tufanın emmareleri zuhur ettiği halde bir âciz dağın himayesine iltica ile helâkten halâsının çaresini aramak inattan başka birşey değildir.
İşte insanların da kaadir ü kayyum olan Vâcib Tealâ'nın himayesini unutup da insanlar ve saire gibi âcizlerin himayesine iltica ettikleri ve akıbet me'yus oldukları her zaman görülen halattandır.
Vâcib Tealâ Ken'ân’ın bu sözü üzerine Nûh (A.S.) ın kelâmını hikâye etmek üzere :

قَالَ لاَ عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللهِ إِلاَّ مَن رَّحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ ﴿43﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) «Bugün Allah'ın azabından kurtarıcı hiçbir şey yoktur, illâ kullarına rahmet edici Allah-u Tealâ vardır. Zira; Allah'tan başka Allah'ın azabından hiçbir kimseyi kurtaracak yoktur» dedi. Ve Nûh'la oğlu arasını dalga kapattı. Binanealeyh; Ken'ân garkolanlar zümresinden oldu.]
Yani; Nûh (A.S.) Ken'ân'a «bugün Allah'ın azabından kimse kurtulamaz, illâ Allah'ın merhamet ettiği kimse kurtulur» dedi ve oğluna merhamet-i ilâhiyeye sığınmaktan başka helâkten halâsının çaresi olmadığını beyanla merhamet-i ilâhiyeye iltica etmesini tavsiye etmişse de fayda etmedi, aralarına dalga girdi. Binaenaleyh; Ken'ân garkolan kâfirlerden oldu. Zira; evlâdın nefsine hayrı olmayınca pederin sa'yi semeresiz kaldı. Hatta Ken'ân'ın dağa ilticaya bile eli değmedi. Binaenaleyh; olduğu yerde tufan galebe etti ve helâk oldu. Çünkü; âyette pederiyle konuşurken dalganın ihata ettiği ve garkolunanların zümresine karıştığı beyan olunmuştur ki dağlara firar edecek kadar bir zaman bulamamıştır. Zira; helâkine hükm-ü ilâhi lâhik olacağı zaman gelince bir an bile taahhur etmez.

***
Vâcib Tealâ tufanın vukuunu ve ehl-i imanın gemiye bindikten sonra cereyan eden ahvali beyan etmek üzere :

وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِى مَاءكِ وَيَا سَمَاء أَقْلِعِى وَغِيضَ الْمَاء وَقُضِىَ الأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْداً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ ﴿44﴾

buyuruyor.

[Taraf-i ilâhiden yeryüzüne «Ey arz ! Sen suyunu yut ve ey sema ! Sen de suyunu tut» denildi. Binaenaleyh; su çekilmeye başladı ve emr-i ilâhi yerini buldu ve gemi de Cûdî isminde bir dağ üzerinde karar etti ve Nûh tarafından uzak olsun kâfirler denildi.]
Yani; tufanın vukuuyla yeryüzünü kamilen su ihata edip kâfirler tamamen helâk olduktan sonra akıl sahibi bir kimseye nida eder gibi Cenab-ı Hak tarafından yere ve göğe nida olunarak «Ey arz ! Sen suyunu iç» denilince yeryüzü suyunu sünger gibi emdi ve semaya «Ey sema ! Sen de suyunu kes» yani «Yağmur yağdırma» denilince sema yağmuru kesti. Zira; kâfirlerin helâkinden ve müminlerin necatından ibaret olan hükm-ü ilâhi ve vaad-i sübhâni yerini buldu ve emr-i ilâhi kaza olundu, noksan kalmadı. Sular azalıp gemiyi kaldıramaz bir hale gelince gemi Musul'a yakın Cûdî isminde bir dağ üzerinde karar etti ve Nûh (A.S.) tarafından «Uzak olsun zalimler ve defolsun gitsin kâfirler» denildi.
Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyette semâ ile arza hitab etmek suretiyle, kemâl-i azamet ve kudretini beyan buyurmuştur. Çünkü; semaya ve arza emri nafiz olunca herşeye emrinin nafiz olacağı evleviyetle sabittir.
Hz. Nûh'un gemiye bindiği Receb'in onuncu günü ve gemiden indiği Muharrem'in onuncu günü olup gemi üzerinde bulunduğu müddetin altı ay olduğu mervidir. Gemiden indiği gün helâkten kurtulduklarına teşekkür olarak oruç tutmuştur ki, Muharrem'in onunda oruç tutmak bizim şeriatımızda dahi sünnet olmuştur.
Vâcib Tealâ'nın sema ile arza hitabı, âlem-i ulvî ve âlem-i süflide olan mahlûkat için başka ma'budun bilhak ve hakim-i mutlak olmayıp ancak kendisi olduğuna delâlet eder.
Allah-u Tealâ'nın tufandan kırk sene evvel kavm-i Nûh'un neslini kestiği için helâk olanların içinde çocuk olmadığı mervidir. Hayvanat-ı sairenin günahları olmadığı halde insanlarla beraber helâk olmalarıyla suâl varid olamaz. Zira; hayvanattan maksat; insanların intifa' etmesi ve hizmetlerinde istihdam etmeleri için olduğundan intifa edecek olan insanlar helâk olunca hayvanların kalmasında bir fayda olmayıp abes olacağından insanlarla beraber hayvanlar da helâk olmuşlardır, yoksa hayvanların helâki kusurlarından dolayı değildir ki, «Bîkusur olan hayvanlar neden helâk oldu?» diyerek suâl varid olsun.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (ابْلَعِى) beli'den me'huzdur. B e l i ' de birşeyi sorup (emip) almaktır. (أَقْلِعِى) kali'dan me'huzdur. K a l i ' de birşeyi çekip tutmaktır. Şu halde kavm-i Nûh helâk olup suya ihtiyaç kalmayınca Cenab-ı Hak yere suyunu em ve semaya da suyunu çek ve tut emrini verince onlar derhal emr-i ilâhiye imtisal etmişler ve tufan meselesi de bitmiştir.
Âyetin âhirinde (وَقِيلَ بُعْداً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ) fıkra-i celilesi kelâm-ı Nûh'u hikâye olmayıp kelâm-ı ilâhi olduğuna nazaran manâyı nazım: [Kavm-i Nûh'un helâkinden sonra helâk olmakla helâk oldular ve uzaklaşmakla rahmet-i nahiyemizden uzaklaştılar. Zulmü âdet eden kavm-i zâlimler denildi] demektir ve bir daha rahmet-i ilâhiyeden hisseyab olmayacaklarına işaret için tard ü helâk olmalarından b u ' d la tâbir olunmuş ve onların helâklerine başlıca sebep olan zulüm olduğuna işaret için zalim oldukları açıktan beyan edilmiştir. Çünkü; kavm-i Nûh ibadetlerini Allah'ın gayrıya yapmakla nefislerine zulmettikleri gibi Hz. Nûh'a eza ve sair nâsa taaddî ve tecavüz gibi zulümlerden de çekinmemişlerdir.
Bu fıkra-i ahire; Hz. Nûh'un kelâmı olduğuna nazaran «Kavm-i zalim rahmet-i ilâhiyeden uzak olsunlar» demekle duâdan ibarettir. Binaenaleyh; zalimlere rahmetten uzak olmak gibi mazarratlarına duânın caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; caiz olmayan birşey Nûh (A.S.) gibi bir nebiyy-i muazzamdan sudur etmeyeceği gibi Cenab-ı Hak da hikâye buyurmaz. Şu halde Allah-u Tealâ'nın hikâyesi cevazına delâlet eder. Binaenaleyh; zalimlere bedduâ etmek caizdir. Zira; zulmün maddeten ref'i vacip olduğundan maddeten ref'i mümkün olamayınca meneviyat tarikıyla zulmünün ref'ine duâyla tevessül etmek meşrudur.
Hulâsa; tufanın vukuundan sonra arza ve semaya sularını çekmeleri taraf-ı ilâhiden emrolunduğu ve emr-i ilâhi yerini bulduğu ve geminin (Cûdî) denilen dağ üzerinde karar ettiği ve Nûh (A.S.) ın zalimler aleyhine duâ eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın oğlu Ken'ân hakkında vâki olan tazarruunu beyan etmek üzere :

وَنَادَى نُوحٌ رَّبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابُنِى مِنْ أَهْلِى وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ ﴿45﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) tazarru etti ve dedi ki, «Yâ Rabbi ! Oğlum Ken'ân benim ehlimdendir ve sen de ehlime necat vermeyi vaad etmiştin ve vaadin de haktır, yalan olmaz. Halbuki sen cümle hâkimlerin ziyade iyi hükmedenlerisin. Zira; sen iyi bildiğin için hükmün elbette maslahata ve hikmete muvafık olur» demekle Ken'ân'ın helâkten halâsını istirham etti.]
Yani; yukarıdan beri beyan olunduğu veçhile vukuat meydana gelip Ken'ân garkolununca Nûh (A.S.) Ken'ân'ın garkolunmasındaki hikmetin ne olduğunu anlamak istedi. Zira; Cenab-ı Hakkın ehline necat vereceğini vaadi Nûh (A.S.) ı şüpheye düşürmüştü. Binaenaleyh; suâle kıyam etti ve dedi ki «Yâ Rabbi ! Oğlum Ken'ân ehl ü ıyalim zümresindendir. Sen de ehlimin necatını vaad buyurmuştun. Halbuki vaadinde hulf olmaz. Zira; hâkimlerin ahkemisin. Şu halde Ken'ân'ın helâkine sebep nedir?»

***
Vâcib Tealâ Hz. Nûh'un bu suâli üzerine:

قَالَ يَا نُوحُ إِنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ إِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ فَلاَ تَسْأَلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنِّى أَعِظُكَ أَن تَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ ﴿46﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) ın oğlu Ken'ân'ın kendi ehlinden olduğunu beyanla Vâcib Tealâ'ya müracaat edince Cenab-ı Hak «Ey Nûh ! Senin oğlun Ken'ân senin ehlinden değildir. Zira; ameli gayr-ı salihtir. Yani kötü amel sahibidir. Hâl böyle olunca esasına ve ledünniyatına ilmin olmayan şeyi sen bizden sorma ve isteme ve senin cahiller zümresinden olmaman için bundan evvel ben sana bildirmiştim ve vaaz suretinde beyan ettim. »] Binaenaleyh; bu misilli sualden hazer etmen lâzımdır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile maneviyata taallûk eden hadisatta muteber olan karabet; karabet-i diniye olup karabet-i nesebiye olmadığına bu âyet delâlet eder. Zira; (Ken'ân) nesep cihetinden Nûh (A.S.) ın oğlu olduğu halde Vâcib Tealâ Ken'ân’ın Nûh (A.S.) ın ehlinden olmadığını açıktan beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; bizim şeriatımızda ihtilâf-ı din, irse manidir. Şu halde karabette muteber olan din hususunda karabettir.
(Ken'ân) fısıkla ve küfürle meşgul olduğu cihetle Nûh (A.S.) ın amelinden olduğu halde ameli gayr-ı salih olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; amel-i sû' yani kötü amel denmeye sezadır ki, fısıkla ülfeti salâhına mani olduğundan gayr-ı salih denmiş ve kâfirle mümin arasında bir münasebet-i kaviyye olmadığına işaret olunmuştur.
Yahut gayr-ı salih olan Nüh (A.S.) ın suâlidir, Buna nazaran manâ-yı âyet: [Yâ Nûh ! Şu sualin amel-i gayr-ı salihtir. Zira; kâfir olan Ken'ân'ın ehlinden olduğunu beyanla azaptan halâsını istiyorsun. İşte şu kâfirin halâsını istemek veyahut helâkinin hikmetini taleb etmek bir amel ki, salih değildir. Binaenaleyh; hakikatini bilmediğin şeyi bana suâl etme. Maahaza cahiller zümresinden olmaman için bundan evvel alâtarikılvaaz ben sana haber vermiştim.]
Vâcib Tealâ evvelce (ولاتخاطبنى فى الذين ظلموا) âyetiyle zalimlere şefaat etmekten nehyettiğinden Nûh (A.S.) için evlâ olan oğlu Ken'ân hakkında suâl etmemek lâzımken şu suâl-i evlâyı terk kabilinden olduğuna işaret zımnında cahiller zümresinden olmaması için evvelce vaaz ettiğini beyan buyurmuştur ki, enbiyadan zellenin suduru caiz olduğuna nazaran Nûh (A.S.) dan şu suâl zelle kabilindendir.

***
Vâcib Tealâ hikmetini bilmediği şeyden nehiyle itab buyurunca Nûh (A.S.) ın derhal istiğfara müsaraat ettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِى بِهِ عِلْمٌ وَإِلاَّ تَغْفِرْ لِى وَتَرْحَمْنِى أَكُن مِّنَ الْخَاسِرِينَ ﴿47﴾

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) «Ey Rabbim ! Bilmediğim şeyi suâl etmekten sana sığınırım. Eğer sen beni mağfiret edip merhamet buyurmazsan ben zarar ediciler zümresinden olurum» demekle Cenab-ı Hakka iltica ve zellesinin affını istirham etti.]
Yani; Nûh (A.S.) oğlu Ken'ân'ın ehl-i beytinden olduğunu beyanla Cenab-ı Hakka tazarru edince Vâcib Tealâ ehlinden olmadığını beyanla itab etmesi üzerine Nûh (A.S.) i'tizar ederek dedi ki, «Yâ Rabbi ! Bilmediğim şeyi suâl etmekten ulûhiyetine sığınırım. Eğer benden sadır olan zelleyi mağfiret etmez ve fazl u kereminle merhamet buyurmazsan ben zarar ediciler zümresinden olurum» demekle aff-ı ilâhiyi istirham etti. Fakat bu zarar amelde zarardır, itikadda zarar değildir. Zira; enbiya-yı izam hazaratı itikadda zarardan masumlardır. Şu beyan olunan zelleden sonra bir daha emsaline rücû' etmeyeceğini ve rücû' etmemek için Allah'ın ianesine muhtaç olduğunu şu kelâmıyla Nûh (A.S.) beyan buyurmuş ve geçmiş olan zelleden istiğfarla nefsini zarardan saklamaya müsaraat etmiştir. Binaenaleyh; bir kimseden sudur eden günahı bir dahi işlememeye niyet etmekle geçmiş olan günahın affını istirham etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Nûh (A.S.) ın kendisinden sudur eden zelleye tevbe ve istiğfar etmekle beraber bir dahi işlemeyeceğine Cenab-ı Hakka iltica ettiğini Vâcib Tealâ'nın bu âyette bize hikâye buyurması bize o mesleğe sülük etmemizi beyan için bir derstir.
Yahut Tefsir-i Medarikte beyan olunduğu veçhile Ken'ân pederine sadık veled-i salih gibi görünürdü. Zira; Ken'ân münafık olup pederinden küfrünü sakladığından Nûh (A.S.) onu mümin zannıyla ehlinden addetmiş ve bu vesileyle necatını talebeylemiş veyahut helâkinin hikmetinden suâl etmişti. Ken'ân tufanın zuhurunda küfrünü izhar etmiştir veyahut evvelden küfrünü izhar eder ve pederi de onun küfrünü bilirdi ve lâkin son defa olarak merhameti icabı bir daha imana davet edip gemiye girmesiyle azaptan necat bulmasını arzu etmişse de Ken'ân'ın hâli bu arzunun husulüne müsaade etmemiştir. Zira; mahalde kaabiliyet olmayınca hakka davet ve hayır öğüt fayda vermedi. Binaenaleyh; Ken'ân küfründe ısrarla helâk oldu, gitti.
Hulâsa; evlâtta salâha meyil ve kaabiliyet olmayınca pederin şefkat ve merhameti fayda etmeyeceği bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ, geminin (Cfûdî) dağı üzerinde kararından sonra Nûh (A.S.) a vâki olan hitabını beyan etmek üzere:

قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلاَمٍ مِّنَّا وَبَركَاتٍ عَلَيْكَ وَعَلَى أُمَمٍ مِّمَّن مَّعَكَ وَأُمَمٌ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ ﴿48﴾

buyuruyor.

[Gemi karar edip yeryüzünün suyu çekilip kaabil-i isti'mâl bir hâle geldiğinde canib-i ilâhiden «Yâ Nûh ! Gemiden yeryüzüne selâmetle, senin ve seninle beraber bulunan ümmetlerle cümleniz üzerine nazil olan bereketlerle inin ve seninle beraber bulunan ümmetlerin zürriyetlerini dünyada biraz müddet yaşatırız. Sonra bizim tarafımızdan, ma'siyetleri sebebiyle acıtıcı azap onlara isabet eder. »]
Yani; «Yâ Nûh ! Sen ve seninle beraber olan ümmetler bizden selâmet ve senin üzerine nazil olan bereketlerle in ve o selâmet ve bereketler seninle beraber olan ümmetler üzerine de nazil olsun ve o ümmetlere dünyada nimetler vermekle yaşatırım. Sonra günahları sebebiyle bizden onlara azab-ı elîm dokunur» denilmiştir.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile b e r e k e t le murad; tazayüd eden hayır manâsına ise de bu makamda her türlü tezayüde ve nemaya şamil olduğu gibi bilhassa nesilde berekettir. Zira; tufanla gemide bulunanlardan maada bilcümle insanlar helâk olup insanın tekessürüne herşeyden ziyade ihtiyaç olduğundan insanın neslinde bereket; matlub-u aslîdir. Binaenaleyh; tufandan sonra mevcut olan insanların kâffesi Nûh (A.S.) ın neslinden çoğalmış ve bu cihetle Hz. Nûh ebülbeşer olan Âdem (A.S.) ın sanisi olduğundan ebülbeşer-i sâni denmeye seza olmuştur, Nûh (A.S.) la gemide bulunan birkaç kimseye ümmetler denildiğinin sebebi; akıbet onların zürriyetleri müteferrik cemaatlar olmasıdır. Zira; nesl-i Nûh'tan meydana gelen insanlar dünya yüzünde pek çok ümmetler ve kabileler oldular. Şu kadar ki, onlar dünyada birçok zaman yaşadıktan sonra Allah'ın nimetlerine şükretmeyip birtakım günahlar irtikâb edeceklerine binaen azab-ı elimle helâk olacakları da beyan olunmuştur.
Gemide bulundukları müddet hiçbir âfete tesadüf etmeyip selâmet üzere bulunduklarına işaret için selâmetle inin emri varid olduğu gibi yeryüzünde gerek zürriyet ve gerek maişet hususunda birçok berekete nail olacakları dahi beyan olunmuştur. Şu'kadar ki, zürriyetleri bir çok zaman yaşadıkları gibi doğru yoldan sapanlar azaba duçar olacakları dahi beyan olunmuş ve böylece âsî olanlar da helâk olmuşlardır. Binaenaleyh; birçok ümmetlerin helâkleri Kur'an'da beyan olunmaktadır. Hatta bu âyette a z a p la murad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile kavm-i Hûd, Salih, Lût ve Şuayb'e nazil olan azab-ı dünyevîdir. Zira; şu zikrolunan akvam, nesl-i Nûh'tan oldukları halde zamanlarında kendilerine ba's olunan nebilerine iman etmediklerinden dolayı Cenab-ı Hak herbirini bir nevi azapla helâk etmiştir. Bu misilli âsîleri ihlâk edeceğini Hz. Nûh'un gemiden ineceği zaman Vâcib Tealâ beyan ve Vaadettiğini bu âyette beyanla ümmet-i Muhammed'e bu misilli azabı icab eden ma'siyetlerden kaçmalarını tavsiye buyurmuştur.
Yahut a z a p la murad; azab-ı âhirettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Biz onları dünyada bir müddet yaşattıktan sonra âhirette bizden onlara azab-ı elîm dokunur] demektir.
Hulâsa; taraf-ı ilâhiden Hz. Nûh'a gemiden inmesiyle emrolunduğu ve gemiden inmesi selâmet ve berekete mukaarin qlduğu, selâmet ve bereketin yalnız Nûh (A.S.) a mahsus olmayıp gemide bulunan ümmeti de o bereketten hisseyab oldukları, iyilerin maiyetinde bulunanların onların bereketlerinden müstefid olacakları, Nûh'la beraber bulunanların dünyada bir müddet yaşadıkları ve onların zürriyetlerinden günah işleyenlerin azab-ı elîme duçar olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın kavmiyle vâki olan kıssalarını beyandan sonra Nûh'la kavmi beyninde vâki olan vukuatın hulâsasını beyan etmek üzere:

تِلْكَ مِنْ أَنبَاء الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ مَا كُنتَ تَعْلَمُهَا أَنتَ وَلاَ قَوْمُكَ مِن قَبْلِ هَذَا فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ ﴿49﴾

buyuruyor.

[İşte Nûh (A.S.) ın kıssasını ve kavmiyle vâki olan mübahesatı ve âkıbet-i emirde helâk olduklarını beyan etmek gaybı haber vermek kabilindendir. Yâ Ekrem-er Rusûl ! Biz Azîmüşşan sana o kıssayı vahyederiz. Sen ve senin kavmin Kur'an’ın nüzulünden evvel Hz. Nûh'un vukuatını ve kavmiyle olan mübaheselerini tafsil üzere bilmiyordunuz. Şu halde sen kâfirlerin ezalarına sabret. Zira; akıbette düşmanlarına zaferyab olmak, galebe etmek ve saâdet-i uhreviyeye nail olmak müminlere ve müminlerin müttekilerine mahsustur.] Binaenaleyh; sen akıbete intizar et. Zira akıbet; ehl-i imanındır.
Yani; habibim ! Şu sana haber verdiğimiz ve sana vahyettiğimiz Nûh'un kıssası gaaipten haber cümlesindendir. Biz haber vermezden evvel sen ve senin kavmin bu kıssayı bilmezdiniz. Şu halde sen sabret. Zira âkıbet-i emir; müttekilerindir.
Fahri Râzi'nih beyanı veçhile gerek Resûlullah ve gerek kavm-i Kureyş'in kıssa-i Nûh'u bilmedikleriyle murad; tafsilâtını bilmedikleridir. Zira; kavm-i Nûh'un helâki âlemde meşhur olduğundan icmalini bilmedik kimse yoktu. Lâkin tafsilâtını bilmiyorlardı. Çünkü; kavm-i Kureyş cahil olup Resûlullah da kütüb-ü sabıkayı okumamıştı. Binaenaleyh; kıssanın şöhretine binaen icmalen duymuşlarsa da tafsilâtını Kur'an'ın nüzulünden sonra bilmişlerdir.
Hz. Nûh'un kıssasını beyandan sonra Cenab-ı Hakkın resûlüne sabretmesini emri; sabrın zafere, galebeye ve sürura vesile olduğuna işaret içindir. Çünkü; Nûh (A.S.) sabretti ve akıbet düşmanlarına galebe eyledi, onların helâki ve kendinin necatıyla mesrur oldu. Yani «Habibim ! Sen de Nûh (A.S.) gibi sabret ki, akıbet düşmanlarına galebeyle mesrur olasın» demektir.
Her zaman âkıbet-i hasene ehl-i hak ve ehl-i ittikaanın olduğuna bu âyet delâlet eder. Gerçi batılın bir müddet-i kalilede fürceyab olup parladığı ve hakka galebe eder gibi görülürse de neticede hakkın galebe ettiği ve batılın mahv ü muzmahil olduğu görülmektedir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın ehl-i imanla helâktan kurtulduklarını ve kâfirlerin suya garkla helâk olduklarını beyandan sonra bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan ikincisi olan Hûd (A.S.) ın kavmiyle vâki olan mübahasatını ve âkıbet-i hallerini beyan etmek üzere:

وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ الله مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ إِنْ أَنتُمْ إِلاَّ مُفْتَرُونَ ﴿50﴾

buyuruyor.

[Biz. Azîmüşşan Âd kavmine kendi kabilelerinden biraderleri Hûd'u onları irşad için resûl olarak gönderdik. Hûd (A.S.) onlara hitaben «Ey kavmim ! İbadetinizi Allah-u Tealâ'ya hasredin. Zira; Allah'ın gayrı sizin mabudunuz yok, ancak ibadete lâyık Allah-u Tealâ vardır. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı bir takım putlara ibadetle siz Allah-u Tealâ'ya iftira ediyorsunuz» dedi.]
Yani; tufan-ı Nûh'tan sonra kalan insanlardan zuhur eden evlât çoğaldıkça tarik-ı haktan çıkarak tevhidi kaybedip Allah'a şirketmeye başlamaları üzerine onları tevhide irşad ve hallerini ıslâh için biz (Âd) kabilesine nesepte biraderleri olan Hûd (A.S.) ı gönderdik ve vahiyle kavmini irşad etmesini emrettik. Hûd (A.S.) onları tevhide davet etti ve Allah'ın gayrı ibadet edecek ma'büd olmadığını onlara bildirdi, vahdaniyeti ikrar etmelerini kendilerine teklif etti ve dedi ki «Şu hakikat size beyan olunduktan sonra sizin şirketmeniz Allah-u Tealâ'ya iftiradan başka birşey değildir. Yani siz ahvalden bir hâl üzere olmadınız, ancak iftira eder oldunuz» demekle kavmini tevhih etti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Âd kavmi Arap'tan bir kabile olup Yemen civarlarında bulunurlardı. Hûd (A.S.) nesepte onların kabilesinden olduğu cihetle onların biraderi olduğu beyan olunmuştur. Gerçi dinde birader değilse de nesepleri (Âd) isminde bir kimseye müntehi olup cümlesi bir ırktan olduğu cihetle nesep noktasından birader denmek sahih olmuş ve bu suretle biraderleri olduğu beyan olunmuştur.
Hûd (A.S.) ın kavminin biraderi olduğunu beyan etmekte. Kureyş kavmine ta'riz vardır. Zira; onlar Resûlullah'a «Sen de bizim neslimizdensin ve bizim gibi bir adamsın. Şu halde sen bize nasıl peygamber olabilirsin?» derlerdi. Cenab-ı Hak Hûd (A.S.) ın kavminin kendi cinslerinden biraderleri olduğunu ve enbiya-yı kiram hazaratınm hep insanlardan bulunduğunu ve Muhammed (A.S.) ın Kureyş kabilesinden bir zat-ı şerif olması nübüvvetine mani olmadığını beyanla Kureyş'e ta'riz etmiştir. Çünkü; Hûd (A.S.) kavminin biraderi olduğu halde onlara peygamber olup kendi cinslerinden olması nübüvvetine mani olmayınca Muhammed (A.S.) ın Kureyş'in cinsinden olması mani olmayacağına delâlet etmiştir.
Hulâsa; Hûd (A.S.) ın kavmine resûl olarak ba's olunduğu ve kavmini Allah'a ibadete ve tevhide davet ettiği ve Allah'ın gayrıya ibadetin Allah'a iftiradan başka birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hûd (A.S.) ın kavmini tevhide davet ettiğini beyandan sonra bakiye-i kelâmını beyan etmek üzere :

يَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي أَفَلاَ تَعْقِلُونَ ﴿51﴾

buyuruyor.

[Ey kavmim ! Şu tebliğ ettiğim emr-i ilâhi üzerine ben sizden ücret istemem. Zira; benim ücretim beni halkeden Hallâk-ı Azîmüşşan üzerinedir. Siz benim sözümde şekkeder ve halimde tereddüd eder de ef 'âl-i kabihanıza nazar edip kendi halinizi düşünmez misiniz?» dedi.]
Yani; «Sözümü dinleyin, nasihatimi kabul edin ve vaazımla müttaiz oİun. Zira; ben sizden ücret istemiyorum. Şu halde hasbî bir nasihattir. Niçin dinlemiyorsunuz ve neden düşünmüyorsunuz?» demekle kavmini tevbih etti.
Bir ümniyye üzerine irad olunan nasihatin matlup veçhüzere te'siri olmadığından her nebi kendi kavmine nasihatinin bir garaz-ı hasise mebni olmayıp bir maksad-ı âlîyi ve ümmetin menfaatini aramaktan başka birşey olmadığını beyan ve bu sözleriyle nâsın sû-u zannmı kaldırmaya ve nasihatlarının lâyıkı veçhüzere te'sir etmesine sa'yetmişlerdir. Çünkü; dünyaya tama'dan hâlî olan nasihatin herkese hüsn-ü te'sir hasıl edeceğinde şüphe yoktur. Amma bir garaz-ı hasiseye binaen vaki' olan nasihatta te'sir az olur. Zira; garaza binaen söylenen sözü her zaman o garaz imha eder ve neticesi de akîm kalır. Binaenaleyh ümmete nasihat; daima garazdan hâlî olmak te'sirinin şartları cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hûd (A.S.) ın birinci merrede kavmine tevhidi teklifini beyandan sonra ikinci merrede vâki olan teklifini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

وَيَا قَوْمِ اسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ يُرْسِلِ السَّمَاء عَلَيْكُم مِدْرَارًا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَى قُوَّتِكُمْ وَلاَ تَتَوَلَّوْاْ مُجْرِمِينَ ﴿52﴾

buyuruyor.

[«Ey kavmim ! Allah'a istiğfar edin, sonra tevbe edin ki, Allaihü Tealâ size vakt-i ihtiyacınızda çok rahmet göndersin ve kuvvetinize bir kuvvet daha ziyade eylesin. Mücrim olduğunuz halde tekâlif-i ilâhiyeyi kabulden i'raz etmeyin» demekle kavmine nasihat etti.]
(مِدْرَارًا) ; büyük taneli ve birbiri akabinde yağan yağmurdur. K u v v e t ; malda ve evlâtta isti'mâl olunur. Zira; insanın takatim tezyid eden herşeye şamildir. Cenab-ı Hakka istiğfar ve günahlarını ikrar ederek tevbe etmek; gökten bereketi ve yerden kuvveti celbe sebeb-i kavî olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü kavm-i Hûd; Hûd (A.S.) ın nasihatini dinlemeyip küfürlerinde ısrar edince Hûd (A.S.) mertebe-i nübüvvetin şefkati icabı kavmine «Ey kavmim ! Allah'a istiğfar ve geçmiş olan günahlarınıza tevbeyle dergâh-ı ulûhiyete rücû' edin ki, Allah-u Tealâ size büyük taneli yağmurlar göndersin, yerden bereketler hasıl olsun ve evlât versin ve o bereketler ve evlât sebebiyle kuvvetinize bir misli kuvvet dahi zammolunsun ve küfrüzere ısrar ederek Allah'ın emrinden i'raz eden mücrimlerden olmayın» demekle emr-i ilâhiye imtisal lâzım olduğunu kavmine tavsiye etmiştir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hûd kavminin arazileri münbit ve bereketleri çok ve nimetleri bol olduğu halde onlar davet-i Hûd'a icabet etmeyip küfre ısrar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak rahmetlerini kesip üç sene kıtlıkla müptelâ kıldığından idareden âciz oldukları gibi hatunlarının rahimlerini kapatıp nesilleri inkıraza yüz tuttuğu zaman Hûd (A.S.) şu nasihati onlara irad etmiştir ki, hulâsası; kıtlığın zail olmasını ve kadınların çocuk getirmesini istiğfar ve tevbe etmelerine ta'lik buyurmuştur. Yani «Siz hatalarınıza istiğfarla Allah'a iman edin ve müptelâ olduğunuz şirkten vazgeçin ve şimdiye kadar kalbinizi ve kalıbınızı telvis ederek işlediğiniz günahlardan tevbe ve nedametle Rabbinizin kapısına iltica edin ki, Allah-u Tealâ arzunuza muvafık yağmurlar ve evlâtlar versin. Binaenaleyh; kuvvetinize bir misil daha kuvvet zammolunsun ve nesliniz münkariz olmasın» demekle kavmini itaate teşvik etmiştir.
Hûd (A.S.) ın bu kelâmı saâdet-i dünyeviyenin cümlesini camidir. Çünkü; saâdet-i dünyeviye iki şeyle hasıl olur:
B i r i n c i s i ; dünya nimetinin çok olması,
i k i n c i s i ; o nimetle intifâ'a kuvvetin bulunmasıdır. Zira; nimet olmazsa intifa' mümkün olamadığı gibi nimet bulunur da o nimeti isti'mâla kudret olmazsa yine intifa mümkün olamaz. Şu halde saâdet-i dünyeviyenin her nev'i bu ikide münderiç olduğundan Hûd (A.S.) kavmini imana terğibi için saadetin bütün envâ'ını cami' olan nimetin husulü ve o nimeti isti'male kudret ancak istiğfarla olacağını kavmine haber vermiştir. Bu âyet-i celile istiğfarın ve günahlardan tevbenin rızkın vüs'atına ve evlâdın kesretine sebep olduğuna delâlet eder. Gerçi âyet Hûd (A.S.) ın kavmini terğib için irad ettiği nasihati beyan ediyorsa da Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanı istiğfarın ümmet-i Muhammed hakkında dahi vüs'at-ı rızka ve kesret-i evlâda sebep olacağını beyanetmektir. Binaenaleyh; insanlar daima kalplerinin en derin cihetlerinden Cenab-ı Hakka istiğfar ve vahid-i hakîkî olan Rablerine arz-ı ubudiyet etmelidirler ki rızıkları bol ve çocukları çok olsun.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran kavm-İ Hûd ashab-ı zürrâdan olduklarından yağmurun ve evlâdın çok olacağını beyanla terğib etmiştir. Çünkü; zer'iyat, bağ ve bahçe daima yağmurlarla ve yardımla olabildiğinden Hz. Hûd kavmini imana yağmurla ve çok evlâtla teşvik etmiştir ki, bu nimetler dahi günahlara istiğfar ve Allah'ın inayetine iltica etmekle, hasıl olacağını beyan ve kavmini insafa davet ve istiğfara yapışmalarını tavsiye etmiştir.
Hulâsa; istiğfar ve günahlara tevbe vüs'at-ı rızka ve kesret-i evlâda sebep olacağı ve insanlara lâzım olan günaha ısrar etmeyip nedamet etmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hûd (A.S.) ın şu tebliği üzerine kavminin serke-şanı müdafaalarını beyan etmek üzere :

قَالُواْ يَا هُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِى آلِهَتِنَا عَن قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ ﴿53﴾

buyuruyor.

[Kavm-i Hûd «Yâ Hûd ! Sıdk-ı dâvana delâlet eder sen bize bir şahit getirmedin, senin mücerret bir sözünle biz ma'budlarımızı terketmeyiz. Halbuki biz sana imanedenlerden olmadık» dediler ve bu sözleriyle Hûd (A.S.) ı imanlarından nâümid ettiler.]
Yani; Hûd (A.S.) kavmini tevhide davet ve putlara ibadeti terketmelerini emredince kavm-i Hûd müdafaalarında «Yâ Hûd ! Söylediğin sözün sıdkına delâlet eder bize bir beyyine getirmedin ki, sözünü dinleyelim ve kabul edelim. Sen bize açık bir beyyine getirmeyince biz ne sözünü dinler, ne de iman ederiz» dediler. Kavm-i Hûd'un bu sözleri mücerret inat ve kibirden ibaretti. Çünkü; Hûd (A.S.) onlara dâvasının sıdkına delâlet eden mucizesini izhar etti ve lâkin onların kibir ve gururları mucizeyi inkâra ve şu sözü söylemeye şevketti. Zira; mucizeyi kabul ederek imana meyletmediklerinden mucize-i bahireyi inkâra cüret ettiler. Binaenaleyh; sebeb-i necatları olan imandan mahrum oldular ve dediler ki:

إِن نَّقُولُ إِلاَّ اعْتَرَاكَ بَعْضُ آلِهَتِنَا بِسُوَءٍ

[«Sana birşey demeyiz, illâ ma'budlarımızdan bazısı sana cünunla isabet etti» deriz.] Zira; sen ma'budlarımıza seb ve onlara ibadetten bizi menettiğinden onlar bu derdi sana verdiler. Binaenaleyh; sen böyle bir takım akla sığmaz ve havsala almaz dâvalara kıyam ediyorsun, yoksa sen bizim içimizde büyümüş ve bildiğimiz bir zat olduğun için biz sana bir fenalık isnad edemeyiz. Yalnız ma'budlarımıza sebbettiğin için onları küstürdün, hep çektiğin onlardandır, dediler ve Hûd (A.S.) ın sözlerini doğru dinlemedikleri gibi hoşlarına gitmediğinden putların te'sirine hamlettiler, bilmediler ki putlar kendilerini müdafaadan âciz bir takım taş ve tahtadan ibarettir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (اعترى) ; isabet manâsınadır. (سُوَءٍ) ; bu âyette cünun manâsınadır. Şu halde manâ-yı nazım : [«Biz sana birşey demeyiz, ancak ma'budlarımıza söğdüğünden bazı ma'budumuz sana cünunla dokundu» deriz] demektir.
Hulâsa; Hûd (A.S.) ın kavmini imana davet ettiği ve kavminin inad ederek mucizesini inkârla iman etmeyeceklerini beyan ve Hûd (A.S.) a bir de cinnet isnad ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hûd (A.S.) ın kavminin vermiş olduğu cevab-ı ye's üzerine kavmine vermiş olduğu cevabı hikâye etmek üzere :

قَالَ إِنِّى أُشْهِدُ اللهِ وَاشْهَدُواْ أَنِّى بَرِىءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ ﴿54﴾ مِن دُونِهِ فَكِيدُونِى جَمِيعًا ثُمَّ لاَ تُنظِرُونِ ﴿55﴾

buyuruyor.

[Hûd (A.S.) kavmine «Ben muhakkak Allah'ı şahit kılarım ve siz de şahit olun ki, ben Allah'ın gayrı sizin şirkettiğiniz şeylerden suret-i katiyede beriyim. Beni katliçin siz içtimâ' edin, hileniz neyse yapın, asla bana müsaade vermeyin» dedi ve kavminin zu'm-u batıllarını reddetti.]
Yani; Hûd (A.S.) kavminin, cahilane kelâmlarına cevap olmak üzere «Ben sizin ma'budlarınızdan beraetime ve onların şerrinden selâmetime Allah'ı şahit kılarım ve Allah'ın gayrı sizin şirkettiğiniz ma'budlarınızın zararlarından benim beraetime siz de şahit olun. Zira; ben onların hiçbirisini tanımam. Şu halde siz bana asla mühlet vermeden toparlanın, hemen helâkime dair kararınız neyse onu yapın, hilelerinizden birşey bırakmayın. Ne yapacaksanız birdenbire yapıverin ve sonra bana mühlet vermeyin» demekle kavmini reddetti.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hûd (A.S.) ın bu sözleri nübüvvetine delâlet eder bir büyük mucizedir. Çünkü kavm-i Hûd; Cebabireden birtakım zalim ve gaddar birçok fırkaları ve şubeleri hâvî cemaât-ı kesire olup Hûd (A.S.) ın kanına susamış hemen katline bir bahane aradıkları sırada onlara karşı yalvarmak iktiza ederken bilâkis «Haydi, ne yapacaksanız yapın, elinizden geleni geri koymayın» demek Hûd (A.S.) ın bir büyük hamisi olup tam bir itimada malik olduğuna delâlet ettiğinden bu sözleri dâvasının sıhhatına burhan-ı kaatı'dır. Zira; bu söz üzerine onlar içtimâ' edip ihlâkine bir çare bulamayıp âciz kalınca dâvasının sahih olduğunda şüphe kalmaz.
Hûd (A.S.) kavminin hamakatına bu kelâmıyla işaret etmiştir. Çünkü; onlar «Ma'budlarımıza sebbettiğinden dolayı onların bazısının sana isabetinden böyle oldun» demelerine karşı sözlerini cesurane ve âkilâne irad edip gaayet manidar kelâmlarıyla onları reddetmesiyle onların isnadlarının ahmakçasına bir isnad olduğu tebeyyün etmiştir. Zira; «Siz putlarınızdan daha kuvvetli ve muktedir olduğunuz halde birşey yapamayınca putlarınız hiçbir şey yapamaz. İşte bu kadar açık bir şeyi idrakten âciz birtakım cahil ahmak kişilersiniz» demektir. Hûd (A.S.) ın bu kelâmı imanlarından bilkülliye kat'-ı ümid ettiğine delâlet eder. Zira; «Elinizden geleni geri koymayın ve zaman da fevtetmeyin, işleyin» demek aralarında bütün münasebetin kat'ına delâlet eden ve son noktada söylenecek sözlerdir.
İşte her asırda hakka karşı birtakım fasıklar itiraza kalkışır ve iptaline sa'yedenler bulunur. Ve lâkin hakkın karşısında makhur olur ve küçük kalırlar ve hakkı iptal için düşündükleri hileler ve kurdukları plânlar kendi ayaklarına dolaşır ve kazdıkları kuyuya kendileri düşer ve içinden çıkamazlar. Zira; hak daima âlîdir. Binaenaleyh; hakka karşı kılıç çekenin çektiği kılıç kendine uğrar.

***
Vâcib Tealâ Hûd (A.S.) ın bundan evvelki sözünden fehmolunan itimad-ı tâmmını suret-i aleniyede ilân ettiğini beyan etmek üzere:

إِنِّى تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ رَبِّى وَرَبِّكُم مَّا مِن دَآبَّةٍ إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّى عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ ﴿56﴾

buyuruyor.

[Benim ve sizin Rabbimiz olan Allah-u Tealâ'ya ben muhakkak tefviz-i umur ettim. Binaenaleyh; birşey yapamazsınız. Zira; hayvanattan hiçbir hayvan olmadı, illâ Allah-u Tealâ o hayvana malik ve o hayvan her vücuduyla Allah'ın yed-i kudretindedir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ onu istediği yerde istihdam ettiğinden Allah-u Tealâ murad etmeyince hiçbir hayvan bir kimseye zarar edemez. Çünkü; Rabbim sırat-ı müstakim üzerinedir.] Kullarına zulmetmez, herkesin ameline göre mücâzât eder. Şu halde ben sizden çekinmem. Zira; Allah'ın iradesi taallûk etmedikçe bana birşey yapamazsınız ve yahut [Benim Rabbimin dini sırat-ı müstakim üzeredir. Sizi de sırat-ı müstakime hamleder, bana zarar etmenize müsaade etmez.] demekle kavmine karşı Allah'a itimadını beyan ve Allah'ın kudretini onlara tarif etmiştir.
Hûd (A.S.) şu kelâmıyla onların kendi hakkında yapacakları gadr ü zulümden çekinmeyeceğini ve Allah'a itimad-ı tamla tefviz-i umur ettiğinden kavminin hileleri ve helâkine dair yapacakları tedbirleri te'sirsiz kalacağını açıktan ilân etmiştir. Binaenaleyh; çalışmaları semeresiz kalmıştır.
(إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا) nazm-ı celili temsil kabilindendir. Zira; bir kimsenin dizgini diğer bir kimsenin elinde olduğunda «Filânın nasiyesi filânın elindedir. Çektiği yere gider» demek Arap indinde âdettir.
N â s i y e ; alın saçıdır. Burada her hayvanın harekâtı Allah'ın kudretindedir. Allah-u Tealâ izin vermeyince birşey yapamaz demektir. İşte şu esasa binaen Hûd (A.S.) yalnız olduğu halde kavminin çokluğundan, kuvvet ve şevketinden endişe etmeyerek pervasızca «Ben sizden korkmam, bildiğiniz elinizdedir, neye muktedirseniz yapın, geri koymayın» dedi ve kavmi de çok çalıştıkları halde hiçbir zarar ikaa edemediler. Zira; Hûd (A.S.) siyanet-i ilâhiye altında olduğundan kavminin zarar ikaa etmesi mümkün değildi.
İşte iman-ı kavî ve Allah'a itimad-ı tâmmı olan her müminin hali, Allah'a tefviz-i umur etmek ve hiçbir kimseden endişe etmemektir ve bilhassa asakir-i îslâmiyeden imanı kavî olanlar düşmana karşı fütursuz gider. Amma imanı zayıf ve belki de hiç yok birtakım behaim sürüsü bütün düşündükleri dünya ve kendi nefisleri olduğundan onların düşmana karşı merdane gitmesi şöyle dursun, firara sebep arar ve karaltıya kaçar ve bozgunluğa sebep olur ve Mâhaf e mensup olduğu ordunun helâkine bâdî olur ve bu hal her zaman görülmektedir. Amma alelekser asakir-i İslâmiyenin imanları kavî olduğundan bihakkın bakılır ve yoluyla tedbir edilir ve kumanda heyeti de kavî olursa zafere nail oldukları tarihlerde malûmdur.
Hulâsa; Hz. Hûd'un kavmine karşı Cenab-ı Hakka tefviz-i umur ettiğini beyanı ve bilûmum hayvanların kuvvet ve kudretleri Cenab-ı Hakkın yed-i kudretinde olup Allahın izni olmadıkça hiçbir kimsenin diğerine zarar edemeyeceği ve Rabbi Tealâ'nın dini doğru bir din olduğundan o dine sülük edenlerin a'dânın şerrinden mahfuz kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hûd (A.S.) ın tevekkülünü beyandan sonra kavmine vâki olan hitabını beyan-etmek üzere :

فَإِن تَوَلَّوْاْ فَقَدْ أَبْلَغْتُكُم مَّا أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَيْكُمْ وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّى قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلاَ تَضُرُّونَهُ شَيْئًا إِنَّ رَبِّى عَلَىَ كُلِّ شَىْءٍ حَفِيظٌ ﴿57﴾

buyuruyor.

[Eğer siz benim sözümü dinlemez, i'raz ederseniz bana bir zarar olmaz. Zira; irsal olunduğum ahkâmı ben size tebliğ ettim. Binaenaleyh; bende bir kusur kalmadı. Çünkü; her nevi delâil irad ederek emr-i tebliğde bütün kudretimi sarf ettim. Eğer siz iman etmezseniz benim Sabbim sizin yerinize diğer bir kavmi getirir ve siz imandan i'raz etmenizle Cenab-ı Hakka bir zarar edemezsiniz. Zira; Rabbin herşeyi hıfzedicidir.] Ki, benim tebliğimi ve sizin imandan i'razınızı bildiğinden i'tizara mecaliniz kalmadı. Rabbim isterse sizi helâk eder, yerinize başka bir kavmi hâlife kılarak emlâkinize onları varis kılar. Benim için telâş yoktur. Zira; ben vazifemi ifa ettim. İman etmediğinizden dolayı zarar size aittir. Çünkü; Cenab-ı Hak a'malinizin her cüz'ünü hıfzettiğinden her cüz'üne mücâzât göreceksiniz.
Bu âyette Hûd (A.S.) ın vücuh-u adideyle kavmini tehdidi vardır.
B i r i n c i s i ; imandan i'raz ettikleri takdirde vazife-i risalet tamamen kendilerine tebliğ olunduğundan zararın kendilerine ait olduğunu beyan etmesidir.
İ k i n c i s i ; iman etmedikleri surette onları ihlâkle yerlerine kendilerinin gayrı bir kavmi Rabbi Tealâ'nın istihlâf edeceğini beyandır.
Ü ç ü n c ü s ü ; Cenab-ı Hakkın her şeyi ve bilhassa onların amellerini hıfzedici olduğunu beyan etmesidir.
İşte Hz. Hûd'un kavmine tebliği veçhile ahlâkı sukut eden ve hadisattan ibret alıp mütenebbih olmayan milletleri ve kabileleri, belki karyeleri ve karye içinde bazı tuğyan eden aileleri Cenab-ı Hakkın bazı belâya ile müptelâ kılıp intibaha davet ettikten sonra mütenebbih olanlara müsaade buyurduğu ve mütenebbih olmayanları hatır ve hayallerine gelmeyen âfetlerle helâk edip yerine başka millet, kabile ve aileleri varis kıldığı âlemde her vakit vâki olan ahvaldendir ve tarihler de buna şahittir.

***
Vâcib Tealâ kavm-i Hûd'un imandan i'raz ettiklerini beyandan sonra helâk olduklarını beyan etmek üzere :

وَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًا وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا وَنَجَّيْنَاهُم مِّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ ﴿58﴾

buyuruyor.

[Vakta ki, bizim onların helâkine dair olan emrimiz gelince Hûd'a ve beraberinde olan müminlere bizim tarafımızdan lûtuf ve ihsan olarak necat verdik ve onları azab-ı âhiretten kurtardık.]
Yani; Hüd (A.S.) ın kavmi gaflette devam ve küfürde ısrar etmeleri üzerine bizim onların azap ve helâklerine dair olan emrimiz gelince küfürde temerrüd edenleri ihlâkle Hûd'a iman eden ehl-i imana Hûd (A.S.) la beraber bu dünyada helâkten necat verdik ve bu necat bizim tarafımızdan onlara lûtf u ihsandır ve bunların necatları yalnız azab-ı dünyaya münhasır kalmadı. Zira; gerek Hûd'u ve gerek müminleri âhiretin şiddetli azabından da halâs ettik. Binaenaleyh; imanları sebebiyle dünyada ve âhirette mes'ud oldular.
Fahri Râzi, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran kavm-i Hûd'a gelen azap; şiddetli ve sıcak rüzgârdı. Yedi gün esti, sekizinci gün onları ihlâk etti ve rüzgâr o kadar kuvvetliydi ki, Âd kavminin vücutlarının cesametiyle beraber çam ağacını devirir gibi ayaklarını yerden keser ve yüz üstü düşürürdü. Yahut rüzgâr ağız ve burunlarından girer ve aşağılarından çıkar, barsaklarmı döker, o anda canları çıkardı. Yahut rüzgâr gaayet sıcak olduğundan dokunduğu kimseyi yakmak suretiyle ihlâk ederdi.
Bir kavme umumi azap nazil olduğunda mümine ve kâfire şâmil olurken kavm-i Hûd'a nazil olan azaptan ehl-i imanın kurtulması lûtf-u ilâhi olduğundan Cenab-ı Hak necatlarını taraf-ı ilâhiden ihsan ve eser-i merhamet olduğunu beyan buyurmuştur.
Azaptan halâs olan ehl-i imanın dört bin kişi olduğu rivayet olunmuştur. A z a b –ı g a l i z le murad; azab-ı âhirettir. Çünkü azab-ı âhiret; azab-ı dünyaya nispetle elbette şiddetlidir. Kâfirler dünyada azapla helâk oldukları gibi âhirette dahi muazzab olacaklarına işaret olunmuştur. Zira müminlere dünyada necat verdiğini beyan buyurduğu gibi azab-ı âhiretten dahi halâs ettiğini beyan etmek; kâfirlerin azab-ı âhiretle dahi muazzeb olacaklarını beyan etmektir. Kâfirlerin helâkinden sonra Hûd (A.S.) ın ehl-i imanla beraber Mekke'ye hicret edip ecel-i muayyenlerine kadar ibaadetle meşgul oldukları mervidir.
Hulâsa; kavm-i Hûd'a mukadder olan azabın geldiği ve Hûd (A.S.) la beraber ehl-i imanın helâkten halâs oldukları ve ehl-i imanın azaptan halâsı merhamet-i ilâhiye eseri olduğu ve müminlerin dünya azabından kurtuldukları gibi âhiretin şiddetli azabından dahi halâs oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kavm-i Hûd'un helâkini beyandan sonra onların helâklerine sebep olan ma'siyetlerini beyan etmek üzere :

وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُواْ بِآيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْاْ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ هُ وَاتَّبَعُواْ أَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ ﴿59﴾

buyuruyor.

[Şu ahvali tafsil üzere beyan olunup akıbet helâk olan Âd kabilesidir ki, siz onların hariçte âsâr ve harabelerini görüyorsunuz. Onlar Rablerinin vahdaniyetine delâlet eden âyetlerini inkâr ve Rablerinin gönderdiği resûllerine isyan ve muannid olan her cebbarın sözüne ve emrine ittibâ' ettiler.] Binaenaleyh; gazab-ı ilâhi zuhur ederek berbat oldular, gittiler.
Vâcib Tealâ bu âyette kavm-i Hûd'un helâklerine üç sebep beyan buyurmuştur:
B i r i n c i s i ; vahdaniyet-i ilâhiyeye ve Hûd (A.S.) ın dâvasının sıdkına delâlet eden âyetleri inkâr etmeleridir.
İ k i n c i s i ; kendilerini irşad ve menâfi-i diniyede dünyalarını beyan için taraf-ı ilâhiden gönderilen resûllerine âsî olup dâvetine icabet etmemeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü ; kabilelerinin ileri gelen zalimlerine ittibâ' etmeleridir. Şu halde zâlime ittibâ'ın neticesi helâk olduğuna bu âyet delâlet eder.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile rusûl-ü kiramın cümlesi; enbiya-yı izamın kâffesine iman vacip olduğunu beyan ettikleri cihetle resûllerden birini inkâr ve isyan, cümlesine isyan mesabesinde olduğundan bu makamda (رسل) lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü; kavm-i Hûd her ne kadar yalnız Hûd (A.S.) a isyan etmişlerse de Hûd (A.S.) onları rusûl-ü kiramın cümlesine itaatla emrettiğinden kendi resûlleri olan Hûd (A.S.) a isyan; cümle enbiyaya isyanı mucip olduğundan (رسل) cemi' sıygasıyla varid olmuştur.
(كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ) zalim, tâğî demekse de burada kavmin ileri gelen zalimleri demektir. Çünkü; her kavimde fukara gürûhunun ağniya ve zalemeye ittibâ' etmeleri âdet olduğundan kavm-i Hûd'un küçükleri büyüklerine ittibâ edip hakkı terkettikleri beyan olunmuştur ki, helâklerine sebep olan günahlarından birisi de budur ve bu tâğîlere tebaiyetleri dünya ve âhiret rezil ve rüsvâ olmalarına sebeb-i kavî olmuştur. İşte hakka davet eden zata tebaiyeti terkle birtakım zalim ve gaddara tebaiyet edenlerin her zaman akıbetleri helâk ve harab olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir ve bunun yüzlerce misali her zaman görülmektedir.

***
Vâcib Tealâ kavm-i Hûd'un helâklerine sebep olan günahlarının âyetleri inkâr ve resûllerine isyan ve zalimlere ittibâ'larından ibaret olduğunu beyandan sonra dünyada ve âhirette onların duçar oldukları hallerini beyan etmek üzere :

وَأُتْبِعُواْ فى هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلا إِنَّ عَادًا كَفَرُواْ رَبَّهُمْ أَلاَ بُعْدًا لِّعَادٍ قَوْمِ هُودٍ ﴿60﴾

buyuruyor.

[Âd kavmi şu dünyada ve yevm-i kıyamette lanete metbû' kılındılar. Yani dünyada ve âhirette lanet onlara tabi kılındı ki, rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak onlardan ayrılmaz, onları takib eder durur. Agâh olun ve uyanık bulunun ki, Âd kabilesi Rablerine küfürle nimetlerini inkâr ettiklerinden Rablerinin rahmetinden tardolundular, tekrar agâh olun ki, helâk, kavm-i Hûd olan Ad kavminin üzerine olsun.]
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile (الا) kelimesinin ve Âd kavminin zikirlerinin tekerrürü onların hallerinin fenalığını beyan ve rüsvalıklarını âleme ilân ve onların halinden herkesi şiddetle ibrete davet içindir.
Bunların helâk olduktan sonra helâkleriyle ve rahmet-i ilâhiyeden baid olmalarıyla duâ, helâk olmazdan evvel helâke müstehak olduklarını beyan içindir. Âd kavmini, kavm-i Hûd olduklarını beyanla tarif etmek; Âd-ı İrem'den ihtiraz içindir. Çünkü Âd; ikidir. Birinci Âd; kavm-i Hûd olanıdır. İkinci Âd; İrem'dir. Burada  d ' la murad; kavm-i Hûd olduğu beyan olunmuştur ki, Âd-ı İrem değil demektir.
Hulâsa; Âd kavmine dünyada ve âhirette lanet tâbi olup rahmet-i ilâhiyeden baid oldukları ve Âd kavminin Rablerine küfrettikleri ve Âd kavminin rahmet-i ilâhiyeden uzak olmaya müstehak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan üçüncüsü olan Salih (A.S.) ın kıssasını beyan etmek üzere :

وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ الله مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ

buyuruyor.

[Semud kavmine biz biraderleri Salih (A.S.) ı gönderdik. Salih (A.S.) onlara «Ey kavmim ! Allah'a ibadet edin. Zira; sizin için Allah'tan başka ma'bud yoktur» dedi.]
Yani; kavm-i Âd’ın helâkinden sonra Semud kavmi küfür ve tuğyanla zuhur ederek tarik-ı istikaametten çıktılar ve bir takım hacer ve seçerden yapılmış putları ma'bud ittihazına başlayınca onları ıslah ve doğru yolu göstermek için Salih peygamberi biz onlara gönderdik. Zira; Salih (A.S.) onların kendi kabilelerinden biraderleri ve onları ıslaha elyaktı, onları tevhide davet ederek «Ey kavmim ! Allah'a ibadet edin. Zira; sizin Allah'tan gayrı ma'budunuz yoktur. Binaenaleyh; ibadetinizi Allah'a hasredip şirketmemek lâzımdır» demekle kavmini tarik-ı tevhide davet etti, doğru yolu onlara gösterdi ve iki veçhile onlara tevhidin delilini zikretti ve dedi ki:

هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ الأَرْضِ وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا

[Ve Allafiü Tealâ ki, bizi topraktan yarattı, toprak üzerinde sizi yaşattı.] Binaenaleyh; ibadetinizi ona hasredip şirketin emeniz lâzımdır. Zira; Allah'a ibadet farz-ı ayındır ve Allah'ın gayrıya ibadet küfür ve şirk-i mahızdır. Şu halde her âkilin küfürden ihtiraz etmesi lâzımdır.
Kavm-i Semud'un arzdan halkolunmasıyla murad; cümle insanların peder-i aslisi olan Hz. Âdem'in topraktan halkolunmasıdır Yahut; nutfelerinin madde-i asliyesi topraktan halkolunmasıdır. Çünkü; insanın halkolunduğu nutfe gıdadan hasıl olup gıda da topraktan hasıl olduğu cihetle bilcümle insanlar topraktan hasıl olduğundan Salih (A.S.) kavmine hitaben «Allah-u Tealâ sizi topraktan icad etti» buyurmuştur.
(وَاسْتَعْمَرَكُمْ) arz üzerinde sizi yaşattı demektir. Yahut size yeryüzünü imara kudret verdi ve imarını emretti demektir. Bu makamda (سين); taleb içindir. Cenab-ı Hak'tan taleb ise vücub için olduğundan insanlar üzerine arzı imar etmek vaciptir. Esasen vakt-i merhununa kadar dünyanın imarı murad-ı ilâhidir ve insanları yeryüzünde halife kıldığının hikmeti de budur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette (وَاسْتَعْمَرَكُمْ) , (عمرى) manâsına olmak ihtimali vardır. (عمرى); bir kimse malını diğer bir kimseye ölünceye kadar intifa' edip öldükten sonra kendine avdet etmek üzere vermesine denir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ mülkünü ömrü oldukça size teslim etti, mevtinizden sonra yine mülkü kendine rücû' eder] demektir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın insanları topraktan halkettiği ve yeryüzünde ömür verdiği veyahut yeryüzünün imarını emreylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ insanların bidaye-i icadları Cenab-ı Hakkın lûtf u ihsanı olduğu gibi herkesin ecel-i muayyenine kadar muammer olmaları dahi Allah'ın lûtfu olduğundan herkes üzerine vacip olan kusurlarına ve günahlarına tevbeyle bab-ı ulûhiyete rücû' etmek olduğunu beyan sadedinde :

فَاسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّى قَرِيبٌ مُّجِيبٌ ﴿61﴾

buyuruyor.

[Allah'ın gayrı hiçbir şeyin ve bir kimsenin ibadete istihkaakı olmayınca geçmiş kusurlarınıza istiğfar edin ve nedamet-i külliyeyle günahlarınıza nedamet ve gelecekte tarik-ı istikaametten ayrılmamak üzere dergâh-ı ulûhiyetine müracaat ederek tazarru ve niyazla günahlarınızın affını Vâcib Tealâ'dan isteyin. Zira; Rabbim sizin tevbenizi bilmek ve feryadınızı işitmek cihetinden size yakındır. Binaenaleyh; Rabbim lûtf u keremiyle duâ edenlerin duâlarını kabul eder, dedi.]
Fahri Razi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette insanları istiğfara ve tevbeye terğib vardır. Zira; Vâcib Tealâ'nın kullarının tevbe, tazarru ve niyazlarını bilir ve işitircesine kurb-u maneviyle kullarına karib olduğunu beyan etmek; bihakkın feryad ü figaanın ve ah ü eninin boşa gitmeyeceğini beyan etmek olduğundan kullarını tevbeye teşvik ve muhtaç olduğu şeyi her zaman Vâcib Tealâ'dan istemek lâzım olduğuna tenbih vardır. Çünkü; insanlar her zaman âciz olduklarından daima muavenete muhtaçlardır ve bu ihtiyacı defedecek ancak Vâcib Tealâ olduğundan kulların Vâcib Tealâ'nın inayetine avuç açacakları muhakkak olduğu cihetle Çenab-ı Hak duâ ile dergâhına müracaat edenleri boş döndürmeyeceğini beyanla kullarını duâya terğib etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Salih (A.S.) ın şu davetine kavminin vermiş olduğu cevabı hikâye etmek üzere :

قَالُواْ يَا صَالِحُ قَدْ كُنتَ فِينَا مَرْجُوًّا قَبْلَ هَذَا أَتَنْهَانَا أَن نَّعْبُدَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا وَإِنَّنَا لَفى شَكٍّ مِّمَّا تَدْعُونَا إِلَيْهِ مُرِيبٍ ﴿62﴾

buyuruyor.

[Salih (A.S.) ın davetini işitince kavmi dediler ki «Yâ Salih ! Bundan evvel sen hize müsteşar ve emin bildiğimiz bir adamdın ve senin ileride işimize yarayacağına ricamız ve ümidimiz vardı. Şimdi sen bizim babalarımızın ibadet ettikleri ma'budlarımıza ibadet etmekten bizi nehiy mi ediyorsun ve bizi eslâfımızın âdâtından nehyetmek sana yakışır mı? Halbuki biz senin davet ettiğin vahdaniyette ve bizim ma'budlarımızın butlanında şek ve şüphemiz vardır ki, o şek kalbimize halecan vericidir ve bu davet ettiğin şeyden kalbimiz muztarib ve tereddüd içindedir.»]
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Salih (A.S.) Semud kabilesinden gaayet âkil ve mer'iyülhâtır bir zat-ı şerif olduğundan Semud kavminin dinlerine yardım ve mezheplerini takviye ve mesleklerini takrir edecek ümidindeyken bilâkis dinlerini iptale ve mezheplerini tezyife başlayınca «Ey Salih ! Biz senden böyle ümid etmezdik. Bütün bütün me'mûlümüzün hilâfına zuhur ettin. Zira; senden nusret ve muhabbet beklerken buğz ve adavet zuhur etti. Binaenaleyh; yâ Salih ! Sen ne yapıyorsun, eslâfımızın dininden bizi men mi ediyorsun? Doğrusu senin davet ettiğin dinde biz şekkediyoruz» dediler. Çünkü; Salih (A.S.) fukaralarını zenginleştirir, zayıflarına yardım eder, hastalarını ziyaret ve herbirinin hallerini ve hatırlarını suâl ederdi. Binaenaleyh; her halinden memnun olduklarından kendilerine pek büyük istinadgâh olacağını ümid ederler ve ileride daha büyük işler beklerlerken birdenbire en gocundukları dinlerini iptale başlayınca taaccüb ettiler ve kendilerinin müptelâ oldukları babalarını taklidi ileri sürdüler. Halbuki hiçbir zaman itikaadiyatta taklid caiz olmamıştır. Bunlar ise dinlerine bir delil irad edemeyip ancak taklide istinad ettiklerini beyan edebilmişlerdir.
(مرجواً) ümitli ve ileride hayırlı işlere yarayacağı me'mul ve rica olunur demektir. Filhakika Salih (A.S.) onların beklediğinden daha ziyade hayırlı işe yaradı ve me'mûllerinden daha ziyade fevkalâde olarak zuhur etti. Fakat ne çare ki, onlar takdir edemediler. İnsanlarda alelekşer menfaatini takdir edemeyerek mazarratına sahip olmak ve onun için büyük mübahaseler, arbedeler çıkarmak ve hattâ mukaateleye kadar işi ilerletmek ve envâ'-ı fecayii irtikâb etmek görülür ve enbiya-yı izamın şeriatlarına ve davetlerine muhalefet eden insanlar; menfaati terk ve mazarratı irtikâb eden insanlardır.

***
Vâcib Tealâ Salih (A.S.) ın kavminden şu sözleri işitince onlara vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere :

قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَى بَيِّنَةً مِّن رَّبِّى وَآتَانِى مِنْهُ رَحْمَةً فَمَن يَنصُرُنِى مِنَ اللهِ إِنْ عَصَيْتُهُ فَمَا تَزِيدُونَنِى غَيْرَ تَخْسِيرٍ ﴿63﴾

buyuruyor:

[Ey kavmim ! Haber verin bana, ben Rabbimden ilm-i yakin üzere olursam ve Rabbimden bana rahmet olarak nübüvvet ihsan olunursa ne yaparsınız? Rabbimden dâvamın sadık olduğunu açık beyyine olunca ben Allah'a isyan edersem bana kim yardım eder ve beni azabından kim kurtarabilir?] demekle dâvasının doğru olduğunu beyan buyurmuştur. [Eğer sizin bana teklifinizi ben kabul edersem siz bana zarardan başka birşey teklif etmemiş olursunuz. Teklifiniz ancak zararımı ziyade etmiş olur. Bu suretle ben de sizin gibi helâke mahkûm olanlardan olurum. Şu halde ben size hayır teklif ettiğim halde siz bana niçin zarar teklif ediyorsunuz] demekle kavminin dinlerinin zarardan başka birşey olmadığını beyan buyurmuş ve onları insafa davet etmiştir. Fakat ne çare ki, iradelerini hayra sarfetmediklerinden küfürlerinden vazgeçmediler ve akıbet helâk oldular. Çünkü; irtikâb ettikleri cinayet-i küfürden kurtulamayınca o küfür onları aldı götürdü.
Hulâsa; Salih (A.S.) ın «Ben Rabbimden açık mucize üzere olur, Rabbim de bana rahmetini ihsan ederse ne yaparsınız? Ve ben âsî olursam Allah'ın azabını defetmek için bana kim yardım eder. Ve siz bana zarardan başka ne yapabilirsiniz?» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Salih (A.S.) ın kavmine mucizesini izhar ettiğini ve mucizeye tecavüzden menettiğini alâtarikıl hikâye beyan etmek üzere :

وَيَا قَوْمِ هَذِهِ نَاقَةُ اللهِ لَكُمْ آيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فى أَرْضِ اللهِ وَلاَ تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَرِيبٌ ﴿64﴾

buyuruyor.

[«Ey kavmim ! Şu sizin gördüğünüz benim nübüvvetime sizin için alâmet olduğu halde Allah'ın devesidir, terkedin o deveyi kendi haline, yesin Allah'ın arzında otlarını ve o deveye kötülükle yapışmayın. Eğer kötülükle yapışırsanız yakın bir azap sizi ahz ü ihlâk eder. Yapışmayın ki, sizi azap tutmasın, sözümü dinleyin, kötülükle deveye dokunmayın» demekle kavmine nasihat etti.]
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Salih (A.S.) ın kavmi, nübüvvetine ve dâvasının doğru olduğuna mucize istemeleri üzerine Salih (A.S.) Cenab-ı Hakka duâ ve istedikleri mucizenin zuhurunu niyaz edince Salih (A.S.) ın dâvasının sıdkına delâlet eder ve kavminin istedikleri veçhüzere Cenab-ı Hak büyük bir taştan deveyi çıkardı. Mucize bu minval üzere zuhur edince Salih (A.S.) deve hakkında kavmine bazı nesayihte bulundu ve devenin serbest gezmesi, istediği yerde yiyip içmesi lâzım olduğunu, deveye müdahale etmeleri mazarrat ve muhatarayı mucip olacağını beyan etti. Çünkü; nübüvvet dâvasında bulunan zattan mucize istemek âdet olduğundan onlar da mucize talebinde bulundular ve istedikleri veçhüzere mucize zuhur edince iman etmeleri lâzımdı. Zira; Salih (A.S.) peygamber olduğuna dâvasını şanlı bir surette ispat etti ve lâkin kavmi imana meyletmediler ve irtikâb ettikleri küfrüzere İsrar ettiler.
Mucizeyi, bayram günü kavmin hepsi bir yerde oldukları halde istedikleri mervidir. Devenin sütü gaayet çok olduğundan birçok kimseler onun sütüyle idare olurlardı, deve serbest gezeceğinden onlara meşakkati dahi yoktu. Lâkin onlar iman etmeyip küfrüzere ısrar edince deveye bir zarar edeceklerini Salih (A.S.) hissettiğinden onlara, deveye kötülük kasdetmemelerini ve eğer kötülük kasdederlerse helâklerine sebeb olacağını dahi beyan buyurmuştu.
Salih (A.S.) ın şu tenbihinde şiddet vardı. Çünkü «Deveye messetmeyin» dedi. M e s ise ufacık dokunmaktan ibarettir.
(سوء) lâfzı mutlak zikrolunduğundan her nevi kötülüğe şâmildi. Binaenaleyh; «Deveye nasıl olursa olsun kötülük kasdıyla ufacık bir dokunmanız size büyük zarar getirir» demek olduğundan deveye zarar kasdıyla dokunmaktan herhalde hazer etmelerini tenbih ve tavsiye etmişken maatteessüf onlar mütenebbih olmadılar ve deveyi itlafa cüret ettiler ve neticede helâk oldular.
Bazı rivayete nazaran deve kendi gibi bir cesamete bir boduk [Deve yavrusu.] botladı. Bodukla beraber dağlarda gezerdi. Birgün gelmez birgün gelir, suya ağzını koyunca kuyunun suyunu tamamen içmedikçe ağzını kaldırmaz ve suyu içtikten sonra kuyunun başında durur ve herkes gelir istedikleri kadar sütünü sağarlar, kaplara doldururlar, içerler ve iddihar ederlerdi. Fakat deve yaz gününde derelerin sırtlarında serin mahallerde otlar ahalinin hayvanı derelerin içlerine sıcak mahallere kaçar ve kış günlerinde derelerin içlerinde sıcak mahallerde otlar, ahalinin hayvanatı da soğuk mahallere giderdi. Bu hâl ise ahalinin hoşuna gitmiyordu. Binaenaleyh; deveyi öldürmek hususunu müşavere ettiler.

***
Vâcib Tealâ kavm-i Semud'un ba'delmüşavere deveyi itlaf ettiklerini beyan etmek üzere :

فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُواْ فى دَارِكُمْ ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ ذَلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍ ﴿65﴾

buyuruyor.

[Deveyi, ihlâk ettiler. Bunun üzerine Salih (A.S.) kavmine hitaben «Yaşayın üç gün evlerinizde. İşte şu üç gün mühlet size yalan olmadık bir vaaddir» dedi.]
Yani; Salih (A.S.) ın tenbihini dinlemediler, deveyi ihlâk ve ihlâkten sonra da etini taksim ettiler, devenin boduğu (Kaare) isminde bir dağa firar etti, orada kayboldu. Salih (A.S.) bu acı vukuatı duydu ve onlara «Siz beldenizde üç gün yaşayın. Üç günden sonra sizin için azap muhakkaktır. Birinci günü yüzünüz sararacak, ikinci günü kızaracak ve üçüncü günü kararacak» demekle onlara azabın vukuunu ve yalan olmadık bir vaad olduğunu beyan buyurmuş ve beyan ettiği veçhile alâmetler zuhur etmiştir.
Şu tafsilât vahy-i ilâhi münderecatı olduğundan yalan olmadığı sureti kafiyede beyan olunmuştur. Çünkü; vahy-i ilâhide hulf olmaz. Deveyi öldüren Semud kavminden (Kıdar) isminde bir kimse olduğu halde cümlesinin rızası ve reyleriyle olduğundan deveyi itlaf mecmûuna isnad olunarak (فَعَقَرُوهَا) lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü, ma'siyete rıza; ayn-ı ma'siyet olduğundan gerçi bilfiil deveyi itlafta kavmin hepsi bulunmadı ve lâkin bulunmuş gibi öldürenlerden ve onların fiillerinden memnun oldukları için belâ cümlesine beraber gelmiş ve itlaf fiili cümlesine isnad olunmuştur.
Bu âyet-i celile; üç hükmü camidir :
B i r i n c i s i ; Salih (A.S.) ın kavminin mucize olan deveyi itlaf etmeleridir.
İ k i n c i s i ; Salih (A.S.) ın onlara kendi beldenizde ve hanelerinizde üç gün yaşayın demesidir.
Ü ç ü n c ü s ü ; helâklerine üç gün kalıp üç günden ziyade yaşayamayacaklarına dair vaadin doğru bir vaad olup yalan olmadığını beyan etmesidir.

***
Vâcib Tealâ alâmetlerin zuhurundan sonra azabın nüzulünü beyan etmek üzere :

فَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَالِحًا وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِّنَّا وَمِنْ خِزْىِ يَوْمِئِذٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْقَوِىُّ الْعَزِيزُ ﴿66﴾

buyuruyor.

[Vakta ki, bizim azaba dair olan emrimiz gelince Biz Azîmüşşan tarafımızdan ihsan olarak Salih'e ve Salih'le beraber iman edenlere azaptan ve o günün rüsvalığından necat verdik. Onları helâkten kurtardık. Zira; Habibim ! Senin Rabbin müminleri azaptan halâsa kaadir ve düşmanlarına gaaliptir.]
İman edenlerin halâslarına sebep; imanları olduğunu beyan için iman ettikleri sarahaten zikrolunmuş ve Cenab-ı Hakkın onları azaptan kurtarması yalnız lûtf-u ilâhi olduğunu beyan için taraf-ı ilâhiden halâsları ayn-ı rahmet olduğu da beyan edilmiştir.(وَمِنْ خِزْىِ يَوْمِئِذٍ) azap gününün rüsvalığından halâs ettik demektir. Yahut yevm-i kıyametin rüsvalığından kurtardık demektir. İnsanları felâketten kurtaracak zâtın kuvvet ve kudret sahibi olup herkese gaalip olması lâzım olduğundan Cenab-ı Hakkın kavi ve aziz olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; kuvveti olmayan âcizin aharı belâyâdan halâs etmeye kaadir olamayacağı aşikârdır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak Hz. Salih'le beraber ehl-i imana necat verdiği kavi ve aziz olduğunu beyanla ispat etmiştir.
Hulâsa; kavm-i Salihin helâkine dair emr-i ilâhinin geldiği ve Salih (A.S.) la ehl-i imana helâkten ve o günün rüsvalığından necat verdiği ve bu necat lûtf-u ilâhi cümlesinden ayn-ı rahmet olduğu ve Allah-u Tealâ'nın âsileri ihlâke ve âbidlere necat vermeye kudret ve kuvvet sahibi bulunduğu ve düşmanlarından intikam almaya kaadir ve gaalip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Semud kavmine azabın geldiğini beyandan sonra azabın keyfiyetini beyan etmek üzere :

وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُواْ فى دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ ﴿67﴾
كَأَن لَّمْ يَغْنَوْاْ فِيهَا أَلاَ إِنَّ ثَمُودَ كَفرُواْ رَبَّهُمْ أَلاَ بُعْدًا لِّثَمُودَ ﴿68﴾

buyuruyor.

[Peygamberlerine iman etmedikleri sebebiyle nefislerine zulmeden kimseleri dehşetli sayha tuttu. Binaenaleyh; onlar sabah vakti evlerinde ölü olarak bulundular. Keenne berhayat olarak o hanelerde hiç sakin olmamışlar gibi bulundular. Agâh olun ki, Semud kavmi Rablerine küfrettiler. Tekrar agâh olun ki, rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak Semud kavmi için mevcuttur.]
Yani; ehl-i imana necat verecek ve kâfirler üzerine nazil olacak azabın zamanı gelince gecenin nısfında Cibril-i Emin emr-i ilâhi üzerine dehşetli bir sayha edince o dehşetli sada kâfirleri ihlâk etti ve sabah vakti kâfirler hanelerinde keenne hiç sakin olmamışlar gibi meyyit olarak bulundular ve dünyaya hiç gelmemiş gibi hayatlarından bir eser görülmedi. Agâh olun ki, Semud kavmi, envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rablerine küfrettiler ve onların hallerinden mütenebbih olmak lâzımdır. Çünkü rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak; Semud kavminin küfürleri sebebiyle istihkaklarıdır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran sayhanın kemâl-i mehabetinden hepsinin ödleri patlamak suretiyle ölmüşlerdir. Yahut sayhayla beraber berk-ı şedid zuhur ederek cümlesini yakmak suretiyle helâk olmuşlardır. Yahut sayhanın şiddetinden dalgalanan havanın onları şiddetle çarpmasından helâk olmuşlardır. Velhasıl sayhayla helâkleri nass-ı Kur'an'la sabit olup lâkin helâkin keyfiyeti ihtilaflıdır.
Bu âyet-i celile Semud kavminin kemâl-i sür'atla helâk olduklarını beyan eder. Zira; bir gece içinde o beldede hiç ikaamet etmemiş gibi ölüvermek şiddetle ve tez vakitte helâk olduklarına açıktan delâlet eder.
Semud kavminin helâklerine sebep; Rablerine küfretmeleri olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyân buyurmuştur ki, insanları küfrü irtikâptan tehdid olsun ve onların fezâhatlarını âleme ilân için esmâ-yı hüsna içinden R a b ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Rab ismi envâ'-ı nimetle terbiyeyi müş'ir olduğundan Cenab-ı Rabb-ül Âlemine şükretmek vacipken onların küfretmeleri cinayet-i azîme olduğundan helâklerini mucip olduğu gibi rahmet-i ilâhiyeden uzak olmalarını dahi mucip olduğu beyan olunmuştur.
Hulâsa; Semud kavminin helâki şiddetli sayhayla olduğu ve sayha gelince hiç dünyaya gelmemiş gibi meyyit olarak bulundukları ve onların Rablerine küfredip rahmetinden uzak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan dördüncüsü olan İbrahim (A.S.) ın kıssasını beyan etmek üzere :

وَلَقَدْ جَاءتْ رُسُلُنَا إِبْرَاهِيمَ بِالْبُشْرَى قَالُواْ سَلاَمًا قَالَ سَلاَمٌ

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, muhakkak bizim resûllerimiz İbrahim (A.S.) a müjdeyle geldiler. Selâm söylediler. İbrahim de onlara selâmla mukaabele eyledi.]
Yani; kavm-i Semud'un helâk ve inkırazlarından sonra Lût (A.S.) ın kavminin tuğyanları tezayüd ettiği cihetle helâklerinin zamanı hulul ettiğinden bizim resûllerimiz kendine bir veled ihsan olunacağını ve kavm-i Lût'un helâk olacaklarını tebşirle İbrahim (A.S.) a geldiler. İbrahim (A.S.) a mülakatları esnasında «Bizden selâmet senin üzerine olsun. Zira; sana ta'zîm için selâm ederiz.» dediler. İbrahim (A.S.) da onlara mukaabele olarak «Benim tarafımdan da size selâm olsun» dedi.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran r u s û l – ü k i r a m la murad; melâikedir. Adedinin yedi veya dokuz veyahut on bir olmasına dair rivayet mevcutsa da esah olan (İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayeti veçhile üçtür ki, onlar da Cebrail, Mikâil ve İsrafil'dir. Bunlar güzel delikanlı suretinde geldiler ve âyette beyan olunduğu veçhüzere İbrahim (A.S.) a selâm verdiler. Bu rivayetin sıhhati kaaideye de muvafıktır. Çünkü; rusûl lâfzı cemi'dir. Ekall-i cemi' de üç olduğundan İbrahim (A.S.) a gelen rusülün üç olduğu muhakkak ve üçten yukarı olduğu meşkûktür.
B ü ş r a ile murad; çocuk olacağım beyandır. Zira; İbrahim (A.S.) la zevcesi Sare (R.A.) çocukları olmaktan ümitlerini kestikleri cihetle meleklerin İshak ve İshak'tan sonra Ya'kub (A.S.) iri doğacaklarını beyan etmeleri onlar hakkında büyük tebşirattı. Yahut b ü ş r a ile murad; Lût (A.S.) ın necatı ve kavm-i Lût'un helâkini haber vermeleridir. Çünkü; İbrahim ve Lût (A.S.) ın arzuları o kavm-i habisin habasetlerinin izalesi ve yeryüzünün onların fesadından hâlî kalması olduğundan arzularına muvafık olarak kavm-i Lût'un helâk olacaklarını meleklerin haber vermeleri İbrahim (A.S.) hakkında büyük bir müjde olduğundan bu cihetle de meleklerin büşra ile geldikleri beyan olunmuştur.
Bu âyet-i celile müsafir olan kimsenin vazifesi selâmla başlamak ve hane sahibinin vazifesi de selâmla mukaabele etmek olduğuna delâlet eder. Zira; İbrahim (A.S.) a melekler herşeyden evvel selâmla mükâlemeye başladıkları gibi İbrahim (A.S.) ın da onlara selâmla mukaabelede bulunduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Kur'an'da Vâcib Tealâ’nın beyanı bize ta'lim için olduğunda şüphe yoktur. Çünkü; selâm lâfzında selâmetle duâ olduğu gibi selâm teâtî eden iki kimse arasında muhabbet olup adavet olmadığına delâlet ettiğinden diyanet-i İslâmiyede ehl-i imanın yekdiğeriyle selâm alıp vermeleri meşru kılınmış ve selâm vermek sünnet ve selâmı almak farz olmuştur. Binaenaleyh; selâm alıp vermek rıza-yı ilâhiye muvafık eski bir merasim-i diniye ve peygamberan-ı izam hazeratından ve meleklerden mevrus bir usul-ü kadime olduğuna bu âyet delâlet eder. Şu halde selâmın gayrı, merasim bid'attır.

***
Vâcib Tealâ meleklerle selâm alıp verdikten sonra İbrahim (A.S.) ın müsafirlere ikramını beyan etmek üzere :

فَمَا لَبِثَ أَن جَاء بِعِجْلٍ حَنِيذٍ ﴿69﴾ فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيَهُمْ لاَ تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُواْ لاَ تَخَفْ إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمِ لُوطٍ ﴿70﴾

buyuruyor.

[Meleklerle selâmlaştıktan sonra kebap olmuş bir dana getirmekte İbrahim (A.S.) meksetmedi. Hemen müsafirlere ikram olmak üzere bir dana getirdi, Vakta ki, İbrahim (A.S.) müsafirlerin ellerini pişmiş danaya uzatmadıklarını görünce onların taamı yemediklerini sevmedi ve onlardan korktu. Melekler İbrahim (A.S.) ın korktuğunu bilince «Korkma yâ İbrahim ! Biz korkacak kimseler değiliz. Zira; taraf-ı ilâhîden Lût kavmine gönderilmiş resûlleriz» demekle İbrahim (A.S.) ın korkusunu izale ettiler.]
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran on beş günden beri İbrahim (A.S.) a müsafir gelmemişti. Vakta ki, görmediği güzel şimali müsafirler gelince hane-i saadetinde hazır bulunan pişmiş ve kızarmış, yağı damlar bir dana kebabını getirmekle müsafirlere taamla ikrama koştu ve aldı, getirdi. Fakat müsafirlerin yemediklerinden huylandı (şüphelendi). Çünkü; müsafirlerin hane sahibinin taamını yememesi hane sahibini şüpheye düşürmek âdettir ve sevilmediğine emmaredir. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) onların taama el uzatmadıklarını göçünce «Acaba bir kötülük mü murad ediyorlar?» diyerek korktu ve melekler korktuğunu bilince hakikat-ı hâli beyan ettiler.
İbrahim (A.S.) müsafiri sever çok ikram eder, son derece sehâya malik ve ulüvv-ü cenab sahibi bir nebiyy-i zişandı. Hatta müsafir gelmediği günlerde yollara çıkar müsafir arar ve yolda giden müsafirleri ikram etmek üzere hanesine çevirirdi. İşte şu âdetine binaen ve müsafirler gelince zaman geçirmeksizin tandırda [Anadolumuzun ekseri köylerinde maruf ve müsta'mel olan bir nevi yere kazılmış ocaktır.] kızarmış hazır bulunan dana kebabını almış getirmişti ve elyevm badiyede Araplar beyninde aziz müsafire bu nevi kebapla ve İbrahim (A.S.) ın mesleği üzere ikram etmek âdet-i meşhuredendir.
Müsafire ikram; şeriat-ı Muhammediyede dahi meşhur ve âdât-ı müstahsenedendir. Maatteessüf zamanımızda bulunan birtakım akıldan ârî ve mecânînvârî menhus, dünya ve âhiret müflisleri müsafirperverliğe ta'n eder ve Avrupa'yı taklit ve Avrupa'da müsafire bakmadıklarından bahsederler. Allah-u Tealâ'yı bilmez ve peygamberi tanımaz ahlâk-ı seyyieyi ahlâk-ı hasene gibi tanır kimseler Allah'ın müsafirperverliği sevdiğinden ve peygamberan-ı kiramın sevmek âdetleri olduğundan bahsetmezler. Çünkü; bilmezler ki, bahseylesinler. Şeriat nedir, insaniyet neden ibarettir? Haberleri bile yoktur, cahil ve birtakım âdât-ı efrenciyeyi tahsin eden kimselerdir ve bu gibilere söz duyurmak ihtimali de yoktur. Zira; cehli mürekkeptir. Bilmez ve bilmediğini dahi bilmez ve bilirim iddiasında olduğu gibi kendini ukalâdan sayar. Binaenaleyh; kimsenin sözünü dinlemez. Şu kadar ki, firenklerin ağzından bir-şey duymuşsa onu beller ve onunla amel etmek ister. Çünkü; Müslümanlıktan çıkmış, açıktan firenk olamamış ve olamadığına esef eder. Camisiz ve kilisesiz arada kalmış birtakım ukalâ taslağıdırlar. Ne çare ki, bu gibiler millet-i İslâmiyenin ahlâkını ifsad etmişlerdir.
İbrahim (A.S.) ın müsafirlerden korkusu ne kadar kalbindeyse de ziyadece korktuğundan korku alâmetleri yüzünde belli olduğu cihetle melekler korkusunu idrak ederek korkmamasını tavsiye etmişlerdir.
Elyevm badiyenişin olan akvam arasında bir haneye gelen müsafirin yemesinden ve içmesinden memnun olurlar ve eğer yemez ve içmezse onu iyi saymazlar ve düşman olmak ihtimalini verirler. O gibi müsafirlerden çekinirler. Çünkü; «Bir fincan kahvenin kırk sene hatırı sayılır darbımeseli akvam arasında meşhur olduğundan yiyen ve içen müsafirlerden korkmazlar. İşte İbrahim (A.S.) da müsafirlerin taam yemediklerinden korkmuştu. Lâkin melekler derhal hakikati beyanla o korkuyu izaleye çalıştılar. Binaenaleyh müsafir; hane sahibine hakikati beyanla şüphesini izale etmek lâzımdır.

***
Vâcib Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) la konuştukları sırada perde arkasında bulunan Sare (R.A.) nın halini beyan etmek üzere :

وَامْرَأَتُهُ قَآئِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِإِسْحَقَ وَمِن وَرَاء إِسْحَقَ يَعْقُوبَ ﴿71﴾

buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) ın haremi Sare (R.A.) perde arkasında ayak üzerinde duruyordu. Şu muhavere üzerine güldü. Biz Azîmüşşan melekler vasıtasıyla Sare'yi İshak ve İshak'ın arkasından Yâ'kub'un doğacaklarını beyanla tebşir ettik.]
Sare (R.A.) İbrahim (A.S.) ın haremi ve amcasının kızıdır. Bu muhaverede perde arkasında bulunuyordu. Yahut İbrahim (A.S.) şeriatında tesettür-ü nisvanla emir olmadığından mecliste hazır ve İbrahim (A.S.) müsafirlerle oturuyor, Sare de müsafirlere hizmet etmek üzere ayakta duruyordu. Gülmesine sebep; meleklerin İbrahim (A.S.) a korkma demelerinden mesrure olmasıdır. Yahut bazı rivayete nazaran melekler huzur-u İbrahim'e gelmezden evvel Sare (R.A.) İbrahim (A.S.) a «Sen amcan oğlu Lût'u yanına getir. Zira; Lût'un kavmi günah işlemekte, cürüm ve cinayette ileri gittiler. Binaenaleyh; onlara yakında gazab-ı ilâhi nazil olacak. Lût onların içinde bulunmasın» demişti. İkisi arasında geçmiş olan şu sözler akabinde meleklerin Sare'yi tasdik ve sözünü te'yid etmelerinden zaruri Sare'ye bir gülmek geldiğinden gülmüştü. Yahut bir taraftan kavm-i Lût'a azap geleceği beyan olunurken diğer taraftan da onların son derece gaflette olmalarından gülmüştür. Yahut İbrahim (A.S.) ın birçok etbâ'ı, a'vanı, hizmetkârları, çiftçileri ve çobanları mevcutken bu kadar kalabalık arasında üç müsafirden korktuğuna gülmüştür. Zira; birçok etbâ' arasında üç kişiden korkmak âdette gülünçtü. Yahut meleklere taam gelince «Biz taamı parasız yemeyiz, parasını veririz» demişlerdi. İbrahim (A.S.) da «Bizim taamın parası evvelinde Allah'ın ismini zikir ve âhirinde hamd ü sena etmektir» deyince Cebrail Mikâil'e «Bu zat Allah'ın dost ittihaz etmesine şayandır» demesi üzerine Sare gülmüştür. Velhasıl Sare (R.A.) meleklerle İbrahim (A.S.) ın sohbetlerinden memnun olduğu cihetle gülmüştür ve güldüğü kafidir. Zira; sarahta-ı nassla sabittir. Amma hangi noktasına güldü, o ciheti meşkûktür ye insanlarda sevdiği şeye gülmek âdettir. Hz. Sare de haslet-i insaniyesini icra etmiştir.
Hulâsa; meleklerle İbrahim (A.S.) m konuştuğu zaman Sare'nin ayak üzerinde bulunduğu ve onların muhaveresine güldüğü ve melekler vasıtasıyla Cenab-ı Hakkın İbrahim (A.S.) ı İshak ve İshak'ın arkasından Ya'kub (A.S.) ın dünyaya geleceklerini beyanla tebşir ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) ı ve Sare'yi çocukları olacağını beyanla tebşir etmeleri üzerine Sare (R.A.) ın sözünü beyan etmek üzere :

قَالَتْ يَا وَيْلَتَى أَأَلِدُ وَأَنَاْ عَجُوزٌ وَهَذَا بَعْلِى شَيْخًا إِنَّ هَذَا لَشَيْءٌ عَجِيبٌ ﴿72﴾

buyuruyor.

[Sare (R.A.) «Helâk bana olsun ki, ben kadın olduğum halde çocuk doğururum mu ve şu zat-ı şerif de ihtiyar olduğu halde benim kocamdır. Muhakkak şu söylediğiniz söz elbette bir acîp şeydir ki, âdetin hilafıdır» dedi.]
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu muhavere esnasında İbrahim (A.S.) yüz yirmi yaşında ve Sare doksan dokuz ya-şındaydılar. Binaenaleyh; Sare (R.A.) kemâl-i hacalet ve taaccübünden naşi «Nasıl olur ki, benim gibi çocuktan kesilmiş bir kadın çocuk doğurabilir? Halbuki kocam da sinn-i şeyhuhattedir. Şu halde bu söylemiş olduğunuz şey gaayet gafriptir» dedi.
Şu kadar ki, Sare'nin taaccübü âdete nazarandı. Yoksa kudret-i ilâhiyede taaccüp değildi. Zira; kudretullahı ve herşeyin kudretullah tahtında olduğunu ve kudretullaha karşı bir mani olmadığını bilirdi. Binaenaleyh; Sare'nin taaccübü kudretin te'sirinde değildi. Fakat âdette ihtiyar kadından çocuk meydana gelmediğinden kendi gibi bir ihtiyardan oğlan doğacağını melekler haber verince bu harikuladeden istiğrab ettiği için taaccübünü izhar etmiştir. Binaenaleyh; Sare'nin bu taaccübünde günah yoktur.
Hulâsa; melekler İbrahim (A.S.) a Sare'den oğlu olacağını tebşir edince bu tebşiri işiten Sare (R.A.) nm iki ihtiyar pir-i faniden çocuk doğacağına istiğrab ve hacaletini izhar için kendine helâkle duâ ettiği ve kendinin ihtiyar kadın olup zevci İbrahim (A.S.) ın da şeyh-i fanî olduğunu zikirle istiğrabının menşeini beyana müsaraat eylediği ve şu tebşirat gaayet acîp âdette istiğraba şayan olduğunu beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Âdette çocuk rutubetten hasıl olup gerek İbrahim (A.S.) ve gerek haremi Sare yaşlarının kemâline vusulüne binaen bilkülliye rutubetleri çekilip kurumuş ağaç menzilinde oldukları halde bunlardan çocuk doğacağı âdetin hilafı ve hatıra gelmeyen birşey olduğu cihetle Sare (R.A.) «Bu ne garip şeydir?» dedi ve garabetini de kendinin acûz yani amelden kalmış ihtiyare ve zevcinin de şeyh-i fanî olmasını beyanla ispat etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Sare'nin taaccübünü- beyandan sonra Sare'nin taaccübüne karşı meleklerin sözlerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ اللهِ رَحْمَتُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الْبَيْتِ إِنَّهُ حَمِيدٌ مَجِيدٌ ﴿73﴾

buyuruyor.

[Melekler «Yâ Sare ! Sen Allah'ın emrine taaccüp mü edersin? Allah'ın rahmeti ve berekâtı sizin üzerinizedir ey ehl-i beyt-i nübüvvet ! Zira; Allah-u Tealâ'nın ef'âli memduh ve ¦cümlenin mahmududur ve Allah-u Tealâ ulu ve şeref sahibidir. Binaenaleyh; itaat ve inkiyad eden kullarını arzularına îsâl eder» dediler.]
İbrahim (A.S.) üzerine meleklerin gelip gittiğini müşahede ederken ve birçok harikulade mucizelerin zuhurunu gördüğü halde meleklerin beyan ettiği harikuladeye Sare'nin taaccübünü melekler çok gördüklerine işaret için inkâra delâlet eden hemze-i istifhamla emr-i ilâhide Sare'nin taaccübünü inkâr ve taaccüple karşıladılar ve dediler ki «Sen Allah'ın emrine taaccüp mü ediyorsun?» İbrahim (A.S.) ın ehl-i beyti üzerine Allah'ın lûtf u ihsanı ve enva' -ı nimetlerini cami' bereketlerin nazil olduğunu beyanla Sare'nin taaccübüne mahal olmadığını beyan etmişlerdir. Yani «Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinize nazil olduğunu her vakit görüp durduğun halde ve birtakım harikaların zuhurunu Cenab-ı Hakkın size tahsis buyurduğunu bilirken neden taaccüp ediyorsun? Bu misilli harikalar görmediğin birşey midir ki, taaccübe sebep oluyor?» dediler.
Ehl-i beyt tabiri hanedan-ı İbrahim'i meth ü sena içindir. Allah-u Tealâ'nın mahmud, mecd ü kerem, fazl u ihsan sahibi bir ulu olduğunu beyan etmek «Yâ Sare ! Allah-u Tealâ herşeye kaadir bir hallâk-ı âlem olunca sana bir oğlan halkedip seni bu nimetle dahi mütena'im kılacağından mı taaccüp ediyorsun?» demektir.
Hulâsa; melekler Sare'nin taaccübünden taaccüp ettiler ve «Siz ehl-i beyt-i nübüvvet olduğunuz için Allah-u Tealâ size herkesten ziyade birtakım nimetler vermesi yeni görülmüş birşey mi ki» demekle Sare'nin taaccübünün önünü aldılar. Bu misilli harikalara nail olamayan âhad-ı nâsa nazaran bu gibi harikaya taaccübün çok görülmeyeceğine dahi işaret etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ şu sözlerden sonra İbrahim (A.S.) dan korku gidip sükûnet geldiğini ve Lût kavmi hakkında mücadeleye giriştiğini ve hilimle muttasıf olduğunu beyan etmek üzere :

فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ وَجَاءتْهُ الْبُشْرَى يُجَادِلُنَا فى قَوْمِ لُوطٍ ﴿74﴾ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّاهٌ مُنِيبٌ ﴿75﴾

buyuruyor.

[Vakta ki ibrahim'den korku gitti ve mesrur olacağ müjde gelince İbrahim (A.S.) kavm-i Lût hakkında bizim resûllerimizle söz söyleşmeye başladı. Zira; İbrahim (A.S.) muhakkak sabırlı ve bir işte acele etmez ve günahlara çok teessüf edici ve her halinde Allah'a rücû' edicidir.]
Yani; melekler tarafından İbrahim (A.S.) a korkmaması tavsiye olunup İshak (A.S.) ın Sare'den doğacağı da tebşir olununca Hz. İbrahim'den korku gitti, yerine sürür geldi ve kavm-i Lût'un ıslah-ı hâl edecekleri ümidine binaen Lût kavmi hakkında meleklerle mücadeleye başladı ve onlar hakkında şefaat etmek istedi. Zira; İbrahim; ahz-ı intikamda acele etmez, halimdir. Binaenaleyh; bilcümle musibetlere sabredici ve nâstan sadır olan günahlara çok keder edici ve cemi' işlerinde Allah'a rücû' edicidir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) ın mücadelesi; meleklerledir, Cenab-ı Hak'la değildir. Bu mücadele halka rikkat-ı kalbinden ve şefkat ü merhametinden ve şefaat-ı hasene kabilinden olduğundan mücadele-i müstahsenedir, yoksa indeşşeri' mezmum olan mücadele değil ki, «İbrahim (A.S.) nasıl mücadele eder» unvanında suâl varid olsun, bu suâl varid olmaz. Çünkü mücadele; meleklerle mezhepte mücadeledir. Zira; melekler taraf-ı ilâhiden kavm-i Lût'un ihlâkine me'mur olduklarını beyan edince İbrahim (A.S.) emr-i ilâhi emr-i mutlak olup emr-i mutlak da acele icab etmeyeceğine binaen te'hiri caiz olacağını ileri sürdü ve «Bir müddet-i muvakkatada te'hir ederlerse belki kavm-i Lût ıslah-ı hâl ederler» demişti. Melekler ise ihlâkla emir, fevrî yani aceleyi icabettiğini beyan etmeleriyle bir mübahase kapısı açıldı. Binaenaleyh; bu mübahase meşru bir mübahase olduğundan İbrahim (A.S.) hakkında «Gayrımeşru mübahaseye cüret etti» diyen zındıkların sözleri merduddur.
(لَحَلِيمٌ) deki h i l m ; çok sabretmek ve kusur eden kimseden intikaama sürat etmeyip intikaamını te'hir etmektir. (أَوَّاهٌ) âh ü enini çok olup nâsın kötü hallerine teessüf etmektir. (مُنِيبٌ) rücû' edici demektir ki, cümle umurunda Allah'a müracaat edici olduğunu beyandır. İbrahim (A.S.) ı şu sıfatlarla tavsif etmek; mücadelenin menşeinin halka rikkat-ı kalbi ve şefkat ü merhameti eseri olduğunu beyandır. Yahut İbrahim (A.S.) kavm-i Lût'un ihlâkiyle emrin şeraitinden sual etmişti. Melekler ihlâkin şartlarını beyan edince İbrahim (A.S.) ihlâkin şartları henüz tahakkuk etmediğinden bahsetti. Melekler de şartların tahakkuk edip ihlâkin zamanı geldiğinden bahsettiler. İşte mübahase bu cihetle cereyan ettiğinden İbrahim (A.S.) hakkında caiz bir mübahasedir, yoksa tecviz olunmadık bir mübahase değildir. Eğer tevciz olunmadık bir bahis olmuş olsaydı mücadeleyi beyandan sonra Cenab-ı Hak İbrahim (A.S.) ı hilmle, inabeyle tavsif buyurmaz ve sena etmezdi.
İbrahim (A.S.) ın kendi halîm olduğundan meleklerden de kavm-i Lût hakkında halîm olmalarını taleb etmiştir. Çünkü; bir insan hangi sıfat ve tabiat üzere olursa herkesin o sıfat ve tabiat üzere olmasını arzu eder. Binaenaleyh; kavm-i Lût'un ihlâki hakkında meleklerin acele etmeyip teenni ile davranmalarını teklif etti. Melekler bu teklifi kabul etmeyip acele edeceklerini beyan edince dayanamayıp âh ü enine başladığı cihetle Cenab-ı Hak (اوه) olduğunu beyanla sena etmiştir.
Melekler Hz. İbrahim'in teklifini kabul etmeyince âh ü enine suratla beraber bu azabın kavm-i Lût'tan defi hakkında Cenab-ı Hakka rücû' ettiğini beyan için Vâcib Tealâ inabe sıfatıyla dahi İbrahim (A.S.) ı sena buyurmuştur.
Hulâsa; Hz. İbrahim'den korku zail olup müjde gelince kavm-i Lût hakkında mübahaseye giriştiği, hilim, âh ü enin ve Cenab-ı Hakka rücû' sıfatlarıyla muttasıf olduğu ve her müminin bu sıfatlarla muttasıf olması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ın mücadelesi üzerine varid olan emr-i ilâhiyi beyan etmek üzere :

يَا إِبْرَاهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَذَا إِنَّهُ قَدْ جَاء أَمْرُ رَبِّكَ وَإِنَّهُمْ آتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍ ﴿76﴾

buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) meleklerden Lût kavminin ihlâkinin te'hirini taleb edince melekler İbrahim (A.S.) a «Ey İbrahim ! Lût kavmi hakkında mücadeleden vazgeç, terket mücadeleyi. Zira; Rabbin Tealâ'nın onların helâklerine dair olan emri geldi. Onların ma'siyette devamlarından dolayı kaza-yı ezelî zuhur edecektir. Çünkü; hükm-ü ilâhi hilâfında birşey olmak ihtimali yoktur. Binaenaleyh; onlara reddine ihtimal olmayan bir azap gelecektir. Boşa yorulma, vazgeç mücadeleden» dediler.]
Yani; melekler «Onların ıslâhını gözetmekte fayda yoktur. Zira; ıslah-ı hale teşebbüsleri yok ki, ıslah olsunlar da azap reddolunsun. Eğer ıslah-ı hâl edecek olsalardı Cenab-ı Hak azaplarına kat'i hüküm vermezdi» demekle mücadeleyi bırakmasını İbrahim (A.S.) dan rica ettiler ve bu mücadelede ısrarın faydası olmayacağını iki cihetle ispat ettiler ki,
B i r i n c i s i ; bunların ihlâkine emr-i ilâhinin gelmesi,
i k i n c i s i de reddolunmaz bir azabın onlara gelici olmasıdır. Bu iki delilin herbirini (ان) ve (قد) lâfızları gibi edat-ı te'kidle takviye ve tevsik ettiler.
Hulâsa; meleklerin İbrahim (A.S.) a «Vazgeç bu ısrardan yâ İbrahim ! Zira; onların helâklerine dair Rabbin Tealâ'nın emri geldi ve onlara reddi mümkün olmadık bir azap gelecektir» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ, melekler kavm-i Lût'un helâkine dair sudur eden emr-i ilâhinin kat'i olduğunu beyandan sonra İbrahim (A.S.) a vedâ' edip Lût (A.S.) ın hane-i saadetine geldiklerini beyan etmek üzere :

وَلَمَّاجَاءتْ رُسُلُنَالُوطًاسِىءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا وَقَالَ هَذَا يَوْمٌ عَصِيبٌ ﴿77﴾

buyuruyor.

[Vakta ki, bizim resûllerimiz Lût (A.S.) a gelince Lût (A.S.) onların gelmesini iyi saymadı ve onları muhafaza hususunda takati daraldı ve «Şu gün bir müşkül gündür» demekle müzayaka içinde kaldığını izhar etti.]
Yani; İbrahim (A.S.) ın müsafirleri ve Allah-u Tealâ’nın resûlleri olan melekler Hz. İbrahim'e vedayla Lût (A.S.) ın huzuruna gelince Lût (A.S.) onların gelmesini iyiliğe alâmet addetmedi ve rûhu daraldı ve «Bugün müşkül bir gündür» dedi.
Fahri,Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile melekler genç ve parlak delikanlı suretinde müsafir geldiklerinden dolayı Lût (A.S.) sıkılmıştı. Çünkü; müsafirlerin halleri kavm-i Lût'un arzularına muvafık olup onlar kötülük kasdederlerse müdafaadan âciz kalacağını zannetmesine binaen esef edip daralıyordu. Gelenlerin melek olup kavminin helâki onların elinde bulunduğunu bilmiyordu. Binaenaleyh; bu surette müsafirlerin gelmesini iyiliğe alâmet saymadığından kalbi daraldı, me'yus ve mükedder oldu. Çünkü; müsafirler gaayet güzel ve tenasüb-ü a'zâya malik, letafet ve melâhat sahibi genç ve sakalsız beni Âdemden delikanlı suretinde geldiklerinden muhafazaları hususu Lût (A.S.) a pek güç gelmişti ve müsafirleri hanesinden de çıkaramadı. Yani «Gidin, siz burada olamazsınız» diyemedi. Çünkü; müsafiri adi insafı olan bir kimse bile reddedemez, nerede kaldı ki, Lût (A.S.) gibi bir peygamber-i zişan reddetsin. Elbette reddedemedi ve kavminin habasetini ve hücum edeceklerini bildiğinden büyük bir müşkülât ve suûbet içinde kaldı. Zira; müsafirlere gidin dese olmaz ve kavmine siz durun dese durmaz, binaenaleyh; nefsi daraldı ve ne yolda idare edeceğini düşünüyordu.
(ذَرْعًا) kuvvet ve kudret manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Müsafirleri muhafaza hususunda kudreti tükendi ve müdafaaya kuvveti kâfi olamayacağını bildiğinden müsafirlerin gelmesi Lût (A.S.) a keder verdi] demektir.
Hâzin, Medarik ve Nişâbûrî'nin beyanlarına nazaran öğle vakti bir tarlada iş işlerken müsafirler Lût (A.S.) ın yanına geldiler ve müsafir olmak istediler. Lût (A.S.) bittabi' reddedemedi Binaenaleyh; hanesine götürmeye karar verdi. Yola çıktılar, fakat Lût (A.S.) müsafirlerle kavmi arasında bir münasebet göremediğinden kavminin halini.bir nebze anlatmak istedi ve dedi ki «Bu karye ahalisinin hallerini bilir misiniz?» Müsafirler «Nedir halleri?» diye suâl ettiler. Lût (A.S.) «Yeryüzünde bu karye ahalisinden şerir bir ahali yoktur» demesi üzerine Cibril-i Emin arkadaşlarına «Şahit olun» demiş, meğer Allah-u Tealâ «Lût (A.S ) kavminin aleyhine dört defa şehadet etmedikçe ihlâk etmeyin» buyurmuştu. Şu halde birinci merrede kavminin aleyhine Lût (A. S.) ın şehadetine şahit olun demek istemiştir. Bu minval üzere üç defa dahi şehadet vuku bulmuş ve Lût (A.S.) ın hanesine karyenin arka tarafından kimse görmeksizin gelip girdiklerinde Lût (A.S.) ın kâfire haremi Hz. Lût'la beraber üç delikanlının haneye geldiklerini komşularına haber verir.

***
Vâcib Tealâ, bu haber üzerine kavminin müsafirleri yakalamak üzere hücum ettiklerini beyan etmek üzere :

وَجَاءهُ قَوْمُهُ يُهْرَعُونَ إِلَيْهِ وَمِن قَبْلُ كَانُواْ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ

buyuruyor.

[Lût (A.S.) ın kavmi müsafirlerin geldiğini ve müsafirlerin kendi efkâr-ı fâsidelerine muvafık olduğunu haber almca Lût (A.S.) ın hanesine girmek üzere süratle geldiler. Bundan evvel de âdetleri kötü amel işlerlerdi. Müsafirlere de aynı ameli işlemek üzere geldiler.]
(يُهْرَعُونَ) sıkışa sıkışa birbirini kakarak seğirtmektir. Çünkü; onlar müsafirleri haber alınca içlerinden birçok kimseler birbirlerine basarak ve kakarak hane-i Lût'un etrafını çevirmişler, içeriye girmek için hanenin etrafını dolaşırlar, girmeye fırsat ararlar ve Lût (A.S.) a hile yapmak isterlerdi. Zira; bunlar şeriattan çıkmış, aklın ve naklin kabul etmediği livata gibi bir günahı işlemeyi kendilerine âdet edinmiş birtakım erazil olduklarından âr, namus ve hayayı büsbütün terkederek açıktan fuhşiyatı işler ve perva etmez bir hale geldiklerinden eceli gelen kimsenin kan gözünü bürüyerek ne yaptığını bilmediği gibi bunların da helâk olacakları zaman geldiğinden kudurmuş kelpler gibi açıktan saldırmaya başlamışlardı ve Lût (A.S.) a eza etmekten çekinmediler, nasihat dinlemediler ve akıbet canlarını Cehennem'e gönderdiler.
Lût kavminin bu müsafirler gelmezden evvel de böyle fuhşiyata meyi ü muhabbetleri olup fırsat düştükçe işlemekten hâlî kalmadıklarına ve her zaman bu kötülük için sa'yettik ! erine işaret zımnında istimrara delâlet eden (يُهْرَعُونَ) muzari sıygasıyla varid ve bunların kötü amelleri yalnız livataya münhasır olmayıp birçok daha kötü amelleri işlemek âdetleri olduğuna işaret için (سَّيِّئَاتِ) lâfzı cemi' sıygasıyla nazil ve evvelden beri âdetleri kabahat olduğuna işaret için geçmiş zamana delâlet eden (كَانُواْ) kelimesi varid olmuştur.
Hulâsa; müsafirler Lût (A.S.) ın hanesine gelince fuhşiyata münhemik olan kavmi koşa koşa Lût (A.S.) ın hanesi etrafına geldikleri ve bundan evvel âdetleri seyyiat işlemek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Lût (A.S.) ın kavmine müdafaadan âciz olduğunu görünce müsafirlerin kemâl-i muhafazasına gayret ve hamiyetinden naşi irad etmiş olduğu kelâmını beyan etmek üzere :

قَالَ يَا قَوْمِ هَؤُلاء بَنَاتِى هُنَّ أَطْهَرُ لَكُمْ فَاتَّقُواْ الله وَلاَ تُخْزُونِ فى ضَيْفى أَلَيْسَ مِنكُمْ رَجُلٌ رَّشِيدٌ ﴿78﴾

buyuruyor.

[Kavm-i Lût müsafirlere su-i kasdetmek üzere hane-i Lût'a hücum edince Lût (A.S.) kemâl-i gayretinden kavmine nasihata başladı ve dedi ki, «Ey kavmim ! Şu sizin zevceleriniz benim kızlarımdır. Sizin için onlar tahir ve temizdirler, size onlar helâldir. Binaenaleyh; haramı ve bilhassa böyle akim ve naklin kabul etmediği bir habaseti irtikâba sizin için ihtiyaç yoktur. İhtiyaç olmadığı halde bu cinayeti irtikâb etmekte Allah'tan korkun ve bu gibi kötü fiili işlemekten vazgeçin ve müsafirlerim hakkında âleme karşı beni rüsvâ ve müsafirlerime karşı mahcub etmeyin ve sizden hiç mi aklı başında bir kimse yoktur?» demekle kavmini irşada çalıştı ve insafa davet etti.]
Beyzâvî, Fahr-i Râzi ve Hâzin'in bayanlarına nazaran bu âyette b e n a t la murad; Lût (A.S.) in kavminin zevceleridir: Çünkü; her nebi ümmetinin dinde pederi olduğundan Lût (A.S.) ın kavminin nisvanına «Benim kızlarımdır» buyurması sahihtir. Yahut b e n a t la murad; sulben kendi kerimeleridir. Çünkü; bundan evvel kendi kavminden kerimelerine talib olanlar olmuşsa da kavminin ahlâk-ı seyyielerinden dolayı vermemiş ve kerimelerine onları küfüv saymamıştı. Ve lâkin şimdi müsafirleri muhafaza uğrunda kerimelerini tezvie edeceğini onlara söyledi. Yeter ki, müsafirlere taarruzdan vazgeçsinler. Gerçi Lût'un kerimeleri mümine ve tezvicini teklif ettiği kimseler kâfirlerse de şeriat-ı Lût'ta mümine bi. hatunu kâfir bir kimseye tezyicyetmek memnu' değildi. Binaenaleyh; şu teklif de şeriata muhalefet olmadığından sahihti. Mümine hatunu kâfirlerin tezevvücü din-i İslâmın zuhuruna kadar imtidad etmiştir. Hatta bunun hürmetini beyan eden âyet nazil olmazdan evvel Resûlullah’ın kerimesi Zeynep (R.A.) yı müşrik olan (Eb-il Âs) ve diğer kerimesini Ebuleheb'in oğlu (Atebe) tezevvüc etmişlerdi. Sonra bu hüküm nesholundu. Binaenaleyh; bizim şeriatımızda kâfir olan bir kimse mümine olan bir hatunu nikâh edemez.
Bazı rivayete nazaran kavmi Lût, Lût (A.S.) ın hanesine girmişler ve lâkin müsafirlerin bulunduğu hücreye girememişlerdir. Zira Cibril-i Emin kapının arkasına elini tutmuş ve kapıyı kırmışlarsa da Cibril-i Emin elini yüzlerine sürünce gözleri görmez olmuş. Bunun üzerine «Lût (A.S.) evine birtakım sahirler koymuş, âleme fitne ilkaa ediyor» diyerek çekilip gitmişlerdir.
Hulâsa; Lût (A.S.) ın müsafirleri kurtarmak için her türlü esbaba tevessül ettiği, taife-i nisvana işaret ederek «Bunlar benim kızlarımdır» dediği, helâl olan hatunlardan kaza-yı şehvet etmek daha tahir olduğunu beyanla fena fiilden vazgeçmelerine çalıştığı, «Allah'tan korkun, müsafirlerim hakkında beni rüsvâ etmeyin ve sizden hiçbir akıllı kimse yok mu?» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ.Lût (A.S.) ın «Kızlarımı size nikâh edeyim» demesi üzerine kâfirlerin sözlerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فى بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّ وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ ﴿79﴾

buyuruyor.

[Lût (A.S.) ın müdafaasına ve nasihatına karşı kavmi, «Yâ Lût ! Allah'a yemin ederiz, sen bilirsin ki, senin kızlarında bizim hakkımız ve onlara ihtiyacımız yoktur. Bizim ne murad ettiğimizi suret-i kafiyede sen bilirsin» demekle nasihatim ve teklifini reddettiler.] Maksatlarının fuhşiyat olup fuhşiyattan vazgeçmeyeceklerini beyan ve maksatlarının terviç olunmasında ısrar ettiler.
İnsanların müptelâ oldukları kötü fiilden vazgeçmesi ekseriya müşkül olduğundan Cenab-ı Hak'tan iptilâdan muhafazasını istirham etmek bir vazife-i diniyedir. İptilâdan sonra da nefsini kesirle arzusuna mütabaat etmemek cihetine sarf-ı makderet etmekle nefisle mücahede vaciptir ve illâ akıbeti helâk ve rüsvalıktır. Binaenaleyh; ileride beyan olunacağa veçhile kavm-i Lût'un da akıbetleri helâk ve rüsvalıktan ibaret oldu.
Bu âyet-i celile Lût (A.S.) ın nikâhla kendi kızlarını teklif ettiğine delâlet eder. Zira; kavmi Hz. Lût'un «Şunlar benim kızlarımdır, size tahir ve temizdim demesine cevap olarak «Senin kızlarına bizim ihtiyacımız ve onlarda hakkımız yoktur» diyerek cevap vermişlerdir. Bu cevapları, Hz. Lût'un kendi kerimelerine işaret ettiğine delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ Lût (A.S.) ın kavmi söz dinlemeyip maksatlarını terviçte ısrar edince Lût (A.S.) ın sözünü beyan etmek üzere :

قَالَ لَوْ أَنَّ لِى بِكُمْ قُوَّةً أَوْ آوِى إِلَى رُكْنٍ شَدِيدٍ ﴿80﴾

buyuruyor.

[Lût (A.S.) «Sizi defedecek kadar bende bir kudret olmuş olsaydı ben sizi def ederdim] veyahut [Size mukaavemçt edemeyince kavi ve muhkem kaleden daha şiddetli olan himaye-i ilâhiyeye iltica ederim. Zira; esbab-ı maddiyeden benim için bir çare kalmadı, ancak Cenab-ı Hakkın himayesi vardır» dedi.]
Yani; Lût (A.S.) kavmine söz duyuramayınca Cenab-ı Hakka şikâyet etti ve dedi ki «Keşke benim için sizi defe kâfi kuvvet, silâhım ve muavenet edecek etbâ'ım olsaydı. Onunla size müdafaa ve şerrinizi defederdim». Yahut «Sizi defe bende kâfi kuvvet olmayınca ben de metin kale ve muhkem bir bina menzilinde olan himaye-i ilâhiyeye iltica ederim. Çünkü; bundan başka çarem kalmadı» demekle Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz etti.
Bu kelâmdan Lût (A.S.) ın maksadı; müsafirlere i'tizarını izhar etmekti. Yani «Onları defe muktedir olsam defederdim ve lâkin muktedir değilim, binaenaleyh; ma'zurum» demektir.
R ü k n – ü ş e d i d le murad; kavim ve kabile olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Keşke benim için onları defe kâfi kavim ve kabilem olmuş olsaydı onlarla sizin şerrinizi defederdim ve lâkin sizi defe kâfi kuvvetim, kavm ür kabilem olmayınca ben ne yaparım] demektir.
R ü k n - ü ş e d i d le murad; hıfe-ı ilâhî olup (او) lâfzı (بل) manâsına olduğuna nazaran manâyı âyet: [Sizin şerrinizi defe kâfi maddî kuvvetim olmuş olsaydı onunla şerrinizi defederdim ve lâkin maddî öyle bir kuvvete malik değilim, belki metanet ve resanette sabit dağların kavî bir köşesine benzeyen ve daha şiddetli olan hıfz-ı ilâhiye ve himaye-i sübhânîye sığınırım dedi.] Çünkü insanlar esbab-ı maddiyeye tevessülle beraber inayeti ilâhiyeden her vakit istimdad eder. Binaenaleyh; Lût (A.S.) esbab-ı maddiyeyle hasımlarını defe çalışmakla beraber esbab-ı maneviyeye dahi çalışmıştır.
Hulâsa; müsafirlere hücum eden süfehânın şerrini defe kâfi kudreti olmadığını beyanla aczini izharla himaye-i ilâhiyeye iltica ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ, Lût (A.S.) dan şu kelâmı işitince meleklerin Lût (A.S.) ı tebşir ettiklerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ يَا لُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَن يَصِلُواْ إِلَيْكَ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِّنَ اللَّيْلِ وَلاَ يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌ إِلاَّ امْرَأَتَكَ إِنَّهُ مُصِيبُهَا مَا أَصَابَهُمْ

buyuruyor.

[Kavmi hücum edince Lût (A.S.) in kapıdan içeriye koymayıp onlar kapının dışında Hz. Lût kapının içinde mücadeleyi son derece ileri götürüp onları iskâta ve defe takati kalmayınca melekler dediler ki «Yâ Lût biz Rabbin Tealâ'nın kavmini ihlâk için gönderdiği resûlleriz. Âsilerin şerri sana ulaşmaz, sen telâş etme. Binaenaleyh; sen evlâd ü ıyalin ve ehl-i beytinle gecenin bir miktarında karyeden çık, git ve sizden hiçbir kimse arkasına dönüp bakmasın ve helâk olan kavminin hallerine iltifat etmesin, illâ haremin bakacaktır. Zira; kavmine isabet eden azap haremine dahi isabet edecektir» demekle Lût (A.S.) ı tesliye ettiler.]
Süfehanın şerri Lût (A.S.) a ebeden isabet edemeyeceğine işaret için te'yide delâlet eden (لن) lafzıyla varid olmuştur. Yani «Onların şerri sana ebeden ulaşmaz ve bize ulaşır zannıyla elem çekip mahzun olma, koyuver onlarla bizi kendi halimize, biz onların işini görürüz» dediler. Melekler bu te'minatı verip melek olduklarını ve vazife-i me'muriyetlerini beyan edince Lût (A.S.) müdafaayı bıraktı. Âsîler içeriye girince Cibril-i Emin yüzlerine elini sürdü ve hepsi a'mâ olup girdikleri, kapıyı bulamayınca birbirini yaslayarak güçle dışarı çıktıkları ve «Lût evine birtakım sahirler koymuş, fitne yapıyor» dedikleri mervidir.
Melekler kavm-i Lûta azap için gelip Lût (A.S.) la ehl-i imanın azaptan halâsları karyeden çıkmakla olacağını beyanla Lût (A.S.) ın hareketini tayin edince Lût (A.S.) karyeden çıkmak tedarikine başlar ve sabaha yakın bir zamanda karyeden çıkar ve kavmine azap nazil olur. Meleklerin tenbihi üzerine hiç kimse dönüp arkasına bakmaz, illâ Lût (A.S.) ın kâfire olan haremi kavminin iniltilerine ve azabın gürültüsüne dayanamaz, arkasına döner. (واقوماه) diyerek feryada başlayınca kavm-i Lût'un Makine mahsus olan taşlardan birisi başına isabet etmekle derhal helâk olur.
Bu âyette i l t i f a t ; tahallüf manâsına olduğuna nazaran Lût (A.S.) ın haremi muhalefet edip karyeden çıkmadığı cihetle karyede kâfirlerle beraber helâk olmuştur.
İ l t i f a t ; arkaya dönüp bakmak manâsına olduğuna nazaran geriye bakmaktan nehyin hikmeti; Lût (A.S.) la karyeden çıkanların karyede akraba ve taallûkatları, malları, kıymetli eşyaları ve belki evlâd ve ahfadları olup müddet-i ömürlerinde o karyede merzuk olduklarından muhabbetleri sebebiyle geriye bakarlarsa ihlâk olunan zalimlere acımak gibi rıza-yı ilâhiye muhalif bir halin zuhurundan muhafaza etmektir ve büsbütün o zalimlerin meskenleri olan karyeden kat'-ı alâka edip bir daha yönlerini dönmemelerini tavsiyedir ki, fart-ı muhabbetle yönlerini dönmek gazab-ı ilâhiyi icabettiğîni beyan etmektir. Çünkü; kahr-ı ilâhiye müstehak olanlara acımak ve merhamet etmek; hikmet-i ilâhiyeye itiraz manâsını mutazammındır.
Kahr-ı ilâhiyle makhur olan âsîye merhamet onun isyanına razı olduğunu iş'âr ettiğinden onun müstehak olduğu cezaya müstehak olacağına binaen Cenab-ı Hak karye-i Lût'tan çıkanların o karyeye bir daha yüzlerini dönmekten menetmiştir. Zira; dönerlerse kalben alâkayı kesemezler. Halbuki rıza-yı ilâhiye muvafık olan bilkülliye o karyeden alâkayı kesmeleridir.
Hulâsa; meleklerin Hz. Lût'a «Sen emin ol, korkma. Zira; biz Rabbin Tealâ’nın resûlleriyiz. Sana ve senin hanen dahiline onların şerri ebeden isabet etmez» dedikleri ve gecenin bir kısmında evlâd ü ıyaliyle beraber karyeden çıkmak lâzım olduğunu Lût (A.S.) a beyan ettikleri ve karyeden çıkanlar için kâvm-i Lût'a acımak suretiyle arkaya bakmaktan menolundukları ve ancak Lût (A.S.) ın kâfire olan haremi müstesna olduğu ve kâfirlere isabet eden azabın ona da isabet edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ meleklerin kelâmlarının bakiyesini beyan etmek üzere :

إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ ﴿81﴾

buyuruyor.

[Onların azaplarının vaad olunduğu vakit sabah vaktidir. Sabah vakti yakın olmadı mı?]
Yani; «Yâ Lût ! Sen tevabiinle beraber geceden karyeyi terkederek çık. Zira; onların helâklerinin vakti sabahtır» deyince Lût (A.S.) «Sabah uzaktır. Ben daha evvel helâklerini isterdim» demesi üzerine Cibril-i Emin «Sabah yakın olmadı mı? Sabah vakti yakındır» dedi. Çünkü sabah; o gecenin sabahıdır ve o sabah da yakın olduğunda şüphe yoktur, lâkin insanlar için vücudunu arzu ettiği bir şeyin bir an evvel olmasını istemek cibillî bir şeydir. Bilhassa kavm-i Lût Allah-u Tealâ'ya isyanda pek ileri gidip Lût (A.S.) a da çok eza ettiklerinden Hz. Lût onların helâklerinde dakika fevtolmasını istemediği cihetle sabahın uzak olduğundan bahsetmiş ve melekler de «Sabah yakın değil mi?» demişlerdir.
Sabaha karîb bir zamanda onlara azap gelerek helâk olduklarına âyet delâlet eder. Bazı rivayette şafak vakti azabın geldiği beyan olunmaktadır. Âyette sabah vakti ki, sabahın evvel vakti olan şafakta helâklerine delâlet eder. Zira; azaplarının vaad olunduğu vaktin sabah olduğu tasrih olunmuştur. Sabah da şafaktan başlar.

***
Vâcib Tealâ Lût (A.S.) karyeden çıktıktan sonra azabın geldiğini beyan etmek üzere:

فَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةً مِّن سِجِّيلٍ مَّنضُودٍ ﴿82﴾ مُسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ وَمَا هِىَ مِنَ الظَّالِمِينَ بِبَعِيدٍ ﴿83﴾

buyuruyor.

[Vakta ki, bizim azabımıza dair olan emrimiz gelince melekler vasıtasıyla onların karyelerinin altını üstüne çevirdik ve onların karyeleri üzerine çamurdan yapılmış birbiri arkasında taşlar yağdırdık ve o taşlarda bunların helâkleri için hazırlandığına dair alâmetler vardır. Hatta Rabbin Tealâ indinde hangi taş kimin namına mahsus olduğu ma'lûm olduğundan hiçbir taş hazırlanmış olduğu kimsenin başından başkasına isabet etmemiştir ve bu misilli musibet zalimlerden uzak değildir.]
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Cibril-i Emin kanadını karyenin altından takar, semaya kaldırır ve o derece semaya yakın kaldırır ki, ehl-i semanın, onların horozlarının ve kelplerinin seslerini işittikleri mervidir.
Bu âyette iki cihetle mucize vardır.
B i r i n c i s i ; o kadar cesamette koca bir karye iklimini koparıp semaya yakın bir mahalle kadar kaldırmak ve civarında olan karyelere ve bilhassa Lût (A.S.) a yakın bir mahalde olduğu halde ona ve hiçbir kimseye zarar isabet etmeyip o kadar uzak kaldırdığı halde altını üstüne çevirinceye kadar su bardaklarının dökülmemesi harikuladenin büyüklerindendir. Mucizenin
i k i n c i s i ; o kadar yüksek mahalden yere bırakıldığı halde civarında olan beldelere asla hareket arız olmamasıdır. Çünkü; oldukça cesametli bir taş yüksek bir mahalden düştüğünde etrafını epeyce sallayıp sarsıntı yaptığı ma'lûmken koca bir kasabanın dağıyla, taşıyla ve haneleriyle gökyüzüne kaldırıp yere düştüğünde etrafına hiçbir sarsıntı vermemesi elbette harikulade bir hâl olup o hal de mucizeden başka birşey olamaz.
(سِجِّيلٍ) ; Farisîden lisan-ı Araba naklolunmuş bir kelime olduğuna nazaran taşla çomurdan yapılmış sert bir şeydir, yahut Cehennemden geldiğine işarettir, yahut s i c c i l ; sicilden me'huzdür. S i c i l de kitap manâsına olduğuna nazaran «Ezelde yazılmış olan kitapta mukadder olan şeylerden yağdırırız» demektir.
M e n d u d ; birbirine yapışmış demektir. Yani halkolunduğu zaman bazısı bazısına yapıştığından mendud denmiştir. Yahut m e n d u d ; birbirine tâbi olur ve birbiri arkasından gelir demektir. Şu halde kavmi Lût'un karyesine yağan taşlar yağmur damlaları gibi fasılasız birbiri arkasında semadan nazil olduğu için mendud denilmiştir, (مُسَوَّمَةً) , (حِجَارَةً) nin sıfatıdır ki alâmetlenmiş demektir. Taşlarda olan alâmet, Beyzâvî'nin beyanına nazaran beyaz ve kırmızı çizgilerdir. Yahut taşlarda bir sima var ki, o sima bu dünyanın taşlarında olmadığı gibi, azab için halkc lunduğu o simadan anlaşılmaktaydı. Yahut o taşlarda taşı atan meleğin ismi vardı. Yahut o taşta helâk olacak kimsenin ismi vardı. Velhasıl kavm-i Lût üzerine semadan yağan taşlarda garip alâmet olduğuna âyet delâlet-i kafiyeyle delâlet etmekteyse de alâmetin keyfiyeti âyette muayyen olmadığından alâmetin nasıl olduğuna dair müfessirîn beyninde ihtilâf vâki olmuştur.
Bu âyet-i celilede Cenab-ı Hak zalimlerin cümlesini tehdid etmiştir. Çünkü; zalim lâfzı cemi' ve muarrafünbillâm olduğundan istiğrak manâsını da ifade ettiği cihetle efrad-ı zâlimden her ferde şamildir, yoksa bir kavmin zalimlerine münhasır değildir. Çünkü müştak üzerine talik olunan bir hükmün sebebi; o müştak olan kelimenin me'haz-i.iştikaakıdır. Şu halde bu belâyânın sebebi zulümdür. Amma o zulüm ister kendi nefislerine isterse gayrılara olsun. Binaenaleyh; zulüm nerede varsa bu misilli belâya ile hüküm de orada vardır. Zira; sebep neredeyse müsebbip de orada mevcuttur. Şu halde adalet; nimeti celbettiği gibi zulmün de belâya ve musibetleri celbettiğine bu âyet delâlet eder. Hatta Resûlullah'ın Cibril-i Emin'den «Bu zalimlerle murad kimdir?» diye suâline Cibril (A.S.) «Senin ümmetinin zalimleri de dahildir. Zira her zâlim; gazab için halkolunan taşa ma'ruzdur ve o taş da saat be saat o zalim üzerine düşmek üzere yaklaşır ve lâkin sen içlerinde bulundukça azab-ı dünyevî te'hir olunmuştur» buyurduğu kütüb-ü şer'iyemizde mezkûrdur.
Hulâsa; kavm-i Lût'a azab-ı ilâhinin geldiği ve karyelerinin altını üstüne çevirdiği ve semadan onlar üzerine sık taneli yağmur gibi alâmetli çamurla çakıldan pişmiş taşların yağdığı ve bu gibi azapların zalimlerden uzak olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir

***
Vâcib Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan altıncısını beyan etmek üzere :

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ الله مَا لَكُم مِّنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol zamanı ki, o zamanda (Medyen) karyesi ahalisine kendi cinslerinden biraderleri Şuayb (A.S.) ı resûl olarak kavmini irşad etmek üzere gönderdik. Şuayb (A.S.) kavmine hitaben «Ey kavmim ! Allah'a ibadet edin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı ma'bud yoktur. Şu halde ibadetinizi ancak Cenab-ı Hakka hasredin» demekle kavmini tevhide davet etti.]
Şuayb (A.S.) nesepte (Medyen) ahalisiyle birleştiği için nesepte onların biraderleridir. Onlar gayrın hukukuna tecavüzde pek ziyade ileri gittiklerinden hallerini ıslah için bir mürşid-i kâmile ihtiyaçlarına binaen Cenab-ı Hak onları ıslah için Şuayb (A.S.) ı gönderdi. Çünkü; emr-i ıslahta bir kavmin bildikleri ve haline tamamıyla vakıf oldukları bir zatın te'siri ziyade olduğundan kendi işlerinden neş'et eden Şuayb'ı gönderdi ki, sözü ziyade te'sir etsin.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran (Medyen) İbrahim (A.S.) ın oğullarından birinin ismidir. O karyeyi bina ettiğinden karye onun ismiyle tesmiye olunmuş ve onun neslinden gelenlere Medyen ahalisi denmiştir.
Tevhid, üss-ül’esas olup cümle umurun mercii ve usul-ü itikaadiyatın ehem ve elzemi olduğundan bilcümle enbiya-yı kiram hazaratı ümmetlerini herşeyden evvel tevhide davet ederler. İşte şu esasa binaen Şuayb (A.S.) da herşeyden evveİ kavmini tevhide davet etmiştir. Çünkü; her ibadetin kabulü tevhide takavvuf ettiğinden tevhid, mertebede cümle itikaadiyat ve ibadetten mukaddemdir. Binaenaleyh; enbiya-yı izam ümmetlerini hakka davette daima tevhidi takdim etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kavmini tevhide davet ettikten sonra sair a'mâle davet ettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere:

وَلاَ تَنقُصُواْ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ إِنِّىَ أَرَاكُم بِخَيْرٍ وَإِنِّىَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ مُّحِيطٍ ﴿84﴾

buyuruyor.

[Ehl-i Medyen beynennas meşru olan muamelenin hikmetini ve hüsn-ü cereyanını ihlâl eden terazi ve kilede hırsızlığı âdet edince Şuayb (A.S.) onlara hitaben «Kileyi ve teraziyi ölçüp noksan tartmayın. Zira; ben sizin için bir hayır görüyorum ki, o hayrın şükrünü ifa etmek üzere kile ve teraziyi tam yapmanız lâzımdır ve ben yevm-i kıyametin herkesi ihata eden azabının sizin üzerinize nazil olmasından korkarım» demekle kavmini adalete davet etmiştir.]
Yani; «Ey kavmim ! Ölçünüzü ve tartınızı siz noksan etmeyin. Zira; ben sizin rızkınızı bol ve envâ'-ı nimetimle mütena'im görüyorum ve sizin üzerinizde Allah'ın lutûf ve ihsanı çoktur. Binaenaleyh; siz vacip olan o nimetin şükrünü'ifa ve adi ü insaf dairesinde muamelâtınızda müsavata razı olarak gayrın hukukuna tecavüz etmemek ve icabına göre muamelenizde halka ihsan etmekle nimetinizin ziyadelenmesine ve devamına çalışmaktır. Yoksa ölçüde ve terazide bir cüz'i şeyi çalmakla Allah'a âsî olmak ve nasa zulüm ve gadretmekle nimeti elden kaybetmek değildir. Çünkü şükrü edâ olunmayan nimet; her zaman helâke ve zevale ma'ruz ve mahkûmdur. Halbuki sizi ihtiyaçtan kurtaracak servetiniz olduğundan halkın elinden bir miktar şey çalmaya ihtiyacınız da yoktur. Benim şefkatim ve me'muriyetim icabı size Allah'ın emrini alâ veçhinnasiha tebliğ ediyorum. Eğer 'sözümü dinler ve nasihatimi kabul ederseniz sizin için saadet olur ve eğer sözümü dinlemezseniz hiçbiriniz hariç kalmaksızın her ferdinizi ihata eden yevm-i kıyametin azabının sizin üzerinize nazil olmasından korkarım. Zira; nâsın hukukuna tecavüzden vazgeçmezseniz gayretullahın zuhuruyla gazab-ı ilâhinin sizin üzerinize gelmesi muhakkaktır. Çünkü; sizin yaptığınız hırsızlık âlemin intizamında methaldar olan muamelâtta te'siri olduğu cihetle kahr-ı ilâhi ve gazab-ı sübhânîyi caliptir. Binaenaleyh; bu hatadan tevbeyle dergâh-ı ulûhiyete iltica ederek azaptan halâsınızın çaresini aramanız lâzımdır» demekle kavmini tarik-ı necata davet etmiştir. Çünkü âlemin intizamı; muamelâta ve muamelât ise herhalde ölçüye ve tartıya tâbi'dir. Şu halde insanlar arasında cereyan eden muamelatta emniyet-i tâmme kile ve terazide adalete riâyet etmektedir. Bunlarda hırsızlık ise matlub olan emniyeti selbe'ttiğinden intizam-ı âlemi haleldar eder. Binaenaleyh; usul-ü itikaadiyattan olan tevhide davetten sonra Şuayb (A.S.) kavmini kile ve terazide hiyanetlikten menetmiştir.

***
Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kavmini kilede ve terazide noksan vermekten nehyettiğini beyandan sonra kilede ve terazide tamam vermelerini, nehyini te'kid için emrettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

وَيَا قَوْمِ أَوْفُواْ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ وَلاَ تَبْخَسُواْ النَّاسَ أَشْيَاءهُمْ وَلاَتَعْثَوْاْ فى الأَرْضِ مُفْسِدِينَ ﴿85﴾

buyuruyor.

[Ey kavmim ! Adaletle kilenin ve terazinin hakkını verin ve nâsın eşya ve emteasında hakkını noksan vermeyin ve yeryüzünü ifsad edici olduğunuz halde nâsın hukukunu yemeyin.]
Yani; Şuayb (A.S.) kavminin me'lûf oldukları âdet-i kerihelerinden nehyettikten sonra o nehyi te'kid ve takviye etmek üzere kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim ! Siz ölçünün ve tartının hakkını verin ki, alırken ziyade, verirken noksan yapmayın. Zira; ziyade alıp, noksan vermek gayrın hukukuna tecavüz olduğu cihetle haramdır. Amma verirken müşteriye bir miktar fazla vermek caizse de me'murunbih değildir. Yani menduptur, vacip değildir. Gayrın malını çalmak ve gasb u gaarât etmek ve yol kesmek gibi ifsadatla yeryüzünü ifsad edip müfsidlerden olmayın.»
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile noksan yapmak muamelenin cemiinde haramdır. Meselâ pazarlık üzere aldığı malın parasını verirken bir miktar noksan teklif etmek caiz olamaz. Zira; pazarlık bittikten sonra noksan teklif etmek zulümdür. Okkada ve kilede noksan; muamelede intizamı ihlâl ve nâs beyninde emniyeti selbettiği cihetle âlemi ifsad ettiğinden gayrın malını çalmak ve nehb ü gaarat etmekten farkı yoktur.
Vezinde ve kilede noksandan nehiy başka, bu âyette adaletle ölçüp tartmakla emir başka olduğundan evvelki âyetle bu âyette tekrar yoktur. Kezalik bu âyetteki (وَلاَ تَبْخَسُواْ) cümlesiyle evvelki âyetteki (وَلاَتَعْثَوْاْ) cümlesinde de tekrar yoktur. Çünkü; evvelki âyette nehyolunan noksan, kile ve vezne mahsustur, bu âyette bahis ten müstefad olan noksan, cemi eşyaya şâmildir. Yani; keylî olsun ve olmasın kezalik veznî olsun ve olmasın cümlesine şamildir. Binaenaleyh; (وَلاَ تَبْخَسُوا) cemi-i hukukta noksandan nehyolduğu cihetle umumidir, bazı eşyaya mahsus değildir.
Bu âyette ifayla emirde üç fayda vardır:
B i r i n c i s i ; ziyadeye terğib,
i k i n c i s i ; insan üzerine vacip olan şeyi beyan,
ü ç ü n c ü s ü ; adaletin matlûb olduğunu ilândır.
Hulâsa; terazide ve kilede hakkını vermek vacip ve muamelede adaletin lâzım olduğu ve hiçbir hukukta noksan vermek ve yeryüzünde fesadla sa'yetmek caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kavmini noksan vermekten nehyettiğini beyandan sonra kavmine vâki' olan diğer nesayihini beyan etmek üzere :

بَقِيَّةُ اللهِ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ وَمَا أَنَاْ عَلَيْكُم بِحَفِيظٍ ﴿86﴾

buyuruyor.

[Eğer Allah'a bihakkın iman ederseniz kile ve terazide noksan muameleden hasıl olan hürmetten ihtiraz ettikten sonra helâlinden bakî kalan sizin için hayırlıdır. Halbuki ben sizin üzerinize bekçi değilim.] Zira; ben Allah'ın bana vahyettiği ahkâmı size tebliğe me'murum. Benden tebliğ ve sizden de imtisal etmek matiubdur.
İman; ecr ü mesubata nail olmanın şartı olduğundan Şuayb (A.S.) bakiyenin hayırlı olduğunu iman etmelerine ta'lik buyurmuştur. Yahut «Mü'min olursanız» demek «Benim sözüme inanırsanız» demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Beni sözümde doğru bilir ve tasdik ederseniz haramı terkten sonra bakî kalan sizin için hayırlıdır. Binaenaleyh; dinleyin sözümü, rkedin haramı. Zira; dünyada alacağınız şeyden haramı terkettiğinizden dolayı âhiret için kazanacağınız sevap daha hayırlı] demektir.
Fahr-i Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile «Ben sizin üzerinize hafız değilim» demek «Sizi irtikâb ettiğiniz günahlardan hıfzedici değilim, ancak vazifem onun günah olduğunu size bildirmektir» demek olur. Yahut «Ben sizin cümle a'mâlinizi hıfzedip herbirine mücazat edici değilim» demektir. Yahut «Siz müptelâ olduğunuz kilede ve terazide hırsızlığı terketmediğinizden dolayı elinizden gidecek nimetlerinizi hıfzedici değilim, ben ancak nasihat ediciyim. Sizi kötü amellerinizden men'e benim için kudret yoktur. Benim vazifem tebliğdir. Şu vazifemi edadan sonra ben ma'zurum. Binaenaleyh; sizin a'mâlinizden mes'ûl olmam» demektir. Çünkü bilûmum enbiyanın vazifeleri; ümmetlerine savabı tebliğ ve hata olan yolları beyan etmektir. Binaenaleyh; enbiya-ı izam tebliğ vazifelerini edadan sonra kabul edip etmemek hususunda vazife ümmete intikal eder ve kabul eden saadet yolunu, kabul etmeyen şekaavet yolunu tutar ve enbiya mes'ûl olmaz.
Hulâsa; Şuayb (A.S.) nasihatinin nihayesinde «Eğer imanınız varsa haramı terkettikten sonra helâlinden size kalan sizin için hayırlıdır. Bu hayrı ihtiyarınız lâzımdır, benim vazifem size nasihat etmek ve ahkâmı size bildirmektir. Binaenaleyh; sizin üzerinize bekçi değilim» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın bu kadar ikdam ve gayretine ve kavmine vâki olan tebligatına karşı kavminin sözlerini hikâye etmek üzere:

قَالُواْ يَا شُعَيْبُ أَصَلاَتُكَ تَأْمُرُكَ أَن نَّتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَن نَّفْعَلَ فى أَمْوَالِنَا مَا نَشَاء إِنَّكَ لَأَنتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ ﴿87﴾

buyuruyor.

[Şuayb (A.S.) kavmini vahdaniyet-i ilâhiyeye davet ve ibadetlerini ancak Allah-u Tealâ'ya hasredib putlara ibadeti terketmelerini emredip ölçekte ve terazide noksan vermekten menedince kavmi Şuayb (A.S.) a istihza tarikıyla dediler ki «Yâ Şuayb ! Babalarımızın ibadet ettikleri ma'budlarımıza ibadeti ve malımızda dilediğimiz gibi tasarrufu terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Zira; âkil olan bir kimse bunu söylemez. Sen ise âkil ve kâmil bir zatsın. Binaenaleyh; böyle şey senden sudur etmez. Şu halde bunu sana namazın emretmek gerektir» demekle Şuayb (A.S.) ı istihza ettiler.]
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Şuayb (A.S.) çok namaz kılardı ve namazı çok olduğundan namazını istihza tarikıyla «Böyle sözler aklı olandan me'mûl olmaz, senin de aklın var. Şu halde bu gibi şeyleri sana namazın mı emreder?» dediler.
Bundan evvelki âyetlerde beyan olunduğu veçhile Şuayb (A.S.) onlara hulâsa olarak iki şeyle emretmişti:
B i r i n c i s i ; tevhid,
i k i n c i s i ; hukuk-u nasa tecavüzden men'dir. Onlar da «Birinciyi terketmek münasib olamaz. Zira; babalarımızın ma'budlarıdır. İkinciyi terketmek de olamaz. Zira; malımızda tasarruftur. Çünkü; herkes mülkünde istediği gibi tasarrufa me'zundur. Biz az verir çok alırız ve çok verir az alırız. Sen ne karışıyorsun» demekle nasihat-ı ŞuayİD'i dinlemeyeceklerine söz verdiler ve dediler ki «Bu senin işin değildir. Zira; sen halîm, âkil ve kâmilsin. Kâmil olan kimselerden böyle nakıs sözler beklenmez. Bunu herhalde senin evhamât, hayâlât, vesvesat, hatırat ve daima meşgul olduğun namazların emreder. Çünkü; gerek ma'budlarımıza ibadet ve gerek malımızda tasarruf herkesin kabul ettiği şeylerdir. Binaenaleyh; hiçbir kimse diğerini bu hususlarda menedemez. Zira; insanın itikadı kendine mahsus olduğu gibi ameli de kendine mahsus olduğundan gayrın müdahaleye hakkı yoktur. Şu halde sen niçin müdahale ediyorsun? Müdahale ise senden hiç me'mul değildir. Çünkü; sen aklı başında belli başlı bir kimsesin. Binaenaleyh; bunu sana emreden senin namazındır» demekle Şuayb (A.S.) ın nesayihini ehemmiyete almayacaklarını izhar ettiler. Kelâmlarının âhirinde «Sen halîm ve reşîdsin, yani âkilsin» demek «Söylediğin sözler ma'kul değildir. Zira; bizim aklımıza mülayim gelmiyor» demektir.
Bazıları bu âyette n a m a z la murad; dindir dediler. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Bu gibi ahkâmı sana dinin mi emrediyor?] demektir. Namaz her şeriatta şeâir-i diniyenin pek büyüğü olduğu için din bedelinde namaz zikrolunmuştur.
Hulâsa; Şuayb (A.S.) ın kavmine emrettiği tevhidi ve nehyettiği hukuk-u nasa tecavüzü ve yeryüzünde fesada sa'yetmelerinden menettiğini kabul etmeyip reddettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kavmi nasihatini dinlemeyip reddettiklerini beyandan sonra Şuayb (A.S.) ın tekrar nasihata başladığını beyan etmek üzere :

قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَىَ بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّى وَرَزَقَنِى مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا

buyuruyor.

[Şuayb (A.S.) kavmine «Ey kavmim ! Eğer ben Rabbimden dâvamın sıdkına delâlet eder hüccet ve hidayet üzere olursam ve beni, kendi indinden nübüvvet ve ilm ü ma'rifet ve helâl rızkla merzuk ederse benim Rabbime hıyanet ve emrine muhalefet etmem caiz olur mu, bu hususa dair re'ymiz nedir? Söyleyin» dedi.]

وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ

[Halbuki ben sizi nehyettiğim ahkâmda size muhalefet etmek ve sizi rtehyettiğim şeyi kendim işlemek murad etmem.]

إِنْ أُرِيدُ إِلاَّ الإِصْلاَحَ مَا اسْتَطَعْتُ

[Zira; ben hiçbir şeyi murad etmem, ancak muktedir olduğum kadar ıslah murad ederim ve size nasihattan maksadım, iktidarım nispetinde ancak sizi ıslahtır.]

وَمَا تَوْفِيقِى إِلاَّ بِاللهِ

[Ve benim ıslaha muvaffak olmam başka birşeyle olmaz, ancak Allah'ın inayetiyle olur.]

عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ ﴿88﴾

[Tevfik Allah'tan olunca ben ancak Allah'a itimad ettim ve ancak her umurumda ve halimde Allah'a rücu' ederim.]
Yani; Şuayb (A.S.) tekrar nasihata başlayarak kavmine hitaben dedi ki «Ben dâvamın doğru olduğuna delâlet eder beyyine ve mucize üzerine olur ve Rabbim tarafından helâl rızıkla merzuk olursam benim için Rabbimin emrine muhalefet caiz olur mu, benim hakkımda re'yiniz nedir? Bana 'da'vay-ı nübüvvetimi ispata kâfi mucize ve helâlinden çok rızik ve mal verirse rûhanî ve cismanî, dünyevî ve uhrevî b:lûmum saâdâta malik olursam, vahy-i ilâhiye muhalefet, emr ü nehyinde hıyanetlik caiz olur mu? Halbuki ey kavmim ! Sizi nehyettiğim şeylerde ben size muhalefet etmek istemiyorum. Benim maksadım muktedir olduğum kadar sizi ıslah etmektir. Benim hakka isabete muvaffak olmam olmaz, illâ Allah'ın ianesiyle olur. Çünkü; benim itimadım ancak Allah-u Tealâ'yadır. Ve her umurumda Allah'ın muavenetine müracaat ederim. Zira; mevlâm istediğim şeyi halketmeye kaadir ve herşeyin vücut bulması onun kudreti ve avn ü inayetiyledir. Binaenaleyh; benim vazifem Allah'ın emir ve nehyini size tebliğ etmektir. Şu vazifeyi yoluyla eda ettikten sonra sizin muhalefetinize merak etmem. Zira; ceza görecek sizsiniz.»
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile b e y y i n e yle murad; Şuayb (A.S.) ın yedinde zuhur eden mucizedir. R ı z ı k la murad; Cenab-ı Hakkın helâl olarak vermiş olduğu maldır. Merzuk olduğunu beyandan maksadı; ihtiyacı olmadığını ve tebliğ mukabilinde ücret istemediğini ve ücret isteyecek kadar ihtiyacı olmadığını beyan etmektir. Şuayb (A.S.) ın rızkı gayet çok ve bol olduğuna işaret için (رزق) lâfzı kesrete delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur.
Şuayb (A.S.) kavmine her ne emreder ve her neden nehyederse kendinin dahi mükellef olup muhalefet etmeyeceğini beyan etmiştir ki nasihatinin te'siri olsun ve maksadının ancak kavmini ıslahtan ibaret olduğunu beyan etmiştir ki kavmi fesad üzere olduklarını bilsinler ve Şuayb (A.S.) in teklif ettiği tevhidi ve nâsın hukukuna tecavüzden ve yeryüzünde fesada sa'yetmekten menetmesi ayn-ı ıslah olduğuna kanaatları hasıl olsun ve bununla Şuayb (A.S.) ın maksadında bir fenalık olmadığını bilsinler de iman etsinler.
Beyzavî'nin beyanı veçhile Şuayb (A.S.) ın şu kelâmında insanlar için pek âlî bir tenbih vardır. Şöyle ki âkil olan bir kimsenin işlediği şeyin cümlesinde hukuk-u selâseye riayet etmesi vaciptir. Bu üç haktan a'lâ ve ehem olan h a k k u l l a h tır ki tevhid-i ilâhi ve şirkten tenzihtir.
İ k i n c i s i ; hakk-ı nefistir ki ibadetle nefsini tezyin ederek azab-ı Cehennem'den muhafaza etmektir. Üçüncüsü; nâsın hukukudur ki nâsı zulüm ve gadrden muhafaza ederek haklarını yerine getirmekle adalet etmektir. Çünkü u b u d i y e t i n hulâsası; iki şeydir ki Allah'a ve hukukuna ta'zîm ve riâyet etmek ve Allah'ın kullarına şefkat ve merhamet eylemektir. Şuayb (A.S.) ın nasihati ise bunun ikisini de cami olduğundan tarikların en ziyade doğrusudur.
Şuayb (A.S.) ıslahı iktidarının miktarına ta'lik etmiştir ki iktidarı ancak tebliğ olup icbar etmeyeceğini beyandır.
Ayetin âhirinde tevfiki Allah'ın ianesine hasır ve ancak Allah'a itimad etmek tevhidden ibaret olduğundan âyet-i delile ayn-ı tevhidin manâsını ifade etmiştir. Çünkü; itimada şayan ancak Allah-u Tealâ olup Allah'ın gayrı itimada şayan kimse olmadığını beyan etmektir ki ulûhiyet ancak Allah'a mahsus olup Allah'ın gayrı ulûhiyete müstehak kimse olmadığını beyan etmektir ki bu da ayn-ı tevhiddir.
Âyetin âhirinde ancak Allah'a rücû' olunacağı beyan olunduğundan bu âyet; dünyevî ve uhrevî insanlara lâzım olan ahkâmın cümlesine icmalen beyan etmiştir. Çünkü; usul-ü itikad olan tevhid ve furu-u a'mâlden matlup ıslah olduğu ve ıslah ise her türlü a'mâl-i salihada carî olup âhirete de işaret olunca âyette ahkâmın cümlesine işaret olunmuştur.
Hulâsa; insan her işinde tevfiki Cenab-ı Hak'tan istemek ehem olduğu ve cümle umurunda Allah'tan muavenet taleb ve cemi-i ahvalinde Allah'a teveccüh-ü tamla teveccüh etmek lâzım ve kâfirlerden kat'-ı ümid etmek ve onların adavetlerine mübalât etmemek ve onlara daima istiğna göstermek insanlar için mühim bir vazife olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kavmine vâki olan nasihatinin te'siri olmadığını beyandan sonra onlardan evvel geçen ümmetlere nazil olan azapların emsalinden birisi de bunlara nazil olacağını beyanla tehdid ettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

وَيَا قَوْمِ لاَ يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِى أَن يُصِيبَكُم مِّثْلُ مَا أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَالِحٍ وَمَا قَوْمُ لُوطٍ مِّنكُم بِبَعِيدٍ ﴿89﴾ وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّى رَحِيمٌ وَدُودٌ ﴿90﴾

buyuruyor.

[«Ey kavmim ! Benimle sizin beyninizde olan adavet Nûh, Hud ve Salih (A.S.) hazaratımn ümmetlerine ve cemaatlarına isabet eden azabın misli size isabet etmesine sebep olmasın. Halbuki Lût kavmi ve onların helâki size uzak olmadı. Binaenaleyh; diğerlerinden ziyade onlardan ibret almalısınız. Rabbinize vâki olan kusurlarınızdan istiğfar ve sonra Vâcib Tealâ'ya tevbeyle rücû' edin. Zira; Rabbim tevbenizi kabulle merhamet buyurucu ve tevbeyle kendine rücû' edenlere muhabbet de edicidir» demekle kavmine tehdidi mutazammuı nasihatta bulunmuştur.]
Yani; Şuayb (A.S.) kavminin taassubunu ve söz dinlemediklerini görünce merhameti ve şefkati icabı kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim ! Sizin kalplerinizde bana olan buğz ve adavetiniz ümem-i salifeye isabet eden azabın mislinin size isabetini celbetmesin. Zira; kavm-i Nûh sizin gibi hakkı kabul etmediklerinden tufana garkolundular. Kavm-i Hûd ve Salih nebilerine iman edip sözlerini dinlemediklerinden herbiri birer nevi azapla helâk oldular gittiler. Onların nebilerine olan adavetleri azaplarına sebep olduğu gibi sizin bana adavetiniz de helâkinizi cezbetmesin ve evvel geçenlerden ibret almazsanız kavm-i Lût'tan bari ibret alın. Zira; onlar zamanları ve mekânları itibarıyla size uzak değillerdir. Binaenaleyh; onlara isabet eden azabın size isabeti de uzak değildir. Şu halde onlardan ibret alarak Rabbinize istiğfar ve geçmiş olan günahlarınızın affını istirham ve istiğfardan sonra tevbeyle dergâhına rücû' edin. Zira; Rabbim istiğfar edenlere merhamet ve tevbe edenlere muhabbet edicidir.» Çünkü; kusurunu ikrarla istiğfar ve tevbe edenler Cenab-ı Hakka kesb-i- ma'rifet ettiklerinden dolayı muhabbet-i ilâhiyeye mazhar olacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. İnsanın tarik-ı müstakimden çıkması kabahattir, fakat çıktıktan sonra doğru yola avdet etmemek kabahat üzere kabahat olduğundan fenalığın fenalığını bildikten sonra ısrar etmek kadar daha fena birşey olamaz, amma fenalığı bilir ve ona nedamet ederek döner ve Rabbinden kusurunun affını dilerse kusuru affolunduğu gibi Rabbi de muhabbet eder.
Hulâsa; insana lâzım olan geçmiş ümmetlerin helâklerinden ibret almak ve kendi ma'siyetlerinden tevbe edip Cenab-ı Hak'tan mağfiret istemekle rıza-yı ilâhiyi tahsile sa'yetmek olduğu ve ehl-i hakka buğz ve adavetten ihtiraz lâzım geldiği ve ihtiraz olunmadığında adavetin mesaibe sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın nesayihini beyandan sonra kavminin o nasihatlara karşı itirazlarını beyan etmek üzere :

قَالُواْ يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًا مِّمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَاكَ فِينَا ضَعِيفًا وَلَوْلاَ رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ وَمَا أَنتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ ﴿91﴾

buyuruyor.

[Kavmi Şuayb Hazretlerine hitaben dediler ki «Yâ Şuayb ! Senin söylediğin sözlerin çoklarını biz anlamıyoruz, ve biz seni içimizde zayıf görüyoruz. Eğer senin kavim ve kabilen olmamış olsaydı biz seni taşla öldürürdük. Zira; sen bizim üzerimize galip değilsin» demekle Şuayb (A.S.) ı tehdid etmek istediler.]
(Medyen) ahalisi Şuayb (A.S.) ın davet ettiği tevhidi, kilede ve terazide noksanın haram olduğu hakkındaki beyanını anlamadıklarından bahsetmişlerdir. Çünkü şu davet; me'lûf oldukları şirkin, hava ve heveslerinin hilâfına olduğundan anlamak istememişler ve bir kötülük kasdederlerse Şuayb (A.S.) ın def edemeyeceğine işaret için içlerinde Şuayb (A.S.) ın gaayet zayıf olduğundan bahsetmişlerdir.
Şuayb (A.S.) ın onların ma'budlarına ta'nından dolayı taşla öldürülmeye lâyık olduğuna işaret için «Eğer senin kavm ü kabilen olmasaydı ve onların hatırlarına riayet etmemiş olsaydık seni taşla ihlâk ederdik ve lâkin onların vücutları ve hatırları seni ihlâke mani oldu» demekle tehdid etmişlerdir ki maksatları «Bundan böyle ma'budlarımıza ta'netmediğin gibi emvalimizde tasarrufumuza dahi müdahale etme. Eğer eski halin üzere rmıdahale edersen biz senin hakkından geliriz. Zira; sen bizim sana kasdettiğimiz kötülüğü defedecek kadar bizim üzerimize galip değilsin. Çünkü; kuvvetin bize kâfi değildir» demek istemişlerdir.
Beyzavî'nin beyanı veçhile Şuayb (A.S.) kemal-i talâkat ve belagat üzere kendi lisanlarıyla nasihat ettiği halde «Biz senin sözlerinin çoğunu anlayamadık» demek kemal-i belâhet ve hamakatlarına delâlet eder. Yahut bu sözü istihza tarikıyla söylemişlerdir. Yahut Şuayb (A.S.) a kemal-i nefretlerinden dolayı sözünü dinlemedikleri için hakikatta da anlamamışlardır. Çünkü; insanlar sevmedikleri kimsenin sözünü işitmek istemezler ve işitseler de dinlemek istemezler, dinleseler de anlamak istemedikleri her zaman ve her kavimde görülmektedir. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) ın kavmi Şuayb (A.S.) ın kelâmını anlamak üzere dinlemedikleri cihetle anlamadıklarından bahsetmişlerdir. Şuayb (A.S.) ın kavmi «Senin kavmin ve tarafın olmamış olsa biz seni taşla öldürürüz ve sen bize galip değilsin» demeleri sefihane bir mukaabeledir. Çünkü; delâil-i akliye ve nakliyeye delâille mukaabeleden âciz olan sefihlerin söğmek ve döğmek gibi birtakım âdabı ihlâl eden şeylerle mukaabele etmek âdetleridir. Zira; nazikâne delâil serdeden kimseye mukaabele o delâili nazikâne cerhetmek ve hilafını ispat etmekle olacağından böyle delâil-i hakka karşı «Seni döğeriz, öldürürüz» demek acizden başka birşey değildir.
Hulâsa; Şuayb (A.S.) ın kavmi nebilerinin kelâmından çoklarını anlamadıklarını ve Şuayb (A.S.) ı kendilerine müdafaadan âciz ve zayıf gördüklerini ve kabilesinin hatırına riayet ettiklerini ve eğer riayet etmemiş olsalar Şuayb (A.S.) ı taşla öldüreceklerini ve Şuayb (A.S.) ın onlara galip olmadıklarını beyan ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kavminin tehdidini beyandan sonra Şuayb (A.S.) ın irad ettiği nutkunu beyan etmek üzere :

قَالَ يَا قَوْمِ أَرَهْطِى أَعَزُّ عَلَيْكُم مِّنَ اللهِ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَاءكُمْ ظِهْرِيًّا إِنَّ رَبِّى بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيطٌ ﴿92﴾

buyuruyor.

[Şuayb (A.S.) ı kavmi tehdid edince Şuayb (A.S.) onlara hitaben dedi ki «Ey kavmim ! Benim akraba ve taallukaatımın hatırı için beni katletmediğinizi ve bana ezayı onlara hürmetinizden dolayı terkettiğinizi söylüyorsunuz. Benim kavm ve kabilemin kuvveti ve şerefi size Allah-u Tealâ'dan daha mı kuvvetli ve şereflidir, Allah'ın kuvyet ve kudretini nazar-ı itibara alarak onun kahrından korkmak daha evlâ değil mi? Siz Allah-u Tealâ'yı unutulmuş bir şey gibi arkanıza atılmış ittihaz ettiniz. Halbuki Allah'ın emirlerine ve nehiylerine dikkat etmeniz lâzımdır. Zira; benim Rabbim sizin cemi' a'mâlinizi bilir ve amelinize göre ceza verir. »]
Allah'ın resûlüne itimad etmemek Allah'a itimadsızlığı mucip olduğundan onların itikadına ve şirklerine nazaran keenne Cenab-ı Hakkı unutulmuş ve arkaya atılmış birşey mesabesinde kıldıklarını beyanla tekdir olunmuşlardır. Şuayb (A.S.) kavminin Allah-u Tealâ'yı bırakıp da kavm ü kabilesini nazar-ı itibara aldıkları gayet cahilane bir muamele olduğunu beyanla kavminin ne derece ahmak olduklarını meydana koymuş ve Allah-u Tealâ'nın cümle amellerini ve bilhassa bu gibi cahilane tecavüzlerini bildiğini beyanla tehdid etmiştir ki küfürlerinden vazgeçsinler ve iman etmekle helâkten halâs olsunlar, lâkin onlarda kabiliyet olmadığından Hz. Şuayb'in nasihatları te'sir etmedi, akıbet olacak şey oldu ve murad-ı ilâhi yerini buldu. Nasihat dinlemeyenler her zaman helâke ma'ruzlardır. Binaenaleyh; bunlar da helâk olmuşlardır.

***
Vâcib Tealâ, Şuayb (A.S.), kavminin küfrüzere ısrar edip söz duymadıklarını görünce son söz olmak üzere onlara irad ettiği nutk-u beliğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere :

وَيَا قَوْمِ اعْمَلُواْ عَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنِّى عَامِلٌ سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَمَنْ هُوَ كَاذِبٌ وَارْتَقِبُواْ إِنِّى مَعَكُمْ رَقِيبٌ ﴿93﴾

buyuruyor.

[Ey kavmim ! Bulunduğunuz hal üzere kudretinizin yettiği kadar amel edin. Ben de hâlim üzere amel ederim. Rüsvâ edecek azabın kimlere geldiğini ve yalancı kimler olduğunu siz yakında bilirsiniz. Binaenaleyh; siz gelecek azabı bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyeceğim.] Siz bana zarar etmek için ne kadar kuvvetiniz varsa sarfedin, çekinmeyin. Elinizden geleni geri koymayın. Bildiğinizi işleyin, ben de Allah'ın verdiği kuvvetle işime devam ve tebligatımı icra edeceğim. Şu halde çok zaman geçmeksizin azap kimlere gelecek ve sözünde yalancı olanlar kimler olduğunu bilirsiniz. Fakat iş işten geçecektir. Bu günkü kuvvetinize mağrur olmayın, işin sonuna intizar edin. Zira itibar; akıbetedir, ben de sizinle beraber âkıoete intizar edeceğim. Bakalım hak kimin yedindedir» demekle kavmine azabın nazil olacağını beyan buyurmuş ve beyan olunduğu veçhüzere azap da nazil olmuştur. Çünkü; enbiyamı izamın bu gibi mesaili beyanları vahy-i ilâhiye müstenid olduğundan hilaf olmak ihtimali olmaz.
Şuayb (A.S.) ın bu kelâmı kavminden görmüş olduğu küstahane muamelelerden küfrüzere ısrar edecekleri anlaşıldığı cihetle onlara nazil olacak azabı ve kendilerinin yalancı olduklarını beyanla son çare olarak düşünmelerini tenbih ve tavsiyedir.
Hulâsa; Hz. Şuayb'in son defa olmak üzere kavmine «Ey kavmim ! Madem ki siz söz dinlemediniz. Bildiğinizi işleyin ve olduğunuz hal üzere amel edin, ben de bulunduğum hâl üzere amel ederim, siz yakında rüsvâ edici azabın kimlere geldiğini, yalancı kim olduğunu bilirsiniz ve siz akıbete intizar edin, ben de intizar ediciyim» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Şuayb (A.S.) ın kavmine irad ettiği son nasihatini beyandan sonra onlara azabın geldiğini beyan etmek üzere :

وَلَمَّا جَاء أَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مَّنَّا وَأَخَذَتِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ الصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُواْ فى دِيَارِهِمْ جَاثِمِينَ ﴿94﴾

buyuruyor.

[Vakta ki Medyen ahalisi iman etmediklerinden onları ihlâk için bizim azabımız geldiyse biz azîmüşşan Şuayb (A.S.) a ve maiyetinde olan müminlere fazl u ihsan olan iman ve taatları sebebiyle azaptan necat verdik ve kendilerine küfürle ve gaynlara kilede ve terazide noksan vermekle zulmeyleyen ve ahalinin hukukunu pâyimal eden zalimleri Cibril-i Emin'in şiddetli sadasıyla mu-âhaze ettik ve sayha onların kulaklarına gitmekle onları tuttu. Binaenaleyh; kendi evlerinde ve memleketlerinde keenne o memlekette hiç sakin olmamış gibi ölü oldular ve hayattan asla eser görülmedi.]
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile s a y h a yla murad; Cibril-i Emin'in şiddetli sadasıdır. Gece vakti memleketlerin üzerinde yüksek sada ile sayha edince cümlesi hanelerinde helâk oldular ki sabah vakti hepsi ölmüş oldukları halde görüldüler. Keenne o beldede İnç sakin olmamış gibi bir hal üzere bulundular. Çünkü bu hal; vefat eden kimse her kim olursa olsun vefat edince keenne hanesinde hiç ikaamet etmemiş gibi görülürse de bunların o kadar azgm söz dinlememeleriyle beraber birdenbire cümlesinin helâk oluvermesi daha ziyade tesirli olduğundan keenne o beldeye ve o evlere sahip olmamış gibi oldukları açıktan beyan olunmuştur. İşte bu gibi birçok milletlerin resûlleriyle olan mübahaselerini ve akıbet helâklerini Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi birçok ahkâmı cami olduğu gibi ümmet-i Muhammede ibret ve onların helâklerine sebep olan fena amellerden tevakki etmelerini tavsiye etmektir.
İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayeten Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile sayhayla helâk olan ümmet; ikidir:
B i r i n c i s i ; Salih (A.S.) ın ümmetidir.
İ k i n c i s i ; Şuayb (A.S.) ın ümmetidir. Şu kadar ki Salih (A.S.) ın ümmetine sada memleketlerinin altından ve Şuayb (A.S.) ın ümmetine memleketlerinin üstünden geldiği mervidir.

كَأَن لَّمْ يَغْنَوْاْ فِيهَا أَلاَ بُعْدًا لِّمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ ﴿95﴾

[Agâh olun ve uyanık bulunun ki rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak Medyen ahalisi içindir. Nitekim Semud kavmi rahmet-i ilâhiyeden uzak oldukları gibi.]
Medyen ahalisinin azabı ve helâkleri Semud'un helâkine müşabih olduğundan Cenab-i Hak Medyen'i Semud'a teşbih buyurmuştur. Zira; asıl helâk olmakta her ikisi müsavi oldukları gibi sayhayla helâk olmakta dahi ikisi birbirine müsavi ve müşabihlerdir. Binaenaleyh; helâk olan ümmetler içinden tard, teb'id ve rahmet-i ilâhiyeden uzak olmakta Medyen'in Semud'a benzedikleri beyan olunmuştur.
Hulâsa; Şuayb (A.S.) ın kavmi de Semud kavmi gibi nasihat dinlemedikleri, akıbet sayhayla helâk oldukları, geceyle sada gelip sabah vakti hanelerinde hep vefat etmiş bulundukları keenne o beldede hiç sakin olmamışlar gibi hayattan eser görülmediği ve Semud'un rahmetten uzak oldukları gibi bunların da rahmet-i ilâhiyeden uzak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan yedincisi olan Mûsâ (A.S.) ın kıssasını beyan etmek üzere :

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُّبِينٍ ﴿96﴾ إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاتَّبَعُواْ أَمْرَ فِرْعَوْنَ وَمَا أَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَشِيدٍ ﴿97﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki biz azîmüşşan Mûsâ (A.S.) ı âyetlerimizle ve Musa'nın nübüvvetine açıktan delâlet eden mucizeyle Fir'avn'a, Fir'avn’ın vükelâsına ve cemaatına gönderdik. Fir'avn'ın cemaatı da Fir'avn’ın emrine ittibâ' ettiler. Halbuki Fir'avn’ın emri doğru değildi.] Zira Fir'avn; Allah'ı münkir bir dehriydi.
Yani; biz Mûsâ (A.S.) ı âyetlerimizle ve açık hüccetle Fir'avn'a ve Fir'avn'ın kavmine resûl olarak gönderdik. Fir'avn’ın cemaatı Mûsâ (A.S.) a tâbi' olmadılar. Fir'avn'ın emrine ittibâ' ettiler. Halbuki Fir'avn'ın emri doğru olmadı. Şu halde cemaatı tarik-ı müstakimi terkle tarik-ı sefahete ittibâ'ı irtikâbla cehalet ve dalâletlerini meydana koydular.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhiyle â y e t l e r le murad; Mûsâ (A.S.) ın mucizeleridir.
S u l t a n la murad; asâ ve yed-i beyzâ gibi mucizat-ı kahire ve gaalibesidir. Çünkü s a l t a n a t ; galebe manâsına olduğundan mucize içinden mucizeyi izhar eden nebinin hasmına o mucize sebebiyle galebe ettiğinden mucizeye sultan denilmiştir. Mûsâ (A.S.) ın mucizeleri dâvasının sıdkına açıktan delâlet ettiği için m ü b i n denmiştir. Çünkü; Mûsâ (A.S.) ın mucizelerinden gerek asâ ve gerek yed-i beyzâ herkesin göreceği ve hak olduğunu bileceği ve asla tereddüd etmeyeceği raddede açıktan hakkaaniyete ve Mûsâ (A.S.) ın nübüvvetine delâletle galebesini dahi te'min etmişlerdir.
İşte açıktan dâvasının doğru olduğuna delâlet eden mucizeleriyle taraf-ı ilâhiden gönderilip Fir'avn'ı hakka davet ettiği halde Fir'avn davete icabet etmediği gibi Fir'avn'ın etbâ'ı da icabet etmediklerinden Fir'avn'ın emrine ittibâ' ettiler. Halbuki Fir'avn sanii inkâr ettiğinden her emri dalâlet ve mazarrattan ibaret olduğu azıcık aklı olanlar için malûmdu. Çünkü; Fir'avn Allah'ı münkir bir dehrî olduğundan kendi itikadında her memleket ahalisi o memleketin padişahına ta'zîm ve ibadetle meşgul olması vacipti. «Mesalih-i ibad ve intizam-ı âlem bununla hasıl olur, eğer reâyâ padişahlarını ma'bud tanımaz ve ona ibadet ve itaatla meşgul olmazsa kıvam-ı âlem mihverinden çıkar» demekle bütün reayasını kendine ibadete davet eder ve kemâl-i şiddetini icra ve nası ibadetine icbar ve ikrah ederdi. Hatta kendinin Allah olduğuna dair tefevvuhata dahi cüret eyler ve bu misilli hezeyanına halkın itikad etmesini emreder ve bu gibi batılla emrine Fir'avn'ın kavmi de ittibâ' ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurduğu gibi bu emrin doğru olmadığını dahi beyan buyurmuştur. Çünkü; böyle itikad-ı batıl sahibinin emri elbette doğru olamaz. Fakat ne çare ki Fir'avn'ın kavmi gayet cahil ve akılları noksan olduğundan her şeyi Fir'avn'dan bekler ve Fir'avn'ın emrine itaattan başka birşey bilmezlerdi. Gerçi içlerinde âkil ve hakikati bilenler varsa da Fir'avn'ın kahrı altında ezildiklerinden meydana çıkamıyorlardı. Binaenaleyh; Fir'avn istediği gibi herkesi istihdam ederdi ve zulmü temâdî etti, reâyâ üzerine tasallutu uzadı ve tahammül olunmaz bir hale gelince gayret-i ilâhiye zuhur eyledi. Mûsâ (A.S.) vasıtasıyla kendisi ve devleti mahv u muzmahil oldu.
Mûsâ (A.S.) ın mucizeleri; asâ-yı Mûsâ, elinin gözleri kamaştırır derecede beyaz olması, Mısır arazisinin tufana garkolması, çekirge yağması, Nü suyunun Beni İsrail'e su olduğu halde Fir'avn'ın kavmine kan olması, meyvelerine noksan ve âfet erişmesi ve kurbağa yağıp bütün tedarikâtlarını yemesi gibi herkesin görüp bileceği şeyler olduğundan mucizelerinin meydanda olduğu beyan olunduğu gibi mucizesinin çokluğuna dahi işaret için (آيات) cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü; ta'dad olunan müteaddid mucizeler Mûsâ (A.S.) ın yedinde zuhur etmiştir.
Hulâsa; Hz. Musa'nın açık ve galip mucizelerle Fir'avn'a ve cemaatına resûl olarak taraf-ı ilâhiden gönderildiği, Fir'avn'ın cemaatı emr-i Fir'avn'a ittibâ' edip Mûsâ (A.S.) ın davetine icabet etmedikleri ve halbuki Fir'avn'ın emri doğru olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ dünyada Fir'avn'ın emri doğru olmadığını beyandan sonra âhirette halini dahi beyan etmek üzere :

يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ ﴿98﴾
وَأُتْبِعُواْ فى هَذِهِ لَعْنَةً وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ ﴿99﴾

buyuruyor.

[Yevm-i kıyamette Fir'avn kavminin önüne geçerek kavmini alır, Cehennem'e götürür. Cehennem ne çirkin mahal ki Fir'avn ve kavmi ona girerler. Dünyada ve âhirette Fir'avn ve etbâ'ı lanet olunurlar. Ne kötü adamlar ki bu kötü atiyye olan lanet onlara verilmiştir.]
Yani; Fir'avn dünyada kavminin önüne düşüp dalâle götürdüğü gibi yevm-i kîyamette dahi Cehennem'e giderken kavminin önüne düşer, Cehennem'e alır, götürür. Cehennem'e girenlerin çirkin oldukları gibi girecekleri Cehennem dahi gayet çirkin bir mahaldir. Fir'avn ve etbâ'ı o çirkin mahalle girecekler ve ebedî orada kalacaklardır. Fir'avn ve cemaatı gerek dünyada ve gerek âhirette lanet olacaklarından lanet onlara tâbi' kılınmıştır. Zira; Allah-u Tealâ melekler ve rusûl-ü kiram ve sulehâ-yı enam taraflarından onlar daima lanetle yadolunmuşlardır. Keenne lanete kadar istihkakları vardır ki her nereye gitseler lanet onların arkasından gidiyor, yakalarını bırakmıyor. Çünkü; dünyada daima lanet icabeden işlerle meşgul olduklarından lanet onlardan ayrılmadığı gibi iman etmeden âhirete gittiklerinden âhirette dahi lanet onlardan ayrılmaz demektir. Şu lanet ne çirkin bir vergidir ki onlara verilmiştir. Zira lanet; rahmet-i ilâhiyeden uzak olmayı ve ebedî lûtf-u ilâhiden mahrumiyeti icabettiğinden insan için bundan daha büyük bir musibet olamaz. Binaenaleyh; atiyye olan lanet kötü olduğu gibi o atiyye kendilerine verilen Fir'avn ve cemaatı dahi kötülerdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Fir'avn'ın emri reşid yani doğru olmadığına delildir. Çünkü; akıbeti Cehennem ve lanet olan kimsenin emri doğru olamayacağı tabiidir. Yahut bu âyet emrifir'avn'ın reşid olmadığını tefsirdir. Yani r e ş i d ; akıbeti emin ve memduh manâsına olduğundan «Fir'avn'ın emri reşid değil» demek «akıbeti emin ve memduh değil» demektir.
Bu âyet Fir'avn'ın emri reşid olmadığına delil olduğuna nazaran takriri şöyledir: Fir'avn'ın emri doğru değildir. Zira; Fir'avn kıyamette kavminin önüne düşerek Cehennem'e alıp götürecektir. Her kimse ki kıyamette kavminin önüne düşüp Cehennem'e götüre, onun emri doğru değildir. Binaenaleyh; Fir'avn'ın emri doğru değildir.
V i r d gelmek ve m e v r i d ; gelinecek mahal demektir. Mevrid; esasen subaşı gibi harareti söndürecek mahal ise de Cehenneme mevrid denilmesi Fir'avn ve etbâ'ını tahkir ve tehakküm içindir. Zira; Cehennem harareti söndürmeyip bilâkis teşdid ettiğinden «Cehennem hararetinizi söndürecek mahaldir, haydi gelin» demektir ki onlara tehekkümdür.
R i f d ; vermek, m e r f u d ; verilen şey demektir. Bu makamda Fir'avn'a ve etbâ'ına verilen şey; lanettir. Binaenaleyh; «Verilen lanet de kötü, onu vermek de kötü» demektir ki verilen kimselerin kötülüklerine delildir. (بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ) ateşten ibaret olan gelinecek mahalle gelmek ne çirkin oldu demektir.
(بِئْسَ الرِّفْدُ الْمَرْفُودُ) lanetten ibaret olarak verilen şeyi vermek ne kötü oldu demektir. Yani «Çirkin olan laneti vermek ne çirkin atiyyedir» demek olur.
Hulâsa; dünyada bir kavmi dalâlete sevkeden kimsenin âhirette o kavmi Cehennem'e götürmekte kavmin önünde delil olacağı ve lanete istihak kesbedenlerin lanet, dünyada ve âhirette yakalarını bırakmayacağı ve lanetin en kötü bir atiyye olduğu ve bu kötü atiyyenin Fir'avn'e ve kavmine verildiği ve onların mesleğine sülük eden her kavme bu kötü atiye olan lanetin verileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bu sûrede enbiya-yı izam hazara tının bazılarının kıssalarına işaret ettikten sonra cümle kıssaların hulâsasına işaret etmek üzere :

ذَلِكَ مِنْ أَنبَاء الْقُرَى نَقُصُّهُ عَلَيْكَ مِنْهَا قَآئِمٌ وَحَصِيدٌ ﴿100﴾

buyuruyor.

[İşte şu zikrolunan haberler geçmiş ümmetlerin karyelerinin ve karyelerinde bulunan ahalinin ahvaline ve vukuatlarına dair haberleridir. Biz azîmüşşan bu âyetlerle onların haberlerini Kur'an'da habibim ! Senin üzerine hikâye ediyoruz. Sen de ümmetine haber verirsin ki onlar da o karyelerin ahalisinin hallerinden ibret alsınlar, küfürlerinden vazgeçsinler. Zira; o karyelerden bazıları ma'mur ve bazıları da haraptır.] Binaenaleyh; o harabelere nazar ederek ibret almak insanlar için en mühim bir vazifedir.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyette k a i m le murad; damı olmadan harabelerde dikilen duvarlardır.
H a s î t le murad; bükülliye âsârı zail olan harabelerdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Yâ Ekrem-er Rusûl ! Şu sana haber verdiğimiz kıssalar ümem-i salifenin karyelerinin haberleridir. Biz onları sana haber veriyoruz ki kavmin onlardan ibret alsın. Zira; geçmiş ümmetlerden âsî olanların karyelerinden bazılarının harabeleri damsız duvar olarak ayak üzerinde duruyor ve bazılarının harabelerinden asla eser kalmamış, biçilmiş ve sürülmüş ekin gibi mahvolmuş, âlemde nişanı kalmamış] demektir. Şu halde sonra gelenlere vazife; onların hallerinden ve asarından ibret almaktır ki ma'siyetlerinden vazgeçerek helâkten halâs olsunlar. Bu misilli kıssaları zikirden maksat; avam-ı nâsın delâil-i akliyeden yoluyla istifade etmeleri içindir. Zira; sırf delâil-i akliyeden intifa' etmek insan-ı kâmile mahsus olduğundan herkes intifa' edemez. Amma delâil-i akliye zikrolunup da ümem-i salifenin kıssalarını zikirle izah ve takviye olunduğunda herkes anlayabilirler. Binaenaleyh; delâil-i akliyeden lâyıkıyla istifade etmek arzu edenler kendilerinden evvel geçenlerin hallerinden aldıkları basiretlerin inzimamıyla daha ziyade delâilden istifade edeceklerinde şüphe yoktur. Çünkü; ümem-i salifenin kıssalarında enbiyanın delilleri ve ümmetlerinin o delillere itirazları ve şüpheleri ve o şüphelere nebilerinin vermiş oldukları musip cevaplar ve ümmetlerini ikna' ve ilzam için serdettikleri aklî ve naklî delilleri mevcut olduğundan bunların cümlesini nazar-ı tetkikten geçiren bir kimse için deliller tamamen açığa çıkar ve anlaşılmadık bir ciheti kalmadığından iman etmeyenlerin i'tizara mecalleri kalmaz. Şu halde Kur'an'da enbiya-ı salifenin vukuatlarını beyan etmek; ümmet-i Muhammedi delâil-i akliyeye îsâl içindir. Bu garip vak'aları işitip küfrüzere ısrar edenlerin akıbetleri ne olduğunu ve ne olacağını ve müminler ne gibi âfetlerden kurtulmuş ve kurtulacağını bilirler. Binaenaleyh; yevm-i kıyamete bir diyecekleri kalmaz. Ümem-i salifenin ahvalini beyan; ümmet-i Muhammed'i insafa ve ibrete davet ettiği gibi birtakım ahkâmı da câmi'dir ve haberler arasında cami' olan ahkâm bizim için şeriattır. Zira; enbiyayı sabıkanın şeriatlarını Cenab-ı Hakkın bize beyanı bizim için şeriat olduğu kavaid-i usuliyemiz iktizasındandır.

***
Vâcib Tealâ ümem-i salifeden bazılarının harabelerinin ayak üzerinde sırf duvar olduğu hâlde durduklarını ve bazılarının da bilkülliye nabedid olduğunu beyandan sonra onların helâklerine sebep kendi nefislerine zulümleri olduğunu beyan etmek üzere :

وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ فَمَا أَغْنَتْ عَنْهُمْ آلِهَتُهُمُ الَّتِى يَدْعُونَ مِن دُونِ اللهِ مِن شَىْءٍ لِّمَّا جَاء أَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍ ﴿101﴾

buyuruyor.

[Biz onlara zulmetmedik ve lâkin onlar nefislerine zulmettiler. Binaenaleyh; onlara Allah'tan başka ma'bud ittihaz ettikleri putları menfaat vermedi. Ve hiçbir şeyden onları ganî kılamadı. Rabbin Tealâ'nın azabı onlara geldiği zaman ma'budları onlardan azabı defi'le ihtiyaçtan kurtaramadı ve o putlar onlara helâkten başka birşey ziyade edemediler, ancak helâklerini ziyade ettiler.]
Yani; ümem-i salifeyi ihlâk ve beldelerini tahrip ve eserlerini âlemden mahvettiğimizden dolayı biz onlara zulmetmiş olmadık. Zira bu helâk; onların kendi istihkaklarıdır ve lâkin onlar bizim mahlûklarımızdan hiçbir şeye muktedir olmayan, taştan ve ağaçtan yapılma putları ma'bud ittihaz ve onları ibadete ehil zannıyla ibadet edip indelhâce onlardan şefaat beklediklerinden ve menfaat ümîd ettiklerinden dolayı nefislerine zulmettiklerinden azaba müstehak oldular ve bizim azabımız onlara geldiği zaman onların ma'bud ittihaz ettikleri putlar hiçbir belâyı onlardan defi ve onları azaptan halâs edemediği gibi ihtiyaçtan da kurtaramadı ve putlara ibadet eden kâfirlere kahr u tedmir ve helâkten başka bir şey ziyade edemediler, ancak kemâl-i şiddetle helâklerini icabettirdiler. Çünkü; kâfirler iman etmedikleri cihetle helâke müstehakken putlara ibadetleri sebebiyle, helâkleri ve onlardan menfaat beklerken ayn-ı mazarrat olması onlar için helâk üzerine helâk ve azap üzerine azap olduğundan bu âyette helâklerinin ziyade olduğu beyan olunmuştur. Zira menfaat beklenen birşey in mazarrat olması; azap üzerine azap olduğunda şüphe yoktur.
Bu âyet-i celile; üç hükmü camidir :
B i r i n c i s i ; kâfirlere azabetmekle Cenab-ı Hakkın zulmetmeyip onların küfrü irtikâbları sebebimle kendi nefislerine zulmettikleri,
i k i n c i s i ; Allah'ın gayrı, duâ edip ibadet ettikleri ma'budlarının onlardan hiç bir zararı def edemedikleri,
ü ç ü n c ü s ü ; putların onlara helâkten başka birşey ziyade edemediği ve ancak helâklerini ziyade ettikleridir.
Hulâsa; helâk olan ümmetlerin helâkleri taraf-ı ilâhiden zulmolmayıp ancak şirk sebebiyle kendi nefislerine zulmettiklerinden dolayı helâk oldukları ve Allah'ın gayrı ibadet ettikleri putları onlardan hiç bir belâyı defedemediği ve belki onların azabını ziyade ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ helâk olan ümmetlerin helâkleri kendilerinin zulümleri sebebiyle olduğunu beyandan sonra her zalimi ahzedeceğini ve muâhazesinin gayet acı olduğunu beyan etmek üzere:

وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِىَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ ﴿102﴾

buyuruyor.

[Ahalisi zalim olan bir karyeyi ihlâk ettiği zaman Rabbin Tealâ'nın ihlâki bu minval üzeredir. Zira; Rabbin Tealâ'nın ihlâki şiddetle acıtıcıdır.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Rabbin Tealâ'nın ahz-ı intikaamı geçmiş ümmetlere mahsus değildir. Çünkü; zulmü kendine âdet eden her karye ve belde ahalisini her zaman böylece ihlâk eder ve intikamını alır. Zira; Rabbin Tealâ'nın zalimlerden intikamı şiddetli ve acısı ziyadedir. Binaenaleyh; zulmü âdet eden her kimse ve her karye ahalisi hemen tevbeyle kusurlarının affını istirhamla helâkten halâsın çaresini aramalıdır ve illâ zulümlerinin onları helâke doğru götürdüğünde şüphe yoktur.
Fahri Râzi ye Beyzâvî'nin beyanları veçhile zalimleri ihlâk ve hanümanlarını tahrib etmek âdet-i ilâhiyeden olduğuna ve zalimlerin akıbetten her zaman korku üzere bulunmaları lâzım bulunduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; zalimlerin akıbetleri daima helan ve felâket olduğu ve büyük konaklarda az zaman içinde baykuşlar tünediği her vakit görülmektedir. Şu halde hariçteki vukuat her saat âyetin mealini tasdik etmektedir. Çünkü; zalimlerden evlât evlâdına birkaç batın payidar olmuş yoktur, belki zalimin kendi akıbeti berbat olur. Kendi harab olmazsa vefatıyla hanümanı ve evlâdı harap ve perişan olduğu her zaman görülen şeylerdendir. Binaenaleyh; dünyada payidar olmak ve âhirette selâmet bulmak isteyen kimsenin daima zulmden ihtiraz üzere bulunması lâzımdır. Çünkü; beyan olunduğu veçhile zulüm gerek kendi nefsine ve gerek gayra olsun azı ve çoğu zalimin dünyada harabiyetine ve âhirette azaba duçar olmasına sebeb olacağı kafidir.
Hulâsa; zalimlerden ahz-ı intikam etmek Cenab-ı Hakkın âdet-i cariyesi olduğu ve zalim zulmü terketmedikce Allah'ın azabından kurtulamayacağı cihetle her zaman akıbeti vehametten hâlî olamayacağı ve Allah'ın zalimlerden intikamı şiddetli olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ zalimleri ihlâk ettiğini beyandan sonra bu misilli vukuatı Kur'an'da zikrin faydasını beyan etmek üzere :

إِنَّ فى ذَلِكَ لآيَةً لِّمَنْ خَافَ عَذَابَ الآخِرَةِ ذَلِكَ يَوْمٌ مَّجْمُوعٌ لَّهُ النَّاسُ وَذَلِكَ يَوْمٌ مَّشْهُودٌ ﴿103﴾

buyuruyor.

[Helâk olan ümmetlere nazil olan azabı zikirde âhiret azabından korkanlar için ibret vardır. Şu yevm-i âhiret bir gün ki o günde hesab için nâs toparlanırlar ve o gün bir gündür ki o günde insanlar birbirini ve amellerini görür ve şehadet ederler.]
Yani; Kur'an'da geçmiş ümmetlerin vukuatlarını beyan etmekte âhirette Allahın azabından korkanlar için alâmet ve ibret alacak deliller vardır. Çünkü; geçmiş vukuat insanlar için birer vaazdır. Şu halde insanlara lâzım olan bu gibi vaazlardan müttaiz olup mucibiyle amel etmektir. Zira; helâk olan ümmetlerin helâklerine sebep olan günahların onlara da sebep olacağında şüphe olmadığından o misilli ma'siyetlerden kaçınmak lâzımdır. Fakat ibretle nazar etmek âhirete imanı olup âhiretten korkan kimselere müyesser olacağına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; âhirete imanı olmayan kimse vukuattan asla ibret almaz. Çünkü; kendi ef'âlinden ceza göreceğine inanmadığından ibrete ihtiyaç görmez ki ibret alsın. Âhirete iman etmeyen kimseler Allah'ın vücudunu inkâr ettikleri cihetle helâk olan ümmetlerin helâklerini «Esbab-ı felekiye neticesidir ve o güne mahsus bir hâdisedir, yoksa ümmetlerin günahlarından değildir» diye itikad ettiklerinden vukuattan matlub olan ibrete atf-ı ehemmiyet etmezler. Çünkü; vücud-u Bârî'yi ve âhireti itikad etmeyince onun için helâl ve haram cümlesi müsâvî olduğundan asla akıbet endişesi olmaz ve hiçbir fenalıktan çekinmez ve hiçbir şeyden utanmaz. Binaenaleyh; vukuattan müteessir olmaz ki ibret alsın ve mütenebbih olsun.(ذَلِكَ يَوْمٌ مَّجْمُوعٌ لَّهُ النَّاسُ) İşte şu yevm-i âhiret bir gün ki o gün nâsın hesab için cemolunduğu gündür. (وَذَلِكَ يَوْمٌ مَّشْهُودٌ) İşte şu âhiret günü bir gün ki o günde ehl-i arz ve ehl-i semâ hazır bulunur, yekdiğerine şehadet ederler demektir. O halde vevm-i kıyamette insanlar birbirinin amellerine şehadet edeceklerinden o güne y e v m – i m e ş h ü d denilmiştir. Yahut yevm-i kıyamette insanların amellerine ehl-i semâ ve ehl-i arz hatta herkesin kendi azaları şehadet edeceğine binaen o güne yevm-i meşhûd denilmiştir. Binaenaleyh; o günde herkes günahını inkâr etmek isterse de fayda vermez. Zira; şahidlerin şehadetlerıyle sabit olacaktır ve herkesin ameline göre ceza göreceği şüphesizdir.
Bu âyette âhiretin iki sıfatı beyan olunmuştur.
B i r i n c i s i ; o günde nâsın içtimâ' edeceği,
i k i n c i s i ; herkesin ameli şahidlerin şehadetleriyle sabit olacağı ve herkesin hazır bulunacağıdır.

***
Vâcib Tealâ âhiretin bazı evsafını beyandan sonra âhiretin te'hirinin sebebini beyan etmek üzere :

وَمَا نُؤَخِّرُهُ إِلاَّ لأَجَلٍ مَّعْدُودٍ ﴿104﴾

buyuruyor.

[Biz yevm-i âhireti te'hir etmeyiz, illâ bizim indimizde hesabı ma'lûm olan müddet-i muayyenine kadar te'hir ederiz.]
Yani; yevm-i âhireti te'hirimiz hiçbir sebebe mebni değildir, ancak müddet-i muayyenesinin tükenmesi içindir. Zira; dünyanın sayılı müddeti hitam bulmayınca dünyanın ömrü tamam olmadığından dünyanın ömrü tamam oluncaya kadar âhiret te'hir olunacak ve o sayılı hesabın bittiği dakikada âhiret vücut bulacaktır. Şu hâlde dünya müddet-i hayatını ifna etmeyince âhiret vücut bulamaz. Zira; ind-i ilâhide mukadder olan gün gelmedikçe o günde olacak vukuat elbette olamaz. Çünkü; herşey vakt-i merhununa muallâktır. Binaenaleyh; sayılı günlerin adedini yetirmedikçe âhiret günü gelmez.

***
Vâcib Tealâ âhiretin vücut bulacağı zamanı beyandan sonra âhirette olacak ahvalin bazısını beyan etmek üzere :

يَوْمَ يَأْتِ لاَ تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلاَّ بِإِذْنِهِ فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَسَعِيدٌ ﴿105﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol gelecek günü ki o günde hiçbir nefis söz söylemez, ancak söz söylemesine Allah'ın izin verdiği kimse söyleyebilir. Binaenaleyh; nâs iki kısımdır: B i r i n c i s i ; şakî, i k i n c i s i ; saiddir.]
Yani; şol gelecek bir günü zikretmek ve hatırda tutmak lâzımdır ki o günde herkes sükûta müdavemet eder. Söylemesine izn-i ilâhi olmadıkça hiçbir kimsenin söz söylemek haddi değildir. Zira; her şahıs kendi derdiyle meşgul olduğundan ağzını açmaya mecali olmaz; ancak söylemesine izn-i ilâhi olan kimse söyleyebilir. İşte o günde nâs iki kısımdır:
B i r i n c i s i ; dünyadan imansız gidenlerdir ki onlar vehamet-i akıbetle gittikleri için saadet-i âhiretten mahrum olan şakilerdir.
İ k i n c i s i ; dünyadan imanla giden, fevz ü felaha ve bittabi' saadet-i âhirete nail olan saidlerdir.
Kıyametin birçok mevkifleri, mevkileri ve nâsın birbirine muhalif ttirçok halleri olduğundan kıyamette nâsın söz söyleyeceklerine ve birbirleriyle muhasama ve mücadele edeceklerine delâlet eden âyetlerin meali bu âyete münafi değildir. Çünkü nâsın söz söyleyeceğine ve birbirleriyle muhasama edeceklerine delâlet eden âyetler bazı mevkie ve zamana nazaran vuku' bulacak ahvali beyandır. Bu âyetle bunun emsali herkesin sükût edeceğine delâlet eden âyetler ise diğer mevki'de vuku' bulacak ahvali beyan ettiğinden âyetler beyninde asla tenakuz yoktur. Zira; tenakuzda zamanda ve mekânda ittihad lâzımdır. Âyetlerde ise söz söyleyecekleri zaman ve mekân başkadır ve söylemeyip sükûta mülâzemet edecekleri zaman mekân yine başkadır. Yahut Beyzâvî'nin beyanına nazaran sükûta delâlet eden âyetler, a'zar-ı batıla beyanından sükût edeceklerini ve söz söyleyeceklerine delâlet eden âyetler ise haklı ve doğru söz söyleyeceklerini beyan içindir.
Bu âyette beyan olunan iki kısımda çocuklar ve mecnunlar da dahildir. Çünkü ş a k i yle murad; ehl-i Cehennem ve s a i d le murad; ehl-i Cennet olduğundan çocuklarla mecnunların elbette bu iki mahalden birinde bulunacaklarına binaen âyet-i celile nâsın cemiine şamildir.
Hulâsa; yevrri-i kıyamette hiçbir kimse söz söylemeyip ancak söylemesine izn-i ilâhi olan kimsenin söyleyebileceği ve nâsın iki kısım olup biri said diğeri şakî olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nâsın iki kısım olduğunu icmalen beyandan sonra her kısmın âhirete müteallik bazı ahvalini beyan etmek üzere:

فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُواْ فَفى النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ ﴿106﴾ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ ﴿107﴾

buyuruyor.

[Şol kimseler ki dünyadan imansız gittiler, onlar Cehennem'dedirler ve onlar için Cehennem'de çirkin sadalar ve merkep gibi anırmak vardır ki Cehennem'de ebeden kalıcı oldukları halde gökler ve yerler devam ettiği müddet onlar Cehennem'de ikamet ederler, illâ şol kimseler ki Rabbin Tealâ onların Cehennem'den çıkmalarını murad ederse onlar Cehennem'den çıkarlar. Zira; Rabbin Tealâ dilediğini işleyicidir. Hiç kimse karşı koyamaz. Murad ettiği işlerin cümlesini yerine getirir, asla noksan olmaz. Çünkü; fâil-i muhtardır. İstediği şeyi istediği vechüzere icrasına bir mani' yoktur ve olamaz.] Zira; dilediği zaman kahrını izhar eder. Binaenaleyh; âsîleri' Cehennem'e ithal eder ve dilediği zaman lûtfunu izhar eder, istediğini Cennet'e koyar, hiçbir kimse birşey diyemez. Çünkü hepsi onun mahlûku ve mülküdür.
Şakiler için Cehennem'de çirkin sadaları olup,' merkepler gibi anıracakları beyan olunmuştur. Çünkü; onlar Cehennem ateşine girince nefesleri daralır, solukları aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağıya inip çıktıkça merkebin anırması gibi sadalar hasıl olacağına bu âyette delâlet vardır.
Ehli Cehennem'in Cehennem'de ikametleri semâvât ve arzın devamına talik olunması ebedî Cehennem'de kalacaklarından kinayedir. Zira; Araplar ebedî olan birşeyi semâvât ve arzın devamına teşbih ettiklerinden dolayı âyet-i celile onların teşbihleri vechüzere inzal olunmuştur, yoksa gökler ve yerler kıyamette mahv u münkariz olacağı cihetle devamları kalmayacaktır. Ehl-i Cehennem'in Cehennem'de ikametleri ise ebedî olacağı muhakkaktır.
Yahut s e m a v a t ve a r z la murad; âhiretin semâvâtı ve arzıdır. Bu ma'nâya nazaran teşbihe hacet yoktur. Zira; âhiret ebedî'olduğundan semâvâtı ve arzı da ebedîdir. Yahut semâvât ve arzla murad; üst ve alt taraflardır. Çünkü; bu iki cihet dünyada ve âhirette bakîdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i Cehennem'in Cehennem'de devamları dünyada bulunan semâvâtla arza ta'lik olunsa bile onların devamının kesilmesi kıyamette kendilerinin münkariz olmasından ehl-i Cehennem'in azabının kesilmesi lâzım gelmez. Çünkü; âyette ehl-i Cehennem'in Cehennem'de muhalled olacakları sarahatla zikrolunduğu cihetle azaplarının ebedî olacağı âyetin mentûku ve ibaresiyle sabit ve kat'idir. Azabın devamı semâvât ve arza taalluku sebebiyle onların inkırazıyla azabın kesileceği âyetin mefhum-u muhalifiyle sabit olduğundan zannîdir. Zanla sabit olan; hükm-ü kafiye muâraza edemeyeceği kavaid-i usuliyemizdendir ve Hanefiye indinde nusus-u celilede mefhum-u muhalif, muteber de değildir.
Bu makamda i s t i s n a ; hulûddandır ve müstesna olanlar ehl-i imanın fasıklarıdır. Zira; onlar her ne kadar Cehennem'e gireceklerse de günahları miktarı yandıktan sonra imanları sebebiyle Cehennem'den çıkıp Cennet'e gireceklerdir. Şu halde şakî, kâfire ve mümin fasıka şamildir.
Yahut i s t i s n a ; Cehennem'de ateşle ebedî muazzep olmalarındandır. Zira; kâfirler ateşle muazzep oldukları gibi soğukla ve tabaka-i zemherir ve sair envâ'-ı azapla dahi muazzep olacaklarından istisna; ateşle azaptan istisna ve müstesna olanlar da kâfirlerdir. Çünkü; onlar üzerine Allah'ın azabı sayılmaz ve tükenmezdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ehl-i şekaavet Cehennem ateşinde ebedî bulunurlar; illâ şol zaman müstesnadır ki o zamanda onlar ateşin gayrı azapla muazzap olur ve ateşten çıkarlar] demektir.
Ş a k î lâfzı; ehl-i imanın fasıklarına şamil olduğuna nazaran bir şahısta şekavet ve saadet her ikisinin bulunacağına âyet delâlet eder. Zira; bir mümin imanı sebebiyle said olduğu gibi fıskı sebebiyle şakî dahi olur. Şu halde bir kimse minvechin said ve minvechin şakî demektir. Binaenaleyh; şekaveti sebebiyle muazzep olduktan sonra saadeti sebebiyle Cennet'e gider ve ebedî Cennet'te kalır.
Yahut i s t i s n a ; ehl-i Cehennem'in çirkin sadaları olmasındandır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ehl-i Cehennem için çirkin sadalar ve merkepler gibi anırmak vardır, illâ şol kimseler ki meşiyet-i ilâhiye onların çirkin sada ile bağırmamalarına taalluk ederse onlar bağırıp çağırmazlar] demektir.
Hulâsa; şakî olan insanların ebedî Cehennem'de kalacakları ve ancak Cehennem'den çıkmalarına irade-i ilâhiye taalluk edenlerin Cehennem'den çıkacakları ve ehl-i Cehennem'in çirkin sadaları olup merkepler gibi anıracakları ve Cenab-ı Hakkın her dilediğini işleyici olup bir mani olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ şakilerin hallerini beyandan sonra saidlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَأَمَّا الَّذِينَ سُعِدُواْ فَفى الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ عَطَاء غَيْرَمَجْذُوذٍ ﴿108﴾

buyuruyor.

[Amma şol kimseler ki dünyadan imanla gittiler. Onlar yerler ve gökler devam ettikçe ebedî kalıcı oldukları halde Cennet'tedirler, illâ onların Cennet'ten daha a'lâ ve yüce mahallere çıkmalarını Rabbin Tealâ murad ettiği zaman müstesnadır. Zira; onlar o zaman Cennet'ten daha a'lâ bir mertebeye baliğ olurlar ve ehl-i Cennet'in cümlesine arkası kesilmez ve tükenmez atiyyeler verilecektir.]
S a â d e t ; iman ve imanın muktezasıyla amel ederek imanım muhafaza eden kimselerin sıfatlarıdır. Onlar Cennet'te devam üzere bulunurlar, ancak şol zaman müstesnadır ki o zamanda cemalullahı müşahede gibi Cennet'ten daha a'lâ bir mertebede bulunmalarını Allah-u Tealâ murad ederse o zamanda onlar Cennet'ten daha yüksek bir mertebede bulunurlar.
Yahut istisna; fasıklara aittir. Çünkü; ehl-i imanın fasıkları günahları miktarı yanacaklarından Cehennem'de bulundukları müddet Cennet'te devam edemeyecekleri şüphesizdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ehl-i Cennet Cennet'te devam edeceklerdir. İllâ şol kimseler ki onların fıskları sebebiyle Cehennem'e girmelerini Rabbin Tealâ'nın murad ettiği zaman onlar devam edemeyeceklerdir. Zira; onlar evvel Cehennem'e girip günahları miktarı muazzep olduktan sonra Cennet'e girecekleri için doğrudan doğruya Cennet'e girenler gibi devam üzere bulunamayacaklar] demektir. Çünkü; iptidaen Cennet'e girenlere nazaran bunların Cennet'te devamları noksandır. Gerçi girdikten sonra bunlar da Cennet'te ebedî kalacaklardır ve bir daha çıkmazlar, sevapları da kesilmez.
(عَطَاء غَيْرَمَجْذُوذٍ) Bir atiyye ki arkası kesilmez demektir. Çünkü; ehl-i Cennet'e verilecek atiyye ve ni'metler tükenmeyecektir. Zira; Cennet nimetleri dünya nimetleri gibi zevale ma'ruz değildir. Binaenaleyh; her zaman her nimet mevcuttur ve herkes istediği nimeti istediği zaman bulur. Şu halde ehli Cennet için asla endişe yoktur. Binaenaleyh; atiyye (غَيْرَمَجْذُوذٍ) sıfatıyla tavsif olunmuştur. Çünkü; m e c z u z kesilmiş manâsına olduğundan (غَيْرَمَجْذُوذٍ) demek «Arkası kesilmez ve tükenmez» demektir. Yani; Cennet'in havası daima müsavi, hararet ve bürudet gibi şeyler olmadığı gibi fusul-ü erbaa dahi olmadığından ekip, dikmek zahmetleri yok ve nimeti bir mevsime tâbi' olmadığı cihetle her zaman bir siyak üzere nimetleri bulunur. Çünkü; hararet yok ki hasılatını ve nimetlerini yaksın ve soğuk yok ki ağaçlar yaprağını döksün de meyveden kalsın. Bunlardan hiçbiri olmayıp daima bir karar üzere olduğundan nimetleri dahi daima bir karar üzere bulunur, arkası kesilmez ve bir âfetten korkmaz.

***
Vâcib Tealâ putlara ibadet edenlerle şakî ve said olanların hallerini beyandan sonra kâfirlerin hallerini daha ziyade izah etmek üzere :

فَلاَ تَكُ فى مِرْيَةٍ مِّمَّا يَعْبُدُ هَؤُلاء مَا يَعْبُدُونَ إِلاَّ كَمَا يَعْبُدُ آبَاؤُهُم مِّن قَبْلُ وَإِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصِيبَهُمْ غَيْرَ مَنقُوصٍ ﴿109﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Şekketme sen şu kâfirlerin ibadetlerinden. Zira; onların ibadetleri kendilerinden evvel geçen babalarının ibadetleri gibidir. Biz Azîmüşşan onların azaptan nasiplerini tamam olarak veririz, asla noksan olmaz.]
Yani; nâstan küfredenlerin ahvali sana beyan olunduktan sonra şu müşriklerin ibadetlerinin batıl olduğunda ve babalarının ibadetleri gibi onların üzerine azap celbine vesile olacağında habibim ! Sen şüphe etme. Onların putlara ibadetleri babalarının ibadetleri gibidir ve biz azaptan onların nasiplerini vereceğiz, asla noksan olmayacaktır. Şu halde babalarının ibadetleri gibi bunların ibadetleri de batıl olup azaba sebep olacağı beyan olunmuştur. Zira; bir-şeyin sebebinde iştirak müsebbibinde de iştiraki icab ettiğinden kahr-ı ilâhiye sebep olan şirkte babalarına iştirak edince o şirkin sebep olduğu kahr u gazapta dahi iştirak edeceklerinde şüphe yoktur.
Zaman-ı saadette bulunan müşriklerin ibadetleri mücerret babalarını taklitten ibaret olup bir delile müstenit olmadığı beyan olunmuştur ki babalarının ibadetleri helâklerine nasıl sebep olduysa bunların ibadetleri de helâklerine sebep olacağına işaret olunmuş ve ma'bud ittihaz ettikleri putlar babalarını helâkten kurtaramadıkları gibi bunların ma'budları da bunları helâkten kurtaramıyacağına dahi işaret edilmiştir. Çünkü; babalarının putları onları helâkten kurtarmaktan nasıl âcizse bunların ma'budları da ayn-ı aciz üzerinedirler.
Bu âyette beyan olunan ma'nâlara nazaran n a s i p l e r i yle murad; azaptan nasipleridir. Amma nasipleriyle murad; rızıktan nasipleri olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen bunların batıla ibadet ettikleri halde helâklerinin taahhurunda şekketme.. Zira; onların nasipleri olan rızıklarını noksansız tamam verdikten sonra ihlâk edeceğiz. Çünkü; pederleri gibi bunların da akıbetleri helâktir, lâkin rızıktan nasiplerini tükettikten sonra helâk olacaklar] demektir. Yani; dünyada mukadder olan nasiplerini tamamen verinceye kadar helâk olmazlar. Binaenaleyh; her ne zaman ki nasipleri tükenir, işte o zaman helâk olurlar.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin halleri babalarının halleri gibi olduğunu beyandan sonra Hz. Musa'nın ve kavminin hallerini beyan etmek üzere:

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ وَلَوْلاَ كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِىَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّهُمْ لَفى شَكٍّ مِّنْهُ مُرِيبٍ ﴿110﴾

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki Mûsâ (A.S.) a biz Tevrat gibi bir kitab-ı azîmi verdik. Binaenaleyh; Musa'nın kavmi Tevrat'ta ihtilâf ettiler. Eğer bunların azaplarının te'hirine dair kelime-i ilâhiye sebketmemiş olsaydı derhal azab olunmalarıyla hükmolunurdu. Halbuki senin kavmin de Kur'an'ın hak olduğunda şek verici bir ıztırap içindedirler.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Mekke ahalisinin Kur'an'da ihtilâf ettiklerine nazar edip de mahzun olma. Çünkü; hasın her zaman hali böyledir. Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşan Mûsâ (A.S.) a ümmetinin ıslahına kâfi büyük bir kitap verdik. Zira; o zamanda küfür şayi' oldu ve ceng ü cedel çoğaldı ve adalet bilülliye mahv ü muzmahil oldu. İşte o zaman biz Tevrat'ı verdik ve ahkâmıyla amel etmelerini emrettik. Bizim emrimiz üzerine onlar taraf nidan Tevrat'ta ihtilâf olundu. Çünkü; bazıları Tevrat'a iman etti ve bazıları etmedi. Binaenaleyh; beyinlerinde ihtilâf vaki' oldu. Şu halde nebilerine itiraz ve kitaplarında ihtilâf senin kavmine mahsus bir hâl değil ki sen mahzun olasın. Eğer kâfirlerin azaplarının te'hirine dair kelime-i ilâhiyemiz sebketmemiş olsaydı onların helâkiyle derhal hükmolunur, haklı ve haksız beyinleri tefrik olunurdu, lâkin azaba istihkakları olduğu hâlde azaplarının te'hirine irade-i ilâhiyemiz taalluk ettiğinden derhal helâk olmamışlardır. Halbuki senin kavmin Kur'an'da şek içindedirler ki o şek onların her tarafım ihata etmiştir. Binaenaleyh; ne yapacaklarını şaşırmış muztarip bir halde bulunurlar.
Bu âyetten maksat; Resûlullah'ı tesliyedir. Zira; kavm-i Kureyş Kur'an'da şekkettiklerine Resûlullah mahzun olunca Cenab-ı Hak Hz. Mûsâ’nın kavminin Tevrat'ta şekkettiklerini beyanla habibini tesliye buyurmuştur. Çünkü; «Belâ umumi olunca tayyib olur» fahvasınca her ümmetin hali kitaplarında ihtilâf ve nebilerine muâraza olduğunu beyan; Resûlullah’ın hüzn ve elemini izale edeceğinde şüphe olamaz.
İnsanlar her asırda muhtelifülefkâr olduğundan milletler içinde kitaplarına iman ve ahkâmıyla amel edenler bulunduğu gibi birtakım iman etmeyenler ve iman eder gibi görünerek mu'teriz bulunup ahkâmıyla amel etmeyenler de bulunmak her zaman carîdir.
Hulâsa; Hz. Musa'ya bir büyük kitap verildiği ve ümmetinin kitapta ihtilâf ettikleri ve onların azaplarının te'hirine irade-i ilâhiye sebketmemiş olsa derhal azaplarıyla hükmolunacağı ve Resûlullah’ın kavminin de Kur'an'da şek içinde bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın kavminin Tevrat'ta ihtilâf ettiklerini beyandan sonra herkesin amelinin cezasını vereceğini beyanla resûlünü tekrar tesliye etmek üzere :

وَإِنَّ كُلاًّ لَّمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ أَعْمَالَهُمْ إِنَّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ خَبِيرٌ ﴿111﴾

buyuruyor.

[Efrad-ı insandan her ferdin cezasını Rabbin Tealâ tamamıyla elbette ifa eder. Zira; sizin a'mâlinizin cümlesini bilir ve ilminin muktezası üzere ceza verir.]
Yani; gerek enbiya-yı izamı tasdik eden müminler ve gerek tekzib eden kâfirler olsun her ferd-i insanın amellerinin hayır ve şer cezasını yevm-i kıyamette Rabbin Tealâ tamamen verir, hiçbir amelleri cezasız kalmaz. Zira; Rabbin Tealâ sizin gizli ve aşikâr cümle a'nıâlinizi bilir. Binaenaleyh; abdin amelinden hiçbir zerresi bile cezasız terkolunmaz. Zira; herkes gittiği yolun neticesini görecek ve kötülük olarak ettiğini bulacaktır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile rububiyetin eseri kıyamette aynelyakin görüleceğine delâlet ettiği gibi kulların ubudiyetlerinin eseri dahi ancak kıyamette hasıl olacağına delâlet eder. Çünkü; kıyamette herkesin amelinin cezası hayr ü şer tamamıyle verileceğini Cenab-ı Hak bu âyette yedi adet edat-ı te'kid'le takviye buyurmuştur ki
b i r i n c i s i ; (ان) ,
i k i n c i s i ; (كلا),
ü ç ü n c ü s ü ; lâm-ı kasem,
d ö r d ü n c ü s ü ; (لما),
b e ş i n c i s i ; (قسم),
a l t ı n c ı s ı ; kasemin cevabına dahil olan (لام),
y e d i n c i s i ; te'kid-i nûn-u müşeddededir. Bu edat-ı te'kidin cümlesi hükmün kuvvetine delâlet eder. Şu halde Cenab-ı Hak herkesin ettiğini bulacağını birçok edat-ı te'kidle irad buyurmuştur. Binaenaleyh; bu âyet âsîleri tehdid ve muti' olanları ibadete terğib etmiştir. Çünkü; amelinin cezasını göreceğini te'kidat ve kat'iyetle bilen bir kimse ameli kötüyse terke ve iyiyse daha ziyadesine gayrete kendisinde bir his ve hareket uyanacağında şüphe yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette (ان) nafiye ve (لما) tenvinle (الا) manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [İrad-ı insandan hiç bir ferd olmadı, illâ Rabbin Tealâ onların amellerinin cezasını tamamen verir] demektir.
Hulâsa; insanın her ferdinin amelinin cezasını Cenab-ı Hakkın tamamıyla vereceği ve hiç bir amelin hayr ü şer cezası noksan kalmayacağı ve Vâcib Tealâ'nın herkesin amelini ferden ferden bildiği ve bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ müminlere nimetleri va'dini ve kâfirlere tehdidini tafsil üzere beyandan sonra cümle ahkâmın hulâsası bir kelimeye râci' olup o kelimenin de istikametten ibaret olduğunu beyan etmek üzere :

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْاْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ ﴿112﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Taraf-ı ilâhiden emrolunduğun vechüzere istikamet et ve tevbe edenler de seninle beraber istikamet etsinler ve muktezâ-yı şer'in haricine çıkmayın. Zira; Allah-u Tealâ sizin amelinizi görür ve bilir.]
Yani; emrolunduğun vechüzere istikamet etmek vaciptir ve tevbe edenler de habibim ! Seninle beraber istikamet etsinler ve siz emr-i ilâhi haricine çıkıp tuğyan etmeyin. Zira; Allah-u Tealâ sizin her amelinizi görücü ve bilicidir.
Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile istikamet- akaid-i diniye ve a'mâl-i salihayı yoluyla yerine getirmeye ve vahy-i ilâhiyi kemâhüve hakkihî tebliğe ve ahkâm-ı şer'iyeyi tamamıyla beyan ve vezaif-i ubudiyetin kâffesini edaya, hukuk-u ilâhiye ve hukuk-u ibadı muhafazaya, halikla ve mahlûkatla olacak muamelenin cümlesinin hüsn-ü icrasına şamil olduğu için lâyık olduğu vechüzere istikamet güç olduğundan Resûlullah'ın «Sûre-i Hûd beni kocalttı» buyurduğu mervidir ve muhaddisînin beyanları veçhile Sûre-i Hûd'la murad; bu âyet-i celiledir.
Resûlullah'a istikametle emirden murad; devam ve te'kid içindir. Zira; Resûlullah bihakkın istikamet ettiğinden istikametle emir devama ve te'kide mahmuldür.
Kazî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile t u ğ y a n ; tekebbür ve hudud-u şer'iyeden çıkmak manâsınadır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak insanları hudud-u şer'iye haricine çıkmaktan ve kibretmekten bu âyetle nehyetmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet : [Yâ Ekrem-er Rusûl ! Allah'a iman edenlerin akıbetleri fevz ü felah ve helâkten halâs ve küfredenlerin akıbetleri azap ve helâk olduğunu bilince Rabbin Tealâ tarafından emrolunduğu vechüzere akaid-i diniye ve a'mâl-i salihayı lâyıkı vechüzere ifaya ve ahkâm-ı şer'iyeyi tamamıyla tebliğe ve vazife-i ubudiyeti ve hukuk-u ilâhiyeyi ve hukuk-u nâsı edaya devam et ve seninle beraber tevbe edenler de devam etsinler ve siz hudud-u şer'iyenin haricine çıkmayın ve hiçbir kimseye tekebbür etmeyin ve herkese tevazu' edin ve her ferdin hukukunu yoluyla eda edin. Kur'an’ın helâl dediğini helâl ve haram dediğini haram itikad edin ve ahkâm-ı şer'iyeyi terkle isyan etmeyin] demektir. Zira; Allah-u Tealâ her amelinizi bilir ve muktezasınca cezasını verir. Binaenaleyh; her fiilinizi o fiilde istikamet neyse o vechüzere işlemeniz lâzımdır. Şu halde şeriatın her emri istikameti mutazammındır. Meselâ abdestle emir; cemi' şeraitini, sünnetlerini, müstehablarını, feraiz ve vâcibâtım, âdabını yerine getirmekle emirdir. Bu da abdestte istikamettir. Her emr-i ilâhî kendi muhitinde istikametle emre şamildir ve her emirde bu minval üzere istikamet güç olduğundan Resûlullah istikametin pek güç olduğundan bahsetmiştir.
Bu âyette t e v b e e d e n l e r le murad; şirkten ve küfürden tevbe edip iman edenlerdir. Çünkü; küfürden tevbe etmeyenlerin furu-u a'mâlde istikametlerine itibar yoktur.
İstikamet bilûmum edyanda muteber olup asla nesih târî olmayan ahkâmdandır. Binaenaleyh; cemi-i milletler istikametle iftihar eder ve herkes kendine istikametten bir hisse ayırmak ister, fakat ameliyatına gelince gayet az ve istikamet sahibine nadiren tesadüf olunur.
Hulâsa; Resûlullah'ın ve Resûlullah'la beraber tevbe edenlerin emrolunduğu veçhile istikamete devamla emir ve cümle insanların kavanin-i şer'iye haricine çıkmaktan ve tekebbür etmekten nehyolundukları ve Allah-u Tealâ'nın insanların istikamet ve adem-i istikamete dair cümle amellerini bilip gördüğü ve bu cihetle bu âyetin dört mes'ele-i mühimmeyi ihtiva ettiği bu nazm-ı celilden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ istikametle emrettikten sonra istikametin bazı müteferriâtını beyan etmek üzere :

وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ ﴿113﴾

buyuruyor.

[Siz zalimlere meyletmeyin ki vücudunuza ateş yapışmasın. Halbuki Allah'ın gayrı sizin dostunuz yoktur. Binaenaleyh; zalimlere meylettikten sonra hiçbir kimse tarafından yardım olunmazsınız.]
Yani; şol kimselere ednâ meyille meyletmeyin ki onlar zulmettiler ve azıcık iltifatla iltifat etmeyin ki sizin vücudunuza ateş dokunmasın. Eğer zalimlere azıcık iltifat ederseniz Cehennem ateşi sizi yakar. Halbuki Allah'ın gayrı Cehennem ateşinden sizi kurtaracak dostunuz yoktur. Binaenaleyh; zalimlere muhabbet ettikten sonra sizi ateşten kurtaracak yardımcı bulunmaz ve yardım olunmazsınız.
(وَلاَ تَرْكَنُواْ) R u k û n ; Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile azıcık meyille kalpte muhabbet etmek manâsınadır. Veyahut onların zulümlerine rıza göstermektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Zalimlere kalbinizde muhabbet eder ve zalimane işlerine rıza gösterirseniz Cehennem ateşi sizi yakar. Şu halde onlara muhabbet etmeyin- ki ateş sizi yakmasın. Eğer yakarsa sizi kurtaracak Allah'ın gayrı bir dostunuz olmadığı gibi bir kimseden yardım da göremezsiniz] demektir. Yahut [Onlara müdahene edip zalimane emirlerine itaat etmeyin] demektir. Çünkü; onlara meyi ü muhabbetiniz ve işlerini taklidiniz, onların zikirleriyle telezzüzünüz ve kendilerine ta'zîminizden dolayı duçar olacağınız azaptan sizi kurtaracak dostunuz ve yardımcınız yoktur. Şu halde onlara muhabbetinizden zararınız vardır, faydanız yoktur. Velense o zalim kardeşiniz olsun.
Bu makamda (ثُمَّ) kelimesi istib'âd yani birşeyi uzak addetmek içindir. Şu halde manâ-yı nazım : [Siz zalime azıcık bir meyille meylettikten sonra o meylinizden hasıl olan azaptan sizi halâs edecek bir yardımcı bulmanız ne kadar uzaktır] demek olur.
Zulüm; cemi-i edyanda haramdır. Binaenaleyh; bilûmum milletler ve fertler zulümden nefret ederler. Zira; cümle insanlar nazarında makbul ve âlemin intizamına hadim olan adaletin zıddı olduğu cihetle âlemin harabiyetine ve milletlerin inkırazına sebep olduğundan Cenab-ı Hak zulmetmek şöyle dursun zulmedenlere meyletmekten dahi nehyetmiştir.
Hulâsa; zalimlere velev azıcık olsun bir meyille meyletmek ve onlara iltifat etmek caiz olmadığı ve eğer azıcık bir meyille meyledilirse o meylin Cehnenem ateşine sebep olacağı ve o meyilden hasıl olacak azaptan Allah'ın gayrı kurtaracak bir dost bulunmayacağı ve meylettikten sonra meyledenlerin bir kimse tarafından yardım olunamayacakları ve yardım olunmaları pek uzak olduğu ve şu beyan üzere bu âyetin beş mesele-i mühimmeyi ihtiva ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ istikametle emrettikten sonra istikamet cümlesinden ibadetin a'zamı olan namazla emretmek üzere :

وَأَقِمِ الصَّلاَةَ طَرَفَىِ النَّهَارِوَزُلَفًامِنَ اللَّيْلِ إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّئَاتِ ذَلِكَ ذِكْرَى لِلذَّاكِرِينَ ﴿114﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Gündüzün iki taraflarında sabah ve akşam namazlarını ve gecenin bazı saatlarında yatsı namazını eda et. Zira; sevablar günahları giderir. Şu beyan olunan istikamet ve ikame-i salât nasihat kabul edenlere iyi bir nasihattir.]
Yani; habibim; Sen ve sana iman eden mü'minler cümleniz zalimlere meyletmeyin de bütün a'zâ-yı cevarihinizle her vaktinizde Cenab-ı Hakka teveccüh edin ve bilhassa neharın iki tarafında vacip olan sabah ve akşam namazlarını ve gecenin yakın zamanında olan yatsı namazını eda edin. Zira; şu zamanlar şevağilden hâlî ve vesvese-i evhamdan ârî olduğundan namazınız ayn-ı hasenedir ve riyâdan ârî olan haseneler günahları giderir. İşte şu zikrolunan istikamet ve ikame-i salât vaazı kabul edip dinleyenler için büyük bir vaazdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile havariç taifesi insan üzerine vacip olan iki vakit namaz olup neharın iki tarafında birisi sabah diğeri akşam namazı olduğunu bu âyetle istidlal etmişlerse de mezhepleri icmâ'-ı ümmetle batıl olduğu gibi bu âyetle dahi batıldır. Çünkü; bu âyette neharın iki tarafında namazla emrolunduğu gibi gecenin bazı saatlarında dahi namazla emrolunmuştur. Şu halde bu âyette üç vakitte salâtla emr-i sarih olduğundan havaricin iki vakit dedikleri açıktan batıldır. Hatta bazı ulema beş vakit namazın vücubuna bu âyetle istidlal etmişlerdir. Zira; gündüzün tarafları öğleyle ikindidir. Öğle vakti kuşluk, ikindi vakti aşî olduğundan öğle ve ikindi neharın iki taraflarıdır. (وَزُلَفًا) lâfzı da cemi' olup cem'in en aşağısı da üç olduğundan (وَزُلَفًامِنَ اللَّيْلِ) demek; gecenin gündüze yakın olan üç saatinde demektir. Gecenin gündüze yakın olan üç saatiyse sabah, akşam ve yatsı olup bu üç vakitte salâtı edayla emir olduğundan âyet-i celile beş vakit namazı edayla emri mutazammindir. Binaenaleyh; âyet-i celile beş vakit namazın vücubuna delâlet eder. Şu halde (طَرَفَىِ النَّهَار) iki vakit salât-ı nehan ki öğleyle ikindiye
(وَزُلَفًامِنَ اللَّيْلِ) salât-ı leyl ki akşam, yatsı ve sabah namazlarına şamildir. O halde bu âyet; namazın iki vakit olduğunu bu âyetle istidlal ederek itikad edenleri red ve mezheplerini iptal etmiştir. Halbuki namazın beş vakit olduğu icmâ'-ı ümmetle sabittir. Çünkü; zaman-ı saadette beş vakit namaz noksansız eda olunduğu gibi asr-ı saadetten bu ana kadar tevatürle naklolunmuş ve inkârı gayr-ı kabil bir hakikat bulunmuş olduğundan namazın beş vakit olduğunu inkâr eden kâfir olur ve namazın beş vakit olduğu bu âyetle sabit olduğu gibi diğer âyetler ve ehadis-i celilelerle dahi sabittir.
Bazıları âyeti şöyle tevcih etmişlerdir : (طَرَفَىِ النَّهَار) ile murad; sabah, öğle ve ikindidir. Zira; öğle zevalden sonra olduğu için ikindiyle beraber neharm bir tarafında sabah da öbür tarafındadır. (وَزُلَفًامِنَ اللَّيْلِ) akşamla yatsı demektir. Bu tevcihe nazaran dahi âyet namazın beş vakitte vacip olduğuna delâlet eder.
Bu âyette h a s e n a t la murad; beş vakit namazdır ve namaz günahlara kefarettir denilmişse de rıza-yı ilâhiye muvafık olan amelin cümlesine hasene lâfzı şamil olduğuna binaen şer'a muvafık olan ibadetin kâffesine şamil ve bilcümle ibâdâtın insanların günahlarına kefaret olması râcihtir. Çünkü; H a s e n a t cemi' sıygasıyla beraber istiğraka delâlet eden (الف لام) ile varid olduğu cihetle h a s e n a t , efradının cümlesine şamil olduğu cihetle hasenatın; cümle günahlara kefaret olmasına delâlet eder. Şu kadar ki s e y y i â t la murad; zulüm ve taaddî ve hukuk-u ibadın gayrı olan günahlardır. Zira; hukuk-u ibadda hak sahipleriyle helâllaşmadıkca affolunmayacağı diğer nususla sabittir. Binaenaleyh hasenat; zulüm ve taaddî ve hukuk-u ibada kefaret olamaz.
(Ebuhüreyre) Hazretlerinin rivayetiyle Resûlullah ;
(الصلاة الى الصلاة كفارة مابينهما مااجتنب الكبائِر) buyurmuştur. Yani «Büyük günahlardan ictinab edersen bir vakit namaz, diğer namaza kadar ikisinin arasında geçmiş olan günahlara kefarettir» demektir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyetin ensardan bir kimse hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; o kimse Resûlullah'a gelir ye «Yâ Resûlallah ! Ecnebiye bir hatunu öptüm. Ve lâkin cimâ' etmedim, benim halim ne olur?» demesi üzerine Resûlullah sükût eder ve o kimse mülâhazaya varınca bu âyet nazil olmuştur. Bunun üzerine Resûlullah o adama «Bizimle ikindi namazını eda ettin mi?» buyurur. O kimse de «Evet yâ Resûlallah» deyince Resûlullah bu âyeti kıraat buyurur. Huzur-u risalette bulunan ashap tarafından «Bu âyet bu adama mı mahsustur ya Resûlallah?» demeleri üzerine Resûlullah'ın «Umum nâsa şamildir» buyurduğu mervidir.
Hulâsa; beş vakit namazın edası vacip ve hasenatın günahlara kefaret ve şu beyan olunan ahkâmın düşünen ve va'zı kabul edenler için büyük bir nasihat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ istikamet ve edâ-yı salâtla emrettikten sonra gerek istikamet ve gerek edâ-yı salâtta lâzım gelen suûbete sabrın lüzumunu tavsiye etmek üzere :

وَاصْبِرْ فَإِنَّ الله لاَ يُضِيعُ أَجْرَالْمُحْسِنِينَ ﴿115﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen sabret. Zira; Allah-u Tealâ ihsan sahiplerinin ecrini boşa gidermez.]
Yani; habibim ! Ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde kavminden vâki olan ezaya ve taâtı edada ve ma'siyetten içtinapta hasıl olacak me-şakkatlara sabret, sabretmek Allah'tan gelene rıza ve ihsan olduğundan sabra mülâzımet lâzımdır. Zira; ihsan sahiplerinin ecrini Allah-u Tealâ muhakkak zayi etmez.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile salâtın sabr u ihsan kabilinden olduğunu tasrih için zamir mevkiinde ism-i zahir olan (مُحْسِنِينَ) lâfzı varid olmuştur. Çünkü; (أَجْرَالْمُحْسِنِينَ)yerinde (اجرهم) denilse olabilirdi, fakat salât ve sabrın rıza-yı ilâhiye muvafık ihsan cümlesinden olduğunu iş'ârla sabra ve salata bir kat daha teşvik ve terğib için (هم) zamiri yerinde (مُحْسِنِينَ) lâfzı varid olmuştur.
(مُحْسِنِينَ) lâfzı cemi' muarrafunbillâm olduğundan az ve çok ihsan sahiplerinin cümlesine şamil olduğu cihetle ihsan kendisinden sudur eden her şahsın ecri zayi olmayacağına bu âyet delâlet eder, amma ihsan gerek mükellef olduğu ibadetin lâyıkıyla eda etmek suretiyle ve gerekse ebnâ-yı cinsine muavenet suretiyle olsun cümlesi, ecrin zayi olmayacağında müşterektir.
Vâcib Tealâ sabrın ihsan cümlesinden olduğuna işaret için sabırla tavsiye ve emirden sonra muhsinlerin ecirleri zayi olmayacağını beyanla ta'lil buyurmuş, ve ihsan, ihlâs üzere amel olduğundan ihlâs üzere eda olunmayan salât ve sabra i'tibar olmadığına dahi işaret olunmuştur.
Hulâsa; sabrın lâzım olup ihsan cümlesinden olduğu ve ihsan sahibinden hiçbir kimsenin ihsanı mukabilinde verilecek ecrin zayi olmayacağı ve herkes kendisinden sudur eden ihsanın mükâfatına nail olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ istikametle ve salâtla emredip hasenatın da seyyiâta kefaret olduğunu beyanla ibadete teşvik ve tesadüf edilecek meşakkatlara sabır lâzım olduğunu tavsiye buyurduktan sonra istikamet ve ibadetten imtina' edenlerin helâk olduklarını beyan etmek üzere :

فَلَوْلاَ كَانَ مِنَ الْقُرُونِ مِن قَبْلِكُمْ أُوْلُواْبَقِيَّةٍ يَنْهَوْنَ عَنِ الْفَسَادِ فى الأَرْضِ إِلاَّ قَلِيلاً مِّمَّنْ أَنجَيْنَا مِنْهُمْ

buyuruyor.

[Keşke sizden evvel geçen ümmetlerden yeryüzünde fesattan meneder ilm ü irfan, fazl u ihsan sahibi kimseler olmuş olsalardı onlar helâkten kurtulurlardı ve lâkin onlardan necat verip helâkten kurtardığımız azıcık kimselerdir.]
Yani; sizden evvel geçen ümmetlerin helâkleri; onlardan rey ü tedbir, ilm ü iz'ân sahibi kimseler olmadığından neş'et etmiştir. Binaenaleyh; ey ümmet-i Muhammedi Sizden evvel ihlâk ettiğimiz ümmetlerden yeryüzünde fesaddan nehiy ve münkiratın terkine sa'yeder rey, tedbir ve akl-ı kâmil sahibi kimseler olmuş olsa da onları günahlardan menetselerdi Biz Azîmüşşan onları ihlâk etmezdik ve lâkin onlardan münkeratı men'e. çalışan az kimseler olduğu için helâkten kurtulanlar da o az kimseler olmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile b a k i y y e ; ilim, irfan, akl-ı kâmil ve hüsn-ii tedbir manâsınadır. Çünkü bir kimse kazancının iyisini saklayıp geriye alıkoymak âdet olduğundan ilim ve akıl gibi fazilet olan şeye bakiyye denmek âdettir. Binaenaleyh; bu âyette (أُوْلُواْبَقِيَّةٍ) demek ilim sahipleri demektir.
Yahut bakiyye; nefsi azaptan sıyanet manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Eğer ümem-i salifede nefsini helâkten vikaye ederek fesaddan kaçanlar ve ibadetle Allah'ın rahmetine sığınanlar olmuş olsaydı onlar helâk olmazlardı ve lâkin onlardan az kimseler helâkten nefislerini vikaye ve halkı günahlardan menedenler olduğundan biz o az kimselere necat verdik] demektir.
Bir millet içinde emribilmaruf ve nehyianilmünker eden çok olursa o milletin helâk olmayacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak emribilmarufla meşguliyeti az olan milletleri helâk ettiğini beyan etmiştir. Zira; fesaddan nâsı meneden çok olunca milletin ekserisi hal-i salâh üzere olacağında şüphe yoktur ve ekserisi salih olan millet de helâkten halâs olur. Çünkü herşeyde i'tibar, ekseredir.
Hulâsa; ümem-i salifeden ilm ü irfan sahiplerinin gayet az olduğu, eğer halkı irtikâb ettikleri maâsîden ve ahlâksızlıktan menedenler ve ilm ü irfan sahipleri olmuş olsyadı helâkten kurtulacakları, maatteessüf akıl sahipleri olmadığından ma'siyete devamları helâklerine sebeb olduğu ve azıcık kimselerin helâkten necat buldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ümem-i salifenin helâkleri; içlerinde fesaddan nehyeder akıl sahipleri olmadığından olduğunu beyandan sonra zalimlerin şehevât-ı nefsaniyelerine ittibâ'la emribilma'ruf u terkedip ashab-ı cürümden olduklarını beyan etmek üzere :

وَاتَّبَعَ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مَا أُتْرِفُواْ فِيهِ وَكَانُواْ مُجْرِمِينَ ﴿116﴾

buyuruyor.

[Nefislerine zulmeden kimseler şehevat-ı nef saniyelerinin arzu ettiği nimetlerin esbabını tahsile sa'yile emribilma'ruf ve nehyianilmünkeri terkettiler de ashab-ı ceraim ve cinayetten oldular.]
Yani; ümem-i salifeye lâyık olan emribilma'ruf ve nehyianilmünkerle ve yekdiğerini irşada gayretle yeryüzünden fesadı kaldırmakla nefslerini helâkten kurtarmakken bilâkis hudud-u ilâhiyeden çıkarak gerek kendi nefslerine ve gerek gayrılara zulmeden zalimler şehevat-ı hayvaniyelerine tebaiyetle riyâset-i mansıb ve sair lezaiz-i dünyeviyenin esbabını tahsile sa'yile bütün bütün haktan i'raz ettiler ve günahkâr oldular. Binaenaleyh; helâk oldular, gittiler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (مَا أُتْرِفُواْ فِيهِ) t e r e f ; nimet manâsına olduğu gibi itraf; in'am olunmak manâsınadır ki «Zalimler in'âm olundukları nimetin zahirine ittibâ' ettiler» demektir. Şu halde «Nefislerinin arzu ettiği şeylerin esbabını tahsile sa'yettiler ve arzularının hilâfına olan şeylerden i'raz ettiler» demek olur. (مُجْرِمِينَ) , (كافرين) manâsınadır.
Vâcib Tealâ bu âyetten ümem-i salifenin helâklerine sebep olan üç şey olduğunu beyan buyurmuştur :
B i r i n c i s i ; beyinlerinde zulmün şayi olup zulümden içtinab etmemeleridir.
İ k i n c i s i ; şeriatın hilafı hava ve heveslerine tâbi' olmalarıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; emribilma'ruf ve nehyianilmünkeri terketmeleridir. Binaenaleyh; herhangi milletin bu üç sebep kendilerinde bulunursa helâklerine bâdî olacağına işaret olunmuştur.
Tarihe dikkat olunursa helâk olan ümmetlerin sebeb-i helâklerinin hemen başlıcası hava ve hevese tebaiyet ki herkesin aklına geleni işlemesi ve bu uğurda arzusunun hilâfına ahkâm-ı şer'iyeyi ayaklar altına alması ve zulmü âdet hükmüne koyması ve akıllı olanların süfehâ gürûhuna nasihati terketmeleri olduğu görülür. Şu halde bu âyet-i celile bilûmum helâk ve münkariz olan ümmetlerin sebeb-i inkırazlarını icmalen beyan buyurmuştur.
Hulâsa; zalimler neyle mütena'im olursa nail olacakları ni'metin esbabına tâbi' kılındıkları ve ancak o esbabın caiz veya gayr-ı caiz, helâl veya haram olmasına bakılmadan tebaiyet ettikleri ve bu cihetten mücrimler zümresinden oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ zalimleri zulüm sebebiyle ihlâk ettiğini beyandan sonra zulmetmeyen bir kavmi velev kâfir olsalar bile küfür sebebiyle ihlâk etmediğini beyan etmek üzere :

وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرَى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ ﴿117﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Ahalisi muslih olup müfsid olmayan karye ahalisini şirk sebebiyle Rabbin Tealâ ihlâk eder olmadı.]
Yani; bir karye ve belde ahalisi muamelelerinde rifkıla muamele eder, birbirlerinin hukukuna tecavüz etmez, nâsın hakkını zıya'dan muhafaza eder ve sulh u salâh üzere geçinirlerse velev kâfir olsalar dahi o belde ahalisini küfürleri sebebiyle ihlâk etmek Rabbin Tealâ'nın âdetinden değildir. Çünkü küfür; Allah'ın hakkına tecavüz olup kullarının hakkına tecavüz olmadığından Vâcib Tealâ kemâl-i rahmetinden kendi hukukuna tecavüz edenin azabını ve intikamını âhirete te'hir eder. Zira; kadirdir. İstediği zaman intikamını alabileceğinden acele buyurmaz. Amma kulları âciz olduğu cihetle onların hukukuna tecavüz edenlerden bu dünyada intikamını alır ve ihlâk eder. Bu sûrede zikri geçmiş olan Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, Şuayb ve Mûsâ (A.S.) ın kıssalarına ve sair ahvale nazaran ehl-i sünnet indinde âyetin manâsı budur. Çünkü onların cümlesinin helâklerine sebep; zulümleridir, küfürleri değildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette z u l ü m le murad; küfür ve şirktir. Zira şirk; Allah'ın vahdaniyetine iftira olduğundan zulüm ıtlakına sezadır. Binaenaleyh âyetin manâsı: [Küfür sebebiyle Cenab-ı Hak bir belde ahalisini ihlâk eder olmadı] demektir. Bazıları âyete şöyle manâ verdiler: [Bir karye ahalisinin muameleleri doğru olursa Rabbin Tealâ zulmederek o karye ahalisini ihlâk etmez. Zira; Rabbin Tealâ zulümden münezzeh olduğu cihetle ihlâke istihkak kesbetmeyenleri ihlâk etmez, eğer ihlâk ederse zulmetmiş olur, halbuki zulümden münezzehtir] demek olur.
K a r y e e h l i n i n m u s l i h o l m a l a r ı yla murad; ahalinin muameleleri doğru olup yekdiğerinin hukukuna tecavüz etmemek ve herkes kendi hakkına razı olmak ve kâfir olsalar bile ahlâk cihetinden muntazam olmaktır. Amma ahlâk sukut eder, hill ü hürmet ortadan kalkar, herkes istediği yere el uzatır bir hale gelir ve yekdiğerinin hukukuna tecavüz temâdî ederse Cenab-ı Hak imtihan için bazı belâya ile müptelâ kılar ve intibaha davet eder. Eğer mütenebbih olurlar, salâh-ı hale rücû' ederlerse helâkten kurtulurlar ve eğer hukuka tecavüzde devam ederlerse helâk olurlar.
Hulâsa; bir karye ahalisinin muamelesi doğru olup sulh ü salâh üzere bulunurlar ve yekdiğerinin hukukuna tecavüzden ictinab ederler ve birbirlerini ızrardan ihtiraz üzere olurlarsa Cenab-ı Hakkın onları ihlâk etmeyeceği ve mücerret küfür; helâke sebepn olmayıp ancak helâke sebep olanın zulüm ve taadî olduğu ve zulmü âdet eden bir memleket ahalisinin payidar olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ zulmün helâke sebeb olduğunu beyandan sonra nâsın edyanda ihtilâfının sebebini beyan etmek üzere :

وَلَوْ شَاء رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلاَ يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ ﴿118﴾ إِلاَّ مَن رَّحِمَ رَبُّكَ

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Rabbin Tealâ istemiş olsaydı bilcümle nâsı bir ümmet kılardı ve lâkin nâs edyanda daima ihtilâf üzeredirler, illâ şol kimseler ki, Rabbin Tealâ merhamet buyurdu, onlar ihtilâf etmezler.]

وَلِذَلِكَ خَلَقَهُمْ

[Ancak Allah-u Tealâ oniarı ihtilâf için halketti.] Veyahut [Ancak tevhid ve ma'rifet için halketti ve lâkin onlar ihtilâf ettiler.]
Vâcib Tealâ bu âyette nâsın daima dinde ihtilâf üzere bulunduklarını beyan buyurmuştur. Zira; nâsın bazısı hak ve bazısı da batıl üzere bulunur ve bazıları da ne yapacağını bilmez bir kör doğuşudur gider. Ancak Cenab-ı Hakkın merhamet buyurduğu kimseler ihtilâf etmezler. Çünkü; onlar doğru yola ihtida ettiklerinden ihtilâfa hacet kalmaz. Nâsın iradelerini bir din üzere sarfetmeyip ayrı ayrı dinlere sarfedeceklerini bildiğinden Allah-u Tealâ cümle nâsın bir din üzere olmalarını murad buyurmadı. Binaenaleyh; nâs birçok ümmetler ve fırkalar oldu. Meselâ; Yehûd, Nasârâ, Mecus, Müşrik ve İslâm olup onlar da sayılmaz ve tükenmez fırkalara ayrıldılar.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet (emrin) İradenin aynı olmadığına ve emir iradenin gayrı olup iradeyi müstelzim olmadığına delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak nâsın cümlesine imanla ve ümmet-i vahide olmalarıyla emretti ve lâkin cümlesinin iman üzere ümmet-i vahide olmalarını murat buyurmadığını bu âyetle beyan buyurdu. Şu halde her emir bulunan yerde irade bulunmaz. Zira; ef'âl-i ihtiyariyede irade-i ilâhiye abdin iradesine tâbi' olduğundan Allah-u Tealâ bir kâfire imanla emreder, fakat kâfir iradesini imana sarf etmediği için Allah-u Tealâ dahi irade buyurmaz. Şu halde emir var irade yoktur. Amma asıl iman kâfire nazaran mümkün olduğundan kâfire imanla emir teklif-i mâlâyutakla emri mütazammın olmaz. Zira, iradesini sarfla tahsili mümkündür, ancak iradesini sarfetmeyerek tahsil etmeyeceğini Allah-u Tealâ’nın bildiği için tahsili mümteni'dir. Şu halde kâfirin imanı mümkinbizzat mümteni bilgayrdır.
Hulâsa; Cenab-ı Hak murad buyurmuş olsa nâsın ümmet-i vahide olacağı ve lâkin onlar iradelerini bir din üzere olmasına sarfetmediklerinden Cenab-ı Hakkın murad buyurmadığı ve nâsın daima dinde ihtilâf üzere bulundukları ve ancak Allah'ın merhamet buyurduğu kimselerin ihtilâf etmedikleri ve Allah-u Tealâ'nın onları halkı ancak ihtilâf edip ümem-i muhtelife olmaları için olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nâsı ihtilâf için halkettiğini beyandan sonra ihtilâf üzere terettüb eden neticeyi beyan etmek üzere :

وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لأَمْلأنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ ﴿119﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Nâsın isti'dadına göre beyinlerinde ihtilâfı halketmekle Rabbin Tealâ'nın kelimesi tamam oldu. İşte o kelime de şudur: «İns ü cinden elbette ben Cehennem'i doldururum. Hiçbir ferd-i âsî hariçte kalmaz, cümlesini Cehennem'e ithâl ederim» demekten ibaret olan kelime-i ilâhiyesi tamam oldu.]
Vâcib Tealâ bu kelimesini meleklere beyan buyurmuş ve demisti ki «Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki elbette ben ins ü cinnin cemiinden Cehennem'i doldururum» ve bu kelimeyi meleklere vaad buyurmuş olduğundan o va'd-i ilâhinin nâsın dinde ihtilâfları sebebiyle olduğu cihetle Cenab-ı Hakkın va'di yerini bulduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; bu sûrenin yukarısında beyan olunduğu veçhile insanlar ve cinler iki kısım olup onlar da ehl-i saadet ve ehl-i şekavet olduğundan saadet ehliyle Cennet dolacağı gibi şekavet ehliyle de Cehennem dolacaktır. Şu kadar ki Cennet ve Cehennem'in yalnız insanlardan veyahut yalnız cinlerden değil belki her iki sınıftan da dolacaklarını Vâcib Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Buna sebep de nâsın dinde ihtilâf edip bir kısmı din-i hakkı ihtiyar ve diğer bir kısmı da din-i batılı irtikâb etmeleridir. Binaenaleyh; herşeyde tefrika, insanları mehlekeye ilka ettiği gibi dinde tefrikanın dahi mehlekeye ilka ve felâkete duçar edeceğine bu âyet delâlet eder.
Hulâsa; ins ü cinnin cemiinden Cehennem'in dolacağını beyana müteallik va'd-i ilâhinin nâsın dinde ihtilafıyla yerini bulduğu ve bu vesileyle şu kelimenin tamam olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bu sûrede beyan olunan kıssaların iki cihetle faydasını icmalen beyan etmek üzere :

وَكُلاًّ نَّقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاء الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤَادَكَ وَجَاءكَ فى هَذِهِ الْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌ وَذِكْرَى لِلْمُؤْمِنِينَ ﴿120﴾

buyuruyor.

[Rusûl-ü kiramın kıssalarından habibim ! Sana haber verdiğimiz vukuatın her biriyle biz senin kalbini takrir eder ve sabit kılarız ve şu sûrede sana tevhid üzere delâlet eden aklî ve nakli deliller ve ibret alınacak vaaz ve müminleri a'mâl-i salihaya irşad edecek zikirler geldi.]
Rusûl-ü kiramın kıssalarıyla Resûlullah'ın kalbini t e s p i t le murad; vezaif-i risaleti edada kalbini kuvvetli kılmaktır. Çünkü; enbiyanın kıssalarında ümmetlerinden gördükleri ezaya sabrettikleri ve her türlü meşakkata göğüs gerdikleri ve bir an tebliğden fütur getirmedikleri ve vazifelerine daima ikdam ettikleri ve mü'min olanların helâkten halâs ve kâfirlerin helâk oldukları ve âkibet enbiya-yı izamın zafer buldukları mevcut olduğundan bu vukuatları beyan etmek; elbette Resûlullah'ı teşci' ettiği gibi kalb-i nebevilerinin de müsterih olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; Kureyş kavminden vâki' olan ezaya sabır ve tahammüle muktedir olur. Çünkü; musibet umumî olursa tahammülü elbette hafif olacağı bedihidir. Zira; insanların duçar oldukları iptilâda kendine müşarik olanları görünce müteselli olmak âdetleridir.
H a k ' la murad; delâil-i akliye ve nakliyedir. Çünkü; bu sûrede vahdaniyete delâlet eden birçok deliller serdedilmiş ve bilhassa enbiya-yı ızâm hazaratının ümmetleriyle vâki' olan mübahaselerinde her türlü delâil-i kafiye ve iknaiye beyan olunmuştur.
M e v ' i z e yle murad; nâsı seyyiât-ı dünyadan vazgeçirecek ve âhirete terğib edecek emri ve nehyi mutazammın birçok vaazlar ve tenbihler bu sûrede nazil olmuştur.
Ma'rifet-i ilâhiyeyi mucip olan delâili işitmek fayda vermeyip ancak o delilleri kabul edecek kalpte kabiliyet-i kâmile olmak lâzım olduğuna işaret için Vâcib Tealâ bu âyette kalbin ıslâhını ve takrir ve takviyesini icabeden şeyleri haber verdiğini beyan buyurmuştur.
Şu hâlde bu sûrede Vâcib Tealâ kalb-i nebeviye kuvvet verecek delilleri beyandan sonra kalbe girecek ve intifa' edecek vaazları zikretmek gaayet şerefli bir tertibi mutazammındır.
Hulâsa; bu sûrede zikrolunan kısas-ı enbiyadan maksat; Resûlullah'ın kalbine kuvvet ve yakinine ziyade, vezaif-i risaleti edada sebat ve kâfirlerden gördüğü ezaya sabra sevketmek olduğu, ma'rifet-i ilâhiyeye delâlet eden delillerin ve mü'minlere menfaat verecek vaazların zikrolunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bu sûrede âhirete terğib ve maâsîden tehdid ve ümem-i maziyenin vukuatlarını zikirle ibret-i müessire olacak vaazların nihayeye baliğ olduğunu beyandan sonra iman etmeyenleri tekrar tehdid ve insafa davet etmek üzere :

وَقُل لِّلَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ اعْمَلُواْعَلَى مَكَانَتِكُمْ إِنَّا عَامِلُونَ ﴿121﴾ وَانتَظِرُوا إِنَّا مُنتَظِرُونَ ﴿122﴾

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen iman etmeyen kâfirlere de ki «Ey kâfirler ! Bu kadar delâil size kâfi gelmeyince ve mevâiz size te'sir etmeyince siz kudretinizin yettiği ve elinizden geldiği kadar bil diğinizi işleyin ve elinizden gelen şeyi geri koymayın. Biz de bildiğimizle amel ederiz. Binaenaleyh; siz amelinizin sonucunu gözleyin, biz de amelimizin sonunu gözleyeceğiz.»] Zira; akıbette haklı ve haksız meydana çıkar ve herkes amelinin cezasını görür.
Yani; madem ki size söz te'sir etmiyor. Siz haliniz üzere amel edin, biz de halimiz üzere amel ederiz. Bakalım kim haklıdır. İşin encamında belli olur. Ve siz bize bir belâ gelecek diyerek bekleyin, biz de size gelecek belâyı bekleriz demektir.
Bu âyet-i celile temerrüd eden kâfirleri tehdid için sevkolunmuştur. Çünkü; söz duymayan ve nasihat kabul etmeyen kimselere «Haydi, bildiğinizi işleyin, siz sonra ne olacağını bilirsiniz» demek insanlar arasında âdet olduğu gibi bu misilli sözler tehdid makamında da isti'mâl olunur.

***
Vâcib Tealâ kâfirleri tekrar tehdid etmek üzere :

وَللهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّهُ فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ﴿123﴾

buyuruyor.
[Göklerde ve yerde gizli olan şeylerin ilmi Allah-u Tealâ'ya mahsustur ve cümle işler ancak Allah-u Tealâ'ya irca' olunur. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ'ya ibadete devam et. Zira; ibadete ehil odur ve Allah-u Tealâ'ya tefviz-i umur et. Zira; her işin velisi odur ve Rabbin Tealâ sizin amelinizden gafil değildir.]
Yani; yerin ve göklerin gizli esrarının ilmi Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Allah'ın gayrı hiç bir kimse gayba muttali' değildir, ancak gaybı o bilir ve kulların cümle umuru ancak ona râci'dir. Zira; cümlenin mercii odur. Onun gayrı bir merci' yoktur, Allah-u Tealâ’nın ilm-i tâmmı ve kudret-i kâmilesi olup herşeyin mercii olunca ona ibadetine devam et. Zira; onun gayrı ma'budun bilhak yoktur ve cümle işlerini ona tefyiz et ve kâfirlerin küfr üzere inatlarından mahzun olma. Çünkü; Allah-u Tealâ sizin amelinizin her cüz'ünü bilir ve ilminin icabı herkesin amelinin cezasını verir, hiç bir amel cezasız kalmaz.
Bu âyet-i celile; insan için lâzım olan vezaifr mühimmeden üçünü beyan etmiştir.
B i r i n c i v a z i f e ; herşeyden evvel Vacip Tealâ'yı sıfât-ı kemâliyesiyle bilmek olduğundan Vâcib Tealâ bu âyette yerin ve göklerin esrarını bildiğini beyanla ilminin kemalini ve cümle umurun kendine râci' olduğunu beyanla kudret-i kahiresine işaret etmekle kullarının zat-ı ulûhiyetini böylece bilmeleri ve tasdik etmeleri lâzım olduğuna tenbih buyurmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hakkı künhü ve hakikatıyla bu dünyada bilmek insan için mümkün olmadığından sıfat-ı zatiyesiyle bilmek lâzımdır.
İ k i n c i v a z i f e ; Cenab-ı Hakkın vücudunu ve sıfât-ı kemâliye sahibi olduğunu bilip tasdik ettikten sonra ibadet edip mâsivadan kat'-ı alâka ederek cümle umurunu Rabbisine tefviz edip herşeyi mevlâdan bilmek ve beklemek lâzım olduğuna işaret için Vâcib Tealâ ibadetin lüzumunu ve tevekkülün vücubunu emir ve tenbih etmiştir.
Ü ç ü n c ü v a z i f e ; ileride başına geleceği düşünmektir. Çünkü; şu hayat-ı dünya bittikten sonra dünyada işlediği ameli saadet veya şekavet suretinde mi zuhur edeceğini bilemediğinden daima işini şer'a tevfik etmeye sa'yetmek lâzım olduğuna işaret için kullarının amellerinden gafil olmadığını beyanla Vâcib Tealâ, a'mâl-i saliha tahsilinin lâzım olduğuna tenbih etmiştir.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın göklerin ve yerin gaybını bildiği ve cümle umurun mercii kendisi ve binaenaleyh; ibadetin lüzumu ve kendisine tefviz-i umur etmek ehem ve elzem olduğu ve kullarının hiçbir amelinden gafil olmayıp hepsini bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Gösterim: 623