İsra Suresi Tefsiri

SÛRE- İ İSRA

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancak sekiz âyetinin Medine-i Münevvere'de nazil olduğu (İbn-i Abbas) hazretlerinden mervîdir. Yüz on âyeti hâvidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
سُبۡحَـٰانَ ٱلَّذِىٓ أَسۡرَىٰ بِعَبۡدِهِۦ لَيۡلاً۬ مِّنَ ٱلۡمَسۡجِدِ ٱلۡحَرَامِ إِلَى ٱلۡمَسۡجِدِ الأقۡصَا ٱلَّذِى بَـٰرَكۡنَا حَوۡلَهُ ۥ لِنُرِيَهُ ۥ مِنۡ ءَايَـٰتِنَآ‌

[Cemi' nekâisden tenzih ederim şol zât-ı eceli ü a'lâyı ki o zât-ı şerif kendi abd-i ehassı olan habibini geceyle Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya gönderdi ki o Mescid-i Aksanın etrafında bağları ve bahçeleri ve her türlü meyveleri ve sair ni'metleri halketmekle mübarek kıldık ve Biz abd-i ehassımıza Kudretimize delâlet eden bazı âyetlerimizi göstermek için Mescid-i Haram'dan Kudüs-ü Şerif'e geceyle götürdük.]

إِنَّهُ ۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلۡبَصِيرُ (1)

[Zira; Allah-u Tealâ kulunun sözlerini işitir, işlerini bilir ve liyâkatine göre ikramla taltif eder.]
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hak (Sûre-i Nahl'in) ahirinde mekârim-i ahlâkın cevâmiiyle emrettikten sonra bu sûrenin evvelinde Enbiyâ-yı sâirede sebketmeyip ancak Habibine tahsis ettiği bir mu'cizeyi beyân etmiş ve bu mu'cizeyi beyana zatını cemi'i nekâisten tenzihle başlamıştır. Zira teşbih; cemi'i nekâisten tenzih manâsınadır. Azamet ve celâletini idrakten ukûl-ü beşer âciz olduğuna işaret için zât-ı ülûhiyetinden ibhâma delâlet eden (سُبۡحَـٰانَ ٱلَّذِىٓ) lafzıyla tâbîr ederek (ٱلَّذِىٓ)) buyurmuştur. S u b h â n e lafzı tenzih manâsına tesbîh olduğu gibi teşbihe alem-i şahsî olarak dahi isti'mâl olunur. (أَسۡرَىٰ) gece göndermek ve götürmek manâsına olduğu halde İsrâ müddetinin gayet az olduğuna işaret için İsrâ'dan sonra az olduğuna delâlet eden tenvînle (لَيۡلاً) kelimesi vârid olmuştur. Çünkü; Resûlullah gecenin bazısında Mekke'den pek uzak mesafede olan Beyt-i Mukaddese ve ondan semâ'ya ve semadan Allah'ın dilediği mahalle gitmiş ve gelmiştir. Âyette M e s c i d – i A k s a ile murâd; Beyt-i Mukaddes'tir. Mekke-i Mükerreme'ye uzak olduğundan aksa denilmiştir. Mescid-i Aksâ'nın etrafı bağlar, bahçeler ve her nevi' ni'metlerle dolu olduğu cihetle dünya ni'metleri hususunda mübarek olduğu gibi din hususunda dahi mübarektir. Zira Beyt-i Mukaddes; makarr-ı Enbiyâ ve mahall-i vahy-i ilâhî ve sulehânın mabedidir. Ekserî Enbiyanın mu'cizeleri ve âsâr-ı garibe orada zuhur ettiğinden Cenâb-ı Hak mübarek olduğunu beyan etmiştir. Binanaenaleyh; maddî ve manevî mahall-i mübarek denmeye şayandır. A b i d le murâd; Resûlullah'dır ve Allah'a râcî zamire izafeti Resûlullah'a ta'zîm içindir.
Beyzavî ve' Hâzin'in beyanları veçhiyle Resûlullah Mi'rac'a nefs-i harem-i şeriften gitmiş ve gelmiştir ve âyetin zahiri de nefs-i haremden olduğuna delâlet eder. Bazı rivayette (ابو طالب) in kerimesi Ümmü Hane'nin hanesinden gitmiştir. Bu rivayet âyetin zahirine muhalif değildir. Zira; harem dahilinin küllisine Mescid-i Haram denilmek sahih olduğundan Ümmü Hane'nin hanesi de harem dahilinde olduğu cihetle Mescid-i Haram itlâk olunabilir. Resûlullah'ın Mi'rac'ı Hicreti Nebeviyye'den bir sene evvel vakî olmuştur. Gerçi ruh-u nebevi midir, cesedi rûhuyla beraber midir, uyku halinde midir, uyanık halde midir? diye Mi'rac'ın keyfiyyetinde ihtilâf etmişlerse de esah olan uyanık olduğu halde cesed maarruh Zât-ı Resûlullâh'ın Mi'racı vaki olmuştur. Çünkü; Resûlullah mi'racın sabahında mi'racını haber verince müşrikler Resûlullah'a ta'na fırsat addederek tekzibe kalkıştılar ve birbirlerine koşuştular, yeni müslüman olmuş bazı kimselerin irtidâdına sebep oldular. Eğer rüya olmuş olsaydı hiç kimsenin itirazına hedef olmazdı. Çünkü; rüyada herkes birçok yerler gezer ve uyanık halinde havsala-i beşerin kabul etmiyeceği garibeler seyreder. Şu halde Resûlullah'ın Mi'racı uyanık halinde cesediyle beraber vaki olmuştur ki müşriklerin akılları hayret ettiğinden itiraza kalkışmışlar ve hatta Ebu Bekr Radıyallahü anh hazretlerine kadar gelmişler, «Gördün mü arkadaşın neler söylüyor?» demişlerdir. Hz. Ebu Bekir müşriklerin bu sözlerini işitince «Bundan daha ziyadesini söylese Resûlullah'ı yine tasdik ederim» demesi üzerine Sıddîk unvanını ihraz etmiştir.
Az zamanda bu kadar mesafenin kat' olunmasına gelince : Ecsâmda seyr-i seri' vakîdir. Meselâ rüzgârın az zamanda bir çok mesafe katettiği ve Süleyman Aleyhisselâmın rüzgâr vasıtasıyla uzak mesafeleri katetmesi ve bu gün motor vasıtasiyle teyyârelerin hatır-u hayâlin fevkinde mesafeler kateylemesi bilcümle ecsamın seyr-i seri'i kabil olduğuna delâlet eder. Ecsâmın cümlesi A'râzı kabulde müsavidir. Şu kadar ki Cenâb-ı Hak her birini birer hassa ile mümtaz kılmıştır, ancak bu imtiyaz birinde caiz ve mümkün olan şeyin diğerinde cevazına manî değildir. Binaenaleyh; Cism-i Resûlullah'da Cenab-ı Hakkın bu seyr-i seri'i halkedip az zamanda bir çok yerler görüp gelmesinde bir mani yoktur. Şu halde Mi'rac'ı Nebevi'yi rüya ile te'vile de ihtiyaç yoktur. Çünkü; bir cismin az zamanda bir çok mesafeyi katetmesi mümkün ve vaki olunca Rasûlullah hakkında baîd addetmekte manâ yoktur. Bahusus şu zamanda bir takım alât ve edevat vasıtasiyle teyyârelerin havada saatte binlerce kilometre sür'atle uçtuğunu ve az zamanda bir çok mesafe katettiğini gören kimsenin Resûlullah hakkında vaki olan sür'at-i acibenin kudret-i ilâhiyye'ye nisbetle harikulade ve tabiatüstü olarak vukuunda tereddüt etmesinde bir mana yoktur. Zira bazı esbâb ve alâtla âhâd-ı nâs için vaki ve mümkün olan bir şeyin kuvve-i kudsiyye sahibi ve herkesten ziyâde indellah kadri âlî olan Nebiyy-i Zîşân hakkında zuhuruna tereddüt neden caiz olsun ?
Abid lafzı lisan-ı arabda rûhla beraber cesede denilmesi dahi Resûlullah'ın Mi'rac'ının rûhla beraber cesediyle vaki olduğuna sarahaten delâlet eder.
Mi'rac'dan maksad-ı aslî; Enbiyâdan her birini ayrı ayrı Cenab-ı Hakkın taltif ettiği gibi habibini de bu misillü acaibini seyrettirmekle taltif olduğu gibi Resûlullah'ın kalbine kuvvet ve şeceat için ervâh-ı kudsiyye ve âlem-i melekûtiyle ünsiyet ettirmektir. Çünkü; yer yüzünde görülmeyen ayât-ı beyyinâtı, acâib ve garaibı görmesi, âlem-i eflâkde olan sanayi-i ilâhiyyeyi Re'ye'layn müşahade etmesi kalb-i nebevilerinin kuvvet ve metanetine sebep olduğundan emr-i davete ikdamı, a'dâ-yı dîn üzerine şecaati, dinini te'sıs ve i'lâ hususunda sa'y-ü gayreti tekemmül edeceğinde şüphe yoktur, binaenaleyh; Resûlullah da herkesten ziyade kuvvet-i kalb ve şecaat olduğu tevatürle sabittir. Resûlullah'ın Mekke'den Kudüs'e kadar Mi'rac'ı; Bu âyetle sabit olduğundan kafidir. Binaenaleyh; inkâr eden sarahat-ı Kur'an'ı inkâr ettiğinden kâfirdir. Kudüsten semâya kadar Mi'rac'ı; hadis-i meşhurla sabit olduğundan inkâr eden kimse dalâlet irtikâp etmiş olur. Semânın maverasına Mfracı; hadis-i âhadla sabit olduğundan bu ciheti inkâr eden kâfir olmaz, velâkin fâsık olur.
Allah-u Tealâ'nın nûr-ı imana muvaffak kıldığı kimseler kudret-i ilâhiyenin bir çok acâih ve garaibini her an müşahade ve onda olan sânayi-i garibeyi görünce Resûlunü bir gecenin bazısında Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya ve ondan semaya ve semâdan dilediği mahallere götürüp seyrettirmekle taltifini çok görmez. Meselâ güneşin cürmünün bir tarafından diğer tarafına kadar mesafesinin kürre-i arzın yüz altmış küsur misli olduğu ye bu mesafeyi bir saniyede katettiği fen hey'etince sabit olmuştur. Küre-i şemsde bu kadar sür'ati halkeden hallâkın Resûlu'nün cisminde dahi halk etmesine ne gibi mani tasavvûr olunabilir. Evet ! Akl-ı sakîm erbabı kudret-i ilâhiyeyi takdir edemediğinden tasavvurât-ı fikriyyesi kısa olduğu cihetle tabiatında olan hissete şeytanın iğfâlâtı da inzimam edince kendi gibi kuvve-i kudsiyyeden bihaber olan insanlara kıyas ederek Fahr-i Kâinât hakkında dahi bu misilli eltâf-ı ilâhiyyeyi kıskanmak ister. Evet ! Havanın fevkında tabakât-ı burûdet ve tabakât-ı hararet bulunduğundan insan için o tabakalardan yol bulup gitmek alelâde mümkün olmıyabilir. Fakat o tabakaları halkeden Vacib-ul Vücûd istediği bir kuluna o tabakalârdân yol verip götüremez mi? Ve harikulade alelâdeye kıyas kabul eder mi? Sure-i Nisâ'da Hz. İsa' nın semâya kaldırılması hakkında bu bahse müteallik bir nebze beyan etmiştir. [Cilt üç, Sahife: Binyüzaltı.]

***
Vâcib Tealâ Resûlunün risaletini Mi'racla te'yîd ettiğini beyandan sonra Musa Aleyhisselâmı Tevratla teyîd ettiğini beyan etmek üzere :

وَءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَـٰبَ وَجَعَلۡنَـٰهُ هُدً۬ى لِّبَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ أَ تَتَّخِذُواْ مِن دُونِى وَڪِيلاً۬ (2)

buyuruyor.

[Biz Musa Aleyhisselâma Tevrat denilen kitabı verdik ve o kitabı Benî İsrail'e hidayet kıldık ve dedik ki «Siz benden gayrı bir kimseyi umurunuza vekil ittihâz etmeyin ve işinizi ancak bana havale edin ve itimadınız bana olsun.»]

ذُرِّيَّةَ مَنۡ حَمَلۡنَا مَعَ نُوحٍ‌ۚ

[Ey Nûh'la beraber gemide götürdüğümüz kimselerin zürriyeti ! Size Nûh Aleyhisselâmla beraber biz necat verdik.]

إِنَّهُ ۥ كَانَ عَبۡدً۬ا شَكُورً۬ا (3)

[Zira; Nûh Aleyhisselâm çok şükür eder bir abid idi.]
Yani; biz Muhammed Aleyhisselâm'a Mi'rac'la ikram ettiğimiz gibi Muhammed Aleyhisselâm'dan evvel Musa Aleyhisselâma da Kitab vermekle ikram ettik ki risaletini te'yîd olsun ve o kitabı Benî İsrail'e doğru yolu gösterir hidayet kıldık. Binaenaleyh; O kitab vasıtasiyle onları zulumât-ı cehilden nûr-u imana ve din-i hakka isal ettik ve onlara dedik ki «Ey Benî İsrail ! Benim gayrı, mahlukâtımdan bir kimseyi bana şerîk ve umurunuza vekil ittihâz etmeyin. Zira; her umurunuzu bana havale edip bütün itimadınız bana olmak lâzımdır. Çünkü; benden gayrı ma'bûd olmadığı gibi itimada lâyık bir kimse de yoktur. Ey Nûh'la beraber gemide götürdüğümüz kimselerin zürriyeti olan insanlar ! Nûh'la beraber gemide götürmekle biz size ikram ettik. Babalarınızı helakten kurtarmakla sizi de kurtardık. Zira; Nûh Aleyhisselâm her ni'metin kadrini bilir ve şükrünü edâ eder bir abd-i muhlisimizdi. Binaenaleyh; tufân'dan onu ve onunla beraber ecdadınızın sulbünde sizi de halâs edince ni'met-i halâsınızın şükrünü edâ etmeniz vaciptir. Zira; Hz. Nûh'un şükrü halâsınıza sebep olduğu gibi sizin şükrünüz de enva-ı belâyâdan halâsınıza ve bir takım ni'metlere nail olmanıza sebep olsun. Şu halde ni'metlerimize şükredin ki belâdan kurullasınız.»
VâcibTealâ bu âyette Hz. Nûh'u çok şükretmesiyle sena etti. Çünkü; Medarik'te ve Nisâburî'de beyan olunduğu veçhile Hz. Nûh bir şey yemez, içmez ve giymez illâ (الحمدلله) cümle-i celîlesiyle Cenab-ı Hakka hamdettikten sonra yer, içer ve giyerdi. İşte bundan dolayıdır ki Allah-u Tealâ şekûr ismiyle sena etmiş ve bihakkın şâkirînden olduğunu beyanla kullarını Hz. Nûh gibi her ni'mete şükretmeye terğîb buyurmuştur.
Âyet-i Celîle; insan için en âlâ mertebenin tevhîd etmek mertebesi olduğuna delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ bizim Peygamberimizin Mi'râcını beyandan sonra Musa Aleyhisselâmı Tevrat'la taltif ettiğini ve Tevrat'ın Benî İsrail'e hidayet olduğunu ve Tevrat'ın gösterdiği yol Allah'ın gayriyi bir vekil ittihaz etmemek olduğunu beyan; Tevhidi e emri mutazammın olduğu cihetle Tevrat'ın hulâsası; Tevhid'le emir olunduğuna sarahaten delâlet eder.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Musa'ya Tevrat'ı verdiği, Tevrat'ın Benî İsrail'e hidayet olduğu, Tevrat'ta Allah'ın gayrıya itimat etmekten nehyettiği, Hz. Nûh'la beraber gemide bulunup tufandan halâs olan kimselerin zürriyetlerinin Hz. Nûh gibi her ni'mete şükretmeleri lâzım geldiği ve Hz. Nûh'un gayet çok şükür eder bir abd-i şekûr olduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Tevrat'ı Benî İsrail'e hidayet kıldığını beyandan sonra Benî İsrail'in ekserisi Tevrat'la ihtida etmediklerini beyan etmek" üzere :

وَقَضَيۡنَآ إِلَىٰ بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ فِى ٱلۡكِتَـٰآبِ لَتُفۡسِدُنَّ فِى الأرۡضِ مَرَّتَيۡنِ وَلَتَعۡلُنَّ عُلُوًّ۬ا ڪَبِيرً۬ا (4)

buyuruyor.

[Biz Tevrat'ta Benî İsrail'e haber verdik ve dedik ki «Zatıma yemin ederim ki siz Şam ve Kudüs arazisini iki kere ifsat edecek ve eblette tâat-ı ilâhiyyemizden çıkacak ve kibir edecek ve enbiyâ üzerine ulviyyet davasında bulunacaksınız.»]
Yani; Biz Musa Aleyhisselâma verdiğimiz Tevrat'ta kat'î surette vahyettik ve dedik ki «Zatı ulûhiyetime yemin ederim ki siz elbette Tevrat'a muhalefetle iki kere arzı ifsat ve nâsa zulmeder ve enbiyâ üzerine ulviyyet davasında bulunur ve itaatten tekebbür edersiniz.» İşte bu sözlerimizle hükmettik ve hükmümüzün eseri zuhur etti.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette a r z la murad; Şam ve Kudüs arazisidir. İki ifsattan
B i r i n c i s i ; Zekeriyyâ Aleyhisselâmın katli, Ermiyânın hapsi ve sair cinayetleridir.
İ k i n c i s i ; Yahya Aleyhisselâmın katli ve Hz. İsa'nın katlini kastetmeleri ve nâs'a zulm ü taaddileridir. Çünkü; onlar Tevrat'ın ahkâmını arkalarına atarak enva-ı cinayâtı işlemek suretiyle daire-i şeriattan çıkmış ve muharremâtın hürmetini istihfaf etmekle envâ-ı cerâimi mubah addeder bir dereceye gelmişlerdi. Binaenaleyh; Bundan sonraki âyette beyan olunacağı veçhile Cenab-ı Hak terbiyelerini verdi. Çünkü; Nimetullâh Efendinin beyanı veçhile enbiyaya te'zîmi kaldırmakla ihanet ve istihfaf ederek ukalâdan addetmedikleri gibi sefâhetle itham ve tekzib etmişlerdi. Zira; Bir şeyin çokluğu nâs arasında kıymetini azaltmak âdet olduğundan Benî İsrail'de enbiyanın çokluğu istihfafa sür'atlerine sebep olmuştur.
Fahri Razî'de beyan olunduğu veçhile k a z â ; hükümle bir şeyi kesip atmak manâsına ise de bu âyette kazâ; vahyile Benî İsrail'in ifsatlarını kendilerim bildirmek manâsınadır. Zira; Cenab-ı Hakkın ihbarı tahallüf etmeyip elbette vaki olduğundan kazâ lafzı hükm-ü kafi manâsını mutazammın olduğu cihetle ihbardan kazâ ile ta'bîr olmuştur. Çünkü; ayniyle vaki olacak vukuatı haber verip ve haber verildiği gibi vaki olması hüküm menzilinde olduğu cihetle (وَقَضَيۡنَآ) va'rid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ Benî İsrail'in arzı ifsat edeceklerini Tevrat'ta haber verdiğini beyandan sonra onların irtikâb ettikleri ifsat mukabilinde intikamını aldığını beyanla Ümmet-i Muhammedi intibaha da'vet etmek üzere :

فَإِذَا جَآءَ وَعۡدُ أُولَٮٰهُمَا بَعَثۡنَا عَلَيۡڪُمۡ عِبَادً۬ا لَّنَآ أُوْلِى بَأۡسٍ۬ شَدِيدٍ۬

buyuruyor.

[Onlara va'dolunan iki fesattan birinci defada irtikâb ettikleri cinayetin intikamı zamanı geldiğinde ey Benî İsrail sizin üzerinize şiddetle kuvvet sahibi kullarımızı gönderdik.]

فَجَاسُواْ خِلَـٰلَ ٱلدِّيَارِ‌ۚ وَكَانَ وَعۡدً۬ا مَّفۡعُولاً۬ (5)

[Binaenaleyh o kuvvet sahibi kullarımız sizin evlerinizin aralarını aradılar ve memleketinizde sizi bulup ihlâk etmek için gezdiler ve Beni İsrail'in bu yolda azab olunmaları elbette işlenmesi lâzım olan va'd-i İlâhî idi.]
Yani; Tevrat'ta Benî İsrail'in iki kere arzı ifsat edecekleri beyan olunup da birinci defa ifsadlarının intikamlarını almak zamanı gelince bizim kuvvet ve saltanat sahibi kullarımızı sizin üzerinize gönderdik ki onlar sizden işlediğiniz cinayetlerin intikamını alsınlar ve size intikam için geldiklerinde sizi evleriniz arasında ararlar ve bulduklarını itlaf ederler ve sizin cinayetinize mukabil ihlâk olunmanız vukuu lâbüd olan va'd-i ilâhî oldu ve binaenaleyh; va'd-i ilâhî yerini buldu. Zira bu azab; sizin işlediğiniz günahlarınızın neticesi olduğundan müstahak olduğunuz cezayı gördünüz.
Hâzin'in ve Taberî'nin beyanı ve Huzeyfe b. Yemanî hazretlerinin Resûlullah'dan rivayetine nazaran va'd-i Ulâ ile murad; Tevrat'ın ahkâmına riayeti terk ile şehevât-ı nefsâniyelerine ittibâ' etmeleridir. Şevket ve kuvvet sahibi olan kullarla murad; Buhtunnasır ve askeridir. Çünkü; Benî İsrail terbiyeye müstahak oldukları zaman Allah-u Tealâ onlara mecûsî olan Buhtunnasr'ı musallat kıldı. Binaenaleyh; o mecûsî büyüklerini katletti, küçüklerini ve kadınlarını esir aldı, mallarını yağma ve beldelerini tahrip etti, hatta Tevrat'ı yaktı ve Mescid-i Aksa'yı ahır yaptı ve Tevrat'ı tilâvetle meşgul olan binlerce kimseleri katlettikten sonra esirleri aldı Babil'e götürdü ve Babil'de onları hidemât-ı şâkkada istihdam etti. Bir çok müddet sonra Buhtunnasr'ın vefatıyla yerine gelen (كورس) Benî İsrail'den bir hatun ile tezevvüc etmekle o hatunun ricasiyle bakıyye-i Benî İsrail memleketlerine iade olundu.

***
Vâcib Tealâ Tealâ Benî İsrail'in birinci defa ma'siyetlerine mukabil ahz-ı intikamını beyandan sonra tekrar Benî İsrail'e kuvvet verdiğini beyan etmek üzere :

ثُمَّ رَدَدۡنَا لَكُمُ ٱلۡڪَرَّةَ عَلَيۡہِمۡ وَأَمۡدَدۡنَـٰكُم بِأَمۡوَٲلٍ۬ وَبَنِينَ وَجَعَلۡنَـٰكُمۡ أَڪۡثَرَ نَفِيرًا (6)

buyuruyor.

[Ey Benî İsrail ! Kuvvet sahibi kimseleri size musallat kıldıktan sonra sizin düşmanlarınız üzerine size galebe verdik, kuvvet ve devletinizi red ve size emval ve oğlanlar vermekle imdâd ettik ve asker yönünden sizi düşmanlarınızdan daha çok kıldık.]
Yani; sizin cinayetiniz üzerine biz kullarımızdan kuvveti size kâfi şiddet sahibi kimseleri sizin üzerinize gönderip terbiye ettikten sonra biz düşmanlarınız üzerine galebe edecek kadar sizin kuvvet ve devletinizi iade ettik. Dağılmış olanlarınız toplandı, esir olanlarınız kurtuldu tekrar bir devlet teşkiline muvaffak oldunuz, biz emval ve evlâd vermekle size imdâd ettik, sizi asker cihetinden çok kıldık ki düşmana karşr gidecek kadar askeriniz de hasıl oldu.
Medârik'te beyan olunduğu veçhile Benî İsrail'e devletlerinin iadesi fesattan tâib ve müstağfir olup tekebbürden vazgeçtikten sonra vaki olmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile N e f i r ; bir araya toplanıp düşmana karşı giden askerdir. Benî İsrail muzmahil olarak (Buhtunnasır elinde esir ve memleketleri harab olduktan sonra devletlerinin tekrar iade olunduğuna, emval ü evlâdla kuvvet bulduklarına, askerlerinin çoğalıp düşmanlarına galip bir hale geldiklerine bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; insanların kendi dinleri üzerine milletlerinden bir hükümet altında bulunmaları haklarında en büyük ni'met olduğuna dahi delâlet eder. Zira; Benî İsrail'in hükümetlerinin inkirâzından sonra iadesini Cenab-ı Hak ni'met sırasında beyan etmiştir. Şu halde evlâd; emval, etbâ' ve a'vân ni'met olduğu gibi devletin kudreti ve askerin kesreti dahi ni'mettir. Çünkü devlet; milletin hâmisi ve asker de millet ve memleketin bekçisidir. Binaenaleyh; diyanet ve adalet üzere hükmeden hükümet her şahıs hakkında ni'met olduğundan o hükümetin kadrini bilip şükrünü edasını kendine Vâcib addederek kemâl-i itaatle beraber kudreti nisbetinde hükümetin şevketini tezyide sa'yetmesi lâzımdır.
Bu âyet üç hüküm üzere müştemildir:
B i r i n c i s i ; Ben-î İsrail'in hükümeti münkariz olduktan sonra iade olunmasıdır.
İ k i n c i s i ; emval ve evlâdla imdâd olunmalarıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; çok askere malik olmalarıdır.

***
Vâcib Tealâ Benî İsrail'in isyanları üzerine kuvvet sahibi kimseleri göndererek te'dîb edip kuvvetlerinin tekrar iade olunduğunu beyandan sonra Benî İsrail'e vaki olan irşâdâtını beyan etmek üzere :

إِنۡ أَحۡسَنتُمۡ أَحۡسَنتُمۡ لأنفُسِكُمۡ‌ۖ وَإِنۡ أَسَأۡتُمۡ فَلَهَا‌ۚ

buyuruyor.

[Ey Benî İsrail ! Eğer kendi cinsinize ihsan ve Allah-u Tealâ'ya iman ve ibadetinizde kemâl-i inkiyâd üzere eda ve devam ederseniz menfaati kendi nefsinizedir, eğer kötülük eder ve günahları irtikâb ederseniz mazarratı kendinizedir.]

فَإِذَا جَآءَ وَعۡدُ الأخِرَةِ لِيَسُـۥۤـُٔواْ وُجُوهَڪُمۡ وَلِيَدۡخُلُواْ ٱلۡمَسۡجِدَ ڪَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ۬

[İyilik ve kötülük sizin kendi nefsinize ait olunca ikinci cinayetin intikamının va'di ve zamanı geldiğinde kuvvet ve şevket sahibi kimseleri gönderdik ki sizin yüzlerinize kötülük etsinler. Ve evvel gönderdiğimiz şiddet ve savlet sahibi kimselerin Mescid-i Harama evvel girip tahrib ettikleri gibi Mescid-i Haram'a girsinler için biz kuvvet ve şiddet sahibi kullarımızı göndeririz ki sizden cinayetinizin intikamını alsınlar.]

وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوۡاْ تَتۡبِيرًا (7)

[Ve onları galib oldukları şeyleri ihlâk edercesine ihlâk etsinler için gönderdik.]
Yani; Ey Benî İsrail ! Bir kere isyanınız üzere kuvvet sahibi kullarımızı size gönderdik ve onlar vasıtasiyle sizi terbiye ettik ve müstahak olduğunuz cezayı verdik. Ba'dehû tevbe ve istiğfar edince devletinizi iade ve askerinizi ve evlâd ü emvalinizi ihsan ettik. Şu halde bundan sonra ebnâ-yı cinsinize ihsan edip nefsinizde olan fenalıkları terk ve iman ederek amellerinizi İslah ederseniz nefsinize iyilik etmiş olursunuz. Zira; imanınızın ve ihsanınızın faydaları size aittir, eğer kötülük ederseniz nefsinize kötülük etmiş olursunuz. Zira; vizr ü vebali size râci'dir. Çünkü; Allah-u Tealâ münşinin ihsanından ve kötülerin kötülüklerinden ganîdir. Binaenaleyh; herkesin iyiliği ve kötülüğü kendisine aittir. Ey Benî İsrail ! İyilik ve kötülük kendinize ait olunca birinci defa kötülüğünüzün acısını tattıkdan sonra tevbe ederek iyiliğe başladınız. Onun mukabilinde devlet ve kuvvetinizin iadesiyle faydasını gördünüz. Şu halde ikinci defada Yahya Aleyhisselâmı katil ve İsâ Aleyhisselâmı katle cesaret etmek gibi cinayetlere başlayınca size evvelce va'dettiğimiz ikinci cinayetinizin zamanı geldiğinde onun cezasını görmeniz için tekrar kuvvet ve saltanat sahibi kullarımızı size göndeririz ki onlar size, eseri yüzlerinizde görülecek derecede kötülük etsinler, kendinizi katletmek ve çocuklarınızı, kadınlarınızı esir almak, mallarınızı yağma etmek gibi hakaretleri yapsınlar ve evvelki cinayetiniz üzerine sizi terbiye için gönderdiğimiz kimseler mescide girip tahrip ettikleri gibi ikinci defa terbiyeniz için gönderdiğimiz kimseler mescide girsinler ve tahrip etsinler, galip oldukları şeylerin cümlesini alsınlar, ihlâk etsinler. Zira; tâât ve adaletin bereketiyle Cenab-ı Hak kullarına envâ'ı hayrat ve bereket kapılarını açtığı gibi günahların şeâmetiyle âsîler üzerine envâ-ı ukûbât kapılarını açar ve günahkârları enva'ı hakarete ma'ruz kılar. Tefsiri Taberî'de beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ iki kere ifsat edip mukabilinde iki kere ceza göreceklerini Tevrat'ta beyan ettiği gibi bu âyetin mealini enbiyadan bazı nebi vasıtasiyle tebliğ buyurmuştu. İşte Cenab-ı Hakkın, Benî İsrail'in devletlerinin mahvına sebep isyanları ve devletlerinin tekrar iadesine sebep ise isyandan nedamet edip itaat etmeleri olduğunu ve tekrar isyana avdetle münkariz olduklarını Kur'an'da Ümmet-i Muhammed'e beyanı; bir düstur-u a'zam ve ders-i ibrettir ki onların sergüzeştini hikâye etmesi kullarını intibaha davettir. Zira; «iyilik; envai hayratı calib ve kötülük ise envai hakareti mucib olduğunu» beyan etmek; «her zaman insanlarda bu ahvalin carî olacağını» beyan etmektir ve öyle de olduğu meydanda bir hakikattir. Binaenaleyh; maddiyyâtı maneviyâttan ayırmak isteyenler ezelî bir iradeye karşı bedahetten ve hakikatin hilafı hareketten başka bir şey iddia edemezler. Çünkü bu âyet; maddiyyâtın maneviyyâta şiddetle merbut olduğuna sarahatle delâlet eder. Benî İsrail'in maneviyyâtı ayak altına alıp kaybetmeleri, maddî hükümetlerinin kaybolması ve kendilerinin düşmanlarının ayakları altında kalmaları, memleketlerinin harap olması maddiyâtın maneviyyâtla kâim olduğuna ve şu halde milletin maneviyyâta riâyeti maddiyâtın kuvvetine sebep olacağına ve ma'neviyatını kaybeden milletin inkirâza mahkûm olduğuna delâlet etmez mi? Kezâlik maddiyyât olmazsa maneviyyatı edâ etmek mümkün olur mu? Yunan, istîlâ ettiği yerlerde minarelerde ezan-ı Muhammedi'yi lâyıkıyla okuttu mu? Ahali serbestçe ibadet etti mi? Bu ahvâlin cümlesi maddiyyât ve a'neviyyâtın yekdiğerine şiddetle merbut olduğuna delâlet etmiyor mu? Maneviyyâtın maddiyyâttan mukaddem olduğunu Cenab-ı Hak bu âyet ve bunun emsali âyetlerle beyan etmedi mi? Bu âyette Benî İsrail'in maneviyyatı ihlâl etmeleri maddî kuvvet ve hükümetlerinin ziyâına sebep olduğunu beyan etmek maneviyâtın mukaddem olduğunu beyan etmek değil midir? Hükümet bir dinle mukayyet olmazsa diyanetperver olan bir milletin maneviyyâtta hükümete irtibatı olur mu? Ma'neviyâtta irtibat olmazsa hükümet kuvveti nereden alacak? Şu halde hükümet zayıf düşmez mi? Velhasıl gerek tarih gerek şeriat; bir milletin payidar olması için maddiyât ve maneviyâtını yekdiğerine mezcederek ikisini birlikte ileri götürmeye ve yekdiğerinden ayırmayıp irtibatını muhafaza etmeye mütevakkıf olduğuna şehadet etmektedirler.
Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhile ikinci defa Benî İsrail'e musallat olan Rum ve Yunan melikleri olduğunu beyan edenler varsa da esah olan birincide musallat olan Babil meliklerinden Buhtunnasır, ikincide musallat olan yine Babil meliklerinden Harduş'dur. Çünkü; Yahya Aleyhisselâmı katletmeleri üzerine Cenab-ı Hak Harduş'u musallat kıldı ve Benî İsrail'i tamamen muzmahil etti ve hükümetleri külliyyen mahvoldu. Bir müddet sonra olanca nüfusları Beyt-i Mukaddes etrafına toplanmış ve hükümetleri yoksa da Beyt-i Mukaddes'e riyaset onlarda olmakla az çok mevcudiyetlerini muhafaza edip dururken tekrar envâı bid'at ve fesat icadına başlayınca Allah-u Tealâ bu cinayetlerine ceza olarak Rum meliklerinden (ﺲﻮﺘﭙﺗ) i musallat kıldı ve Kudüs civarında olan beldelerini tahrib ve nüfuslarını tard u teb'îd etmekle Yahudilerin boyunlarına zili ü meskeneti taktı ki ilâ yevmi'lkıyame perişan ve müteferrik ve hakaret altında ezilmeye mahkûm olmuşlardır. Binaenaleyh; Yahudi milleti her nerede görülürse ve ne kadar zengin olursa hakîr ve zelil görülür, asla servet ni'metinin eseri üzerlerinde görülmez. Çünkü; Allah'ın zelîl kıldığını hiç bir kimse azîz kılamaz.

***
Vâcib Tealâ Benî İsrail'e vaki olan hitabından bazı aharı beyan etmek üzere :

عَسَىٰ رَبُّكُمۡ أَن يَرۡحَمَكُمۡ‌ۚ وَإِنۡ عُدتُّمۡ عُدۡنَا‌ۘ وَجَعَلۡنَا جَهَنَّمَ لِلۡكَـٰفِرِينَ حَصِيرًا (8)

buyuruyor.

[Ey Benî İsrail ! Eğer tevbe ederseniz rabbinizin size merhamet etmesi me'mûldür ve eğer ma'siyete avdet ederseniz biz de sizden ahz-ı intikama avdet ederiz ve âhirette cehennemi kâfirlere hapishane kıldık.]
Yani; Ey Benî İsrail ! Birinci cinayetinizden sonra kusurunuza nedamet ederseniz Rabbınızın merhamet edip kusurunuzu affetmesi me'mûldür. Zira; sıdk-ı hulûsla dergâhına iltica edenlere rahmeti galibdir, eğer siz tekrar cinayete avdet ederseniz biz de ukubet etmekle avdet ederiz, dünyada ukubetle avdet ettiğimiz gibi âhirette dahi biz cehennemi kâfirlere zindan kılarız ki ondan ebeden çıkamazlar ve cehennemi onlara hasîr kılarız ki döşekleri ateş olur.
Fahri Razî'nin beyanı veçhile Yahudiler Allah'a ve göndermiş olduğu şeriatine ve Resûllerine karşı isyanları sebebiyle gûnâ gün ukubetlere mübtedâ oldukları gibi zaman-ı saadette bizim Nebimize isyan edip Tevrat'ta olan evsaf-ı nebevilerine karşı küstahâne tahrifatta bulunduklarından Cenab-ı Hak Ceziret ül Arab'da olan bakiyyelerini müslümanlarm kılıçlarından geçirdi, bir kısmını Ceziret-ül Arab'dan tard etti. Yalnız ukubât-ı dünyeviyyeyle kalmayıp âhirette dahî azabtan kurtulamıyacakları sarahaten beyan olunmuş ve kâfir oldukları da tasrih edilmiştir.
Hulâsa; Vâcib Tealâ’nın masiyete tevbe edenlere merhamet etmesi me'mûl-i kavî olduğu ve eğer ma'siyete avdet ederlerse Cenab-ı Hakkın intikama avdet edeceği ve cehennemin kâfirlere ebeden çıkılmaz bir hapishane olacağı bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Resûlunü Mi'rac'la taltif ve Musa Aleyhisselâmı Tevrat'ı inzal etmekle tekrîm ve asîleri bir takım ukubatla ta'zîb ve düşmanlarını musallat kılmakla tahkir ettiğini beyanla kullarını ibadete tergîb ettikten sonra Kur'an'ın kulları itaata davet ettiğini beyan etmek üzere :

إِنَّ هَـٰذَاٱلۡقُرۡءَانَ يَہۡدِى لِلَّتِى هِىَ أَقۡوَمُ وَيُبَشِّرُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٱلَّذِينَ يَعۡمَلُونَ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ أَنَّ لَهُمۡ أَجۡرً۬ا كَبِيرً۬ا (9)

buyuruyor.

[Şu Kur'an, nâs'ın kâffesini adalette ziyade ve tarikatta açık olan yollara hidayette kılar, yani doğru yolları gösterir ve amel-i salih işleyen müminleri büyük ecirle tebşir eder.]

وَأَنَّ ٱلَّذِينَ لاً۬ يُؤۡمِنُونَ بِالأخِرَةِ أَعۡتَدۡنَا لَهُمۡ عَذَابًا أَلِيمً۬ا (10)

[Ve şol kimseler ki onlar âhirete iman etmezler. Biz onlar için âhirette azab-ı elîm hazırladık.]
Yani; hakla batıl beynini tefrik eden Kur'an cemî nâs'a adaletten ibaret olan tarîk-i Hakkı gösterir ki o tarîk; tarîklerin en doğrusudur ve o Kur'an şol müminleri ecr-i kebirle tebşir eder ki o müminler amel-i salih işlerler. Onlar için büyük ecir olmasıyla tebşir eder. Çünkü; onlar imanlarını amelleriyle takviye edip memur oldukları tekâlifi yerine getirdiklerinden onları ecr-i kebîr olan cennet ve fevz ü felahla mesrur eder, şol kimseler ki onlar âhirete iman etmezler. Onlar için biz elem verecek azabı hazırladık. Binaenaleyh; müminlerin cennette ebeden refah ve saadetlerine mukabil kâfirler ebeden cehennemde kemâl-i hakaret ve zillet içinde azab-ı daimî ile muazzeb olurlar.
Fahri Razî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ bu âyette Kur'an'ı üç sıfatla sena etmiştir:
B i r i n c i s i ; insanları hak olan itikada ve aslah olan a'mâle irşâd etmesidir. Binaenaleyh; Kur'an'a yapışanın doğru yola yapışmış olacağında şüphe yoktur.
İ k i n c i s i ; Kur'an'ın beyan ettiği itikadı ve amel-i salihi işliyenleri Kur'an'ın Cennetle tebşir etmesidir. Çünkü; doğru yol tutan kimsenin hayr-ı kesîre nail olacağında tereddüt olunmaz.
Ü ç ü n c ü s ü ; Kur'an'ın beyan ettiği tarika sülük etmeyenlere cehennemin hazırlandığını beyan etmesidir. Çünkü; tarîk-ı hayra sülük eden kimse hayr-ı kesîre nail olunca o tarîki terkedenlerin zarar-ı azîme ve şerr-i kesîre dûçâr olacakları şüphesizdir. (يَہۡدِى لِلَّتِى هِىَ أَقۡوَمُ) Kur'an tarîklerin en doğrusuna hidayette kılar ' demektir. Çünkü Hazin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile (أَقۡوَمُ) ; en doğru ve en savâb bir yol demektir.
Hulâsa; Kur'an'ın tarîk-i müstakime insanları hidayette kıldığı ve amel-i salih işliyen mü'minleri cennetle ve Cennette büyük ecirlerle tebşir ettiği ve âhirette iman etmeyen kâfirlere azab-ı elimin hazırlandığı bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın â'del-i tarîka hidayette kıldığını beyandan sonra Kur'an'a temessük etmiyenlerin hallerini beyan etmek üzere :

وَيَدۡعُ إِلاًِنسَـٰنُ بِٱلشَّرِّ دُعَآءَهُ ۥ بِٱلۡخَيۡرِ‌ۖ

buyuruyor.

[İnsan hayırla duâ ettiği gibi nefsine şerle dahi duâ eder.]

وَكَانَ إِلاًِنسَـٰنُ عَجُولاً۬ (11)

[Halbuki insan her şeyde acele eder oldu.]
Yani; insanın ahlâk-ı mezmumesinden birisi de ferahlı halinde hayırla duâ ettiği gibi gazab halinde nefsine, evlâdına ve malına şerle duâ etmesidir. İnsan, hal-i sürûrunda hayırla duâya nasıl sür'at ederse kederli halinde de şerle duâya öylece sür'at eder. Zira insan; aculdür. Çünkü istediği şeyin alelacele meydana gelmesini şiddetle arzu eder. Binaenaleyh; eğer insanın hayırlı duâsı müstecâb olduğu gibi şerle duâsı da müstecâb olsaydı derhal helak olurdu. Velâkin gazabla olan duâda tehevvür icabı ihlâs olmadığından müstecâb olmaz. Yani; insan düşünmeden gazab halinde kendi nefsi, malı ve evlâdı aleyhine duâ ile gazabını teskin eder velâkin can sıkıntısıyla yaptığı duâda te'sîr olmaz.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran gazab üzere Ezvâc-i mütahharâttan bazısına Resûlullah'dan dahi duânın vukuu mervîdir. Çünkü; Resûlullah (Şevde) (R.A.) ya bir esir teslim eder. Sevde hazretleri gece esirin inleyişine dayanamaz. İniltisinin sebebini sorar. Elinin ve ayağının sıkı bağlandığından muzdarib olduğunu söyleyince Sevde (R.A.) esirin elini gevşetir. Esir elini çıkarıp fîrâr edince Resûlullah «Yâ Rabbî ! Sevde'nin elini kes» diyerek duâ eder. Resûlullah'ın bu duâsı üzerine Sevde (R.Â.) elini bir âfete uğramasına intizâr eder. Resûlullah'ın gazabı sakin olunca ashabına hitaben ; «Ben ehlimden müstahak olmayan bir kimseye duâ ettim. Lûtf-u ilâhî benim duâmı kabul etmemektir. Zira ; ben de sizin gibi bir beşerim. Binaenaleyh; sizin gazab ettiğiniz gibi ben de gazab ederim» demekle gazabla vaki olan duânın kabul olunmayacağını işaret etmiştir.
İnsanın şerle duâsı; bir belânın gelmesini temenni etmesi ve hayır zannıyla istediği şeyin menba-ı şer olup ondan birçok zarar tevellüd etmesidir. Zira insan; cehalet sebebiyle hakkında şer olan bir şeyi hayır zannıyla istediği çok kere vaki olur.
Fahri Razi'nin beyanına nazaran i n s a n la murad; cins-i insandır. Şu halde cins-i insanın din ve dünya hususunda te'hîri matlûb olan şeyi te'cîl etmek sıfat-ı lâzimesinden olmasına âyet delâlet eder. Yani cinsinde bu haslet vardır, fakat cinsinde olmaktan her ferdinde olmak lâzım gelmez.
Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette i n s a n la murad; kâfir ve d u â ile murad; azabı isti'câl etmesi olmak ihtimali vardır. Zira; müşriklerden Nadr b. Haris ve emsali
(اللهم انصرخيرالحزبين) yani «Ya Rabbî ! Şu iki cemaatten hangisi hayırlı ise ona nusret ver» ve «Eğer Muhammed (S.A.) in dediği doğruysa bizim üzerimize semadan taş yağdır» demekle duâ ederlerdi. Şu halde âyetin; bunlar ve emsali hakkında nazil olmak ihtimali varsa da itibar lâfzın umumunadır. Binaenaleyh; bilûmum insanlarda isti'câl vardır. O halde âyet kâfirlere şamildir.
Hulâsa; insanda iki sıfat vardır :
B i r i n c i s i ; iyi halinde nefsine, malına ve evlâdına hayırla duâ etmektir.
İ k i n c i s i ; gazab zamanında şerle duâ etmektir.

***
Vâcib Tealâ insanlara ihsan ettiği ni !met-i diniyye olan Kur'an'ın bazı evsafını beyandan sonra dünya ni'metlerinden bazılarını beyan etmek üzere :

وَجَعَلۡنَا ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّہَارَ ءَايَتَيۡنِ‌ۖ

buyuruyor.

[Biz Azimüşşân geceyle gündüzü kudret-i kâmilemize delâlet eder alâmetler kıldık.]

فَمَحَوۡنَآ ءَايَةَ ٱلَّيۡلِ وَجَعَلۡنَآ ءَايَةَ ٱلنَّہَارِ مُبۡصِرَةً۬ لِّتَبۡتَغُواْ فَضۡلاً۬ مِّن رَّبِّكُمۡ

[Şu halde biz gecenin alâmetini gündüzün zıyasiyle giderdik ve gündüzün alâmetini; gündüzü zıy alı ve gecede görülmeyen şeyleri gösterici kıldık ki siz rabbımzın fazlı olan rızkınızı arayınız.]

وَلِتَعۡلَمُواْ عَدَدَ ٱلسِّنِينَ وَٱلۡحِسَابَ‌ۚ

[Ve biz geceyi ve gündüzü alâmet kıldık ki siz senelerin adedini ve hesabını bilesiniz.]

وَڪُلَّ شَىۡءٍ۬ فَصَّلۡنَـٰهُ تَفۡصِيلاً۬ (12)

[Biz her şeyi tafsil edercesine tafsil ettik.]
Yani; insanlara bir çok nimetlerimiz vardır. O ni'metler cümlesinden olarak biz gecenin karanlığını, gündüzün ziyasını, gecede ayı, gündüzde güneşi vahdaniyetimize ve kudret-i kâhiremize delâlet eder deliller kıldık. Çünkü; gece ve gündüzün başka suretle cereyanına imkân varken şu görülen âsâr ve intizam üzere cereyan edip asla tehalluf etmemesi faili muhtarın vücuduna delildir ve biz gecenin alâmetini gündüzün ziyasiyle giderdik. Binaenaleyh; güneş doğunca kamerin ziyası kaybolur ve biz gündüzün alâmeti olan güneşi zıyalı ve her şeyi gösterir bir halde kıldık ki siz rabbınızdan rızkınızı isteyesiniz ve senelerin sayılarını ve işlerinizin hesabını bilesiniz ve biz dünyevî ve uhrevî muhtaç olduğunuz her şeyi kemâliyle tafsil ettik ve sizin için bilinmiyecek bir şey bırakmadık.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kudretullaha delâlet eden alâmetler; geceyle gündüzün kendileridir. Çünkü leyi ü nehâr nâs'ın umur-u diniye ve dünyeviyyelerine delâlet eder birer mürşid mesabesindedirler. Zira, Leyi ü nehârdan her birinin diğerine zıt olduğu halde birbiri arkasında bir siyak üzere devam edip intizamlarına halel gelmiyerek cereyanları bir mucid-i hakikinin vücuduna delâlet etmekle esâsât-ı itikadiyyeden olan tevhîd'e isal ettikleri gibi dünya işlerinde ve maişet hususunda dahi gece ve gündüzün hizmetleri meydandadır. Çünkü; gece olmasa insanlarda layıkıyla istirahat olamayacağı gibi gündüz olmasa umur-u maişeti tedvir ve kesb-i ticaret dahi olamaz. Şu halde her ikisi de dinî ve dünyevî işlerin mihver-i lâyıkında cereyanına sebeb-i yegânedirler.
Gecenin alâmeti olan kamerin mahvında iki ihtimal vardır :
B i r i n c i s i ; Ayın onbeşinden sonra ziyasının tenakus etmesidir. Çünkü; onbeşine kadar ziyasının tekemmülünden sonra ayın nihayetine kadar tenakus etmesi ve nihayetinde bilkülliye zail olması mahıvdır.
İ k i n c i s i ; Kamerin ziyasının silinmesidir. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Allah-u Tealâ şemisle kameri ziyada müsavi halketmişti velâkin geceyle gündüzün birbirinden fark olması için kamerin ziyası silinmiş ve yalnız nûru kalmıştır.
Geceyle gündüzün alâmet olarak bu minval üzere halkolunmaları senelerin adedi ve nâsın muhtaç olduğu umur ve hesâb bilinsin için olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette sarahaten beyan etmiştir. Çünkü; gece ve gündüz birbirinden farklı olarak bu minval üzere halkolunmasalardı evkâtın hesabı bilinemediğinden umur-u maişet muattal olurdu. Zira; ziraat ve felâhat ve ahz ü i'tâ hususunda nâsın muhtaç oldukları borçlarının te'diye zamanını tayin mümkün olmazdı, her şeyin mevsimini ve bilhassa islâmiyette mühim olan namazın vaktini tayin ve zekâtın havl-i havelânını ve Haccın mevsimini bilmek müşkül olurdu. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak kullarını her şeyde müşkülâttan kurtarmak için geceyle gündüzü halketti ki vakt-i merhununa kadar âlemin imarı yoluyla cereyan etsin.
Z a m a n ı n e s a s ı ; dört şeydir ki saatlerin terekkübüyle günler ve günlerin terekkübüyle haftalar ve haftaların terekkübüyle aylar ve ayların terekkübüyle seneler hasıl olur ve bu dört mertebeden sonra mertebe yoktur. Ancak tekrar vardır. Hesabın esası da dörttür: âhâd, aşerat, miat, ülûftur. Yani birler, onlar, yüzler ve binlerdir. Bunlardan sonra da aded yoktur, tekrar vardır.
Hulâsa; gece ile gündüzün vahdaniyete delil oldukları, geceyle kamerin ziyası mahvolup yalnız nûrunun kaldığı, insanların rızıklarını talep etmeleri için gündüzün ziyalı olması, hesapların, ayların ve yılların adedleri bilinmek için gece ile gündüzün muhtelif surette halkolunmasi ve her şeyin kitapta lâyıkıyla tafsil edildiği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ dünyada insanlara her şeyi tafsil ettiğini beyandan sonra âhirette herkesin defter-i a'mâli boğazına takılacağını beyan etmek üzere :

وَكُلَّ إِنسَـٰنٍ أَلۡزَمۡنَـٰهُ طَـٰٓٮِٕرَهُ ۥ فِى عُنُقِهِۦ‌ۖ

buyuruyor.

[Biz efradı insandan her ferdin defter-i a'mâlini boğazına ta kar ve kendine lâzım kılarız.]

وَنُخۡرِجُ لَهُ ۥ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ ڪِتَـٰبً۬ا يَلۡقَٮٰهُ مَنشُورًا (13)

[Ve her insan için yevm-i kıyamette amelini camî' bir kitap çıkarırız ki o kitap insana açık olduğu halde karşı gelir ve boynuna takılır.]

ٱقۡرَأۡ كِتَـٰبَكَ

[Ve her insana hitabederek «Sen oku kitabını» deriz.]

كَفَىٰ بِنَفۡسِكَ ٱلۡيَوۡمَ عَلَيۡكَ حَسِيبً۬ا (14)

[Zira o kitap; bugün hesap yönünden sana kâfidir demekle kitabını okumasını kendine emrederiz.]
Yani; biz insanların umur ve maaşını intizam üzere tertib edip haline muvafık halkedince insanın işlemiş olduğu salih ve fasit amelini beyan eder bir kitabı kendine lâzım kılar ve boynuna takarız. Binaenaleyh; insandan ameli ve amel defteri ayrılmaz ve yevmi kıyamette amel defteri, açık olduğu halde her insana karşı gelir. Çünkü; açık olunca mele-i nâsda eline verilir ve herkes ameline muttali' olur. Ve eğer ameli salih olursa defterin açık olması amel sahibi hakkında ta'zîm ve ziynet olur eğer ameli fasit olursa defterin açık olması hakkında tahkir olur ve kitabı eline gelince taraf-ı ilâhîden «Ey mükellef olan insan ! Oku kitabını, bu kitap; hesap yönünden sana kâfidir. Şu halde başka muhasebeciye ihtiyaç yoktur» .denir.
Cenab-ı Hak hayr ü şer amelinin lüzumuna işaret için her insana amelini ilzam edeceğini beyan etmiştir. Şu kadar ki a'mâli salih olursa sahibine ziynet olur, a'mâli kötü olursa sahibi hakkında âr ve kabahat olduğu gibi sahibinin boynuna bukağı olur. Dünyada okuma ve yazma bilmiyenlerin âhirette kendi defterlerini okuyacaklarına Cenab-ı Hak işaret buyurmuştur. Çünkü Kıraatle emretmek; kıraate muktedir olacaklarına delâlet eder. Zira; kıraate muktedir olmayan kimseye «Sen kıraat et» demek abes olacağı gibi emir de emr-i ta'cîzî olur.
Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette t â i r le murad; insanın amel defteridir. Çünkü; zaman-ı cahiliyede araplar bir iş tutacaklarında kuşun sağ tarafa uçmasını hayra, sol tarafa uçmasını şerre alâmet saydıkları gibi insanın ameli hayrolursa defteri sağ tarafından verilip hayra alâmet ve ameli seyyie olursa sol taraftan verilip şerre alâmet olduğu cihetle amel defterini uçan kuşa teşbihle amel defterinden tâirle tabir olunmuştur. Yani âyette her ne kadar «Herkesin tâirini lâzım kılarız» demekle tâir demişse de amel ve amelin defteri murad olunmuştur. (حسيبا) muhasib manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [Senin nefsin muhasebeci yönünden sana kâfidir. Başka muhasibe ihtiyaç yok.] demektir.
Hulâsa; her insanm defter-i a'mâli boynunda takılı gibi kendinden ayrılmayacağı, herkesin açık olduğu halde kitabının kendine verileceği, her şahsa kendi amel defterini oku deneceği ve kitabının hesap yönünden kendine kâfi olduğu beyan olunacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ her insanın ameli kendinden ayrılmıyacağını beyan ettiği gibi herkesin amelinin menfaati ve mazarratı kendine ait olduğunu dahi beyan etmek üzere :

مَّنِ ٱهۡتَدَىٰ فَإِنَّمَا يَہۡتَدِى لِنَفۡسِهِۦ‌ۖ

buyuruyor.

[Bir kimse doğru yola gitmek suretiyle ihtida ederse ihtidası ancak kendi nefsinedir.]

وَمَن ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيۡہَا‌ۚ

[Ve eğer doğru yoldan çıkmak suretiyle dalâleti irtikap ederse ancak dalâli kendi nefsinin aleyhinedir.]

وَلاً۬ تَزِرُ وَازِرَةٌ۬ وِزۡرَ أُخۡرَىٰ‌ۗ

[Hiç bir kimse âhar bir kimsenin günahını götüremez.]

وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّىٰ نَبۡعَثَ رَسُولاً۬ (15)

[Ve nâsı tarîk-ı hakka davet edecek bir Resûl göndermedikçe hiç bir kimseye biz azap eder olmadık.]
Yani; bir kimse Kur'an'ın emrine imtisal ve nehyinden ictinab ederek tarik-i hakka sülük etmekle ihtida ederse onun ihtidası ancak kendi içindir. Zira; doğru yola yapışmasından hasıl olacak menfeat ancak kendine aittir, gayra sirayeti yoktur ve eğer bir kimse Kur'an'ın emrettiği me'mûrâtı terketmek ve nehyettiği menhiyyâtı işlemek suretiyle tarîk-ı istikametten çıkar dalâleti irtikâp ederse onun dalâlinden hasıl olacak vizr ü vebal ancak kendi mazarratınadır. Çünkü; hiç bir nefs-i asiye yani vizr ü vebal götüren kimse başkasının günahını götüremez. Kezalik bir kimse başkasının sevabını da alamaz. Şu halde amel-i salihin sevabı onu işliyen kimseye ve günahın vizr ü vebali o günahı irtikap edenlere aittir. Binaenaleyh; Hiç bir kimse aharın yükünü götürmez ve halkı ir-şad edip tarik-ı hakka davet edecek bir Resûl gönderinceye kadar hiç bir kimseye biz azap eder olmadık, ama Resûlumüz davet edip tarik-ı hakkı gösterdikten sonra icabet etmiyenlere azap ederiz. Çünkü; Resûl gönderip din-i hakka davetten sonra icabet etmiyenler için mazeret kalmaz. Binaenaleyh; eimme-i hanefiyye indinde ahkâm-ı şer'iyyenin ma'rifet-i ilâhîden başkası şer'i şerifle sabittir. Ama ma'rifet-i ilâhiyye; akılla sabittir. Yani şeriat sedası işitmiyen bir kimse kendi aklıyla bu alem-i mükevvenâtın bir halikı bulunduğunu ve o halikın vahid-i hakikî olduğunu bilmesi lâzımdır. Çünkü bu âlem; Allah'ın varlığına açık bir delil olduğundan bunu ispat etmek şeriatten işitmeye muhtaç değildir.
Hulâsa; tarîk-ı hakka ihtida eden kimsenin ihtidasından menfeat kendisine racî olduğu gibi dalâlet irtikâp edenlerin zararları da kendilerine ait olduğu, bir kimse âharın günahını götürmeyeceği ve Cenab-ı Hakkın kullarına doğru yolu gösterir bir Resûl göndermedikçe azab etmiyeceği bu âyetten müstefat olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Resûl gönderdikten sonra azaba müstehak olanları beyan etmek üzere :

وَإِذَآ أَرَدۡنَآ أَن نُّہۡلِكَ قَرۡيَةً أَمَرۡنَا مُتۡرَفِيہَا

[Biz bir karyeyi ihlâk etmek murad ettiğimizde o karyenin zenginlerine ve nimet sahiplerine gönderdiğimiz Resûlumüz vasıtasiyle ibadet etmelerini emrederiz.]

فَفَسَقُواْ فِيہَا فَحَقَّ عَلَيۡہَا ٱلۡقَوۡلُ

[Resûlumüz onlara ibadet etmelerini emredince onlar o karyede itaattan çıkarlar. Binaenaleyh; o karye ahalisi üzerine azabiyle emri mucip olan kelime vacip-olur.]

فَدَمَّرۡنَـٰهَا تَدۡمِيرً۬ا (16)

[Onların üzerine azap hak olunca biz o karye ahalisini ihlâk edercesine ihlâk ederiz.]

وَكَمۡ أَهۡلَكۡنَا مِنَ ٱلۡقُرُونِ مِنۢ بَعۡدِ نُوحٍ۬‌ۗ

[Biz Nûh Aleyhisselâmdan sonra kurûn-ı maziyeden çok karyeler ihlâk ettik.]

وَكَفَىٰ بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِهِۦ خَبِيرَۢا بَصِيرً۬ا (17)

[Ve Rabbın Tealâ kullarının günahlarını bilmek ve görmek cihetinden kâfi oldu.]
Yani; bizim irademiz bir karyenin ihlâkine tealluk edip o karyenin helak olmak zamanı yaklaştığında onlara gönderdiğimiz Resûlumüz vasıtasiyle biz o karyenin ni'met ve servet sahiplerine itaatle emrederiz ve o karyede rahat, mâldâr ve hatırlı olanlar Resûlumuzun emrine itaatten çıkıp fıskı ihtiyar edince o karye ahalisi üzerine azabı icabeder emrimizle hüküm sabit ve vaki oldu ve azaba suret-i kafiyede müstehak oldular. Binaenaleyh; biz onları fıskları sebebiyle ihlâk etmekle ihlâk ettik. Hatta onlardan bir fert kalmadığı gibi evlerinden vesair ma'murelerinden bir eser bile kalmadı, fasıkları ihlâk etmek bizim içirt yeni bir âdet değildir. Zira; Nûh Aleyhisselâmdan sonra geçmiş milletlerden çok kabileleri biz ihlâk ettik. Çünkü; cümlesi itaattan çıktılar ve gönderdiğimiz Resûllerimizin sözlerini dinleyip nasihatlerini kabul etmediler. Binaenaleyh; müstehak oldukları cezayı gördüler ve Rabbın Tealâ kullarının günahlarını bilmek ve görmek cihetinden kâfidir ki helake müstehak olanların isyanlarını bilir ve derhal ihlâk eder. Çünkü cemî' ma'lumâta âlim ve görülmesi mümkün olan her şeyi gördüğünden âsilerin isyanları ind-i İlâhîde muhakkak olduğu cihetle başka şahit istemez.
K a r n ; yüzyirmi, yüz yahut seksen sene olmasına dair ihtilâf varsa da esah olan bir kam; yüz senedir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Resûlullahın bir çocuğun başına elini koyarak «Şu çocuk bir karn yaşar» buyurup o çocuğun yaşını tâdâda dikkat edilip yüz yaşında vefat ettiği mervîdir. Şu rivayete nazaran bir kara yüz senedir ve zamanımızda karn makamında asır kelimesi isti'mâl olunuyor. Binaenaleyh; yüz seneye bir asır denilmektedir.
İnsanlar da memleketin zengin, eşraf ve rahat olanlarını reis tanımak ve onlara tâbi olmak âdet olduğundan Cenab-ı Hak ihlâke müstehak olan karyenin mütena'im olanlarına itaatla emredip onların tâattan çıktıklarını beyanla iktifa etmiştir. Çünkü reislere emir; onlara tâbi olup taklid edenlere dahi emir olduğu cihetle fukara gürûhunu ayrıca zikre hacet messetmemiştir.
Bu âyette isyanları sebebiyle helake müstehak olan karyenin ihlâkini murad edince mütena'imlerine itaatla emrüzerine rnütena'imlerin itaattan çıktıkları ve onlar itaattan çıkınca karyenin ihlâkine dair emrin sabit olup helaklerine hükmün lâhik olduğu ve bunların tamamen ihlâk olundukları tertip üzere beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ insanın ameli kendisine lâzım olduğunu ve fena amelleri sebebiyle bir çok karye ahâlisinin ihlâk olunduğunu beyandan sonra amelin iki kısmı olup biri cehenneme, diğeri cennete istihkaka sebep olduğunu beyan etmek üzere :

مَّن كَانَ يُرِيدُ ٱلۡعَاجِلَةَ عَجَّلۡنَا لَهُ ۥ فِيهَا مَا نَشَآءُ لِمَن نُّرِيدُ

buyuruyor.

[Eğer bir kimse ameliyle yalnız dünya lezzetini murad ederse biz onun için dünyada dilediğimizi istediğimiz kimseye suret-i müsta'celede veririz.]

ثُمَّ جَعَلۡنَا لَهُ ۥ جَهَنَّمَ يَصۡلَٮٰهَا مَذۡمُومً۬ا مَدۡحُورً۬ا (18)

[İstediğini verdikten sonra onun için biz cehennemi hazırlarız. Mezmum ve matrut olduğu halde o kimse Cehenneme dahil olur.]

وَمَنۡ أَرَادَ الأخِرَةَ وَسَعَىٰ لَهَا سَعۡيَهَا وَهُوَ مُؤۡمِنٌ۬ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ ڪَانَ سَعۡيُهُم مَّشۡكُورً۬ا (19)

[Eğer bir kimse ameliyle âhire ti murad eder ve âhiret için lâyıkı veçhile mümin olduğu halde sa'yederse işte şu âhiret için sa'yeden kimselerin çalışmaları makbul ve indallah marzî ve sevabı çoktur.]
Yani; bir kimse ameliyle yalnız dünyayı murad eder ve himmeti hemen dünyaya masruf olur ancak istediğini dünya için ister ve âhiretten tamamen gafil olursa o kimse için biz istediğimiz miktarı dilediğimize veririz. Zira; biz onların istediklerinden lâyık oldukları meta-ı dünyayı bilir ve iktizâsına göre veririz. Ba'dehu o kimse için biz cehennemi hazırlarız. Binaenaleyh; mezmum ve rahmet-i İlâhiyeden matrûd olduğu halde cehenneme girer ve eğer bir kimse gönderdiğimiz Resûlumüze itaatle ancak âhireti murad eder ve mümin olduğu halde âhiret için çalışır ve ameliyle Rıza-yı İlâhîyi murad ederse işte ameliyle âhireti murad edenlerin sa'yi indellah makbul ve sevabı çoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünya malını ve mansıbını seâdet-i âhiret üzerine tercih edip enbiyanın davetinden imtina eden kâfirleri imtihan ve ibtilâ için istediklerini meşiyyet-i İlâhiyesine muvafık olarak alelacele verip ba'dehû cehennemi hazırlayıp melûm, hakîr ve rahmet-i İlâhiyeden uzak olarak cehenneme dahil olacaklarını Vâcib Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; bir kimsenin rızkında dünyaca vüs'at o kimsenin makbuliyyetine ve Allah'ın ondan razı olduğuna delâlet etmez. Zira ameliyle yalnız dünya ni'metini murad edenlere istediklerinden bir miktar vereceğini beyandan sonra melûm ve matrûd olarak cehenneme dahil olacağını beyan etmek; o kimsenin dünyaca nail olduğu ni'metin makbul olduğuna delâlet etmediğini beyan etmektir.
Dünyayı âhiret üzerine tercih edenlerin hepsi dünyadan istedikleri ni'mete nail olamıyacaklarını beyanla Cenab-ı Hak dünyayı din üzerine tercih edenleri şiddetle menetmiştir. Çünkü; âyette Vâcib Tealâ dünyayı murad edenlerden kendi dilediği kimseye vereceğini beyan etmiştir. Şu halde her isteyene istediğini vermeyeceğini ve dünyayı takdim edenlerden kime vermesini murad ederse ona vereceğini tasrih eylemiştir. Çünkü; Beyzavî'nin beyanı veçhile her isteyen istediğine nail olamadığı gibi her şahsın da istediği şeyin cemisine nail olamadığı malûmdur.
Vâcib Tealâ âhireti dünya üzerine tercih edenlerin sevaba nail olmalarını üç şartla meşrut kılmıştır :
B i r i n c i s i ; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mesübât-ı uhreviyyeye nail olmak için ameli ile âhireti murad etmektir. Çünkü; âhiret ecri niyet-i haliseye bağlıdır ki ibadetten maksat rıza-yı Bârı olduğu cihetle rızâ elbette niyyet-i sahiha ile olur. Binaenaleyh insanın ibadetten maksadı; ubudiyyetin vazifesini ifa etmekle Cenab-ı Hakka ta'zimi illet-i gaiye tanımak lâzımdır.
İ k i n c i s i ; Şeriatin beyanı veçhile Rızay-ı Bârı ve âhiret için çalışmaktır. Zira; şer'in hilafı a'mâliyle rıza aramakta fayda yoktur. Meselâ müşrikler kendilerine şefaat edecek ümidiyle putlara ibadetle Allah'a takarrub kastederler. Halbuki bu ibadetlerinden fayda şöyle dursun belki mazarrat görürler.
Ü ç ü n c ü s ü ; Amelden intifa' etmek imana müteveffık olduğundan mümin olmak şarttır. Binaenaleyh; iman olmazsa füru-u a'mâlden hiç bir fayda yoktur. Zira; esas itikat fasit olunca o fasit üzere bina kılman amel elbette fasit olur.
Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette â c i l e ile murad; dünya ve ni'metleridir. (مَدۡحُورً۬ا) , (ومطروداًمن رحمة الله) demektir.
S a ' y i n i n m e ş k û r o l m a s ı ile murad; Allah-u Tealâ'nın sa'yi mukabili hasenatına sevabını çok vermek ve seyyiâtını affetmektir. Yani «Ameli indellah makbul olup sevabı çok» olmaktır.

***
Vâcib Tealâ ameliyle dünya ecrini veyahut âhiret ecrini murad edenlerin nail olacakları sevabı ve ikâbı beyandan sonra mümin ve kâfirin dünyada ihsân-ı ilâhîden mahrum olmayacaklarını beyan etmek üzere :

كُلاًّ۬ نُمِدُّ هَـٰٓؤُلاً۬ٓءِ وَهَـٰٓؤُلاً۬ٓءِ مِنۡ عَطَآءِ رَبِّكَ‌ۚ وَمَا كَانَ عَطَآءُ رَبِّكَ مَحۡظُورًا (20)

buyuruyor.

[Muti' ve âsîden her birerlerine biz imdat eder, şunları ve onları habibim Rabbin Tealâ atasından her birerlerine dünyada bazı istediklerine muvaffak kılarız. Halbuki Rabbin Tealâ'nın ihsanı dünyada mümin ve kâfir hiç bir kimseden memnu' olmadı. Binaenaleyh; herkes hissesine nail olur hiç birisi nasibinden mahrum olmaz.] Şu halde rızk hususunda müminle kâfirin hiç farkı yoktur. Zira; cümlesinin râzıkı ve halikı Allah-u Tealâ'dır ki bâb-ı İlâhîde ve umûr-u dünyada cümlesi müsavidir. Şu halde kâfirin küfründen dolayı Cenab-ı Hak rızkını kesmez ve müminin imanından dolayı rızkını bol vermez. Binaenaleyh; taksimat neden ibaretse herkes onu arar bulur.

ٱنظُرۡ كَيۡفَ فَضَّلۡنَا بَعۡضَہُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ۬‌ۚ

[Nazar et, gör habibim ! Dünyada bazılarını mal, mansıb, servet, sâmân, evlâd ve a'vân cihetinden ba'zı a'har üzerine nasıl tafdîl ettik.] Çünkü; bazı aharı fakr u faka ve envâ-ı mezelletle mübtelâ kıldık.

وَلَلأخِرَةُ أَكۡبَرُ دَرَجَـٰتٍ۬ وَأَكۡبَرُ تَفۡضِيلاً۬ (21)

[Ve derece cihetinden âhiret elbette büyük olduğu gibi insanların bazılarını bazıları üzerine tafdîl cihetinden dahi âhiretin tafdili büyüktür.] Zira menafi-i âhiret; baki ve daim olduğundan zevale maruz olan menafi-i dünyadan elbette büyüktür ve kâfirlerle müminler arasında âhirette büyük fark vardır. Çünkü; müminler Cennete ve kâfirler Cehenneme girecekleri cihetle mertebeler arasında tefavüt-ü küllî vardır ve müminlerin müşrikler üzerine faziletleri orada görülecektir. Vâcib Tealâ dünya ni'metlerinde kâfirle müminin müsavi olduğunu ve küfrün rızka mani olmadığını bu âyetle beyan buyurmuştur. (كُلاًّ۬) müminle kâfirden herbiri demektir.
(نُمِدُّ) i m d a d ; devam üzere ihsan edip durmaktır. (هَـٰٓؤُلاً۬ٓءِ) müminlere ve kâfirlere işarettir. (عَطَآءِ) Allah'ın ihsanı demektir. (مَحۡظُورًا) , (منُوعاً) ve (منقوصاً) manâsınadır. Yani Rabbın Tealâ'nın ihsanı mümin ve kâfir hiç bir kimseden men'olunmaz ve noksan verilmez demektir. Dünyada insanların bazılarını bazısı üzerine tafdili görüldüğü gibi âhirette tafdilin daha büyük olduğunu beyanla Cenab-ı Hak kullarını âhiret faziletini iktisaba teşvik etmiştir.

***
Vâcib Tealâ ameliyle dünya veya âhiret murad edenlerin hallerini ve dünyaca herkesin atiyye-i İlâhiyyeden hissemend olup dünya ni'meti memnu olmadığını beyandan sonra kâfirlerin irtikâp ettikleri şirkin ehl-i imana lâyık olmadığını beyan etmek üzere :

تَجۡعَلۡ مَعَ ٱلله إِلَـٰهًا ءَاخَرَ فَتَقۡعُدَ مَذۡمُومً۬ا مَّخۡذُولاً۬ (22)

buyuruyor.

[Allah'la beraber ma'bud-u âhar ittihaz etme ki mezmum ve yardımsız oturmayasın.]
Yani; amelinden âhiret murad etmek ve amelinden menfeat görmek imana mütevakkıf olunca ey hitaba kabiliyeti olan insan ! Sen Allahla beraber başka, bir ma'buda ibadet ve Allah'dan gayrı ma'bûdun vücudunu itikat etme ki nâs indinde ve Allah-u Tealâ huzurunda melûm, mahzun ve yardımsız oturmayasın. Zira Allah-u Tealâ şerîk ve nazîrden münezzeh olduğu halde Allah'a şerik itikat ederek Allah'ın gayriyi ibadete müstehak gören kimse bilûmum müminler, melekler ve Allah-u Tealâ indinde mezmum olduğu gibi herkes tarafından muavenetten ve yardımdan dahi mahrum olur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitâb; zahirde Resûlullah'a ise de hakikatte hitab; ümmetinedir. Yahut mutlaka insana hitaptır. Çünkü; Resûlullah bütün meâsîden ma'sum olduğu gibi şirkten ma'sum olduğu da evleviyyetle sabit olduğundan Resûlullah'ın ilâh-ı âhar'ın vücudunu itikat etmesi, melûm ve mezmum olarak oturması mutasavver olamaz. Medarik'te beyan olunduğu veçhile (مخذولأ) hizlândandır. H i z l â n yardımsız, perişan ve herkesten mahcup bir halde kalmaktır. Şu halde Allah'ın vahdaniyyetini inkârla şirk eden kimse Allah'ın verdiği ni'metlerin şükrünü edâ etmeyip küfrân-ı ni'met ettiğinden zemme ve hizlâna müstehak olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; insana lâyık olan rabbısına ibadetle meşgul olmak olduğunu beyan ve imanda rükn-ü a'zam olan vahdaniyete irşâd ve Allah'ın gayriyi ma'bûd ittihazdan nehyetmekle imanda üssülesas olan noktayı tayin etmiştir. Zira i b a d e t ta'zîmin gayesi olduğundan ancak azametin gayesi ve in'âm ve ihsanın nihayesi kendine mahsus olan Allah-u Tealâ'ya olabilir, onun başkasına olamaz.

***
Vâcib Tealâ ilâh-ı aharı itikat eaiz olmadığını beyandan sonra ancak ibadetin kendi zatına mahsus olduğunu beyan etmek üzere :

وَقَضَىٰ رَبُّكَ أَ تَعۡبُدُوٓاْ إلآً إِيَّاهُ وَبِٱلۡوَٲلِدَيۡنِ إِحۡسَـٰنًا‌ۚ

buyuruyor.

[Ve Allah-u Tealâ hiç bir şeye ibadet etmeyip ancak zatına ibadet etmenizle hükmetti. Çünkü; kendinden başka ibadete müstehak yoktur.] Zira halik u râzık ve her şeyi in'âm eden ancak Vâcib ül Vücûd olduğundan ibadete ehil de odur. [Ve Rabbin Tealâ anaya babaya ihsan etmenizle dahi hükmetti.] Zira; ananız ve babanız vücud-u zahirînize sebep olup hal-i sebâvetinizde size yapmış oldukları in'am ve ihsanlarına mukabil sizin de onlara ihsan ve ikramda bulunmanız vaciptir. Binaenaleyh; onların şer'a muvafık ve sizin muktedir olduğunuz tekliflerini reddetmeniz caiz değildir. Şu halde Allah'a ubudiyetiniz ve icabına göre ibadetiniz nasıl vâcipse validenize itaatiniz de öylece vaciptir.

***
Vâcib Tealâ valideyne ihsanla emirden sonra ihsanın keyfiyetini tayin ve tafsil etmek üzere :

إِمَّا يَبۡلُغَنَّ عِندَكَ ٱلۡڪِبَرَ أَحَدُهُمَآ أَوۡ كِلاً۬هُمَا فَلاً۬ تَقُل لَّهُمَآ أُفٍّ۬ وَلاً۬ تَنۡہَرۡهُمَا وَقُل لَّهُمَا قَوۡلاً۬ ڪَرِيمً۬ا (23)

buyuruyor.

[Anne ve babandan birisi veyahud ikisi senin indinde kocalığa baliğ olur ve hal-i acuze gelirlerse sen asla onlara sert söyleyip yüzünü ekşitme ve sana bir şey teklif ederlerse onları reddetme ve onlara güzel söz söyle ve tatlı söylemekle taltif et.]

وَٱخۡفِضۡ لَهُمَا جَنَاحَ ٱلذُّلِّ مِنَ ٱلرَّحۡمَةِ

[Ve onlar için şefkat ve merhametinden neş'et eden tevazu' kanatlarını döşe ki onlara karşı kibretmiş olmayasın.]

وَقُل رَّبِّ ٱرۡحَمۡهُمَا كَمَا رَبَّيَانِى صَغِيرً۬ا (24)

[Ve yalnız dünyada riayetle iktifa etme ve de ki «Ey benim Rabbim ! Validem ve pederime sen merhamet et ve hal-i sabâvetimde ve kemâl-i acz ü za'fım sırasında onların beni terbiye ettikleri gibi sen de onlara lûtf-u ihsan et.] Bu suretle onlara âhiret için de duâ et.
Yani; valide ve pederinden biri veya ikisi senin yanında bulunûr ve hal-i şeyhûhate baliğ olurlarsa sen onlara hiddet ederek «Of» bile deme ve onları gücendirecek derecede şiddetli sedâ ile yüzünü ekşitme ki onları gücendirmiş olmayasın, onlar ihtiyaçları icabı sana bir şey teklif ederlerse sen onları menetme, gayet mülayim ve tatlı söyle ki rızalarını tahsil etmiş olasın ve istedikleri şeyden vazgeçirmek için ğılzat ve şiddet gösterme. Çünkü; onlarla hüsn-ü edep ve güzel muaşeret lâzımdır, sen valide ve pederin için merhamet ve şefkat icabı tevazu' ve zili ü meskenet kanatlarını döşe ki muhtaç oldukları şeyleri yerine getirmekle haklarına riayet etmiş olasın ve yalnız dünyada riayetle iktifa etme, belki âhiret için de onlara duâ et ve «Yâ Rabbi ! Validem ve pederim çocuk olduğum halde beni terbiye ettikleri gibi sen de onlara rahmet et» demekle Cenab-ı Hakkın rahmetini celbedecek duâda bulun. Vâcib Tealâ valideyne itaatin ehemmiyetine işaret için bu âyette ebeveyne itaati kendi zatına ibadete mukarin olarak zikretmiştir. Binaenaleyh; valideyni ihsan üzerine takdim ve ihsanı ta'zîme delâlet eden tenvinle nekre olarak irâd etmesi dahi valideyne riayetin kemâl-i ehemmiyetine işarettir. Çünkü; valide ve pederin insana hürmeti pek ziyade muhtaç olduğu hal-i sahavetinde olduğundan gayet büyük olduğu cihetle o kıymettar haklarına mükâfat olmak üzere Cenab-ı Hak onlara ihsanın büyük olmasıyla emretmiştir.
(الكبر) valideyn'in k i b e r leriyle murad; kocalık ve ihtiyar zamanlarıdır. (اف) yüz eğmek ve ezâ verecek şeyi görünce insanın ağzından çıkan üf lâfzıdır. Şu halde valideyne eza verecek her nevi kerahetten ihtiraz Vâcibolmasından kinaye olduğu cihetle eza verecek her şeyden nehyetmektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın bidaye-i tevellüdünden nihayet-i mevtine kadar muamelesi; ikidir :
B i r i n c i s i ; halikla,
İ k i n c i s i ; mahlûkladır. Allah-u Tealâ ile olan muamelenin rûhu; ubudiyette olan zilleti ve ulûhiyette olan izzeti bilip Rabbisine kemâl-i ta'zim ederek emrine lâyıkıyla imtisal ve neh-yinden içtinâb etmektir. Mahlukla muamelenin esası; şefkat ve merhametle zulümden ihtiraz etmektir. Mahlûkât içinden insana en ziyade yakın ve şefkite lâyık olan ebeveyni olduğu cihetle onlara riayeti Cenab-ı Hak sairlerine takdim eylemiş ve riayetin vücubuyla hükmetmiştir. İşte bu âyet-i Celile; bir aile cemiyyetindeki imtizacın üss ül esâsı olan ebeveynle evlâd arasında olacak riayeti ve lâzım olan âdabı beyanla imtizacın keyfiyetini ve intizamın usulünü tayin buyurmuştur. Hatta bir kimsenin ebeveyni kâfir olsa dahi o kimse için ebeveyni hakkında şu ahkâma riayet vaciptir. Çünkü; muhtaç olduklarında ihsan etmek, ezâ eylememek, istedikleri şeyden men'etmemek, güzel söz söylemek ve onlara tevazu kanatlarını açmak vaciptir. Binaenaleyh; kâfir olmaları bu gibi riayetlere mani değildir. Ancak hidayetlerine duâ etmek de caizdir. Çünkü; Cenba-ı Hak merhametle duâyı emrediyor. Merhametle duâda ise hidayetle duâ dahildir. Şu halde ebeveyne riayet hususunda ebeveynin mümin ve kâfir olmaları beyninde fark olmadığından ebeveyni hangi sınıftan olursa olsun suret-i meşrûada riayet vaciptir.
Hulâsa; insanların ana ve babalarına riayet, ihsan etmeleri vacip, ihtiyar hallerinde muavenete ihtiyaçları nisbetinde daha ziyade hürmet lâzım, onların gücenecekleri her türlü ezâ verecek muamele yapmak, arzularından şiddetle menetmek haram, güzel söz söylemekle hüsn-ü muaşeretin Vâcibve onlara tevazu' etmek, merhamet kanatlarını döşemek lâzım olduğu, evlâdı sahavetinde terbiyelerine mükâfat olarak evlâdın onlara rahmetle duâ etmesi lâzım geldiği bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ebeveyne riayetin lüzumunu beyandan sonra riayetten imtina edenleri tehdit etmek üzere :

رَّبُّكُمۡ أَعۡلَمُ بِمَا فِى نُفُوسِكُمۡ‌ۚ
buyuruyor.

[Sizin rabbiniz kalplerinizde olan esrarınızı herkesten ziyade bilir.]

إِن تَكُونُواْ صَـٰلِحِينَ فَإِنَّهُ ۥ ڪَانَ للاوَّٲبِينَ غَفُورً۬ا (25)

[Eğer siz salih olursanız Cenab-ı Hak kusurunuzu affeder. Zira; rabbiniz kemâl-i ihlâsla tevbe edenlerin günahlarını setredicidir.]
Yani; valide ve pederinize itaatta zahiriniz batınınıza muvafık olmak lâzımdır. Zira; Rabbiniz sizin kalplerinizde valide ve pederinize ihsan veya eza etmek veyahut bazı hizmetlerini kerih görmek gibi gizli esrarınızı herkesten ziyade bilir ve ilminin muktezasına göre mücazat eder. Eğer siz valideyninize hizmetinizde hizmeti islâh ve nefsinizde düşündüğünüz fesadı salâha tebdil eder ve kalbinizi gizlediğiniz fenalıklardan tathîr ederseniz Rabbiniz sizin kusurlarınızı affeder. Zira; işlediği hatalara kemal-i samimiyetle tevbe ederek dergâhına iltica edenlerin günahlarını setreder. Binaenaleyh; ebeveyne istiskal etmek ve kalbinde buğzunu şaklamak ve ölmelerini istemek gibi şeyleri kalbinden çıkarmadıkça aff-ı ilâhîye mazhar olamaz. Zira; Bunlardan nefsini tathîr etmedikçe sulehâdan olamaz ve sulehâdan olamayınca affa müstehak olmaz. Çünkü affa istihkakı; Cenab-ı Hak sulehâdan olmalarına ta'lîk etmiştir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile e v v â b î n ; her şeyde Allah-u Tealâya rucû etmekle rahmetine iltica ederek kusurunun affını istemek âdeti olan kimselerdir. Buna nazaran âyet; her günaha tevbe eden kimselere şamil olup yalnız ebeveyne kusur edenlere mahsus değildir.
Tefsiri Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette s a l â h la murad; valideyn hakkında kalbinde buğz ve adavet gibi şeyleri çıkarmak ve onlar hakkında memur olduğu iyiliği işlemek ve haklarını yerine getirmeye ikdam etmektir. E v v â b î n ile murad; tesbih ve istiğfara devam edenlerdir.

***
Vâcib Tealâ zatına ibadeti ve ebeveyne riayeti beyandan sonra ebeveynin gayrı riayet lâzım olan kimseleri beyan etmek üzere:

وَءَاتِ ذَا ٱلۡقُرۡبَىٰ حَقَّهُ ۥ وَٱلۡمِسۡكِينَ وَٱبۡنَ ٱلسَّبِيلِ

buyuruyor.

[Sana karabet sahibi olan akrabanın, miskinin ve misafir olan yolcunun hakkını ver buhletme.]
وَلاً۬ تُبَذِّرۡ تَبۡذِيرًا (26) إِنَّ ٱلۡمُبَذِّرِينَ كَانُوٓاْ إِخۡوَٲنَ ٱلشَّيَـٰطِينِ‌ۖ

[Bunların hakkını vermekte israf edercesine israf etme. Zira müsrifler şeytanların kardeşleridir.

وَكَانَ ٱلشَّيۡطَـٰنُ لِرَبِّهِۦ كَفُورً۬ا (27)

[Halbuki şeytan rabbisine şiddetle küfretti.]
Yani; ey mükellef olan insan ! Sen Vâcibolan riayeti valide ve pederine hasretme, belki ebeveynin tarafından sana mensup olan akrabanın hukukuna riayetle zengin olanlarına ta'zîm ve fakir olanlarına muhtaç oldukları muaveneti yapmakla onların hakkını lâyık olduğu veçhiyle ver ki hukuk-u karabete riayet etmiş olasın ve akrabanın gayrı miskinlere ve memleketinden uzaklaşmış yanında maişetine kâfi parası bulunmayan yolculara malından muktedir olduğun miktarı ver, buhletme ki ebnâ-yı cinsine riayet etmiş olasın ve bilûmum ihsanında adalet ve iktisada dikkat et ve muktezây-ı adaletten çıkarak israf etme. Zira müsrifler; şeytanların kardeşleridir. Çünkü mallarını şeytanların iğvasiyle masrafının gayrıya ve bir takım lâyık olmadık haram mahallere kibr ü gurur, riyâ, ve süm'a gibi ahlâk-ı zemîmeyle sarfetmekle şeytanın iğfâlâtına aldandıklarından şeytana kardeş oldular. Halbuki şeytan; nimetiyle perverde olduğu rabbısına şiddetle küfreder oldu. Binaenaleyh; şeytan insanlardan aldatabildiğim küfrân-ı ni'mete sevkeder, ona dost ve kardeş olur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hitâb; zahirde Resûlullah'a ise de hakikatte kabil-i hitâb olan bilûmum mükellefînedir. Çünkü;Vâcib Tealâ bilûmum insanlara ebeveyne riayetle emrettikten sonra akraba ve teallukâta riayetle emretmiştir.
A k r a b a n ı n h u k u k u ; Sıla-i rahim, muhabbet, hüsn-ü muaşeret ve muhtaç olanların nafakasını muktedir olduğu miktar vermektir. Binaenaleyh İmamı Azam indinde bu âyetle istidlal ederek akrabadan fakir olanların nafakasını vermek vaciptir. İ s r a f ; malını mahallinin gayrıya, mâlâyânîye ve mahalline lüzumundan fazla sarf etmektir. Müsriflerin şeytanın kardeşleri olmalarıyla murad; Şeytana itaatlerinden dolayı onların dostları demektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyetle müsrifleri şiddetle zemmetmiştir. Zira; indallâh ve indennâs şeytandan daha mezmum bir kimse olmadığı halde müsrifler şeytanın kardeşleri olduğunu beyan etmek son derece zem olduğu gibi israftan şiddetle men'i mutazammındır. Şeytanın küfrân-ı ni'mette pek ileri gittiğini beyan etmek; şeytana ittibâdan şiddetle nehyetmektir.
İsraf; insanları mehlekeye düşüren ahlâk-ı zemîmenin birincilerindendir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak müsriflerin şeytanın kardeşleri olduklarını beyanla israftan kullarım menetmiştir. Resûlullah'ın abdest suyunda dahi israfı men etmesi israfın zemminde kâfidir. Çünkü Beyzavî'nin beyanına nazaran ashabdan (Sa'd) hazretleri abdest alırken Resûlullah «Bu israf nedir? Ya Sa'd !» buyurması üzerine (Sa'd) hazretleri «Abdest suyunda israf olur mu? Ya Resûlallah !» deyince Resûlullah'ın «Evet, nehr-i carî üzerinde abdest alsan yine israf olur.» buyurduğu mervîdir. Batıla sarf olunan emvalin küllisi israftır. Binaenaleyh; insanların şeriatımızın tecviz etmediği lû'biyât ve saireye israf vechüzere lüzumundan ziyade ebniyei yanatında de ebniyeye sarfiyatın da israfta dahil olduğu Hâzin'in cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ bu âyette mekârim-i ahlâkın rûhunu kullarına talîm etmiştir. Zira; ebeveyne riayetten sonra akrabaya, ecânibden muhtaç olanlara, vatanından uzak düşmüş olan yolculara ve ğurebâya hüsn-ü riayet ve hüsn-ü muaşeret ve onların ihtiyaçlarını defetmek lâzım olduğunu beyandan sonra insanın mâbihi'lkavamı ve idame-i hayatına medarı olan malını israftan nehiy ve müsriflerin şeytana kardeş olduğunu beyan etmekle medeniyette lâzım olan teâvün ve yardımlaşmanın esasını kurmak ve ebnâ-yı cinsine muavenetin lüzumuna işaret etmekle kavaidini tesis etmek kullar için mezâyâ-i aliyenin en yüksek tabakasına irşâd etmektir. İşte zamanımızda medeniyetin iftihar ettiği «Darü'l-Eytâm» ve «Muâvenet-i içtimâiyye» gibi müesseseler bu ve bunun emsali ayât-ı beyyinâta müsteniddir. Binaenaleyh; bunlardan ecânibde hiç bir eser olmadığı zamanlarda hükûmât-ı islâmiyye ricalinden ve sair nâsdan bir çok kimseler, bu gibi müesseseler meydana koymuşlar ve bir takım vakıflar vücude getirmişler ve bu uğurda bir çok fedakârlıklar, âleme müslüman vasıtasiyle intişâr etmiştir. Lâkin bir aralık islâmiyetin bu gibi eserlerine bakılmamakla ihmâl olunmuş ve bir çokları harap olmuş ve varidatı nâ ehiller ellerine geçmiş ve maksat fevt olmuş bunda kusur kimdedir? Bunları meydana getirenlerde mi, yoksa muhafaza edemeyip zayi edenlerde mi? Burasını erbâb-ı vicdan muhakeme eder. İşte yarasa kuşunun güneşi göremeyip inkâr ettiği gibi ahkâm-ı şeriatten haberdâr olmayan kimseler de bu kadar âsâr-ı islâmiyyeyi görmez ve ecânibin meydana getirdiği bazı eserlerle islâmiyete itiraz etmek isterler. Halbuki: (ومن يضلل الله فماله من هاد) yani «Allah'ın idlâl ettiği kimseyi hiç bir kimse hidayette kılamaz». Binaenaleyh; Cenab-ı Haktan tevfîk ve hidayet istemek lâzımdır.
Hulâsa; akrabaya, fukaraya, yolculara ve sair muavenet lâzım gelen yerlere muavenetin Vâcibolup gerek muavenet ve gerek sair hususatta israfın haram olduğu, müsriflerin şeytanlara kardeş oldukları, şeytanın rabbısına küfrân-ı ni'met ettiği ve tebaiyet edenleri küfrân-ı ni'mete sevkeylediği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ akrabaya, fukaraya ve yolculara riayetin lüzumunu beyandan sorira maddeten riayete muktedir olmayanlar tarafından onlârln lâyık olan muameleyi beyan etmek üzere :

وَإِمَّا تُعۡرِضَنَّ عَنۡہُمُ ٱبۡتِغَآءَ رَحۡمَةٍ۬ مِّن رَّبِّكَ تَرۡجُوهَا فَقُل لَّهُمۡ قَوۡلاً۬ مَّيۡسُورً۬ا (28)

buyuruyor.

[Habibim ! Eğer yanında onlara verecek atîyye bulunmadığından dolayı Rabbın Tealâdan ümit ettiğin rızkı aramak için sen onlardan i'râz edersen onlara güzel söz söyle ki mahzun olmasınlar.]
Yani; Habibim ! Akraba, miskin ve ibni sebîl gibi muhtac-ı muavenet olanlara yanında istedikleri şey bulunmadığından dolayı açıktan red etmekten haya eder ve menfeatının dokunamıyacağı tahakkuk eder de Rabbın Tealâ'dan ümit ettiğin rızkın gelmesi için i'râz edersen sen onlara gayet kolay ve güzel söz söyle ki onları me'yûs etmeyesin ve güzel va'dlerde bulun ki kalplerini tatyîb etmiş olasın.
Beyzavî'nin beyanı veçhile k a v l - i m e y s û r ; incitmeksizin güzel sözle reddetmektir. Yahut (.هل الله عليناوعليكم) yahut (اغناكم الله) bi kelimât-ı tayyibeyle duâ etmektir, yahut herkesçe müteâref olan sözü söylemektir. Çünkü; müteâref olan sözü söylemekte güçlük olmadığından kavl-i meysûr denmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; fukarâ-yı ashabdan bazı kimseler haklarında nazil olmuştur. Zira; onlar bazı zamanda Resûlullah'dan muhtaç oldukları şeyleri isterler. Resûlullah da bulunanı verir bulunmadığı vakit de onları açıktan reddetmekten haya eder sükûtla ve sözlerinden i'râzla geçiştirirdi. Cenab-ı Hak bu âyette Fukara-yı ashaba karşı Resûlunün muamelesini beyanla kullarının fukaraya karşı alacakları vaziyet ve hareketlerini tarif etmiş ve bu cihetle fukaranın hukukunu muhafaza buyurmuştur.
Rızıktan rahmetle ta'bîr olunmuştur. Zira r ı z ı k ; kullara Allah'ın rahmeti ve ihsanıdır. Yanında rızkı bulunmayan bir kimsenin rızkını talep etmek lâzım olduğuna işaret için rızkın bulunmamasından taleb manâsına olan ibtiğâ lafzıyla tâbir olunduğu Medarik'in cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ infakla emirden sonra infakın âdabını beyan etmek üzere :

وَلاً۬ تَجۡعَلۡ يَدَكَ مَغۡلُولَةً إِلَىٰ عُنُقِكَ

buyuruyor.

[Elini boynuna bağlı kılma ve verilmesi lâzım olan infaktan buhletme.]

(29) وَلاً۬ تَبۡسُطۡهَا كُلَّ ٱلۡبَسۡطِ فَتَقۡعُدَ مَلُومً۬ا مَّحۡسُورًا

[Ve sarfiyyâtta elini bütün bütün açma ki elinde olan malını tamamen sarf edip de melûm ve yorgun olarak otur mayasın.]

إِنَّ رَبَّكَ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُ‌ۚ

[Zira; Rabbın Tealâ dilediği kuluna rızkı bol ve dilediğine dar verir.]

إِنَّهُ ۥ كَانَ بِعِبَادِهِۦ خَبِيرَۢا بَصِيرً۬ا (30)

[Çünkü; Rabbın Tealâ kullarının ahvalini bilir ve görür.] Binaenaleyh; herkesin haline göre rızkını verir.
Yani; habibim ! Fukaraya, akrabaya vesair muhtaç olanlara sarfiyatta elini boynuna bağlı kılma ki nefsine ve ehl ü iyâline vesair muhtaç olanlara sarf etmekten çekinmeyesin. Yani buhul sebebiyle üzerine Vâcib olan infakı men'edip eli boynunda bağlı gibi olma. Binaenaleyh; lâzım olan yerde lüzumu kadar sarf et ve sarfiyatta elini tamamen açıp olanca malını sarfedip de yorgun, nadim, indellah ve indennâs melûm olarak oturma. Zira; elini bilkülliye açar ve mamelekini sarfedersen israf etmiş olduğun cihetle indellah ve indennâs mezmum olacağın gibi maişetinde dahi müşkülât çeker, hayrette olur ve rızık hususunda yorgun bir halde nedamet üzere oturursun. Şu halde buhulden ve israftan içtinâb ederek ikisinin arasında bir tarîk-ı iktisâd ihtiyar et ki rahat olasın. Zira; Rabbın Tealâ kullarının ahvâl-i batıniyyelerini bilip ahvâl-i zahiriyyelerini gördüğünden istediği kulunun rızkını bol ve istediğinin rızkını dar verir hiç bir kimse karışamaz.
Beyzavî'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette muhtaç olanlara infâk hususunda ifratla tefritten nehyetmiştir. Zira ifrat; israf, tefrit; buhul olduğundan ikisi de mezmumdur. Malını temamen zayi eden kimseyi evlâd ü iyâli, ahbâb ve yaranı zemmettiklerinden herkes nazarında melûm olacağım beyan etmiştir. Çünkü; evlâd ü iyâlini sefahatle aç bırakanlar herkes indinde mezmumlardır, rızık hususunda meşekkat çekeceği cihetle yorulmuş manâsına mahsur denmiştir. İbadın rızkında görülen tefâvüt ve tefâdul mesâlih-i ibâde riayet için olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyan etmiştir. Zira dilediğine bol dilediğine dar verdiğini beyanı; kullarının hallerini görüp bildiğini beyan etmesiyle ta'lîl buyurması herkesin haline muvafık olarak ihsan ettiğini beyandır.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile (محسوراً) yürümekten kalmış yorgun manâsınadır. Çünkü; israfla malını zayi eden kimse makasıd ve hevayiç cihetine yürüyemez. Zira emval; havayici kaza hususunda insanın binidi menzilinde olduğundan israfla elinden malını çıkaran kimse binidsiz kalan ve yürümekten aciz olan kimseye benzediğinden mahsur denilmiştir.
Beyzavî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile huzur-u risalete bir sabi gelip «validem bir gömlek ister» demesi ve Resûlullah'ın da bir saat sonra gel buyurması üzerine çocuk anasına gidip anası «Git Resûlullah'a sırtındaki gömleği vereceksiniz de» demekle çocuğu tekrar gönderip çocuk da Resûlullah'a «Üzerindeki gömleği vereceksin» demesini müteakip Resûlullah'ın üzerindeki gömleği vermesini düşünmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ kullarının rızkını dilediği vechüzere verdiğini beyandan sonra insanların rızık darlığından korkmaları caiz olmadığını beyan etmek üzere :

وَلاً۬ تَقۡتُلُوٓاْ أَوۡلَـٰدَكُمۡ خَشۡيَةَ إِمۡلَـٰقٍ۬‌ۖ

buyuruyor.

[Evlâdınızı fakr ü faka korkusundan dolayı katletmeyin.]

َّ حۡنُ نَرۡزُقُهُمۡ وَإِيَّاكُمۡ‌ۚ

[Zira; onları ve sizi biz merzuk ederiz.]

إِنَّ قَتۡلَهُمۡ ڪَانَ خِطۡـًٔ۬ا كَبِيرً۬ا (31)

[Çünkü; onların katli büyük günah oldu.]
Yani; Allah-u Tealâ dilediği kulunun rızkını bol ve dilediğinin rızkını dar verip bilûmum kulların
rızkı yed-i kudret-i ilâhîyede olunca ey mükellef olan insanlar ! Siz fakr ü faka ve ihtiyâc-ı erzak korkusuyla ruhsat-ı şer'iyye olmadan çocuklarınızı katletmeyin. Zira; biz onları ve sizi merzuk ederiz. Çünkü; halkettiğimiz küçük ve büyük kullarımızın rızkı bizim ihsanımızladır. Binaenaleyh; rızık korkusuna binaen çocuklarınızı katletmekte faydanız olmadığı gibi maddî ve manevî mazarratınız da vardır. Zira; onların katli büyük günahtır ve onları katletmekle dünyada rızkınız çoğalmadığı gibi katletmediğiniz zaman da daralmaz. Halbuki ruhsat-ı şer'iyye olmadan bünye-i insaniyyeyi ifna etmek intizâm-ı alemi haleldar ettiğinden bigayrı hakkın insanın katli cemi' ed-yânda haram kılınmıştır. Binaenaleyh katlin cezası; Cehennemdir. Bilhassa yeni meydana gelmiş masum çocuğu katletmek vahşetin eşnaıdır. Çünkü; meydana gelmiş hasılatı bilâ sebep zayi etmekte âhirette azap olduğu gibi dünyaca neslinin inkirâzına bâdî olduğundan felâkettir. Bu âlem-i esbâbda esbâb, müsebbebâta bağlı olduğu gibi her şeyin bir karşılığı vardır. İşte bu esasa binaen Cenab-ı Hak insanın Hal-i sahavetinde ebeveyninin yapmış oldukları lûtf u ihsan, şefkat ve merhametlerine mükâfat olmak üzere insanın ihtiyar olup hâl-i acze düştükleri zaman ebeveynine itaat ve ihsanı Vâcibkılmıştır. Çünkü; evlâdın hal-i sabâvetinde valide ve pederinden başka meunetine ve meşakkatine tekeffül ve tahammül edecek bir kimse olmadığından Vâcib Tealâ merhamet-i İlâhiye ve maslahat-ı subhâniyesine binaen ebeveyn üzerine evlâdın mesâlihini tesviye ve meşakkatlerine tahammülü Vâcibkıldı ki hal-i acizlerinde evlâddan intifa' etsinler ve evlâdın zıyâiyle nesil münkariz olup âlem harap olmasın. Kezalik evlâd üzerine ebeveyne itaat Vâcib olmasaydı valide ve peder âhir ömründe menfeat görmiyeceklerini nazar-ı itibare alarak ebeveyn; çocukların meşekkatlerini ihtiyar etmezler ve nesle de inkirâz gelirdi. Şu halde âlemin imarı ebeveynin evlâda şefkatle hal-i tufûliyyet ve zaman-ı sabâvetinde besleyip büyütmeleri ve evlâdın da ebeveyne itaat ederek kocalık sebebiyle hal-i acze düştükleri zaman hizmetlerinde bulunmaları ve nafakalarını vermeleri Vâcib kılınmıştır ki, vakt-i merhûnuna kadar âlem ma'mûr olsun. İşte şu esasa binaen rızık korkusundan ve evlâdın meşekkatinden dolayı onları itlaf etmek büyük günah olduğunu Cenab-ı Hak beyanla katilden nehyetmiştir. Çünkü evlâdı katil; beyan olunduğu veçhile neslin inkirâzına bâdî olduğu gibi Cenab-ı Hakka sû-uzannı da mucip olur. Zira; rızıktan korkarak bir çocuk katline kadar gitmek Allah-u Tealâ'nın rızık hususunda kullarına vermiş olduğu teminata itimatsızlığı icabeder. Halbuki Allah'a sû-uzan; memur olduğumuz ta'zîme münâfî olup caiz değildir, evlâdı katil ise üzerimize Vâcibolan şefkate mugayirdir, evlâd, insanın kendi cüz'ü olduğu cihetle ona muhabbet kendi cüz'üne muhabbet, ona ihanet kendi cüz'üne ihanettir, cüz'üne ihanetse ahlâk-ı zemîmenin en fenası olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle nehyetmiştir. Evlâdı katil; zaman-ı cahiliyye adât-ı kerîhesindendir. Çünkü; onlar üç sebeple evlâdı katlederlerdi:
B i r i n c i s i ; rızık korkusudur.
İ k i n c i s i ; kız evlâdını küfvünü bulup verememek korkusudur. Çünkü; küfvürıün gayrıya vermek onlar için büyük bir ar idi.
Ü ç ü n c ü s ü ; onlar arasında pek revaçh olan nehb ü ğaratda düşman eline geçip esir düşmesinden korkmalarıdır. İşte şu sebeplerden dolayı rızık korkysu ehemmiyetli olduğundan Cenab-ı Hak evlâdı rızık korkusuna binaen katilden nehyetmiştir ki diğer sebeplere binaen katlin caiz olmıyacağı evleviyetle sabittir.

***
Vâcib Tealâ evlâdı zıyâ'dan muhafaza için maddî katilden nehyettiği gibi manevî katilden dahi nehyetmek üzere :

وَلاً۬ تَقۡرَبُواْ ٱلزِّنَىٰٓ‌ۖ إِنَّهُ ۥ كَانَ فَـٰحِشَةً۬ وَسَآءَ سَبِيلاً۬ (32)

buyuruyor.

[Zinaya yakın olmayın. Zira zina; nefsinde çirkin bir şey olduğu gibi tarîk yönünden dahi gayet kötü bir tarîk oldu.]
Yani; evlâdınızı maddeten katilden nehy olunduğunuz gibi manen katilden dahi men' olundunuz. Binaenaleyh; zinayı mucip olan mukaddemâtı işlemeyin ki zinaya yakın olmayasınız. Zira zina; insanlara lâyık olmadık bir kabahattir. Çünkü zinâ; adaleti iskât mürüvveti izâle, hikmet-i tenasülü iptal eder çirkin bir şeydir ki neslin inkirâzına bâdî ve fitne-i azîmeyi uyandırmaya kâfi insanlar için büyük bir mehlekedir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zinanın hürmetine sebep; günah olmakla zânîye hadd-i şer'î lâzım gelmesi olduğu gibi nesebin ziyama ve âlemin inkirâzına ve zina yüzünden vuku bulacak ceng ü cidal sebebiyle âlemin intizamına halel gelmesi ve insanların rahatsız olmalarıdır. Çünkü zina; gayrın haremini, kerimesini veya hemşiresini gaspetmek suretiyle olacağından elbette ceng ü cidale sebep olacağı gibi esbâb-ı intifam da en fenasıdır. Zira; zina sebebiyle büyük aileler ve kabileler arasında vuku bulan fitnelerin kasırga gibi tarafeyni yakıp kavurduğu, az vakit zarfmda bir çok nüfusların heder olup hanumânların harap olduğu, canilerle hapishanelerin dolduğu ve bu kadar dağdağanın sebebi ise bir kimsenin bir kaç dakika şehevât-ı nefsiyyesine uymaktan ibaret olduğu âlemde her zaman görülen ve inkârı olmayan bir hakikattir. Binaenaleyh; her şeyde kullarına lutfu umumî olan Vâcib ül Vücûd bu hususta dahi kullarından merhametini esirgememiş ve merhameti icabı zinayı haram kılmakla ehl-i imân ve insafa zinanın en fena bir tarîk olduğunu beyanla kapılarını kapamıştır. Eğer zina kapıları açık olsa erkekle hatun beyninde ihtisas olmadığından bir kimse istediği kadınla ve kadın da istediği bir kimseyle kaza-yı şehvete muktedir olunca insanla behâim arasında asla fark olmayıp insanın kudsiyyeti ve mezâyâsı zayi olduğu gibi aile teşkilâtı da kabil olmazdı. Aile teşkilâtı zina sebebiyle yok olunca nizam-ı âlemin de muhtel olacağı tabiidir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hatundan maksat; yalnız kaza-yı şehvet değildir, belki aile teşkilâtıyla hatunun hanenin tanzimâtına, me'külât, meşrubat, mühimmât-ı sairenin tertip ve ihrazına, umur-ı beytiy-yeyi tedbîr, zevcin hariçten getirdiği eşyayı muhafaza ve aile halkının umur-u islâhiyyesine nezaret etmekle idare-i beytiyyeyi eline almak ailenin dahilî intizamını yoluna koymaktır. İşte şu mühimmatın kâffesini icra edebilmek; o hatunun himmeti ancak zevcine münhasır olup şâir ricale temastan ümid-i münkati' olmakla hasıl olduğunda şüphe yoktur. Bu makasıdın husulü bâb-ı zinayı kapatınakla olacağından Cenab-ı Hak zinayı hurmet-i kat'iyyeyle haram kılmıştır. Bu hakayıkı düşünemiyen ve her emeli istediği yerden nefsini tatmine münhasır olan bazı kimseler erkek ve kadının behaim sürüsü gibi bir arada istediği yerlerde gezmesini isterler ve kadın istediği erkekle neden görüşmesin diyerek avazını yükseltmekten çekinmezler.
Zinanın hürmetini beyanla beraber Cenab-ı Hak bu âyette zinayı üç sıfatla tavsif etmiştir:
B i r i n c i s i ; fahişe olmasıdır. Çünkü fahişe aklın ve şer'in çirkin addettiği ve ma'siyet olmakta haddini tecavüz eden şeydir.
İ k i n c i s i ; başka âyette Cenab-ı Hak zinayı makt olmakla tavsif etmiştir. Çünkü; zaniye olan hatun herkes nazarında menfur olduğu cihetle onunla izdivaca rağbet eden olmadığı gibi mühimmat ve mesalihinden bir şeyin muhafazasına hiç kimse emin olmayıp itimat edilmediğinden Cenab-ı Hak zinayı kerahat manâsına olan makt ile tavsif etmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü ; zinanın en kötü bir tarîk olmasıdır. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette zinanın en çirkin bir tarîk olduğunu (ساء سبيلاً) cümle-i celîlesiyle beyan etmiştir.

***
Vâcib Tealâ vücud-u insanı ifnaya sebep olan zinadan nehyet tiği gibi katilden dahi nehyetmek üzere :

وَلاً۬ تَقۡتُلُواْ ٱلنَّفۡسَ ٱلَّتِى حَرَّمَ اللهُِ إلاً بِٱلۡحَقِّ‌ۗ وَمَن

buyuruyor.

[Allah'ın haram kıldığı nefsi katletmeyin, ancak o nefsin kat lini icabeder bir hak olursa onunla katledin.]

وَمَن قُتِلَ مَظۡلُومً۬ا فَقَدۡ جَعَلۡنَا لِوَلِيِّهِۦ سُلۡطَـٰنً۬ا

[Ve eğer bir kimse mazlumen katlolunursa onun velisi için kaatilden ahz-ı intikama biz kudret, kahr u galebe ve saltanat verdik.] Binaenaleyh; hakimlerin hükmüyle kısas ettirir ve intikamlarını alırlar.

فَلاً۬ يُسۡرِف فِّى ٱلۡقَتۡلِ‌ۖ إِنَّهُ ۥ كَانَ مَنصُورً۬ا (33)

[Binaenaleyh; maktulün velisi bir adem bedelinde iki adam katletmek gibi bir suretle katilde israf etmesin. Zira; maktulün velisi hakimlerin muavenetleri ile mansurdur. Şu halde Cenab-ı Hakkın verdiği fırsatta haddini tecavüz etmesin.]
Yani; zinayı men'le ma'nen katilden nehyolunduğunuz gibi maddeten katilden dahi nehyolundunuz. Binaenaleyh; bigayrı hakkın Allah'ın haram kıldığı bir nefsi katletmeyin. Zira nefs-i insanî; beyt-i ilâhi olduğundan onu tahrîb etmek pek büyük günahtır. Ancak o nefsin katlini icabeder kısas, hadd-i şer'î ve irtidâd gibi bir sebeple katline ruhsât-ı şer'iyye olursa katledersiniz, eğer bir kimse ruhsat-ı şer'iyye olmadan mazlum olarak katlolunursa biz o maktulün velisi için kaatilden intikamını almağa kudret, kuvvet ve, saltanat verdik ki hakimlerin hükmüyle katili kısas ettirmek suretiyle intikamını alır ve maktulün velisi intikama kaadir olunca bu kuvvetten istifade ve kudretini sû-u isti'mâl ederek katilin gayriyi ve yahud bir maktul bedelinde iki kimseyi katletmek suretiyle katilden israf etmesin. Zira maktul; mazlum ve indellah mansûr ve merhumdur. Çünkü; dünyada kaatile kısas ve âhirette şehadet sevabını almakla taraf-ı ilâhîden nusrat olunur. Binaenaleyh maktulün intikamını almak için velisi katilde israf edip haddini tecavüz etmesin. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile katil mazarrat olup mazarratın izâlesi Vâcibolduğu cihetle bigayrı hakkın katil cemi-i edyânda haram olduğu gibi insanın yaratılmasından maksat; Allah'a ibadetle iştigal olduğu ve bu iştigal ise vücuda teveffuk ettiği cihetle ibadetin mevkufun aleyhi olan vücudu ifna etmek elbette haram kılınmıştır. Binaenaleyh; Resûlullah :
(الآدمى بنيان الرب مامون من هدم بنيان الرب) buyurmuştur. Yani «Adem Rabbı Tealâ'nın binasıdır. Rabbı Tealâ'nın binasını yıkan mel'undur» demek olur. İşte bu hadisi şerifte Resûlullah katlin haram olmasının sebebini beyan buyurmuştur. Şu halde katilde aslolan; haram olmaktır. Fakat bu aslolan hürmeti bazı esbâb dolayısiyle terketmek caiz olduğuna işaret için Cenab-ı Hak «katletmeyin (الابالحق)» buyurmuştur.
Bir insanın katlini mubah kılan sebeb-i arızî üçtür:
B i r i n c i s i ; irtidât etmektir. Zira; mürtedin katli lâzımdır.
İ k i n c i s i ; başından nikâh geçmiş olan bir kimsenin zina etmesidir. Zira; zina eden kimsenin recimle öldürülmesi lâzımdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; bigayrı hakkın, bir kimseyi katletmektir. Çünkü; kaatilin kısasla öldürülmesi lâzımdır.
Muharebede düşmanı öldürmek ve şerrini defetmek Vâcib ve yer yüzünde ifsada sa'yeden tâğîleri katletmek lâzım olduğunu diğer âyet-i celilede tafsil ettiğinden bu âyette olan (الابالحق) icmalini onlarda tafsil etmiştir. Şu halde aslolan hürmeti izâle eden esbâb beşe baliğ olmuştur ki insanın katlini mubah kılan : Kısas, zina, irtidât, küfür ve fesada sa'yetmektir.
Livâtanın, sinirin, âlet-i cârihanın gayrı bir şeyle katlin, zekâtı edadan imtinâın, namazı terketmenin ve behayime zina-etmenin katli icabedip etmiyeceğinde fukahânın ihtilâfı vardır. Binaenaleyh; İmamı A'zam indinde bunlardan hiç birisi katli icap etmez, ta'zîr-i şer'î ile te'dîb olunur. Şafiî indinde bu ef'âli işleyen kimse katlolunur.
Hulâsa; bigayrı hakkın katlin haram olduğu, maktulün velisine kısas için kudret verildiği, bu kudrette sû-uisti'mâl ederek katilde israfın caiz olmadığı ve maktulün indellah mansur olduğu bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.
Vâcib Tealâ insanın ziyâına sebep olan zina ve katilden nehyile nüfus-u beşerin ziyadan muhafazası lâzım olduğunu tavsiye ettikten sonra hayatı beşere hadim olan emvali siyânetin ve emval içinde bilhassa yetimlerin emvalini muhafazanın lüzumunu tavsiye etmek üzere :

وَلاً۬ تَقۡرَبُواْ مَالَ ٱلۡيَتِيمِ إلاً بِٱلَّتِى هِىَ أَحۡسَنُ حَتَّىٰ يَبۡلُغَ أَشُدَّهُ ۥ‌ۚ

buyuruyor.

[Yetim olan bir çocuk rüşdüne baliğ oluncaya kadar malına yakın olmayın. İllâ malını ticaretle nemâlandırmak ve muhafaza etmek suretiyle yakın olun.]

وَأَوۡفُواْ بِٱلۡعَهۡدِ‌ۖ إِنَّ ٱلۡعَهۡدَ كَانَ مَسۡـُٔولاً۬ (34)

[Allah'a ve Allah ın kullarına karşı ahdi yerine getirin. Zira; herkes ahdinden suâl olunacaktır.]
Yani; yetim çocukların mallarına sû-uniyet ve zulüm tankıyla yakın olmayın, ancak o çocuk rüştüne baliğ olup hayrı serden farkedip tekâlif-i İlâhiyeyle mükellef oluncaya kadar mallarını ticaretle ziyadelendirmek ve tamire muhtaç olanlarını tamir etmek gibi hallerine münasip ve yetimlerin maslahatlarına muvafık güzel bir suretle yakın olun ki onlar intifa etsin, mutazarrır olmasınlar ve rüşdüne baliğ olup mallarında lâyıkıyla tasarruf edeceklerine dair kanaat geldikten sonra mallarını kendilerine teslim edin ve onların velisi veya vasisi olmakla mallarını ve kendilerini muhafaza etmek için verdiğiniz ahdi ifâ edin noksan bırakmayın. Zira; ahdinizden gerek Allah'a, gerek Allah'ın kullarına karşı olsun suâl olunacak ve nakzedenler mes'ul ve ahdini yerine getirenler de me'cûr olacaklardır. Tekâlif-i ilâhiyenin kâffesi Allah'la kulları arasında ahid olduğu gibi kulların yekdiğerine karşı muameleleri dahi ahiddir. Binaenaleyh; her şahsın iltizam ettiği ahdini yerine getirmesi' vaciptir. Şu halde insanlar beyninde cereyan eden bey' ü şira, akid, yemin, nezir, akd-i sulh ve akd-i nikâh gibi muamelâtın kâffesi ahidde dahil olduğundan bu âyet muamelâtın sıhhatine ve herbirinin muktezâsına göre ifasının vücubuna delâlet ettiği gibi insanlar beyninde cereyan eden muamelâtın intizamını tesis ve hüsn-ü cereyanını temin etmiştir. Çünkü; ahdini ifâ etmeyen mes'uldür denince her âkilin ahdini ifâya sa'yetmesi lâzımdır ki ifâ etmekle mes'uliyetten kurtulsun.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile eşüdle murad; akl-ı kâmil sahibi olup malında tedbîr ve tasarrufa kudret gelip hâtûn izdivacına ehliyettir.

***
Vâcib Tealâ eytâmın malını muhafazanın lüzumunu beyandan sonra bilûmum muamelâtta emvali ziyadan muhafazanın lüzumunu tavsiye etmek üzere :

وَأَوۡفُواْ ٱلۡكَيۡلَ إِذَا كِلۡتُمۡ

buyuruyor.

[Zahireyi ölçtüğünüzde kilenin hakkını verin, noksan ölçmeyin.]

وَزِنُواْ بِٱلۡقِسۡطَاسِ ٱلۡمُسۡتَقِيمِ‌ۚ

[Ve terazi ile tarttığınızda müstakim ve adaletle tartın.]

ذَٲلِكَ خَيۡرٌ۬ وَأَحۡسَنُ تَأۡوِيلاً۬ (35)

[Şu kilenin hakkını vermek adaletle tartmak noksan vermekten hayırlı ve akibet cihetinden gayet güzeldir.]
Yani; her hususta ahdinizi ifa etmekle memur olduğunuz gibi satmış olduğunuz zahirenizi müşteriye vermek üzere ölçtüğünüzde kilenin hakkını tamam verin, noksan vermeyin ki gayrın hukukuna tecavüz etmeyesiniz, tartılmakla satılması âdet olan şeyleri satıp terazi ile tarttığınızda doğru ve adaletle tartın, noksan tartmayın ki müşterinin hakkını almış olmayasınız. İşte şu doğru ölçmek ve tartmak; noksan ölçmek ve tartmaktan hayırlıdır, muamelâtta doğruluk rızkı calip olduğundan akibet cihetinden gayet güzeldir. Çünkü; terazi ve kileden çalan kimse hal-i hazırda fazla bir şey kazanır gibi görünürse de çalmış olduğu az bir şey önün malının bereketini mahvettiğinden onun akibeti fenadır. Ama doğru olan kimse az kazanır gibi görünse de neticede bereketli ve nemâlı olduğu cihetle akibeti parlak olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ölçekte ve terazide sirkat gayet az olduğu halde bunlardan sirkat eden kimse hakkında tehdit şiddetlidir. Çünkü; nâsın bütün muamelâtı ölçü ve tartıya tealluk ettiğinden bunlardan hırsızlık bütün muamelâta halel verip sekte irâs ettiği cihetle muamelât-ı ticariyyeyi intizamından çıkardığından şer’i şerif intizâmı âleme hadim ve emniyyet-i âmmeyi ve halkın yekdiğerine itimadını temin eden ölçekde ve terazide sirkati şiddetle men etmiştir ki herkes yekdiğerinden emin olsun, hakları mahfuz kalsın. Cenab-ı Hak, insanların mertebeleri bütün mahlûkatın fevkinde olduğu halde böyle az bir şeyle nefsi telvis etmekten mertebe-i insaniyyeti muhafazanın lüzumunu kullarına tavsiye etmiştir. Zira; insanın mertebesi bu gibi hasîs şeylerden pek yüksektir. Kilede tam ölçen ve teraziyi adaletle tartan kimsenin akibet, gınâ ve servet sahibi olacağına işaret için Cenab-ı Hak tam ölçmek ve tartmak hayırlı ve akibetinde güzel olacağını beyan etmiştir. Çünkü te'vîl; rücu' manâsına olan (evi) kelimesinden alındığına nazaran bir şeyin akibetinde rücû' edeceği halidir. Şu halde bir kimse dünyada kile ve terazide doğruluğu iltizam ettiği taktirde herkes nazarında emanet sahibi olup i'timâd-ı ammeyi ve eraniyyet-i umumiyyeyi kazanıp teveccüh-ü âmmeye mazhar olacağı cihetle az zaman içinde bu misilli kimselerin bir çok servet sahibi olduğu her zaman görülmektedir. Şu beyan olunan; dünyaya nazarandır; ama muamelâtta doğruluğu iltizam eden kimsenin âhirette büyük ecre nail olacağı şüphesizdir.
Hulâsa; ölçüde ve tartıda hakkını vermek ve adalete riayet etmek Vâcibve bu suretle adalete riayetin rızkı calip ve akibet yönünden gayet güzel olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ahdi ifa, kile ve terazide adalete riayetle emirden sonra bilmiyerek söz söylemekten nehyetmek üzere :

وَلاً۬ تَقۡفُ مَا لَيۡسَ لَكَ بِهِۦ عِلۡمٌ‌ۚ

buyuruyor.

[Senin için ilm-i yakîn olmayan şeye ittibâ etme.]

ِنَّ ٱلسَّمۡعَ وَٱلۡبَصَرَ وَٱلۡفُؤَادَ كُلُّ أُوْلَـٰٓٮِٕكَ كَانَ عَنۡهُ مَسۡـُٔولاً۬ (36)

[Zira kulak, göz, kalp, bunların cümlesi mes'uliyet altındadır.]
Yani; insan için lâzım olan bildiği şeyi söylemektir. Binaenaleyh; Sen bilmediğin şeylerin arkasına ittiba etme. Zira, işittiğin yalanı doğru zannıyla söylersin. Binaenaleyh; bir takım müfteri-yatta bulunduğun kulağından ve görmekle bir çok fitne ve fesada sebep olan gözlerinden, yalan ve iftira icadına sebep olan kalbinden suâl olunacaksın. İşte şu azaların cümlesi mes'uliyet altındadır. O halde bir kimse hakkında bilmediğin bir şeyi isnad edip bilirim deme ve görmediğini gördüm, duymadığını duydum demekle zan üzerine bir kimseyi itham etme. Zira; kulak, göz ve kalp şu azaların cümlesinden sahibi mesuldür. Binaenaleyh; mes'uliyetten kurtulmak için bunları hüsn-ü isti'mâl etmek lâzımdır.
Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette bilmediği şeyi ittibadan nehyetmek; itikâdiyâtta taklitten ve yalan yere şehadetten ve gayra iftiradan ve yalandan ve sair kabayihten nehyi mutazammındır. Binaenaleyh; itikâdiyâtta zanna ittiba' etmek asla caiz değildir. Ama ameliyatta zanna ittiba caizdir. Meselâ müftünün fetvasiyle avâm-ı nâsın amel etmesi ve şahitlerin şehadetleriyle hakimin hükmü vaciptir. Kezalik tabibin devasını isti'mâl ve kıbleyi arayan kimseye bir kimsenin haberiyle amel etmesi caizdir.
Ayetin zahirine nazaran şu azalar işlediği amelden mes'uldür. Fakat azalar mes'ul olunca azaların sahibinin de mes'ul olacağı evleviyyetle sabittir. Bu âyet-i celîle, insanı zan üzere hareket etmekten şiddetle nehyetmiştir, Resûlullah'ın :
(من قفا مؤمناًبماليس فيه حبسه الله فى ردغة الخبل حتى يأنى بالخرج) kavl-i şerifi de bu manâyı te'yîd eder. Yani «Bir kimse bilmediği ve müminde olmayan bir şeyle mümine isnad ederek tabi olur ve o müminin arkasına düşerse Allah-u Tealâ o kimseyi ehl-i cehennemin yanmalarından akan irinler içinde hapseder. Hatta o kimsenin, bu azabtan kurtaracak bir muhric getirinceye yani tevbe edinceye kadar hapse istihkakı devam eder» demektir. Şu halde müminde olmayan bir şeyi isnad eden kimsenin cezası ehl-i cehennemin usaresi yani vücutlarından akan kanla karışık sarı sular içinde hapsolmaktır. İşlediği fiili sebebiyle bu cezaya müstehak olduktan sonra nedamet ederse o cezadan kurtarılacağına hadis-i şerif delâlet eder.
H a b â l ; Ehl-i Cehennemden akan kanla karışmış sarı sular manâsınadır. R e d g a ; o suların toplanmış olduğu çukurdur. M a h r e ç ; mahall-i huruç demektir. Burada tevbe manâsınadır. Çünkü insanı işlediği günahın cezasından kurtaracak mahreç tevbedir.
Hulâsa; insanın ilmi lâhık olmadık bir şeye ittiba' edip söz söylemesi caiz olmadığı ve gözünden, kulağından ve kalbinden mes'ul olacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bilmediği şeyi zan üzere söylemekten insanı menettikten sonra ahlâk-ı zemîmenin başlıcası olan kibri nehyetmek üzere :

وَلاً۬ تَمۡشِ فِى الأرۡضِ مَرَحًا‌ۖ

buyuruyor.

[Sen arz üzerinde kemâl-i sürür ve kibirle yürüme.]

إِنَّكَ لَن تَخۡرِقَ الأرۡضَ وَلَن تَبۡلُغَ ٱلۡجِبَالَ طُولاً۬ (37)

[Zira; sen kibirlerinle arzı delemez ve uzunlukta hiç bir dağa baliğ olamazsın.]

كُلُّ ذَٲلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ ۥ عِندَ رَبِّكَ مَكۡرُوهً۬ا (38)

[Şu nehyolunan şeylerin her birinin günahı Rabbın Tealâ indinde mekruhtur.]
Yani; Ey tekâlif-i ilâhiyeyle mükellef olan insan ! Sen kemâl-i gurur ve sürûrla kibrederek yer yüzünde yürüme. Zira; sen ne kadar şiddetli ve sert basarak yürürsen arzı yırtamaz ve ayaklarınla yeri delemezsin. Çünkü arz; insanlara tevazu' üzere hazırlanmış olduğu halde sen ne kadar kibredip kendini beğensen, başkalarına fahr u gurur yapsan, ayaklarınla arzı delecek kadar bir kudrete malik değilsin. Şu halde kibredecek sende ne gibi bir kuvvet var ki kibredersin? Sen ne kadar uzun olsan dağlar kadar uzun olup dağlara vasıl olamıyacağından ne kadar kibretsen ve kendini ne kadar büyük farzetsen dağlara müsavi olamazsın. Binaenaleyh; yürürken kibrederek yürüme. Zira; kibir ve gururuna bir sebep yoktur. İşte şu sûrenin bidayesinden beri nehyolunan şeylerin cümlesinin günahı Rabbın Tealâ indinde mebgûz oldu ki ayrı ayrı her birinden nehyetmiştir. Çünkü; her birerlerinde insan için büyük mazarratlar vardır.
Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak insanda kibrin hamakat eseri olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; insanın ayağının altında zelil olan toprağa bir tesir yapamadığı gibi üzerinde olan yüksek dağlara ulaşamadığını beyan etmek; «bu ikisi arasında mahsur ve zayıf bir mahlûk olduğun halde kibretmeye kendinde ne gibi liyâkat görüyorsun ki kibredersin» demektir. Zira; sen toprağı delmeye ve dağa ulaşmaya muktedir olamayınca kendinde olan zili ü meskeneti düşünüp tevazu' etmen lâzımken bilâkis kibr ü gururun nereden geldi? Şu halde arz üzerinde kibrederek yürüme. Zira; Allah'ın nehy ettiği şeylerin hepsi kötüdür. Binaenaleyh; kibretmeye liyâkatin de yoktur.
(كل ذلك) bu sûrede (لاتجعل مع الله الها آخر) âyetinden buraya gelinceye kadar vaki olan yirmi beş mesele-i mühimmeye işaret olduğu Kazi'nin cümle-i beyanındandır. Ayette (مكروهاً) mebgûs manâsına marzî mukabilidir. Yani «şu menhiyyâtın cümlesi marzî-i İlâhînin hilafı» demektir.

***
Vâcib Tealâ şu beyan olunan mesailin vahy-i İlâhî olduğunu beyan etmek üzere:

ذَٲلِكَ مِمَّآ أَوۡحَىٰٓ إِلَيۡكَ رَبُّكَ مِنَ ٱلۡحِكۡمَةِ‌ۗ

buyuruyor.

[Şu sûrenin evvelinden buraya kadar zikrolunan ahkâm; hikmetten olduğu halde habibim; Rabbın Tealâ'nın sana vahyettiği ahkâmdandır ve ahlâkta adaleti mutazammındır.]

وَلاً۬ تَجۡعَلۡ مَعَ ٱلله إِلَـٰهًا ءَاخَرَ فَتُلۡقَىٰ فِى جَهَنَّمَ مَلُومً۬ا مَّدۡحُورًا (39)

[Sen Allah'la beraber Allah'dan başka bir İlâh ittihaz etme ki mezmura ve rahmet-i İlâhiyyeden matrud olduğun halde Cehenneme atılmayasın.]

أَفَأَصۡفَٮٰكُمۡ رَبُّڪُم بِٱلۡبَنِينَ وَٱتَّخَذَ مِنَ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةِ إِنَـٰثًا‌ۚ

[Ey müşrikler ! Siz zanneder misiniz ki rabbınız evlâdın ekremi olan oğlan evladıyla sizi ihtiyar etti, şerâfetle sizi muttasıf kıldı da kendi zatına meleklerden kızları mı ittihaz etti?]

إِنَّكُمۡ لَتَقُولُونَ قَوۡلاً عَظِيمً۬ا (40)

[Ey müşrikler ! Siz Allah-u Tealâ ve melekler hakkında muhakkak büyük söz söyler ve iftira edersiniz.]
Yani; şu beyan olunan mesâilin küllisi hikmetten olarak riayet Vâcibve cemi edyânda amel etmek lâzım olan mesâil-i itikâdiyye ve ameliyyeden olup Rabbın Tealâ'nın sana vahyettiği ahkâmdandır. Çünkü; bu ahkâmın' cümlesi tevhidi ve envâ-ı hayratı âmir ve cemî mekrûhâttan nâhîdir, sen Allah'la beraber başka bir mabudun vücudunu itikad etme ki melûm ve rahmet-i İlâhiyyeden uzak olduğun halde Cehenneme atılmayasın. Eğer şirkedersen cehenneme mezmum olarak atılırsın ve Rabbınız size oğlan evlâdını ihtiyariyle sizi saffette ve şerâfette kıldı da kendine melekleri kız evlâdı olarak mı ihtiyar etti? Allah-u Tealâ'nın cemî kemâlâtı câmî olduğunu itikat ettiğiniz halde melekleri evlâd ittihaz ettiğini nasıl söylersiniz? Bu gibi sözleri söylemeye cesareti nereden alıyorsunuz? Zira; siz Allah-u Tealâ ve melekler hakkında pek büyük söz söyler ve evlâddan münezzeh olan Allah-u Tealâ'ya evlâd isnâd ve evlâd isnadında kendinizi rabbınız üzeçine tafdîl edersiniz. Zira; sevdiğiniz oğlan evlâdını kendinize hâs kılıb, sevmediğiniz kız evlâdını rabbınıza mahsus kılarsınız.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ahkâm-ı sabıka; Tevhid'le âmir ve envâ-ı hayratı câmi'dir ve cemî edyânda riâyet olunup nesih kabul etmeyen ahkâmdandır. Binaenaleyh; ayn-ı hikmet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Çünkü hikmet; ma'rifet-i İlâhiyyeyle beraber amel etmek için envâ-ı hayratı bilmektir.
Beyzavî'nin beyanı veçhile her umurun bidayesi ve nihayesi Tevhid olup â'mâlin üss ül esâsı şirki nefyetmek olduğuna işaret için şu beyan olunan ahkâmın bidâyesinde şirki, nefyi ifade eden(لاتجعل مع الله الها آخر) ile başlandığı gibi hatimesi dahi (مع الله الها آخر) nazmıyla nihayet bulmuştur. Bidayede dünyaca şirk üzere terettüp edecek zararı; nihayette âhiretce terettüp edecek zararı beyanla Cenab-ı Hak kullarının nefislerini zarardan vikaye etmelerine tenbih eylemiş ve oğul evlâdını kendilerine kız evlâdını rablarına tahsis etmelerini inkâr etmiştir.
Allah-u Tealâ veled ve zevce ittihazından münezzeh olduğu halde veled isnadı büyük günah olduğu gibi meleklere; erkeklik ve dişilikten berî oldukları halde onlar hakkında kızlardır demek dahi büyük söz ve iftira olduğunu beyan için büyük söz söylediklerini sarahaten zikretmiştir. Çünkü; şu isnad ettikleri şeylerin her biri Cenab-ı Hakkın terkibini ve ihtiyacını icabettiğinde pek büyük cinayet işlemişlerdir. Zira; ulûhiyete ihtiyaç nisbet etmekten daha büyük bir cinayet olamaz.

***
Vâcib Tealâ'ya veled isnad edenlerin itikatlarını ibtâl ettikten sonra veled isnadının fenalığını defeatle beyan ettiğini zikretmek üzere :

وَلَقَدۡ صَرَّفۡنَا فِى هَـٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ لِيَذَّكَّرُواْ وَمَا يَزِيدُهُمۡ إلاً نُفُورً۬ا (41)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki zevce ve veled gibi emâre-i hudus ve ihtiyaçtan münezzeh olan Allah-u Tealâ'ya veled isnad etmek cinayet-i azîme olduğunu şu Kur'an'da biz tekrar be tekrar beyan ettik ki nâs bu misilli bâtıl itikadın vehâmetini tezekkür etsinler ve mütenessıh olsunlar. Halbuki müşrikler mütenessıh olmak şöyle dursun nefs-i Kur'an ye Kur'an'ın ahkâmı onların nefretlerini ve haktan i'râzlarım ve batılda İsrarlarını ziyade eder.]
Zira; Kur'an'ı ve ahkâmını kabule rağbet etmeyip daima tekzip ettiklerinden nefret ve firarları tezâyüd etmiştir. Kur'an'da ise durûb-ı emsal ve delâil-i kafiyeyle defâatle küfrün fena bir şey olduğu beyan olundu. Bu beyandan maksat; insanların lâyıkıyla düşünüp ibret almaları ve matlup olan gayeye suhuletle vasıl olmalarıdır.
Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette (صَرَّفۡنَا) , (كررنا) manâsınadır. Yani «Biz Kur'an'ın bir çok yerlerinde Allah-u Tealâ'ya veled isnadının batıl olduğunu mükerreren beyan ettik» demektir. Çünkü Kur'an'ın bazı mevziinde bu isnadın butlanı, durub-u emsalle ve diğer mevziinde hükm-ü kat'î ile ve diğer mevziinde delâil-i kafiyeyle beyan olunmuştur. Zira; bir manâyı anlatmakta tekrar be tekrar söylemekte ülfet icab ettiği gibi işitenlerin kalplerinde de itminan icab ettiğinden tesiri ziyade olacağına binaen Cenab-ı Hak mükerreren beyan etmiş velâkin bu beyan maatteessüf kâfirlerin nefretlerini mucip olmuştur. Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i dalâlin şiddet-i inat sahibi oldukları gibi tevfîkten de mahrum olduklarını beyanla zemmetmiştir. Çünkü tekrar zikretmek; ülfet ve.muhabbet icabederken bilâkis nefreti mucip olması inat ve tuğyanlarının haddini tecavüz ettiğine delâlet eder. Elyevm Kur'an'a husumet edenlerin halleri de böyledir. Ne kadar Kur'an okunup ahkâmı zikrolunsa erbâb-ı kasavete tesir etmediği gibi nefretlerini tezyîd etmekte olduğu görülür.
Hulâsa; nâsın tezekkür etmeleri, vahdaniyyete kolaylıkla vasıl olmaları için Kur'an'da tevhid'in delâili mükerreren zikrolunduğu ve halbuki bu zikirden maksat olan istidlal hasıl olmadığı gibi tevfikten mahrum olanlara zikrolunan delâilin nefret verdiği bu âyetten müstefat olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin itikatlarını delil-i aharla iptal etmek üzere :

قُل لَّوۡ كَانَ مَعَهُ ۥۤ ءَالِهَةٌ۬ كَمَا يَقُولُونَ إِذً۬ا لآَبۡتَغَوۡاْ إِلَىٰ ذِى ٱلۡعَرۡشِ سَبِيلاً۬ (42)

buyuruyor.

[Habib-i zîşânım ! Sen müşriklere de ki «Ey müşrikler ! Sizin dediğiniz gibi Allah'la beraber başka mabudlar olmuş olsaydı onlar mevcut oldukları takdirde arş-ı âlânın sahibi olan Halik Tealâ ile muharebe ve galip olup mülkünü istilâ etmek üzere yol ararlardı. Halbuki sizin ma'buddur diyerek ibadet ettiğiniz putlarınızın arş-ı âlânın sahibiyle muharebeye ve ona yol aramaya iktidarları yoktur. Binaenaleyh; onlar Allah-u Tealâ’nın şeriki ve nazîri olamazlar.]

سُبۡحَـٰنَهُ ۥ وَتَعَـٰلَىٰ عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّ۬ا كَبِيرً۬ا (43)

[Zat-ı ulûhiyyeti müşriklerin dedikleri nekâisin cemisinden tenzih ederim. Zira Allah-u Tealâ; onların dedikleri ve isnâd ettikleri şeylerin cümlesinden pek büyük ulviyyetle âlî oldu.]
Yani; Allahla beraber başka mabudlar olmuş olsalardı onlar arş-ı âlânın sahibi olan Allah-u Tealâya galebe etmek üzere yol ararlar, elbette bazısı bazısına galebe ederdi. Halbuki böyle bir şey vuku bulmadı. Binaenaleyh; Allahla beraber ma'bud-u âhar yoktur. Çünkü; Beyzavi'nin beyanı veçhile eğer mevcud ma'bud-u âhar olsa kendi kudretini sınamak (denemek) için ya muharebeye kıyam eder veyahut kendinin âciz, Allah'ın kaadir olduğunu bilir itaate başlar ve âbidler zümresine dahil olur. Şu halde Allah-u Tealâya galebe edecek bir ma'budun bulunmaması vacib ül vücudun şeriki olmadığına delâlet eder. Allah-u Tealâ'nın vücudu meratib-i Vücudun en a'lâ tabakasında vacib ül Vücud olduğundan evlâd ittihazından münezzehtir. Zira veled ittihazı; zevale maruz olan vücudların şanı olduğundan vücudun ednâ mertebesinin hassasıdır. Çünkü; kendi zevale maruz olunca neslinin münkariz olmaması için veled ittihazına ihtiyaç görür ve esbabına tevessül eder. Binaenaleyh; zevalden masun olan vacib ül Vücudun veled ittihazına ihtiyacı yoktur. Ezelîdir, ebedîdir ve cemî sıfât-ı kemâliyye ile muttasıftır. Şu halde veled ittihazı gibi hasis şeylerden münezzeh ve pek âlîdir.

***
Vâcib Tealâ zatının nekâisten münezzeh olduğunu beyandan sonra her şeyin; ulûhiyyeti nekâisten tenzih ettiğini beyan etmek üzere :

تُسَبِّحُ لَهُ ٱلسَّمَـٰوَٲتُ ٱلسَّبۡعُ وَالأرۡضُ وَمَن فِيہِنّ

buyuruyor.

[Yedi kat gökler, yer, göklerde ve yerde olan cümle mevcu dât Allah-u Tealâ'yı nekâisten tenzih ederler.]

وَإِن مِّن شَىۡءٍ إلاً يُسَبِّحُ بِحَمۡدِهِۦ


[Mevcudattan hiç bir şey olmadı, illâ Allah'ın senâsına mülâbis olarak nekâisten tenzih ederler.]

وَلَـٰكِن تَفۡقَهُونَ تَسۡبِيحَهُمۡ‌ۗ

[Velâkin siz onların teşbihlerini anlamazsınız.]

إِنَّهُ ۥ كَانَ حَلِيمًا غَفُورً۬ا (44)

[Zira; Allah-u Tealâ halimdir. Çünkü; teşbihten gaflet edenleri» azablarını ta'cîl etmez, gafurdur. Zira; kullarının günahlarını setreder.]
Yani; gökler, yer ve bunlarda olan mevcudatın cümlesi Allah-u Tealâ'yı levâzım-ı imkân ve emâre-i hudûstan tenzih ederler. Zira; cümlesi hadis olduğundan kendilerini icad eden ve cemi' sıfât-ı kemâliye ile muttasıf bir mucid-i kadîmin vücuduna delâlet eder ve lisan-ı hâl ile takdis ederler, mevcudattan hiç bir şey olmadı, illâ lisân-ı hâl ile mucid-i .hakikinin senâsına mukarin olarak Cenab-ı Hakkı herbiri kendi hali ve lisaniyle nekaaisten tenzih ederler velâkin siz onlara nazar-ı ibretle bakmadığınızdan teşbihlerini anlamazsınız. Halbuki mevcudatın cümlesinde olan sanâyi-i garibede sâniin cemî' kemâlâtla muttasıf ve bilûmum nevâkıstan münezzeh olduğuna delâlet vardır. Allah-u Tealâ teşbihten gafletinize binaen azabınızı ta'cîl etmez. Zira; Allah-u Tealâ halimdir ki tesihi terk edenleri derhal muâhaze eylemez, gafurdur ki günah işliyenlere tevbe edinceye kadar müsaade eder ve tevbelerini kabul ile isyanlarını setreder.
Fahri Razi'nin beyanı veçhile hayat şanından olan mükellef;Vâcib Tealâ'yı iki cihetle teşbih eder:
B i r i n c i s i ; Subhânallâh misilli elfâz-ı takdisiyyeyi lisanında vird etmekle teşbih eder.
İ k i n c i s i ; Kudret-i İlâhiyyenin kemâlâtına delâlet eden ahvâl-i hususiyye ve umumiyyesiyleVâcib Tealâ'nın nekâisten münezzeh olduğuna delaletiyle teşbih eder. Ama hayat sıfatı olup mükellef olmayan behâim ve hayatiyyeti olmayan cemâdât ancak lisân-ı halle yani her birinde olan acaip ve garaibin halikın cemi' nekâisten münezzeh olup, cemi' kemâlâtla muttasıf olduğuna delâlet etmek suretiyle teşbih ederler. Çünkü teşbihin manâsı; nekâisten münezzeh olduğunu beyan etmektir. Ve şu suretle beyan da mahlûkatın kâffesinde mevcuttur.
Yahut âyette teşbihle murad; cümle mahlukâtın tefcettüm suretiyle teşbih etmeleridir. Zira; Cenab-ı Hak cümle mahlukâta kendilerine göre lisan verip her mahluka kendi lisanıyla zatına teşbih ettirmesi baîd değildir. Çünkü; mahlukâtın kâffesinin lisanla tekellüme kabiliyetleri vardır ve yukarıda beyan olunduğu veçhile e c s â m ; hayat ve tekellüm gibi avarızı kabul etmekte müsavidirler. Binaenaleyh; her cümlesinin lisanla tekellümleri mümkündür. İşte şu kabiliyyet ve imkân üzerine Cenab-ı Hakkın herbirine lisan verip tekellüm suretiyle teşbih ettirmesi kudretullaha nisbetle gayet kolay bir şey olduğu cihetle âyeti bu manâya hamledip lisan-ı halle te'vil etmemek daha evlâdır, onların teşbihlerini bizim anlamadığımızı beyan etmek de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; lisan-ı halle teşbih anlaşıldığından o manâya nazaran anlamadığımızı beyan zâid olur ve bizim onların lisanları ile teşbihlerini fehm etmememizden mahlûkât-ı sâirenin lisanla teşbih etmemelerini icab etmez. Binaenaleyh; onların kendilerine mahsus lisanlarıyla teşbihleri vardır velâkin biz bilmeyiz «Ağaçların ve otların yaş olduklarında teşbih edip kuruduklarında teşbihten kaldıklarına» dair varid olan hadis-i şerif de bu manâyı teyit eder.
Hulâsa; semâvât, arz ve onlarda mevcut olan mahlukâtın rablarını teşbih ettikleri, her şeyin Allah-u Tealâ'yı senâsiyle beraber teşbih ettiği, lâkin bizim onların teşbihlerini fehm etmediğimizi, Allah-u Tealâ teşbihten gaflet edenlerin gafletine mukabil derhal muaheze etmediği ve günahlarını setrettiği bu âyetten müstefat olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyyetini ve cemi' nekâisten münezzeh olduğunu beyandan sonra mertebe-i nübüvveti beyan etmek üzere:

وَإِذَا قَرَأۡتَ ٱلۡقُرۡءَانَ جَعَلۡنَا بَيۡنَكَ وَبَيۡنَ ٱلَّذِينَ لاً۬ يُؤۡمِنُونَ بِالأخِرَةِ حِجَابً۬ا مَّسۡتُورً۬ا (45)

buyuruyor.

[Habibim sen Kur’an’ı kıraat ettiğinde biz seninle ahirete iman etmiyenler arasında bir perde halkederiz ki o perde seni setreder.]

وَجَعَلۡنَا عَلَىٰ قُلُوبِہِمۡ أَكِنَّةً أَن يَفۡقَهُوهُ وَفِىٓ ءَاذَانِہِمۡ وَقۡرً۬ا‌ۚ

[Ve âhirette iman etmiyenlerin kalpleri üzerine kalın bir perde halkederiz ki onların Kur'an'ı anlamalarına mani olur ve kulaklarında ağırlık halkederiz ki Kur'an'ı işitmeye muvaffak olamazlar.]
Yani; ya Ekrem er Rusûl ! Sen kemâl-i huşu' üzere Kur'an'ı tilâvet edip rumuzâtına ve hakayıkına muttali' olduğunda biz seni düşmanların şerrinden muhafaza etmek üzere seninle âhirete iman etmiyen düşmanların beyninde bir perde halk ederiz ki o perde sana sû-ukastedecek düşmanların gözlerinden seni setreder. Binaenaleyh; onlar seni göremezler ve onlar Kur'an'ı fehm etmezler. Zira; biz onların kalpleri üzerinde bir perde halkederiz ki o perde onların, Kur'an’ın hakâyıkmı anlamalarına mani olur ve kulaklarında bir ağırlık halkederiz ki onun sebebiyle Kur'an'ın manâsını anlamadıkları gibi elfâzını da işitmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile Kureyş'ten bazı ve kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah nâs üzerine Kur'an'ı okuyup tebliğe başladığında Kureyş'ten bazıları ıslık çalar ve bazıları ellerini birbirine vurur, bazıları da şiirler söylemekle halkın zihnini teşviş ve Resûlullah'a ezâ ederlerdi. İşte o misilli kimselerin ahvalini beyan ve onları zem için Allah-u Tealâ bu âyeti inzal buyurmuştur.
Hatta (تبت) sûresi nazil olunca (Ebu Leheb) in haremi Resûlullaha vurmak üzere elinde bir taşla huzur-u risâlete gelir ve maiyyet-i nebeviyyede bulunan (Ebu Bekir) hazretlerine «Arkadaşın nerededir? Beni zem edermiş. Ben bu taşla onun başını yaracağım» demesi üzerine Ebu Bekir hazretleri «Resûlullah şiir söylemedi ki seni zemmetsin» buyurmuştur. O kadın geri dönüp gidince Hazret-i (Ebu Bekir) «Ya Resûlellah ! Bu kâfire seni görmedi» dediğinde Resûlullahın bu âyeti kıraat ettiği ve aramıza bir melek perde oldu buyurduğu mervîdir ki bu âyetin sırrı işte bu suretle zuhur etmiştir.
Ayette h i c â b -ı m e s t û r la murad, Allah-u Tealâ'nın onların gözlerinde halkettiği bir perdedir ki o perde sebebiyle onlar Resûlullah'ı sû-u kast zamanında görmezlerdi, demektir.
(مستوراً) ism-i meful sigası üzerine ism-i faildir. Binaenaleyh manâsı; bir hicâb ki satir yani örter demektir. Çünkü hicâb; satir yani örtücüdür, yoksa örtülmüş manâsına değildir. Eğer (مستوراً) ism-i meful manâsına olsa örtülü bir hicap demek olur ki bunun da bir manâsı olmaz. Gerçi kâfirler her şeyi duyup işitirler ve görürlerse de işitmekten ve görmekten hasıl olacak menfeatten mahr rum olduklarına işaret için kalplerine ve gözlerine perde çekilmiş gibi kör ve sağır menzilinde oldukları beyan olunmuştur. Çünkü onlar; erbâb-ı lisândan kalpleri ile manâyı fehmeder ve kulakları ile elfâzı işitir oldukları halde irade-i cüz'iyelerini işitmeye ve anlamaya sarfetmekten imtina ve hakkı duymaktan istinkâf ederek ayât-ı beyyinâtın manâlarını düşünmekten yüz çevirip asla meyletmediklerine işaret için Vâcib Tealâ bu âyette kalpleri perdeli ve kulakları sağır olduğunu beyan etmiştir. Zira; menfeati fevt olan nimet yok hükmündedir ve kalplerinin manâyı anlamaktan hâlî olduğunu beyandan sonra kulaklarının işitmekten imtina ettiğini beyan; kâfirlerin hamakatta terakkilerini beyan içindir. Yani; «kalpleriyle manâyı anlamak şöyle dursun herkesin işittiği elfâzı bile işitmeye kulaklarını sarf etmezler» demektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Kur'an'ı işitmek için kalplerini, kulaklarını sarfetmediklerini beyandan sonra kâfirlerin Kur'an'dan firar ettikleri gibi Tevhidden dahi firar ettiklerini beyan etmek üzere :

وَإِذَا ذَكَرۡتَ رَبَّكَ فِى ٱلۡقُرۡءَانِ وَحۡدَهُ ۥ وَلَّوۡاْ عَلَىٰٓ أَدۡبَـٰرِهِمۡ نُفُورً۬ا (46)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen, Kur'an'da yalnız olduğu halde Rabbın Tealâ'ya zikrettiğinde onlar senden nefret eder oldukları halde arkalarına dönerler.]
Yani; Kur'an'ın Allah'ın zikrine ve vahdâniyyetine müteallik âyetlerini tilâvet edip müşriklerin putlarını zikretmeden yalnız Allahü Tealâ'yı zikrettiğinde kâfirler arkaları üzere nefret ederek dönerler ve tevhidi müş'ir olan âyete asla iltifat etmezler. Çünkü; şirkle me'lûf olduklarından vahdaniyyeti işitmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile müşriklerin' Kur'an'a karşı vaziyetleri ikidir:
B i r i n c i s i ; Kur'an'ın Allah'ı zikr üzere müştemil olan âyetleri okunduğunda manâsını fehme fikirlerini sarfetmeyip mebhût olarak hayrette kalmalarıdır.
İ k i n c i s i ; Ke'lime-i Tevhidi mutazammın olan âyetler okunduğunda kemâl-i nefretle firar etmeleridir.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile Kavm-i Nûh Hazret-i Nûh'un nesâyihini işitmemek için elleriyle kulaklarını tıkadıkları gibi kavm-i Resûlullah da Tevhid'i ve Tevhide delâlet eden âyetleri işitmemek için huzur-u risâletten firar ederlerdi.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'dan firar ettiklerini beyandan sonra Kur'an'ı dinliyenlerin ne gibi garaza mebnî dinlediklerini beyan etmek üzere :

نَّحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَا يَسۡتَمِعُونَ بِهِۦۤ إِذۡ يَسۡتَمِعُونَ إِلَيۡكَ وَإِذۡ هُمۡ نَجۡوَىٰٓ

buyuruyor.

[Habibim ! Müşrikler senin sözünü işittiklerinde ne gibi garaza ve sebebe mebnî işittiklerini biz herkesten ziyade biliriz ve nasıl bilmiyelim. Sen söylerken onlar senin hakkında ve kendi aralarında fısıltı sahipleridir.]
Yani; Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen kâfirlerin sözünü ve kıraatini dinleyip dinlemediklerine iltifat etme. Zira; onlar sözünü ve tilâvetini işittiklerinde tekzib ve istihza etmek garazına binaen işittiklerini biz herkesten ziyade biliriz. Zira; sen söylerken onlar beyinlerinde fısıltıya başlarlar.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müşrikler Kur'anı bir garaz-ı sahiha mebnî dinlemez, belki istihza ve tekzîb gibi bir garaz-ı fasit üzere dinlerlerdi. Hatta Resûlullah Kur'an tilâvet ederken beyinlerinde fısıltı yaparlardı. Çünkü; onlardan bazıları hâşâ Resûlullaha «mecnundur», bazıları «sâhirdir» ve bazıları «kâhindir» demekle birbirlerine gizlice söylerlerdi. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu âyetle Resûlune onların halini bildirmekle Kur'an'ı dinleyip dinlemediklerine iltifat etmemesini tavsiye etmiştir. Çünkü; zahirde dinler gibi görünseler bile batında maksatları fasit ve adavetleri gizlidir. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyetle Resûlunü fesliye etmiştir. Çünkü «onların ne gibi sebebe mebnî dinlediklerini biz biliriz» demek; «ilmimizin muktezâsı garaz-ı fasitlerinin ve fısıltılarının cezasını veririz» demektir.
(وَإِذۡ هُمۡ نَجۡوَىٰٓ) Necvâ mastar olduğuna nazaran (هُمۡ نَجۡوَىٰٓ ذو وَإِذۡ) yani onlar necvâ sahipleri demektir. Çünkü; müşrikler ayn-ı necvâ olmaz, necvâ sahipleri olur. Yahud fısıltılarının çokluğundan kinaye olmak üzere «Onlar Habibim ! Senin hakkında o kadar fısıltı yaparlar ki sanki aynı fısıltı kesilmişlerdir» demektir.
Ehl-i hakka karşı batılı irtikâp edenlerin her zamanda halleri, gizli konuşmak ve hakkı yıkmak için bir takım ifratlar tasni' ve hakkı iltizam edenleri rahatsız eylemek için şurada burada fısıltı yapmak ve hakkı örtmektir. Lâkin her zaman hak galebe eder ve batılı irtikâp edenlerin hileleri ayaklarına dolaşmaktan hâlî kalmaz.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Resûlullah hakkında gizli konuştuklarını icmâlen beyandan sonra gizli sözlerinin neden ibaret olduğunu tafsilen beyan etmek üzere :

إِذۡ يَقُولُ ٱلظَّـٰلِمُونَ إِن تَتَّبِعُونَ إلاً رَجُلاً۬ مَّسۡحُورًا (47)

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda zalimler sana teb'aiyyet eden müminlere «Siz ittibâ' etmezsiniz, illâ sihrolunmuş bir racüle ittibâ' edersiniz» derler.]

ٱنظُرۡ كَيۡفَ ضَرَبُواْ لَكَ الأمۡثَالَ فَضَلُّواْ

[Nazar et bak habibim ki zalimler sana durub-u emsali nasıl beyan ettiler ve durub-u emsali beyanla tarîk-ı haktan nasıl çıktılar?]

فَلاً۬ يَسۡتَطِيعُونَ سَبِيلاً۬ (48)

[Binaenaleyh; onlar tarîk-ı hakka sülûke kaadir olamazlar.]
Yani; zikret yâ Ekrem-er Rusûl ! Şol zamanı ki o zamanda sana ve Kur'an'a iman etmeyin ve nefsine vesair ebnâ-yı cinsine zulmeden muannid zalimler ehl-i imana «Ey müminler ! Siz ittibâ' etmediniz, ancak sihrolunmuş ve aklı muhtel olmuş ve sözü birbirine karışmış bir kimseye ittibâ ediyorsunuz. Binaenaleyh; sizin teba-iyyetiniz hatadır» demekle sana tebaiyyet eden ehl-i imanın zihinerini iğfal etmek isterler. Nazar et gör habibim ! Sana sâhir, şâir ve kâhin demek gibi nasıl durub-u emsaller beyan ettiler ki, seni bazan şaire, ba'zan kâhine, bazan da sâhire teşbih ettiler ve şu isnâd ettikleri şeylerin cümlesinde tarîk-i haktan çıktılar. İftira ve bühtanla dalâleti irtikâp ettiler. Binaenaleyh; kendilerince herkes nazarında kabul olunacak ta'na salih bir yol bulmaya kaadir olamadılar. Zira; ta'n'a vesile ittihaz ettikleri şeyler herkesçe hüsnü kabul göremediği gibi âleme karşı gülünç şeyler olduğundan ne diyeceklerini şaşırdılar ve hayrette kaldılar, herkese dinletecek bir şey bulup içinden çıkamadılar. Çünkü; Resûlullah hakkında ne söyleseler kendi kalplerinin inanamadığı bir takım hezeyandan ibarettir.
Bu âyette d a l â l e t l e r i yle murad; Resûlullah'a isnâd ettikleri şeylerde dalâlet olduğuna işaret için dalâletlerinin durûb-u emsalin neticesi olduğuna delâlet eden (فا) lafzıyla varid olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet; Kureyş'ten bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah Kureyş'in eşrafını davet etmesini Hazret-i Ali'ye emreder, Hz. Ali de onları davet eder. Resûlullah Kur'an okur ve onları Kelime-i tevhid'e davet eder, orada bulunan eşraf, Resûlullah'a lâyık olmadık şeyleri beyinlerinde söyleşirler. Cenab-ı Hak onların hallerini bu âyetle Resûlune tasvir eder. Şu rivayete nazaran Kureyş eşrafı yekdiğerine «Aman tâbi' olmayın. Eğer tâbi' olursanız bir racül-ü mecnuna tâbi' olursunuz» diyerek birbirlerine vesâyâda bulundular ve bunların bu minval üzere fısıltıları zulmolduğuna işaret için VâcibTealâ onları zalim unvanıyla zikirle zulümlerini tasrih etmiştir. Çünkü Beyzavî'nin beyanı veçhile makam, zamir makamı idi. Zira (اذيقَول الظالمون) yerinde (اذيقَولون) denilse olabilirken zamir yerinde ism-i zahir olarak (الظالمون) gelmesi söyledikleri sözlerin zulmolduğunu âleme ilân eylemek ve bu misilli iftiradan herkesin hazer etmesi lâzım olduğunu bildirmektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin İlahiyatta ve nebeviyâtta şüphelerini beyandan sonra emri âhirette şüphelerini beyan etmek üzere :

وَقَالُوٓاْ أَءِذَا كُنَّا عِظَـٰمً۬ا وَرُفَـٰتًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ خَلۡقً۬ا جَدِيدً۬ا (49)

buyuruyor.

[Kâfirler dediler ki «Biz vefat edip çürümüş kemik ve toz olup rüzgârlar savurduğunda kabrimizden kalkıp yeni bir mahlûk mu olacağız?»] Kâfirler işte bu sözleriyle haşri ve ahvâl-i ahireti inkâr ettiler.
(رفاتاً) Bir şeyin ufalıp rüzgâr götürecek kadar ince toz olmasıdır. Kâfirlerin şüpheleri; "İnsan vefat edince azaları kurur ve çürür toprağa karışır. Binaenaleyh; vücud-u insanda bulunan eczâ-yı mâiye suya ve eczâ-yı türâbiye toprağa ve eczâ-yi nâriye ateşe ve eczâ-yi havâiye havaya karıştıktan sonra bunların cemîi ve ayniyle hayat bulması mümkün değildir» derler. Bu şüphenin menşei; kudret-i İlâhiyeyi zayıf ve noksan görmektir. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın ilminin kemâlini ve kudret-i tâmmını itikat edenlere bunlar için şüpheye mahal kalmaz. Zira; Allah-u Tealâ cemi cüz'iyâtı bilince insanın eczası her ne kadar âlemin eczasına karışırsa da her cüz'ü ilm-i İlâhîde malûm ve mümtaz olduğundan beher zerresini Vâcib Tealâ'nın cem' edeceğinde şüphe yoktur. Velhâsıl Allah-u Tealâ mümkinâtın kâffesini icada kaadir olunca insanın dağılmış eczalarını cem' etmeye, aklını, fikrini ve sair hislerini iadeye dahi kaadirdir. Binaenaleyh; bu âyet-i celîle haşrin mevtanın eczâ-yı müteferrikasını cem'etmek suretiyle olacağına delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ ahvâl-i âhiret hakkında kâfirlerin şüphelerini beyandan sonra onların şüphelerine cevab-ı beyan etmek üzere :

قُلۡ كُونُواْ حِجَارَةً أَوۡ حَدِيدًا (50) أَوۡ خَلۡقً۬ا مِّمَّا يَڪۡبُرُ فِى صُدُورِكُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Haşri inkâr eden kâfirlere sen de ki «Siz taş veyahut demir yahut kalbinizde daha büyük hayat sânından olmayan bir mahlûk olun. Bunlardan birisi olsanız dahi Allah-u Tealâ size hayat verir. »]

فَسَيَقُولُونَ مَن يُعِيدُنَا‌ۖ

[Demir, taş ve daha büyük mahlûk olduklarında dahi hayat bulacakları beyan olununca yine o kâfirler «Bizi kim iade edecek ve bizi iadeye kimin kudreti kâfi olabilir» demekle kudret-i İlâhiyeyi inkâr ederler.]

قُلِ ٱلَّذِى فَطَرَكُمۡ أَوَّلَ مَرَّةٍ۬‌ۚ

[Habibim ! Sen onlara de ki «Sizi evvel halkeden zat-ı eceli ü a'lâ iade eder.»]

فَسَيُنۡغِضُونَ إِلَيۡكَ رُءُوسَہُمۡ وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هُوَ‌ۖ

[Sen onlara «Sizi evvel emirde halkeden iade edecek» demek le cevap verince onlar sana karşı tasdik eder gibi başlarını sallar lar ve derler ki «Ne zaman o kıyamet ve nerededir o gün.»l

قُلۡ عَسَىٰٓ أَن يَكُونَ قَرِيبً۬ا (51) يَوۡمَ يَدۡعُوكُمۡ

[Habibim ! «Kıyamet ne zamandır?» diyenlere sen de ki «Kıyametin vukuu yakın me'mûldür şol günde ki o günde m rabbınız sizi muhasebe için davet eder ve siz de kıyametin varlığını bilirsiniz.»]

فَتَسۡتَجِيبُونَ بِحَمۡدِهِۦ وَتَظُنُّونَ إِن لَّبِثۡتُمۡ إلاً قَلِيلاً۬ (52)

[Rabbınız davet edince rabbınızın davetine mülâbis olarak siz icabet eder ve dünyada az bir zaman meks ettiğinizi zannedersiniz.]
Yani; Yâ Ekrem-er Rusûl ! Haşri inkâr eden kâfirleri ilzam için sen de ki «Ey müşrikler ! Siz haşri inkâr etmeyin. Zira; insanların o çürümüş olan eczalarımın dünyada hayatları sebkettiğinden onları tekrar ihya; eski hayatlarını iade olduğu cihetle bu misilli haşir, baîd addedilecek bir şey değildir. Çünkü; evvelden hayatla ülfet eden eczanın tekrar hayat bulmasında garabeti mucip bir şey yoktur, belki siz asla hayatla ülfet etmedik taş, demir veyahut kalbinizde pek büyük olan semâvât ve arzdan hayat kabul etmesi gayet uzak olan bir mahlûk olun. Şu taş, demir veya başka hayatla muttasıf olmadık bir mahlûk olsanız ve bunların hayat bulmaları sizin nefsinizde gayet uzak olduğu halde bunlardan birisi olduğunuzda bile yine Allah-u Tealâ sizi ihya eder. Şu halde taş, demir olduğunuzda ihyaya kaadir olunca evvelden hayatla ülfet etmiş olan eczalarınızı neden ihyaya kaadir olmasın ve bunu niçin uzak addedersiniz?» demekle sen cevap verince o kâfirler inat ederek elbette derler ki «Bizi vefat edip çürümüş kemik olduktan sonra kim iade edecek ve bu misilli ihyaya kim kaadir olabilir?» Bu sözleriyle kudret-i İlâhiyeyi inkâra cür'et ederler. Onların bu inkârları üzerine habibim ! Sen de ki «Sizi şol Allah-u Tealâ ihya eder ki o Allah-u Tealâ sizi ibtidâ-yı halinizde halk eden halikınızdır. Zira; bir madde ve misâl sebketmeksizin evvel emirde sizi icada kaadir olan Allah-u Tealâ elbette iadenize dahi kaadirdir.» Sen böyle cevap verince onlar istihza tarîkıyla başlarını sallarlar ve sana karşı gözleri ve kaslarıyla zahirde tasdik eder gibi görünürler. Halbuki maksatları istihzadır ve başlarını tahrik ederek «Ne zamandır kıyamet ve ne vakit olacak bu ihya? Evvel geçen Resûller de senin gibi bu davada bulundular. Halbuki onlar gideli binlerce sene oldu, hâlâ vuku bulmadı. Ya Muhammedi (SA.) Sen de onlar gibi haşir vukuunu iddia ediyorsun. Bu; bilinmez ve tükenmez bir davadır» demekle müdafaa ederler. Sen bu müdafaalarına cevapta de ki «Kıyametin vukuu yakın olması me'mûldür. Zira; emr-i risâlet bitti ve esas din tahkim olundu. Binaenaleyh; çok zaman geçmez vuku bulur. Şu halde haşrin vukunu gözetin şol günde ki o günde rabbınız hasreder ve muhasebeniz için sizi davet eder ve siz de rabbınızın kudretini ikrar ve sena eder olduğunuz halde kemâl-i itaatle icabet edersiniz ve yevm-i kıyametin şiddetini ve uzun müddetini görünce dünyada durmadınız, illâ az bir müddet durduğunuzu zannedersiniz. Çünkü; dünyanın müddeti ve sizin ömrünüz ne kadar uzun olsa kıyamet gününe nisbetle gayet az olduğundan düyada bir çok zaman geçti kıyamet halâ vuku bulmadı dediğiniz halde kıyamette dünyanın müddeti nazarınızda gayet az olacaktır. »
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlere taş ve demir olmalarıyla emir; onları ta'cîz içindir. Kâfirlerin kalplerinde büyük olan mahlûkla murad; yer ve gökler olmak ihtimali olduğu gibi ölüm olmak ihtimali de vardır. Çünkü; insanların nazarında ölümden daha büyük birşey yoktur. Yani, «Sizin nazarınızda pek büyük olan ölüm olsanız dahi Allah-u Tealâ sizi yine ihya eder» demektir.
Şu halde emr-i hakiki olmayıp emr-i ta'cîzî olunca ma'nâyı nazım : [Bilfarz vettakdîr: Siz hayatla ülfet etmiyen mahlûkâttan birisi olsanız dahi Allah-u Tealâ sizi ihya eder. Zira; kudreti bunların cümlesini ihyaya kâfi olunca sizi ihyaya kaadir olacağı evleviyyetle sabittir.] Yani «Çürümüş kemik olmayınız da kemikten daha sert taş ve daha kuvvetli demir ve daha büyük bir mahlûk olun. Zira; bunlardan birisi dahi olsanız sizi Allah-u Tealâ ihya eder. Çünkü; sizin eczanızın hayatı kaabildir, Allah-u Tealâ da ihyaya kaadirdir» demek olur. Kâfirlerin inkârı; İki şeye münhasırdır :
B i r i n c i s i ; çürümüş kemiğin hayat kabiliyetini inkâr,
İ k i n c i s i ; Cenab-ı Hakkın ihyaya kudretini inkârdır. Bunun her ikisine de cevap verilmiştir.
Bu âyette h a m i d le murad; emr-i İlâhidir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Allah-u Tealâ sizi davet eder, siz de emr-i ilâhîye icabet edersiniz.] demektir. Yahud hamidle murad; Allah-u Tealâ'yı marifet, tâat ve kudretini senadır. Buna nazaran manâ-yı, nazım : [Rabbınızın sizi hesap için davet ettiği günde Allah'ı bilir ve emrine itaatle kudretini sena eder olduğunuz halde davetine icabet edersiniz.] demektir. Allah-u Tealâ'nın kelâmında (عسى) kelimesi Vâcib manâsına olduğundan «kıyamet elbette yakın» demektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin âhireti inkârlarına verilecek cevabı beyandan sonra kâfirleri irşâd için söylenecek sözlerin gayet mülayim olmasını tavsiye etmek üzere :

وَقُل لِّعِبَادِى يَقُولُواْ ٱلَّتِى هِىَ أَحۡسَنُ‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Mümin kullarıma sen de ki «Onlar kâfirleri irşâ^ için konuştuklarında gayet güzel ve tatlı söylesinler.]

إِنَّ ٱلشَّيۡطَـٰنَ يَنزَغُ بَيۡنَہُمۡ‌ۚ

[Zira; şeytan beyinlerini fitneyle tahrik ve aralarına şer koyar.]

إِنَّ ٱلشَّيۡطَـٰنَ كَانَ لِِلاًِنسَـٰنِ عَدُوًّ۬ا مُّبِينً۬ا (53)

[Çünkü şeytan; insana adaveti meydanda bir düşman oldu.]
Yani ya Ekrem-er Rusûl ! Sen va'z u nasihat suretiyle mümin kullarıma de ki onlar ashab-ı dalâli irşâd için söz söylemek ve onlarla müdavele-i efkâr etmek üzere söze başladıklarında kâfirlerin kalplerini yumuşatacak ve rikkatlerini celbedecek söz söylesinler ve husn-ü kabul görecek güzel sözleri intihâb ederek tarik-ı hakka davet eylesmler ki sözlerinin tesiri olsun, ağır ve kalplerini incitecek söz söylemesinler. Kalbi rencide edecek sözün tesiri olmadığı gibi aralarında fitneye de badî olur. Zira şeytan; beyinlerini ifşadla fitneye düşürür. Hatta fitneyi münazaaya ve münazaayı mukateleye kadar ilerletir, arada husumetler meydana gelince nasihattan garaz fevtolduğu gibi bir çok zararlar meydana gelir. Çünkü şeytan; adaveti açık bir düşmandır, adaveti zahir olduğu gibi fitnesi de daimdir ki her zaman fırsata muntazırdır. Binaenaleyh; eline geçen fırsatı fevt etmez. Şu halde halkı irşâd için nasihat edecek kimse üzerine Vâcibolan nâsı hakka davette gayet tatlı söyleyip sert söylememektir. Çünkü; sözde huşunet ve gılzat daima hasmın inadına ve temerrüdüne sebep olduğu her zaman görülen ahvâldendir. İşte bu esasa binaen Cenab-ı Hak kullarına güzel sözlerle konuşmalarını emretmiştir.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile (يَنزَغُ بَيۡنَہُمۡ‌) , (يفسد بَيۡنَہُمۡ‌) manâsınadır. Yani «Söz söyleyenler söylesinler. Zira; fena söylerlerse şeytan beyinlerini ifsâd ve o söz sebebiyle şerri tahrik eder» demektir.

***
Vâcib Tealâ nasihat ve irşâd için söz söyleyeceklerin güzel söylemeleri lâzım olduğunu beyandan sonra sözünü güzel ve çirkin söyliyenleri bildiğini beyanla herkesin söylediği sö^e dikkat etmesi lâzım olduğunu tavsiye etmek üzere :
رَّبُّكُمۡ أَعۡلَمُ بِكُمۡ‌ۖ

buyuruyor.

[Sizin Rabbınız halinizi ve söylediğiniz sözünüzü herkesten ziyade bilir.]

إِن يَشَأۡ يَرۡحَمۡكُمۡ أَوۡ إِن يَشَأۡ يُعَذِّبۡكُمۡ‌ۚ

[Eğer dilerse rabbınız size merhamet eder, dilerse azap eder.]

وَمَآ أَرۡسَلۡنَـٰكَ عَلَيۡہِمۡ وَڪِيلاً۬ (54)

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Biz sizi onlar üzerine vekil göndermedik.]

وَرَبُّكَ أَعۡلَمُ بِمَن فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَالأرۡضِ‌ۗ

[Habibim ! Rabbın Tealâ yerde ve göklerde olan cümle mahlûkatı bilir.]
Yani; Ey va'z u nasihat etmek sadedinde bulunan kimseler ! Va'zımzda ahaliye «siz ehl-i nârdansınız» ve «Her belâyı göreceksiniz» ve «Siz kötü adamlarsınız» gibi şiddet ve gılzatlı söylemeyin, güzel kelimeler söyleyin ve o güzel kelimeler şunlardır : «Ey Nâs ! Sizi bir çok ni'metlerle terbiye eden Rabbınız halinizi ve sözünüzü, ibadet veya kabahatinizi sizden daha ziyade bilir. Eğer Allahü l'ealâ isterse sizi ibadete muvaffak kılar ve merhamet eder. Binaenaleyh iradenizi imana ve tâata sarfeder necat bulursunuz veyahut isterse sizi küfür ve sair masiyet üzere öldürür ebedi nâr-ı cehennemde kalırsınız. Şu halde Allah'a ubudiyetin vazifesini yerine getirmekten başka çareniz yoktur. Binaenaleyh; iradenizi hayra sarfla tevfik-ı ilâhîye mazhar olmanızı düşünerek hayrata sa'yedin ki, semeresini göresiniz» demekle halkın rikkatini celbedecek hesâ-yihta bulunun. Halbuki habibim ! Biz seni onlar üzerine vekil göndermedik, belki biz seni ibadete terğîb ve ma'siyetten tenfîr için gönderdik. Şu halde senin vazifen onlara ahkâm-ı şer'iyyeyi tebliğ etmektir. Bizim hal ü şanımızda onların iradelerini sarfa göre hayra muvaffak kılmak veyahut şerre alet edip rüsvâ etmektir. Binaenaleyh; onlara tebliğ hususunda mülayim söyle, onlardan vaki olan yolsuzluklara tahammül et. Zira; Rabbın Tealâ'nın ilmi size münhasır değildir, belki semâvât ve arzda bulunan cümle mahlukâtı ve her birinin ahvâlini ve lâyık oldukları mertebeleri bilir ve ilminin muktezası herkesin istihkakını verir.
Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran müşriklerin ashab-ı kirama ezada pek ileri gitmeleri ve Ashabın da Resûlullah'a şikâyetleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Yahud müşriklerden birisinin Hz. Ömer'e söğüp Hz. Ömer'in onu te'dibe kıyam etmesi üzerine bu gibi yolsuzluğu af ve müdâratla emretmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Şu rivayete nazaran âyet; her halde yolsuzluk edenlere müdârat etmek lâzım olduğuna delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ cümlenin ahvâlini bildiğini beyandan sonra enbiyadan bazısını baz-ı âhar üzerine tafdîl ettiğini beyan etmek iı zere :

وَلَقَدۡ فَضَّلۡنَا بَعۡضَ ٱلنَّبِيِّـۧنَ عَلَىٰ بَعۡضٍ۬‌ۖ وَءَاتَيۡنَا دَاوُ ۥدَ زَبُورً۬ا (55)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim.ki biz enbiyâdan bazılarını bazıları üzerine tafdîl ettik ve enbiyadan Davud'a Zebur isminde kitabı verdik.]
Yani; Allah-u Tealâ herşeyi ve herkesin halini bildiğinden nâsdan bazılarını nübüvvete ve bazılarını velayete ihtiyar ve enbiyâdan bazılarını da diğerleri üzerine tafdîl eder ve ey müşrikler ! Siz Muhammed Aieyhisselâma «Ebu Talib'in yetimidir» diyerek nübüvveti münasip görmüyorsunuz. Halbuki nübüvvete ehlolanı ve olmayanı Allah-u Tealâ bilir, sünnet-i seniyye ve haslet-i hamide cihetinden fazileti ziyade olanları diğerlerinden mümtaz kılar. Binaenaleyh; İbrahim Aleyhisselâmı hullet ve kemâl-i hilm ü vekarla ve Musa Aleyhisselâmı tekellüm, asâ, yed-i beyzâ ve sair mu'cizâtla ve İsâ Aleyhisselâmı envâı mu'cizât ve keramatla, Süleyman Aleyhisselâmı mülk ü saltanatla, bizim Resûlumüzü de envâ-ı mu'cizât, şakk-ı kamer ve Mi'râc gibi enbiyâ-ı sabıkaya verilmeyen bir çok harikuladelerle mümtaz kılmıştır. Çünkü; herkesin istihkakını ve liyakatini bilir ve istihkakına göre verir. İşte bu kabilden olarak Hz. Davud da Zebur'la mümtaz kılınmıştır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Zebur, yüz elli sûre üzere müştemildir. Bütün âyetleri duâ, sena, tehlîl ve tahmîdden ibarettir. Hill ü hürmete ve ibadete dair ahkâmı mutazammın değildir. Binaenaleyh; Tevrat'ın ahkâmıyla amel ederlerdi. Davud Aleyhisselâm da Tevrat'ın ahkâmıyla hükmeder ve Zebur'u yalnız evrâd olarak tilavet ederdi. Zebur'da başka ahkâm olmadığı halde Resûlullah'ın hatem ül Enbiya ve ümmetinin de ümmetlerin hayırlısı olacağı zikrolunduğundan Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Davud'a Zebur'u verdiğini tasrih etmiştir. Yahud bu âyet yahudileri red için nazil olmuştur. Çünkü; Yahudiler Tevrat'tan sonra kitap nazil olmıyacağını ve Hz. Musa'dan sonra nebî ba's'olunmıyacağını iddia etmeleri üzerine Tevrat'tan sonra Zebur'un nazil olduğunu ve Musa Aleyhisselâmdan sonra Hz. Davud'un ba's olunduğunu beyanla onları red için bu âyet nazil olmuştur.
Fahri Râzi ve Beyzavî'nin beyanları veçhile enbiyânın tafdili fezail-i nefsâniyye ve alâik-ı cismâniyeden alakayı kat'etmek suretiyle olup emval ve etbâın çokluğu ile olmadığına işaretle Davud Aleyhisselâmın saltanatı ve mülkü zikrolunmamıştır, ancak fazilet; ilimle ve hısâl-i hamîdeyle olduğundan Hz. Davud'un kitabı zikrolunmuştur.

***
Vâcib Tealâ enbiyadan bazılarını tafdîl ettiğini beyandan sonra müşrikleri ilzam ve iskât için :

قُلِ ٱدۡعُواْ ٱلَّذِينَ زَعَمۡتُم مِّن دُونِهِۦ

buyuruyor.

[Habibim ! Müşriklere de ki «Çağırın şol kimseleri ki siz onları Allah'ın gayrı ma'bûd olduklarını itikat ediyordunuz. Çağırın onları size gelen belâ ve musibeti def etsinler.»]

فَلاً۬ يَمۡلِكُونَ كَشۡفَ ٱلضُّرِّ عَنكُمۡ وَلاً۬ تَحۡوِيلاً (56)

[Siz her nekadar bir fayda ümîd ederek onlara ibadet etseniz de onlar sizden hiç bir zararı kaldırmaya malik olmadıkları gibi sizden alıp başkasına tebdile de malik değillerdir.] Sizi musibetten kurtarmak şöyle dursun kendi nefislerinden bile zararı defedemezler. Şu halde siz onlara ne kadar yalvarsanız, ne kadar ibadet etseniz faydası olmadığı gibi bir çok zararını da göreceğiniz şüphesizdir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran nâsın bazısı melekleri ve bazısı İsâ Aleyhisselâmı ve bazısı Üzeyr Aleyhisselâmı ma'bûd ittihaz ettiklerinden onların mezheplerinin butlanını ve bunlardan hiç birisi nâs üzerine nazil olan kaht u galâ, fakr u faka, emraz, veba ve saire gibi âfetlerden hiç birisini üzerlerinden kaldırmağa ve başka tarafa tahvile kadir olamadıklarını beyanla bu gibi batıl itikatta bulunanları intibaha davet için bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin mabud itikat ettikleri şeylerin hallerini beyanla irşâd etmek üzere :

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ يَبۡتَغُونَ إِلَىٰ رَبِّهِمُ ٱلۡوَسِيلَةَ أَيُّہُمۡ أَقۡرَبُ وَيَرۡجُونَ رَحۡمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ ۥۤ‌ۚ

buyuruyor.

[İşte şu kâfirlerin mabud ittihaz ettikleri ve bazı arzularının husulü için duâ ettikleri zâtlar rablarına vesile ararlar. Zira; o mabud tanıdıkları melekler ve bazı enbiyâ şiddet-i ihtiyaçlarına binaen rablerine a'mâl-i saliha ve ahlâk-ı maraziye ile takarruba vesile ararlar. Ve hangisi daha yakındır. Daha yakın olan takarruba vesile arayınca biraz uzak olanların vesile aramaları evleviyetle sabit olur, o mabud tanıdıkları zevat Allah'ın rahmetini rica ve ümit eder ve azabından korkarlar.]

إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحۡذُورً۬ا (57)

[Zira; Habibim Rabbın Tealâ'nın azabı korkulmaya lâyık oldu.] Çünkü azab; mahzurlu yani korkuludur. Binaenaleyh; kâfirlerin mabud ittihaz ettikleri melekler, İsa ve Üzeyr Aleyhimesselâm rablarının azabından korkar ve rahmetini rica ederler ki cümlesi Allah'ın kulları olub acz ve ihtiyaç içindedirler. Şu halde bu zevat Allah'a ibadetle meşgul olunca kâfirlerin Tevhid'i itikatla ibadet etmeleri daha evlâdır.
Ebussuud efendinin beyanı veçhile kâfirlerin ulûhiyete şerik itikat ederek ibâdet ettikleri zevatın ulûhiyetle münasebetleri olmadığına ve ulûhiyet mertebesinden gayet uzak olduklarına işaret için bû'd-ü meratibe mevzu olan (اولئِك) lâfzı vârid olmuştur.
Hulâsa; kâfirlerin mabud ittihaz ettikleri zevat Allah'ın kulları olup onlar da şâir kullar gibi Allah'a ibadetle takarrub etmek arzusunda bulundukları, Allah'ın rahmetini ümîd ve azabından endişe ettikleri, kendileri âbid olup ma'bûd olmaya salâhiyetleri olmadığı, Allah'ın azabı korkulmaya şayan olup mahzurlu ve binaenaleyh; herkesin ibadetini Allah'a hasretmesi Vâcibolduğu bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ azabının korkulmağa şayan olduğunu beyandan sonra bilfiil azab ettiğini ve dünyanın akibetini beyan etmek üzere:

وَإِن مِّن قَرۡيَةٍ إلاً نَحۡنُ مُهۡلِڪُوهَا قَبۡلَ يَوۡمِ ٱلۡقِيَـٰمَةِ أَوۡ مُعَذِّبُوهَا عَذَابً۬ا شَدِيدً۬ا‌ۚ

buyuruyor.

[Hiç bir karye olmadı, illâ o karyeyi kıyametten evvel tâûn, zelzele ve husuf gibi bir afetle biz ihlâk ederiz veyahut nehb ü ğârât, kati ü esaret ve şâir belâya ve mesâib gibi şiddetli azapla biz o karyeyi ta'zîb ederiz.]

كَانَ ذَٲلِكَ فِى ٱلۡكِتَـٰبِ مَسۡطُورً۬ا (58)

[Zira; kıyamet gününden evvel karyelerin ihlâk veyahut envâı musibetle ta'zîb olunması levh-i mahfuzda yazıldı.] Binaenaleyh; yazıldığı veçhile vaki olur asla hilaf olmaz. Çünkü; her karyenin kendi isyanı, tarîk-ı haktan çıkmakla dalâli ve fısk u fücuru irtikâp ettikçe mev'ûd olan zamanda ihlâki muhakkaktır. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile sulehânın mevtle ve zalimlerin de azapla ihlâk olunacağı mervîdir. Bu âyet-i Celile, kıyametten evvel karyelerin akibeti ya helak veyahut azap olduğuna delâlet eder.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile (İmam-ı Mukatil) in (Dahhâk) dan rivayetine nazaran âyette k a r y e yle murad; bilûmum karyedir. Zira karye; siyâk-ı nefîde vaki olduğu için umuma şâmildir. Binaenaleyh; (Mekke) nin Habeş eliyle, (Medine) nin açlıkla, (Basra) nın suya garkolmakla, (Tirmiz) in tâûnla vesâir bilâdın her birerlerinin birer belâ ile helak olacağı mervîdir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını ve isyan sebebiyle karyelerinin ihlâkini beyandan sonra nübüvvete müteallik bazı mesaili beyan etmek üzere :

وَمَا مَنَعَنَآ أَن نُّرۡسِلَ بِالأيَـٰتِ إلآً أَن ڪَذَّبَ بِہَا الأوَّلُونَ‌ۚ

buyuruyor.

[Kâfirlerin her istedikleri âyetlerle Resûl göndermemizden bizi hiç bir şey menetmedi, illâ ümem-i mâziyenin âyetleri tekzîb etmeleri menetti.]

Yani Habibim ! Kureyş kavminin senden istedikleri mucizeleri irsal etmekten bizi hiç bir şey menetmedi. Zira; her istediklerini halketmeye kadiriz, ancak evvel geçen ümmetlerin istedikleri âyetler kendilerine gelince tekzîb etmeleri mani olmuştur. Çünkü; bizim adet-i kadîmemiz bir millet Resûlunden istediği mucize verilir de iman etmezlerse derhal onları ihlâk etmektir. Binaenaleyh; Kureyş'in senden istedikleri âyetleri verdiğimizde iman etmeyince derhal ihlâk ederiz. Halbuki ümmet-i Muhammediyenin azab-ı kahırla hepsinin birden helak olunmıyacaklarına dâir hükm-ü ilâhi sebketmiştir. Binaenaleyh; Kureyş'in istedikleri mucizelerin verilmediği haklarında ni'mettir. Çünkü; azaplarının te'hirine sebeptir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Kureyş'in (Cebel-i Safâ) nın altın olmasını Resûlullah'dan mucize olarak istemeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir.
İşbu sebeb-i nüzule nazaran manâ-yı âyet: [Kureyş'in istedikleri âyetleri halketmem. Zira; halkettiğimizde iman etmiyecekleri cihetle derhal ihlâk ederiz. Çünkü; istedikleri mucize verildikten sonra iman etmiyenleri ihlâk etmek adetimizdir. Halbuki Kureyş'i azab-ı kahrla defaten cümlesini ihlâk etmemeye hükmümüz sebketti ki bunlardan bazıları mümin olacak ve bazılarının neslinden mümin doğacak. Binaenaleyh; biz onların istediklerini vermedik ki derhal helak olup münkariz olmasınlar.

***
Vâcib Tealâ istedikleri âyet verildiği halde iman etmedikleri cihetle Semûd kavmini ihlâk ettiğini beyan etmek üzere :

وَءَاتَيۡنَا ثَمُودَ ٱلنَّاقَةَ مُبۡصِرَةً۬ فَظَلَمُواْ بِہَا‌ۚ

buyuruyor.

[Biz Semûd kavmine gözleri gördüğü halde istedikleri deveyi verdik onlar da deveye zulmettiler.]

وَمَا نُرۡسِلُ بِالأيَـٰتِ إلاً تَخۡوِيفً۬ا (59)

[Halbuki biz âyetleri göndermez, ancak korkutmak için göndeririz.] Binaenaleyh; korkmayanları ihlâk ederiz.
Yani; geçmiş milletlerin hallerinde şek ve isyanları sebebiyle helaklerinde tereddüt ederseniz Semûd kavmini zikredin. Zira; onlar Salih Aleyhisselâmın mu'cizât-ı sâiresine kanaat etmiyerek taştan bir devenin çıkmasını istediler. Biz Azimüşşân onların gözleri gördüğü halde istedikleri veçhile taştan bir deve çıkardık, kendilerine gösterdik ve Salih Aleyhisselâmın lisanı üzere deveyi muhafaza ve riayet etmelerini emrettik. Onlar mucizeyi görüp iman etmedikleri gibi devenin muhafazasına dair emrimizi de dinlemediler. Binaenaleyh; deveyi itlafla zulmettiler. Halbuki biz kavme istedikleri mucizeyi göndermeyiz, illâ o kavmi iman etmedikleri suretle azabın gelmesi ve belânın vuku bulmasıyla korkutmak için göndeririz. İşte Semûd kavmine istedikleri mucizeyi verdiğimiz halde iman etmedikleri gibi mucize olan deveye tecavüz edip nefislerine zulmettikleri cihetle derhal ihlâk ettik. Şu halde habibim ! Eğer Kureyş'in senin mu'cizât-ı sairene kanaat etmeksizin istedikleri mucizeyi versek ve (Safâ) dağını altına kalbetsek iman etmedikleri surette derhal ihlâk edeceğimiz muhakkaktır ve lâkin onların azabı kahırla birden cümlesinin helak olmaları bu dünyada mukadder olmadığından istedikleri âyetleri veremiyeceğiz.
Beyzavî'nin beyanı veçhile Mucize; iki kısımdır:
B i r i n c i s i ; Allah-u Tealâ'nın Resûlune nübüvvetini ispat için vermiş olduğu mucizedir. Bu kısım mucizeye iman etmemek derhal azabı mucip olmaz.
İ k i n c i s i ; Ümmetin istediği Mu'cizedir. Ümmet, Resûlun göstermiş olduğu mucizeye kanaat etmiyerek kendi arzuları veçhile bir mucize getirse iman edeceklerini va'dederek istedikleri mucizedir. İşte istedikleri Mucize verilir de iman etmezlerse derhal ihlâk etmek âdet-i İlâhiyedir ve Salih Aleyhisselâmın devesi ikinci kısım mucizedendir. Binaenaleyh; adem-i imanları derhal helaklerini mucip olmuştur.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ; bir kavmin istediği mucize verilip de iman etmedikleri surette ihlâk etmek âdet-i kadîme-i İlâhiyyesinden olduğunu Semud kavmini ihlâk ettiğini beyanla ispat etmiştir. Zira; Semud kavminin karyeleri araplara civar olduğundan Şam cihetine gidip gelirken daima gördükleri cihetle inkârı kaabil olmayan bir hakikattir.

***
Vâcib Tealâ Resûlune istedikleri mucizelerin gayrı vermiş olduğu mucizelere iman etmediklerini beyanla istedikleri mucize verilmiş olsa iman etmiyeceklerini ispat etmek üzere :

وَإِذۡ قُلۡنَا لَكَ إِنَّ رَبَّكَ أَحَاطَ بِٱلنَّاسِ‌

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol zamanı, o zamanda biz sana dedik ki «Rabbin Tealâ cemî nâsı ihata etti.»] Binaenaleyh; cümle nâs kabza-i kudretinde olduğu cihetle meşiyyet-i ilâhiyyeden hiç birisi çıkamaz ve herbiri ne işleseler kader-i ilâhî vechüzere işler ve kaderin harici bir şeyi işleyemez. Şu halde sen tebligatına devam et, hiç bir kimseden perva etme. Zira; Rabbın Tealâ seni hıfzeder ve serlerini senden def eder. Çünkü; cümlesi Allah'ın kudreti altında makhûr olduklarından onların kesret ve saltanatlarından asla endişe etmemek lâzımdır. Akıbet sen onlara galebe ve istilâ edeceksin.
Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet; Bedir vak'asında vuku bulacak galebe ve zaferi tebşir ettiği cihetle Resûlullahı fesliyedir. Gerçi Bedir vak'ası âyetin nüzulünden sonra ise de Bedir vak'asında Cenab-ı Hakkın Kureyş'i ihatası muhakkak olacağına binaen (احاط) kelimesi mazi sigasiyle varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ mucizeden bazı aharı beyan etmek üzere :

وَمَا جَعَلۡنَا ٱلرُّءۡيَا ٱلَّتِىٓ أَرَيۡنَـٰكَ إلاً فِتۡنَةً۬ لِّلنَّاسِ وَٱلشَّجَرَةَ ٱلۡمَلۡعُونَةَ فِى ٱلۡقُرۡءَانِ‌ۚ

buyuruyor.

[Bizim sana göstermiş olduğumuz rüyayı kılmadık, illâ o rüyayı ve herkesin lisanında Kur'an'da la'net olunan ağacı biz nâsa fitne ve imtihan kıldık.] Zira; iman edenlerle etmiyenler birbirinden ayrılsın.

وَنُخَوِّفُهُمۡ فَمَا يَزِيدُهُمۡ إلاً طُغۡيَـٰنً۬ا كَبِيرً۬ا (60)

[Ve biz iman etmiyenleri envâı tahvîfâtla korkuturuz ve bizim korkutmamız onlara ziyade etmek, ancak tuğyanlarını ve hadlerini tecavüzle zulüm ve udvânlarını ziyade eder.]
Beyzavî, Hâzin ve Medârik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette zikrolunan rüyada ihtilâf vardır. Müfessirînden bazıları r ü y a ile murad; Resûlullah'ın Bedir'de galebe edeceğine dair gördüğü rüyadır dediler. Çünkü; Resûlullah Bedir'de müşriklere galebe edeceğini hattâ müşriklerin İaşelerinin düşeceği mahalleri rüyada görüp sabahında Bedir denilen kuyunun yanına geldiğinde parmağıyla işaret ederek «Şu filânın ve şurası Kureyş'ten diğer falanın katlolunup yatacağı mahaldir» diye gösterdiğini işiten Kureyşliler istihza ettiklerinden onlar haklarında bu rüya fitne olunmuştur. Çünkü; iman etmedikleri gibi istihza da ettiler, vukuat, Resûlullah'ı tasdik edince ehl-i iman müsterih oldular. Müşriklerin tekzipleri, şirkte inat ve İsrarları sebebiyle tuğyanları tezâyüd etti. Hatta haber verilen şeyler ayniyle zuhur edince «Sihirdir, kehânettir» demekle şirklerine bu gibi iftiralar da inzimam etti. Nifak ve şikâkları daha ziyade arttı. Bazıları da bu rüya ile murad; Resûlullah'ın Mi'rac'da gördüğü acâibâttır dediler. Çünkü; Resûlullah Mi'râcını ve gördüğü garaibi haber verince kâfirler Resûlullah'a ta'na bunu vesile ittihaz ederek tekziplerini tezyîd ettiler, t, ğyânlarını arttırdılar ve ehl-i imanı iğfale çalıştılar. Müminler ise tasdik ettiler. Binaenaleyh; Mi'râc meselesi nâsa bir imtihan muamelesi ve fitne oldu. Tasdik edenler imanlarında sebat etti, tekzîb edenler de tuğyanlarını ziyadeleştirdiler. Yahud rüya ile murad; Hudeybiye senesi Resûlullah'ın Mekke'yi fethederek gireceğine dair gördüğü rüyadır. Çünkü; Resûlullah Hudeybiye'de rausaleha aktedildiği sene Mekke'ye gireceğine dair bir rüya görmüş ve ashabına da söylemişti. Hudeybiye musalahasıyla Mekke'ye girmeyip avdet edince nâs arasında kıyl ü kaali mucip olduğundan haklarında bu rüya fitne oldu ve sene-i âtiyede Cenab-ı Hak rüyasının eserini izhârla Resûlunü tasdik etmiş ve Sure-i Feth'de
(لَقَدْ صَدَقَ الله رَسُولَهُ الرُّؤْيَا) âyetiyle tasdikini beyan eylemiştir. İşte rüya ile muradın hangisi olsa nâsdan bir kısmı tasdik diğeri tekzîb ettiğinden rüyanın her üçü de nâs hakkında imtihan olmuştur.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kâzî'nin beyanları veçhile bu âyette s e c e r e - i m e l ' û n e yle murad; zakkum ağacıdır. Çünkü; Resûlullah Cehennemde zakkum isminde bir ağaç olacağını Kur'an'da beyan edince Ebu Cehil ve onun emsali müşrikler güldüler ve dediler ki «Muhammed (S.A.) Cehennemin ateşi taşları yakacağını beyan ederken Cehennemde ağaç olduğunu bildiriyor. Halbuki ateşin sânı taştan evvel ağacı yakmaktır. Binaenaleyh; Cehennem ateşi taşı yakıp ağacı yakmayacak demek gülmeye şâyân bir sözdür». İşte bu sözleri üzerine zakkum ağacı haklarında fitne oldu.
Cehennemde Cehenneme göre zakkum vesaire gibi ağacın bulunması ukalâ indinde uzak bir şey değildir. Zira; zîrûh hayvanın ateşte teayyüş etmesi daha garîb olduğu halde (semender) denilen hayvanın ateşte taayyüş ettiği malûmdur. Halbuki bizlere nisbetle ahvâl-i âhiret müteşabihât kabilinden emr-i teabbüdî olduğu cihetle asdak-ı makaal olan fahr-i kâinatın haberine inanmak lâzımdır. Çünkü; bu dünyada ahvâl-i âhirete muttali olmak imkânı olmadığından sahib-i şeriatın haber verdiğine iman etmekten başka çare yoktur.
Cehennemde olan zakkum ağacı rahmet-i ilâhiyyeden uzak olduğu için Cenab-ı Hakkın zakkum ağacının mel'ûne olduğunu ve zakkum ağacını kâfirler şiddetle inkâr ettiklerinden tuğyanlarını ziyade ettiğini beyan etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Resûlunün müşrikler tarafından tekzîble ezâ olunduğunu beyandan sonra cümle enbiyânın bu misilli ezaya mübtelâ olduklarını ve hatta evvel-i enbiya olan Adem Aleyhisselâmın İblis ile mübtelâ olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِذۡ قُلۡنَا لِلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةِ ٱسۡجُدُواْ لأدَمَ فَسَجَدُوٓاْ إلآً إِبۡلِيسَ

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda biz meleklere «Adem'e secde edin» dedik. Bizim bu emrimiz üzerine melekler secde ettiler, ancak İblis secde etmedi.]

قَالَ ءَأَسۡجُدُ لِمَنۡ خَلَقۡتَ طِينً۬ا (61)

[İblis emrimize muhalefet ve itiraz ederek dedi ki «Kokmuş çamurdan halkettiğin kimseye ben secde edeyim mi?»] Bu gibi hasis çamurdan halk olunan zata benim secde etmem mefdulu efdal üzerine tercih olduğundan ona secde etmek şerefime mani değil midir? Bu emir, azizi zelil, zelili aziz kılmakla emrolunduğundan akim hilafı bir emirdir demekle vahi itiraza kalkıştı ve bununla da iktifa etmedi, sözüne şunu da ilâve etti.

قَالَ أَرَءَيۡتَكَ هَـٰذَا ٱلَّذِى ڪَرَّمۡتَ عَلَىَّ

[«Haber ver bana yâ Rabbî ! Şu benim üzerime tekrîm ve ta'zîm ettiğin zatı ki bana nisbetle onun kerameti nedir ve ona ta'zîm etmediğimden dolayı beni dergâhından tard etmek doğru mudur?» dedi.]

لَٮِٕنۡ أَخَّرۡتَنِ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡقِيَـٰمَةِ لأَحۡتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُۥۤ إلاً قَلِيلاً۬ (62)

[«Zat-ı ulûhiyyetine yemin ederim ki eğer beni onun zürriyeti içinde yevm-i kıyamete kadar te'hîr ve ibkâ edersen elbette ben onun zürriyetini ıdlâl ve iğvâ ederim, illâ onlardan az kimseleri iğvâ edemem» demekle Benî Adem'e kıyamete kadar adavet edeceğine yemin etti.] İşte İblis'in bu yeminini Kur'an'da Cenab-ı Hak defâatle beyan buyurmakla Ümmet-i Muhammed'in İblis'in şerrinden hazer üzere bulunmaları lâzım olduğunu tavsiye etmiştir. Çünkü; mühim olan bir şeyin ehemmiyetine binaen defeatle tavsiye etmek adet olduğundan Cenab-ı Hak İblis'in muhalefetini ve Benî Adem'e husumetine dair yaptığı yeminlerini müteaddit sûrelerde beyan etmiştir ki insanlar basiret üzerine olsunlar (لأَحۡتَنِكَنَّ) tefsir-i Taberî'de ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile (لاستأصلنهم بالاغواء) manâsınadır. Yani «onları iğvâ ile ihlâk ederim» demektir. Yahut ;
(لاستولين عليهم) yani «onlara galebe eder her dediğimi yaptırırım» demektir. Yahud (لاستميانهم) yani «onları şerre meylettiririm» demektir. Yahud (لاضلنهم) yani «Ben onları idlâl ederim» demektir. Gerçi şu tefsirlerde elfâzı muhtelifse de manâda birbirine yakındır. Hulâsası «Ben onları ifsâd eder salah üzere bulundurmam» demektir.
İblis Benî Adem'e galebe edeceğini ve onları iğfale muvaffak olacağını meleklerin sözlerinden anlamıştır. Yahud âdemin şehvet, gazab ve vehmüzere halkolunmasından anlamıştır. Çünkü; bu sıfatlar kendisinde bulunan zatın kolay iğfal olunacağını ferasetle anladığı Kazî'nin cümle-i beyanatındandır.
Hulâsa; Vâcib Tealâ’nın Hz. Âdem'e ta'zîm suretiyle meleklere secde etmeleriyle emrettiği, İblis'in «çamurdan yapılmış bir zata ben secde eder miyim?» diyerek itiraz ettiği, «benim üzerime tercih ettiğin kimsenin kerameti nedir? Bana haber ver» dediği, beni Yevm-i kıyamete kadar tehir edersen onun zürriyetini iğvâ edeceğine yemin ve ancak müteşerri az kimseleri iğvâ edemiyeceğini beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ şeytanın secdeden nükûlü üzerine dergâhından tard ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ ٱذۡهَبۡ فَمَن تَبِعَكَ مِنۡهُمۡ فَإِنَّ جَهَنَّمَ جَزَآؤُكُمۡ جَزَآءً۬ مَّوۡفُورً۬ا (63)

buyuruyor.

[İblis secdeden imtina edince Allah-u Tealâ dedi ki «Ya İblis ! Sen izzet-i huzurumdan git. Senin ve Benî Ademden sana tabî olan kimselerin cezanız mükemmel olarak Cehennemdir.»]
Yani; şeytan birtakım i'tiraz dermiyan ederek secdeden imtina edip Benî Ademi idlâl edeceğine yemin edince gazab tarikıyla İblis'e Cenab-ı Hak «Ya Mel'un ! İzz-i huzurumdan git. Bildiğin elinde istediğini işle. Sen huzurumuzdan tard olununca Benî Ademden sana tabi olanlar da, huzurumuzdan tard olunmuş ve sulehâ zümresinden çıkmışlardır. Zira Cehennem; sizin cezanızdır ki o ceza size kâfi ve vâfîdir, mükemmeldir, noksan değildir. Çünkü; müebbed olarak orada kalacaksınız» demekle îblis'i dergâhından tardetti.
Vâcib Tealâ İblis'in secdeden imtinama sebebi; kibri, gururu ve hasedi olduğunu beyanla kâfirlerin Resûlullah'a iman etmediklerinin sebebi kibirleriyle beraber İblis'in iğvâsı olduğunu işaret etmiştir.

***
Vâcib Tealâ İblis'i tard ettiğini beyandan sonra İblis'e vaki olan hitabım beyan etmek üzere :

وَٱسۡتَفۡزِزۡ مَنِ ٱسۡتَطَعۡتَ مِنۡہُم بِصَوۡتِكَ وَأَجۡلِبۡ عَلَيۡہِم بِخَيۡلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكۡهُمۡ فِى الأمۡوَٲلِ وَالأوۡلَـٰدِ

buyuruyor.

[Ey İblis ! Benî Ademden iğfaline kaadir olduğun kimseleri sadân ile ve davetinle durma iz'âc et ve sen binitli ve yaya askerlerinle onlar üzerine sayha eyle ve sen onlara mallarında ve evlâtlarında iştirak et.]

وَعِدۡهُمۡ‌ۚ وَمَا يَعِدُهُمُ ٱلشَّيۡطَـٰنُ إلاً غُرُورًا (64)

[Ve sen onlara bir takım yalanlarla vaadet. Halbuki şeytan onlara vaadetmez, illâ bir takım bâtıl olan şeyleri tezyinattan ibaret olan gururla vaadeder.]

إِنَّ عِبَادِى لَيۡسَ لَكَ عَلَيۡهِمۡ سُلۡطَـٰنٌ۬‌ۚ

[Senin için benim kullarım üzerine kahr u galebe ve saltanat olmadı.]

وَكَفَىٰ بِرَبِّكَ وَڪِيلاً۬ (65)

[Halbuki Rabbın Tealâ onların işlerine vekil yönünden kafî oldu.]
Yani; Ey İblis ! İlâ yevmil kıyam sana mühlet verdim. Git istediğin mahalle benî ademden iğvâsına muktedir olduğun kimseleri oyunlar, teğanniler, sana müteallik çalgılar ve sedalarla onları cadde-i tevhîd ve istikâmetten çıkarmaya davetinle sa'yet ve vesveseyle zihinlerini bozmak için durma acele et, onları iz'âcla ma'siyet cihetine alâ tarîkil acele tahrik et, onları bir takım tevehhümâtla korkut ve ma'siyet cihetine ürküt ki imanda kavî ve zayıf olanlar temeyyüz etsin ve sana tabî olan ve olmayan halk nazarında bilinsin ve eğer mücerret davet etmek ve korkutmakla Benî Ademin imanlarında sebat etmesine binaen onları imandan firar ettiremezsen askerinden binitli ve yaya olanların hepsini başına topla, bilcümle hiyel ve desâisle haykır iğfale çalış, mümkün olan esbaba tevessülde kusur etme ve onları sirkatten, yol kesmekten, ribâdan vesair haram cihetlerden kazandırmaya ve kazandıklarını harama sarfettirmekle mallarında ve zinaya davet etmek ve ed-yân-ı batılaya şevkle çocuklarında sen onlara şerîk ol. Onlara ferâiz, vâcibât, sünen ve âdabı terketmekte beis yok ve nazar-ı şer'î'de işlenilmesi lâzım olan şeyleri hafif göstermekle, bir takım günahlarda zarar yok demekle vaadet — Zira; şeytanın vaadi olmaz, illâ batılı tezyin etmek suretiyle olacağından — bu misilli gururu vaadle yoldan çıkarmaya sa'yet velâkin sa'yirıle galebe etmek de lâzım gelmez. Çünkü; bizim kullarımız üzerine senin için kahr u galebe ve istilâ etmek yoktur. Zira; erbâb-ı iykândan olanlar sana asla tebaiyyet etmezler ve Rabbın Tealâ'ya mütevekkil olup tefvîz-ı umur edenlere Rabbın Tealâ vekil yönünden kâfi oldu. Binaenaleyh; makarr-ı imanda takarrür eden müminlere senin nüfuzun asla tesir etmez» demekle Vâcib Tealâ şeytanı tardına bu cümleleri de ilâve etmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şeytanın ins ü cinden askerleri vardır. Zira; günaha sa'yeden atlı ve yaya İblis'in arzusuna muvafakat eden şerirler hep onun askerleridir. E m v â l d e i ş t i r â k le murad; Haramdan kazanılıp harama sarfolunan emvalde iştiraktir. Şeytanın iştirak ettiği evlâdla murad; zinadan ve esbâb-ı hürmetten bir sebeple hasıl olan ve edyân-ı batılaya girmesine terğîb ettikleri evlâd ve halâline yakın olduğunda besmelesiz hasıl olan evlâttır. Ş e y t a n ı n v a a d i yle murad; günahta zarar ve ibadette menfeat yok demektir. Çünkü; şeytan bir kimseyi yoldan çıkarmaya başladığında «evvelâ âhiret yok şu halde ibadete çalışmakda bir fayda olmadığı gibi günah da yok» demekle aldatır ve bununla iğfal edemezse şehevât-ı nefsâniyyesi cihetinden aldatır, bununla da iğfale muvaffak olamazsa bazı ibadâtı terkle aldatır. Velhâsıl başka işi olmadığından daima insanları aldatmaya fırsat arar ve her fırsattan istifadeyi fevt etmez, çalışır. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ şeytanın vaadini beyandan sonra vaadini kabul etmekten kullarını tenfîr için şeytanın vaadi ancak gurur olduğunu beyan etmiştir. Çünkü şeytan; insanı kaza-yı şehvete, riyasete ve dünyayı âhiret üzerine tercihe vesaire gibi külfeti lezzetinden daha ziyade seri üz zeval olan şeyleri vadettiğinden va'di gururdan başka birşey olmadığı beyan olunmuştur.
Şeytanın tasallut edemiyeceği ibâdla murad; enbiyâ, evliya ve sulehâ-yı ümmetidir. Zira şeytan bu zümrelere te'sir-i nüfuz edemez. Çünkü; onlar daima ubudiyyet noktasında ibadetle iştigal ederek şeriate hareketlerini tevfîk ettiklerinden onlara vesvesesini duyuramaz. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ bu misilli âbidleri onun şerrinden muhafaza eder.
Tefsir-i Hâzin'de zikrolunduğu veçhile şeytan tard olunduğunda birtakım suâl sorar ve der ki «Ya Rabbî ! Resûller gönderdin ve kitaplar inzal ettin. Benî Adem kitaplarını kıraat ederler. Ben ne kıraat edeceğim?» Şeytanın bu sualleri üzerine Cenab-ı Hak «Senin kıraatin şarkılardır» buyurur. Ve «Benim yazılarım nedir?» diye sual eder. «Ellere, kollara iğneyle yazmaktır» cevabı verilir, «Benim elçilerim kimlerdir?» deyince «falcılardır» denir, «Benim taamım nedir?» sualine, «besmelesiz taamlardır», «Benim şarabım nedir?» sualine «Sarhoşluk veren her şeydir» ve «Benim evim neresidir?» sualine «Hamamlardır», «Benim ezanım nedir?» sualine de «Saz ve düdüktür» cevabı verilir. İşte şeytanın şu suallerine Vâcib Tealâ'nın bu minval üzere cevap verdiği mervîdir.
VâcibTealâ'nın bu âyette şeytana emirleri; emr-i hakiki değildir, belki emirler şeytana emr-i kahrî ve tehdiddir. Yani şeytan Benî Ademi iğfal için müsaade ister ve iğfale çalışacağına yemin edince Vâcib Tealâ kahır ve tehdid yoluyla «Haydi ! Bildiğini işle, sonra başına geleceğini düşün ve istediğini yap velâkin herbirinden mes'ulsün» demektir, yoksa fi'lhakika emir değildir.
(وَٱسۡتَفۡزِزۡ) i s t i f z â z ; korkmak ve korku ile bir tarafta çalkanıp kalmaktır. Şu halde (وَٱسۡتَفۡزِزۡ) emri «Sen onlardan muktedir olduğun kimseleri korkut ve ma'siyet cihetine ürküt» manâsına ise burada «Sen muktedir olduğun kadar zelil kıl ve günah işletmeye isti'câl ve tekrar be tekrar ısrar etmekle iz'âç et» demektir. Ş e y t a n ı n s a v t ı ile murad; lehviyât ve tegannîlerdir veyahut ma'siyete davettir.
(وَأَجۡلِبۡ) sayha et manâsınadır. (بِخَيۡلِكَ) de h a y l ; atlı (وَرَجِلِكَ) deki r a c ü l ; yaya askerlerdir. Yani «Sen atlı ve yaya askerlerinle üzerine sayha eyle hücum et, istediğin kadar iğfale çalış» demektir.

***
Vâcib Tealâ şeytanın ahvalini beyandan sonra tevhidin delillerini beyan etmek üzere :

رَّبُّكُمُ ٱلَّذِى يُزۡجِى لَڪُمُ ٱلۡفُلۡكَ فِى ٱلۡبَحۡرِ لِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦۤ‌ۚ إِنَّهُ ۥ كَانَ بِكُمۡ رَحِيمً۬ا (66)

buyuruyor.

[Sizin rabbımız şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki Allah'ın fazlından rızkınızı talep etmek için deryada gemileri istediğiniz mahalle sürer ve gezdirir. Zira; Rabbımz size merhamet eder.]
Yani; Allah-u Tealâ hâlis kullarının vekilidir. Zira; Rabbınız şol zâttır ki o zât kendi fazl u kereminden enva-i ticaretle maişetinizi taleb ve memleketinizde olmayan rızıkları alıp getirerek intifa etmeniz ve tahsil-i ilim ve hac ve mücahede hususlarında kolaylıkla gitmeniz için deryada gemileri sizin menafimiz uğrunda gezdirir ve sizin vasıtanızla istediğiniz yere sürer ki rızkınız tevessü' etsin ve muamelâtınızda zahmet çekmeyesiniz. Zira; Rabbınız rahimdir, size merhamet eder ve bilhassa ihlâsla canib-i ma'nevisine teveccüh ettiğinizde sizden ihsanını esirgemez ve gemiler vasıtasiyle seyr ü seferinizi teshil eder, bir çok menâfiinizi size müyesser kılar. Binaenaleyh; satılacak eşyanızı başka beldelere götürür, o beldelerden kendi beldenizde olmayan nimetleri alır getirir, bu vesile ile de vüs'at-ı rızka nail olursunuz. İşte bu kadar nimetleri size ihsan eden Rabbınızın emri hilâfına şeytana ittibâ etmek hamakattan başka bir şey değildir. Zira; bu kadar nimetlerine müstağrak olduğu Rabbısını bırakıp da serden başka elinden bir şey gelmiyen şeytanın sözüne aldanmak hamakattan başka ne olabilir?

وَإِذَا مَسَّكُمُ ٱلضُّرُّ فِى ٱلۡبَحۡرِ ضَلَّ مَن تَدۡعُونَ إلآً إِيَّاهُ‌ۖ

[Siz geminiz kırılmak veya muhalif rüzgâr esmekle deryada size bir zarar isabet ettiğinde Allah'ın gayrı çağırdığınız ve yalvardığınız putlarınız vesair etbâ' ve aveneleriniz ve yardım istediğiniz şeylerin cümlesi sizin evham ve hayaletinizden kaybolur, ancak Allahü Tealâ'ya iltica edersiniz.] Çünkü; Allah-u Tealâ her vakit hazır ve nazırdır. Binaenaleyh; o şiddetli vaktinizde hemenVâcib Tealâ'dan istimdâd edersiniz. Zira; aklınızda ve nazarınızda iltica edecek başka kimse kalmaz ki ona iltica edesiniz. Müzayaka zamanında mâsivâyı terkedip fıtrat-ı asliyyeye rücû ile rabbısına iltica etmek insanda adettir. İşte o zamanda şeytan da kaybolur. Çünkü; hayrı sevmediği gibi vesvesesine aldanan kimseleri o müzayakadan kurtarmak da elinden gelmez.

فَلَمَّا نَجَّٮٰكُمۡ إِلَى ٱلۡبَرِّ أَعۡرَضۡتُمۡ‌ۚ وَكَانَ إِلاًِنسَـٰنُ كَفُورًا (67)

[Vaktaki Vâcib Tealâ duânızı müstecâtf kılıp sizi o darlıktan kurtararak karaya çıkarınca derhal ihlâsla iman ve ibadetten i'râz ve küfrân-ı ni'met edersiniz. Zira insan; şiddetle küfrân-ı nimet eder oldu.] Çünkü insanlar fırsata esir olduklarından darlıktan kurtulunca fıtratı icabı dar zamanında iltica ettiği Rabbısını unutmak ve tuğyan etmek âdetleridir. İşte dar zamanında Rabbısına yalvarmak iyi bir şey olduğu halde bolluğa erişince Rabbısını unutup küfrân-ı nimet etmek en çirkin bir hal olduğundan Cenab-ı Hak bu misilli kimseleri bu âyette zemmetmiştir.
İnsanların Rabbısına karşı halleri böyle olduğu gibi yekdiğerine karşı halleri de böyledir. Zira; daraldığı zamanda iltica ettiği kimseyi bolluğa erişince unutmak ve küfrân-ı nimet etmek âdettir. Fakat ne kadar fena bir haldir ki insanın veliyyi nimetini unutması en fena bir şey olduğu cihetle ekseriya cezasını da görür velâkin yine de mütenebbih olmaz.

***
Vâcib Tealâ işte bu gibi küfrân-ı ni'met edenleri tehdit etmek üzere :

أَفَأَمِنتُمۡ أَن يَخۡسِفَ بِكُمۡ جَانِبَ ٱلۡبَرِّ أَوۡ يُرۡسِلَ عَلَيۡڪُمۡ حَاصِبً۬ا ثُمَّ لاً۬ تَجِدُواْ لَكُمۡ وَڪِيلاً (68)

buyuruyor.

[Siz deryadan kurtulmanıza dair Allah'a şükürden iğrâz eder de karaya çıktığınızda o çıkmış olduğunuz kara canibini sizinle beraber yere batırmıyacağına emîn mi oldunuz? Yahut sizin üzerinize şiddetli rüzgâr gönderip taşları ve çakılları üzerinize savurup helak etmiyeceğine emîn misiniz? Bu misilli sebeplerle size helak geldikten sonra siz kendinize bir hafız veya itimat edecek bir vekil bulamazsınız.]
Yani; deryadan kurtulduğunuzda kara canibine sizinle beraber yere batırmasından emin mi oldunuz ki karaya çıkınca itaatten i'râz ve küfrân-ı ni'met edersiniz? Veyahut şiddetli rüzgâr vasıtasiyle gökten üzerinize taş yağdırıp ihlâk etmesinden emin mi oldunuz ki gark olmaktan halâs olunca Allah'ı unutursunuz? Allah-u Tealâ sizi bu sebeplerden birisiyle ihlâk ettikten sonra siz kendiniz için bir yardımcı ve helakten kurtaracak bir vekil bulamazsınız. Bu cihetlerini hiç mi düşünmezsiniz. Zira; Allah'ın gayrı raabudlarınız ve kendinize bir yardımcı bildiğiniz kimseler deryada size muavenet edemeyip kayboldukları gibi karada dahi musibet zamanı kaybolmazlar mı? Şu halde deryada ve karada insanlar için Rablarından başka iltica edecek bir kimse var mıdır? Elbette yoktur. Binaenaleyh; deryada gark etmeye kaadir oları Allah-u Tealâ karada dahi Kârûn gibi toprağın altına batırmaya kaadir olduğunda şüphe mi ediyorsunuz ki Allah'ın ibadetinden i'râzla küfrân-ı ni'mete cesaret edersiniz? (جَانِبَ ٱلۡبَرِّ) sâhil-i bahir demektir ki gemiden kurtulup karaya çıkınca zaman fevtetmeden küfrân-ı ni'met etmeye cesaret ettiklerine işaret için (جَانِبَ ٱلۡبَرِّ) varid olmuştur.
Hulâsa; insanların deryada ve karada bir afetle helakten emin olmadıkları cihetle her ikisinde de Allah'a ilticayı terketmemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

أَمۡ أَمِنتُمۡ أَن يُعِيدَكُمۡ فِيهِ تَارَةً أُخۡرَىٰ فَيُرۡسِلَ عَلَيۡكُمۡ قَاصِفً۬ا مِّنَ ٱلرِّيحِ فَيُغۡرِقَكُم بِمَا كَفَرۡتُمۡ‌ۙ ثُمَّ لاً۬ تَجِدُواْ لَكُمۡ عَلَيۡنَا بِهِۦ تَبِيعً۬ا (69)

[Yahut emîn misiniz Allah-u Tealâ'nın ikinci defada sizi deryaya iade edip de üzerinize taşı toprağı yerinden kaldırıp savuracak rüzgârı gönderip de küfrân-ı ni'metiniz sebebiyle gark etmesinden? Ve sonra siz kendiniz için bizim garkımız sebebiyle üzerimize bir davacı ve hakkınızı bizden isteyecek ve size yardım edecek bir kimse bulamazsınız ki o kimse bize tâbi olsun da sizin hakkınızı bizden alsın.]
Yani; siz deryadan bir defa kurtulunca niçin imandan i'râz ederek küfrân-ı ni'met edersiniz, yoksa Allah'ın sizi bir kere daha bazı esbab halk ederek deryaya iade edip de üzerinize şiddetli rüzgâr gönderip küfrünüz sebebiyle gark etmiyeceğine neden emîn oldunuz ve oluyorsunuz? Tekrar böyle bir halin vuku bulmıyacağına deliliniz nedir? Biz sizi bu minval üzere ihlâkten sonra sizin için bizim üzerimize tâbi olup hakkınızı arayacak bulamazsınız.
(تَبِيعً۬ا) yardımcı ve bir hak talep etmek için borçlunun arkasına düşüp alacağını isteyen kimsedir. Şu halde «Siz bizim üzerimize tebiy' bulamazsınız» demek; «Biz sizi ihlâk ettikten sonra size yardım edecek ve hakkınızı bizden arayacak bir kimse bulamazsınız. Çünkü; bize karşı bir hak taleb davasına kıyam edecek hiç bir kimse olamaz. Zira; biz fiilimizden mes'ul değiliz» demektir. Binaenaleyh; hiç bir kimse bulunduğu halin iyiliğe yahut kötülüğe tahavvül etmiyeceğinden emin olmamalı ve daima Allah'a ilticadan hali kalmamalıdır.

***
Vâcib Tealâ esbâb-ı ticareti tevsi ve insanların rahatını temin için deryada gemileri yürütmek gibi bazı ni'metlerini beyandan sonra ni'met-i uhrâyı beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ كَرَّمۡنَا بَنِىٓ ءَادَمَ وَحَمَلۡنَـٰهُمۡ فِى ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak biz Benî Ademi mükerrem kıldık ve onları karada atlar ve develerle ve'sair binit hayvanları ve deryada gemilerle istedikleri yerlere götürdük.]

وَرَزَقۡنَـٰهُم مِّنَ ٱلطَّيِّبَـٰ

[Taamların gayet güzelleri ile onları merzûk ettik.]

وَفَضَّلۡنَـٰهُمۡ عَلَىٰ ڪَثِيرٍ۬ مِّمَّنۡ خَلَقۡنَا تَفۡضِيلاً۬ (70)

[Ve onları mahlûkatımızın çokları üzerine gereği gibi tafdîl ettik.]
Yani; zatıma kasem ederim ki biz muhakkak Benî Ademi güzel ve i'tidâl-i kaamet, akıl, nutk, yazı yazmak, fehm ü idrak gibi enva-ı keramâtla mükerrem kıldık ve ihsan ettiğimiz keramâtı takviye olmak üzere onları karada deve, at ve merkep gibi binmeğe âlet olan hayvanlarla deryada gemilerle istedikleri mahallere götürdük ki ikramımızın eseri hariçte görülsün ve ni'metimiz tamam olsun. Binaenaleyh; hayvanları ve gemileri onlara itaatli kıldık ki maslahatlarında isti'mâl ile menfeat görsünler. Benî Ademi kesb-i yedleri olan rızkın gayet güzelleriyle merzuk kıldık. Zira; taamın pişmişini, meyvenin ermişini ve meşrubatın gayet tatlısını onlara rızık olarak verdik ki vücutları rahat etsin, bu güzel rızıkların kazanılmasına onlar için sebepler hazırladık, menfeat görecekleri rızıkları mubah kılmakla esbâb-ı maişetlerini teshil ettik ve halkettiğimiz zî rûh ve akıl sahibi olan ve olmayan çok kimseler ve cemâdât üzerine tafdîl ettik ki bir takım mezâyây-ı âliye ve kerâmât-ı adîdeyle hilâfet-i Ilâhiyeye ve niyâbet-i Sübhâniyeye ehil olsunlar, kudretleri, hüsn-ü tedbîr ve iradeleriyle âlemi vakt-i merhununa kadar i'mâr etsinler, işte âlemi imara ehliyetleri itibariyle mahlûkat-ı sâireden efdal olmuşlardır.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile insanın mahlûkat-ı saire üzerine tafdiline sebeb; suretinin güzel, mizacının mutedil, boyunun uzun ve akıllı olması, sözüyle maksadını anlatması, yazı yazması ve esbâb-ı maişetin vef âîûretin yollarını bulması ve yer yüzünde olan hayvanat-ı şâire üzerine musallat ve sanayi-i garîbeyı icada muktedir, fikir ve irade sahibi olması, daha nice mezayay-ı âliyeye malik ve tekâlif-i ilâhiyeyle mükellef olmasıdır. Lâkin bunlardan faziletin başlıca sebebi; kuvve-i akliyye ve müdrike sahibi olmasidır. Çünkü insan; rûhla bedenden mürekkeptir. İnsanın rûhu kuvye-i müdrike sebebiyle cemî' ervâhdan efdaldir ve beden-i insan da hüsn-ü hat, nutuk ve i'tidâl kaamet sebebiyle şâir ebdândan efdaldir. Ama insanda gıda, nemâ, tevlîd, tevellud ve hareket bil'îhtiyâr gibi sıfatlar varsa da bunlar da hayvanât-ı sâirede müşterek olduğu cihetle bunlar hayvanât-ı sâireden efdal olmasın ! icab etmediğinden mezâyây-ı âliyeden ma'dud değildir.
insana müsahhar olan mahlûkat içinden toprakla intifâı umumidir. Zira toprak; insanı terbiye eder anası menzilinde olduğundan yatması, oturması, yiyeceği, giyeceği ve her türlü istirahatı arzla hasıldır. Ateşle intifa malûm olduğu gibi havada madde-i hayatiyyesinden mâ'duddur ve suyun da menfeati umumidir. Çünkü; içmekte, yemek pişirmekte ve tanzifat hususunda su insanın mâbihilhayâtı olduğu gibi ziraat, felâhat ve deryada gemilerin cer-yânında dahi menfeati malûmdur. İnsan, ecsâm-ı alemden ma'deniyât ve hayvanâtla dahi intifa ettiği cihetle bütün dünya insan için mamur bir karye ve hazır döşenmiş bir hâne menzilinde ve insan da dünya içinde bir hâne reisi ve emrine imtisal olunur bir pâdişâh mesabesindedir. Zira; yer yüzünde bil'umum mahlûkata insan hâkim ve mahlûkat da menâfiine hadim ve mahkûm olmakla insan mükerrem kılınmış ve mahlûkat-ı şâire taraf-ı ilâhîden kendisine ihsan olunmuş keramet ve fazilettir .Çünkü; mahlûkat; dört kısımdır:
B i r i n c i s i ; yalnız kuvve-i âkıleye maliktir, melekler gibi.
İ k i n c i s i ; Yalnız kuvve-i şehvâniyeye maliktir, behâyim gibi.
Ü ç ü n c ü s ü ; kuvve-i âkile ve şehvâniyeden hiç birisine malik değildir, cemâdât gibi.
D ö r d ü n c ü s ü ; hem kuvve-i âkile ve hem de kuvve-i şehvâniyeye maliktir, insan gibi. Su halde insan iki kuvvete malik olduğundan aksâm-ı sâireden efdâl olmuştur Çünkü; Allah-u Tealâ'ya mahlûkat içinde insandan daha ziyade tekarrup eden olmadığından elbette insan efdaldir. Zira; İnsanın kalbi ma'rifet-i İlâhiye, lisanı zikr-i İlâhî ve â'zâ-yı sâiresi tâat-ı İlâhiyeyle meşgul olduğundan Cenab-ı Hakka kurbiyette insan cümle mahlûkattan eşref ve efdâldir. İnsan akıl ve nutuk gibi Cenab-ı Hakkın mahlûkat-ı sâirede halketmediği bazı mezâyâ cihetinden mükerrem ve kesbetmiş olduğu akâid-i hakka ve ahlâk-ı hamîde cihetinden mufaddal olduğundan tekrîm ile tafdîl beyninde fark vardır. Binaenaleyh; âyette tekrar yoktur. Çünkü t e k r î m ; hilkat cihetine ve tafdîl; ahlâk ve kisb cihetine masruftur. Gerçi melekler de marifet ve ibadet-i İlâhiyeyle meşgullerse de meleklerde kuvve-i şehevaniye olmayıp insan kuvve-i şehevâniyeyle beraber ibadetle meşgul olduğundan rusûl-ü beşer rusûl-ü melekten ve avâm-ı beşer avam-ı melekten efdâldir.
İnsanın sa'yi ile hasıl olan mezâyâsı içinden kitabet; efdal olmasının esbabı mühimmesindendir. Çünkü; İnsanın istinbât edeceği mesâil gayet az olur velâkin istinbât ettiği mesaili kalemle bir kitaba yazmakla tesbit eder. İkinci bir insan o meseleyi tahkikten sonra kendi mütaleasını zam ve ilâve ve kitabetle takrir eder, bu minval üzere batnen ba'de batnin her gelen mütaleasını zam ve ilâve etmekle ulûm, maârif, sanâyi-i garibe ve hünerler tekessür ve tekemmül eder ve şu tekemmül, kitabet sayesinde olduğundan kitabet insanda bir fazilettir. Binaenaleyh; (اقراء) sûresinde Cenab-ı Hak kalemin esbâb-ı ta'lîmden olduğunu beyanla kalemin meziyetini ilân etmiştir.
Hulâsa; insanın cümle mahlûkattan mükerrenı olmasını icabeder bir takım mezâyay-ı âliyeye malik olduğu, karada hayvanlar ve deryada vapurlarla insanın istediği yerlere Cenab-ı Hakkın götürdüğü, envâ-ı tayyibâtla merzuk kıldığı ve ekseri mahlûkat üzerine ilm ü irfan, nutk, idrâk, kitabet ve ticaretle tafdîl olunduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ dünyada insanın mükerrem olduğunu beyandan sonra âhirette ahvalini beyan etmek üzere :
يَوۡمَ نَدۡعُواْ ڪُلَّ أُنَاسِۭ بِإِمَـٰمِهِمۡ‌

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol günü ki o günde biz nâsın küllisini iktidâ ettikleri imamlar ıy la davet ve arsa-i mahşere cem'ederiz.]

فَمَنۡ أُوتِىَ ڪِتَـٰبَهُ ۥ بِيَمِينِهِۦ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ يَقۡرَءُونَ ڪِتَـٰبَهُمۡ وَلاً۬ يُظۡلَمُونَ فَتِيلاً۬ (71)

[Biz mahşere onları davet edince şol bir kimse ki onun kitabı sağ tarafından verildi. İşte onlar kendi kitaplarını okurlar ve çekirdek üzerinde olan ufacık siyah iplik miktarı bile zulmolunmazlar.]

وَمَن كَانَ فِى هَـٰذِهِۦۤ أَعۡمَىٰ فَهُوَ فِى الأخِرَةِ أَعۡمَىٰ وَأَضَلُّ سَبِيلاً۬ (72)

[Ve bir kimse dâr-ı dünyada hakkı görmez, gözleri hakkı görmek noktasından a'mâ olursa, o kimse âhirette nimet-i ilâhiyeyi görmek cihetinden de âmâ olur ve doğru yolu görmekten ziyade uzaktır.]
Yani; zikret habibim şol günü ki: o günde biz nâsın küllisini dünyada iktidâ ettikleri nebileri ve mezheb sahibi imamlariyle Arsa-i mahşere davet eder ve amellerinden sorarız. Bizim davetimize icabet edince herkesin amel defterinden ibaret olan kitapları kendilerine verilir. Bir kimse ki onun kitabı sağ tarafından verilirse kitabının sağ tarafından verilmesi amalinin hayır ve ahvâlinin seâdet olacağına delil olduğundan onlar kitaplarını kemâl-i neş'eyle okurlar ve azıcık bir şeyle bile zulmolunmazlar ve ama şol kimse ki dünyada hakkı görmekten gözlerini a'mâ gibi kapar, hakkı görmez. İşte o kimse âhirette âmâ gibi ni'metleri görmekten mahrum ve dünyadaki dalâletten âhiretteki dalâli daha ziyade olur. Zira; âhirette âmâle istidat kalmadığı gibi âlet de olmaz ve kendisine mühlet de verilmez. Çünkü; kitabının sol tarafından verilmesi a'mâlinin şer ve ahvâlinin şekavet olduğuna delil olduğu cihetle me'yûs olur, hacâlet her tarafını ihata eder lisanı habtolduğu gibi gözleri de hayretten hiç bir tarafı görmez â'mâ gibi nereye gideceğini bilmez, ne yapacağım şaşırır, sersem bir halde kalır. Binaenaleyh; o kimse cennete yol bulamaz, tarîk yönünden gayet dalâlette olur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bunların d ü n y a d a a ' m â olmalarıyla murad; tarîk-i hakkı görmekten ve doğru yol aramaktan gözlerini kapamaktır, yoksa dünyada hakikati gözleri görmez manâsına değildir. Â h i r e t t e â m â olmalarıyla murad; âhiret ni'metlerini görmekten mahrum olup nereye gideceklerini bilemeyip yollarını şaşırmalarıdır.
Bu âyette n â s ı n i m a m l a r ı yla murad; herkesin muktedâbihleridir. Binaenaleyh; müminlerin imamları; tâbi' oldukları nebileri ve dinde iktidâ ettikleri mezhep sahipleridir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile yevm-i kıyamette her ümmet nebilerinin isimleriyle, meselâ âhir zaman nebisinin ümmeti «Ya ümmet-i Muhammet !» diğerleri de «Ya ümmet-i İbrahim !», «Ya ümmet-i Musa !», «Ya ümmet-i İsâ» unvanı ile çağrılırlar. Şu halde herkes zamanının nebisine iman ve iktidâ etmeli ki o nebinin bayrağı altında bulunmalı, onun nâmıyla çağrılmalıdır. Kâfirlerin imamları; dünyada iktidâ ettikleri Fir'avun, Şeddât, Nemrud ve her zamanın kendilerince muktedâbihleri olan reisleridir. Binaenaleyh; onlar da ittiba ettikleri reislerinin isimleriyle çağrılırlar. Meselâ «Yâ etbâı Fir'avun» ve «Yâ etbâı Nemrud !» unvanıyla davet olunurlar. Yahut imam ile murad; herkesin iktidâ edip ahkâmıyla amel ettiği kitaptır. Şu halde ehl-i Kur'an'a «Ya ehl-i Kur'an !», ehl-i Tevrat'a «Ya ehl-i Tevrat !», ehl-i İncil'e «Ya ehl-i İncil !» unvanı ile çağrılır. Yahud imam ile murad; dünyada herkesin hayr ü serde iktidâ ettiği kimsedir. Binanealeyh; herkes dünyada kimin bayrağı altındaysa âhirette dahi onun bayrağı altında bulunacak demektir. Yahud Beyzavî'nin beyanı veçhile imam; ana manâsına ümm lâfzının cem'idir. Buna nazaran herkes anasının ismiyle çağrılır ve Hz. İsa'nın hakkına hürmet ve Hz. Hasan ve Hüseyn efendilerimizin şereflerini izhâr ve evlâd-ı zinayı rüsvâ etmemek için her şahsın validesinin ismiyle çağrılacağı dahi mervîdir. (فَتِيلاً۬) defâatle zikrolunduğu veçhile azıcık bir şeyden kinayedir.
Hulâsa; âhirette herkes dünyada kime iktidâ etmişse onun ismiyle çağrılıp, onun bayrağı altında bulunacağı, davet olunduklarında kitapları sağ tarafından verilenler kemâl-i neşâtla kitaplarını okuyup azıcık bir şeyle bile zulm olunmayacakları, bu dünyada â'mâ gibi gözünü haktan kapayan kimsenin âhirette â'mâ gibi ni'metleri göremiyeceği ve doğru bir yol bulamıyacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ âhirette herkesin muktedâbihi ile davet olunacağını ve derecelerini beyandan sonra erbâb-ı dalâlin hiyel ve desiselerini ve onların hiyellerine meyletmemek lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِن ڪَادُواْ لَيَفۡتِنُونَكَ عَنِ ٱلَّذِىٓ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ لِتَفۡتَرِىَ عَلَيۡنَا غَيۡرَهُ ۥ‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim ! Bizim sana vahyettiğimiz âyetlerin gayrı bir şey söylemekle bizim üzerimize iftira etmekliğin için sana vahyettiğimiz Kur'an'da seni fitneye düşürmeye kendi zu'mlarınca yaklaştılar.]

وَإِذً۬ا لآَتَّخَذُوكَ خَلِيلاً۬ (73)

[Ve sen bize iftira ederek onların keyfine göre söylediğin takdirde seni dost ittihaz ederler.]
Yani; Yâ Ekrem-er Rusûl ! Erbâb-ı dalâl ve fesadın sözlerine ehemmiyet verme. Zira; onların hal ve şanları bizim sana vahyettiğimiz Kur'an'da seni fitneye düşürmek için çalışmaktadır ki seni Kur'an'dan meyi ettirmekle sen Kur'an'ın gayrı onların arzularına muvafık bir şey söylemekle bize iftira edesin, seni kendi arzularına uydurmak için teşvik ve terğib ederler, kendi zu'mlarınca hemen hemen fitneye düşürmeye yaklaştılar ve tekliflerini kabul ettiğin takdirde sana dost olacaklarını va'd ettiler.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyetin sebebi nüzulü; Tâif'te (Benî Sakîf) kabilesinden bir cemaatin huzur-u Risalete gelerek Resûlullah'a vaki olan yolsuz teklifleridir. Çünkü; huzur-u Risalete gelip «Ya Resûlellah ! Bize üç cihetle imtiyaz verirsen biz sana iman ederiz.
B i r i n c i s i ; bizim namazımızda rükû', sücûd olmasın.
İ k i n c i s i ; putlarımızla bir sene daha intifa' edelim ve elimizle kırmıyalım.
Ü ç ü n c ü s ü ; öşür vermediğimiz gibi gazaya davet olunmayalım, bizim vadimiz Mekke vadisi gibi haremden ma'dud olsun ve bu minval üzere bizimle muahede yaparsan iman ederiz» demeleri üzerine Resûlullah «rükû', sücûd olmayan dinde hayrolmaz, putlarınızı kendi elinizle kırmazsanız biz kırarız. Ve putlarınıza bir sene ibadetinize müsaade etmem» buyurunca onlar «Ya Resûlellah ! Biz arap içinde mümtaz bir kabileyiz. Binaenaleyh; başka kabilelere vermediğin imtiyazı bize vermelisin. Eğer kabâil-i arap niçin böyle yaptın derlerse Allah-u Tealâ bana böyle emretti demekle onlara cevap ver» demeleri üzerine onların bu hallerini tasvir etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Bizim vahyettiğimiz ahkâmın gayrı bir hükmü bize iftira etmeye ve vahyettiğimiz Kur'an'dan habibim seni döndürmeye ahkâmını değiştirmeye ve kendilerine imtiyaz almak gibi fitne ikama çalıştılar ve kendi zuumlarınca hemen emellerine muvaffak olmaya yaklaştılar, eğer dediklerini kabul etseydin seni dost ittihaz edeceklerdi.] demektir.
(ڪَادُواْ) kelimesinden müstefad olan kurbiyet manâsı onların kendi zu'mlannca demektir. Çünkü; Resûlullah'ın onlara mümâşât etmesi suretiyle fitne ikâına yaklaşmaları ve Resûlullah'ın, Kur'an’ın hilafı onların keyfine göre söz söylemesi muhaldir. Çünkü; ma'sumdur, söylemez. Cenab-ı Hak bu gibi şeylerden habibini muhafaza eyler ve hikmet-i bi'set de bunu icâbeder velâkin onlar bu hususa meylettirmeye, amellerinin tervicine çok çalıştıklarına ve söyledikleri sözlerin Resûlullah/a bir derece tesir ettiğini zannettiklerine binaen Cenab-ı Hak kendi zu'mlannca fitne ikâına yaklaştıklarını beyan etmiştir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin fitne ikama çalıştıklarını beyandan sonra onların çalışmalarına karşı Resûlunü himaye ettiğini beyan etmek üzere :

وَلَوۡلاً۬ٓ أَن ثَبَّتۡنَـٰكَ لَقَدۡ كِدتَّ تَرۡڪَنُ إِلَيۡهِمۡ شَيۡـًٔ۬ا قَلِيلاً (74)

buyuruyor.

[Habibim ! Biz inayet-i İlâhiyemizle seni hak üzere sabit kılmamış olsaydık onların hud'alarının kuvvetine binaen tekliflerini kabule meyleder ve azıcık yaklaşırdın.] Yani; meyletmedin velâkin hilelerinin kuvveti meyletmene yaklaştırdı velâkin biz himaye ettik sen de yaklaşmadın.

إِذً۬ا لأَذَقۡنَـٰكَ ضِعۡفَ ٱلۡحَيَوٰةِ وَضِعۡفَ ٱلۡمَمَاتِ ثُمَّ لاً۬ تَجِدُ لَكَ عَلَيۡنَا نَصِيرً۬ا (75)

[Eğer onların hud'aları üzerine sen azıcık meyletmiş olsaydın biz sana dünyada azab-ı dünyanın iki katını ve âhirette azab-ı âhiretin iki katını tattırırdık ve biz iki kat azabı tattırdıktan sonra sen bizim üzerimize bir yardımcı bulamazsın.]
Yani; habibim ! Allah'ın lutfu seninle beraberdir. Zira; biz lutl'umuzla seni Kur'an üzere sabit kılmamış olsaydık onların hile ve hud'alarının kuvvetine binaen muhakkak sen onların tekliflerine meylederdin velâkin bizim inayetimiz seni himaye etti. Binaenaleyh; sen onların tekliflerine meyletmeye yaklaşmadın. Zira; bizim ismetimiz yardım edince meyletmediğin gibi meyletmeye yakın bile olmadın, eğer sen farz-ı muhal olarak onların tekliflerini kabule meyletmeye yakın olmuş olsaydın biz sana dünyada azab-ı dünyanın iki katını ve âhirette azab-ı âhiretin iki katını tattırırdık. Zira; mansab-ı nübüvvete böyle bir şeyin suduru lâyık Olmadığından farz-ı muhal olarak sadır olsa başkalarına olacak azabın iki katı olurdu. Ve biz azabı tattırmış olsak azabı tattırdıktan sonra sen kendin için bizim aleyhimize senden azabı defedecek ve bize karşı koyacak bir yardımcı bulamazsın.
Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyet; ma'siyetten masum olmak Cenab-ı Hakkın tevfikiyle olduğuna delâlet eder. Zira; Resûlullah'a Allah-u Tealâ «Biz seni hak üzere sabit kılmamış olsaydık sen onlara meyletmeye yakın olurdun ve onlar seni fitneye düşürmeye yaklaşmışlardı» buyurdu ki «Biz hıfz ettik eğer hıfzetmesek meramlarına nail olurlardı» demektir. Fitneye yakın olmak aynı fitne olmadığından Resûlullah'ın fitnede vaki olmadığına dahi delâlet eder. Binaenaleyh; (Benî Sakîf) kabilesi çok çalışmışlarsa da Resûlullah'dan bu hususa dair asla iltifat görmemişlerdir. Çünkü; âyette (لولا) kelimesi bir şeyin vücuduna binaen gayrın imtinâına delâlet ettiğindenVâcib Tealâ’nın Resûlunü sabit kılması meylin vukuuna mani olduğunu beyan etmiştir ki «sebat vaki olunca meyletmek mümteni oldu» demektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hilelerinden bazı aharı beyan etmek üzere :

وَإِن ڪَادُواْ لَيَسۡتَفِزُّونَكَ مِنَ الأرۡضِ لِيُخۡرِجُوكَ مِنۡهَا‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim ! Muhakkak kâfirler seni arz-ı Mekke'den iz'âç edip çıkarmağa yakın oldular.]

وَإِذً۬ا يَلۡبَثُونَ خِلَـٰفَكَ إلاً قَلِيلاً۬ (76)

[Ve eğer seni çıkarmış olsalardı sen çıktıktan sonra Mekke'de senin hilâfına onlar kalmaz, ancak az bir müddet kalırlardı.] Yani; Yâ Ekrem-er Rusûl ! Mekke müşriklerinin hal ü şanları hile ve desiseyle seni korkutup iz'âç ederek muztar kılmağa yakın oldular ki seni Mekke arzından çıkarsınlar ve Mekke'de hakka davet olunmak endişesinden kurtulsunlar velâkin seni çıkardıkları taktirde senin arkanda onlar Mekke'de ikamet etmezler, illâ az bir müddet ikâmet ederler.
Nimetullah efendinin ve Beyzavî'nin beyanları veçhile Resûlullah'ın hicretinden sonra az bir zaman içinde Bedir vakasının zuhuruyla (Ebu Cehil) ve onun emsali Resûlullah'ı hicrete mecbur edenler kılıçtan geçmekle âyetin sırrı zuhur etti ve vaad-i İlâhî de yerini buldu. Yahut kâfirlerin Resûlullah'ı ihraç edemediklerine âyet delâlet eder. Çünkü; âyetin manâsı: [Her ne kadar müşrikler Resûlullah'ı hicret ettirmeye karîb oldularsa da bilfiil hicret ettiremediler.] demektir.
Zira; (ڪَادُواْ) kelimesinden müstefâd olan kurbiyet bu manâyı müfîddir. Onlar çok hileler düşünmüşler, Resûlullah'ı Mekke'den çıkarmaya çok çalışmışlarsa da emr-i İlâhî gelmedikçe Resûlullah mukavemet edip hicret etmedi ve onüç sene Mekke'de tebligata devam etti, hicrete emr-i İlâhî geldi, ve onun üzerine hicret eylediği için Mekke ahalisine de bu sebeple azap gelmedi. Çünkü; azabın gelmesi onların çıkarmasına muallak olduğundan emr-i İlâhî ile çıkması onların azaplarına mani olmuştur. Şu beyan olunan manâ ve tafsilât âyetin Mekke'de nazil olduğuna nazarandır.
Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran âyetin Medine'de nazil olduğu dahi mervîdir. Çünkü; Resûlullah Medine'yi teşrif edince Yahudiler haset ederek «Ya Resûlellah ! Burası enbiya makamı değildir. Enbiyânın makamı Şam'dır. Şam'a hicret edersen biz de iman ederiz ama Şam'da Rum askerinden korkarsan Allah-u Tealâ Resûllerini muhafaza eder» demeleri üzerine Resûlullah'ın Şam cihetine hicrete niyet etmesine binaen bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Bu rivayete nazaran âyette arz ile murad; Arz-ı Medine ve Resûlullah'ı hicrete tahrik eden kavim ile murad; Medine'de bulunan Yahudilerdir. Binaenaleyh; Yahudilerden Medine'den Resûlullah'ı hicrete tahrik eden (Benî Kureyza) çok zaman geçmeden bilûmum katlolundu ve (Benî Nadîr) Medine'den tard olunmakla Medine ve etrafı Yahudilerden temizlendi ve hileleri kendi ayaklarına dolaştı.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Mekke'den veya Medine'den Resûlunü çıkarmaya teşebbüs ettiklerini beyandan sonra bu misilli teşebbüs yeni bir âdet olmayıp her gelen Resûllerin kavminden vaki olduğunu beyanla Resûlunü tesliye etmek üzere :

سُنَّةَ مَن قَدۡ أَرۡسَلۡنَا قَبۡلَكَ مِن رُّسُلِنَا‌ۖ وَلاً۬ تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحۡوِيلاً (77)

buyuruyor.

[Habibim ! Senden evvel Resûllerimizden gönderdiğimiz kimseler hakkında kavminin o Resûlu hicrete muzdar kılması Allah'ın vaz'etmiş olduğu bir sünnettir. Binaenaleyh; bizim sünnetimiz için sen tebdil ve tağyir bulamazsın.]
Yani; Ya Ekrem-er Rusûl ! Müşriklerin ve Yahudilerin seni vatanından çıkarmaya kıyam etmeleri ve onlar ihrâc edince Rabbın Tealâ'nın onları ihlâk etmesi yeni bir âdet değildir. Zira; senden evvel gelen Resûllerde dahi âdet-i İlâhiye bu minval üzere cereyan etmiştir. Çünkü; her ümmetten, kendilerine ba's olunan Peygamberlerini memleketten çıkarmaya teşebbüs vaki oldu. Ve o Resûlu çıkarınca Allah-u Tealâ’nın o milleti ihlâk etmesi âdet-i kadîmesidir. Şu halde habibim ! Sen bizim sünnetimiz ve âdetimiz için bir tahvil göremez ve bulamazsın. Zira; Resûllerin hicretlerini emretmekte ve hicretten sonra o kavmi ihlâk eylemekte bizim hikmet-i hafiyemiz vardır. O hikmete kullarımız muttali' olamazlar.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile ezelde esbâb, müsebbebâta rabtolunduğundan her zaman için muayyen bir hâdise, merbut olduğu sebebin zuhuruyla vaki olması muhakkak olduğundan o hâdiseyi vakt-ı âhara tahvil etmek esbabı müsebbebâttan ayırmaktır. Bu ise aklen ve âdeten muhaldir. Binaenaleyh; âdet-i İlâhiye'nin tebdili mümkün değildir.

***
Vâcib Tealâ İlahiyata, Nübüvvete ve Âhiret'e müteallik ahvâli beyandan sonra ibadetle emretmek üzere :

أَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ لِدُلُوكِ ٱلشَّمۡسِ إِلَىٰ غَسَقِ ٱلَّيۡلِ وَقُرۡءَانَ ٱلۡفَجۡرِ‌ۖ إِنَّ قُرۡءَانَ ٱلۡفَجۡرِ كَانَ مَشۡہُودً۬ا (78)

buyuruyor.
[Habibim ! Günün zevalinden gecenin karanlığına kadar namazın ikâmesine ve bilhassa sabah namazında sabahın beyazlığına kadar kıraete devam et. Zira sabah namazı; ins ü cin ve melekler tarafından şehadet olunacaktır.] Çünkü; vakt-i sabahta cümle mahlûkat uyanık bulunduklarından âbidlerin ibadetlerini görenler ve işitenler hüsn-ü hallerine şehadet edeceklerdir. Binaenaleyh; insanların vakt-i seherde uyanık bulunmaları ve sabah namazında kıraete devamları lâzımdır.
Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyet beş vakit namaza şamildir. Zira; d ü l û k ü ş ş e m s ; öğle ve ikindi namazlarına, G a s e k ı l l e y l de akşam ve yatsı namazlarına ve K u r ' â n e l f e c i r ise sabah namazına delâlet eder. Kıraetsiz namaz caiz olmayıp sabah namazında kıraet çok olduğu için sabah namazına Kur'an-el fecir denmiştir. Geceye ve gündüze müekkel olan melekler sabah vaktinde içtimâ edip cemaat-i müslimîne şahit oldukları için sabah namazına meşhûd denmiştir ki meleklerin vesâ-ir ins ü cinnin gördükleri ahvale şehadet edeceklerine işaret olunmuştur. Sabah namazına Kur'an ıtlak olunması; Kıraetin uzun olması matlup olduğuna işarettir. Binaenaleyh; ekseri fukahâ sabah namazında kıraetin uzun olmasının sünnet-i seniyeden olduğuna ittifak etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ beş vakit namazı edayı emrettikten sonra salat-ı teheccüdle emretmek üzere :

وَمِنَ ٱلَّيۡلِ فَتَهَجَّدۡ بِهِۦ نَافِلَةً۬ لَّكَ

buyuruyor.

[Gecenin bazısında sana ziyade ve fazilet olarak Kur'an'la teheccüd namazını edâ et.]

عَسَىٰٓ أَن يَبۡعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامً۬ا مَّحۡمُودً۬ا (79)

[Habibim ! Rabbın Tealâ'nın seni menıduh olan bir makamda ba'setmesi ve o makamda ikâme etmesi, senin için me'mûldür.]
Yani; ya Ekrem-er Rusûl ! Rabbına takarrup edip sevabın ziyade olmasını istersen gecenin bazısında uykudan kalk kıraet-i Kur'an'la teheccüd namazını edâ et ki o teheccüd namazı şâir ferâiz üzerine senin için ziyade bir farz olarak edasına sa'yet de sevabın ziyade olsun. Zira; Rabbın seni makam-ı kurbiyet ve derece-i visal olan makam-ı mahmudda ikame edecektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile teheccüd; biraz uykudan sonra kalkıp kılınan namazdır. Uykuyu bölüp kalkmak da meşakkat ve gayretle hasıl olduğundan külfete delâlet eden (تفعل) babından teheccüd denmiştir. Yahud teheccüd namazı; kabirde ve sekerât-ı mevtinde insanın rahatına sebep olacağına binaen teheccüd denmiştir. Çünkü h ü c û d ; uyku ve rahat manâsınadır, t e h e c c ü d ise uyku ve rahatı terkle edâ edilen namazdır.
İptidâ-yı islâmda teheccüd namazı her mümine farz iken beş vakit namaz farz olunca ümmet hakkında teheccüdün farziyeti nesholunmuşsa da nafile olarak meşruiyeti baki kalmıştır. Binaenaleyh; ümmetin zühd ü takva erbabından teheccüd namazına devam edip faziletini alanlar vardır. Ama Resûlullah hakkında farziyeti bu âyetle sabittir ve hassa-i Nebidendir, Resûlullah için ziyade bir şeref ve fazilettir ve salât-ı mefrûza üzerine zâid bir farz olduğu cihetle nafile ve farziyeti Resûlullah'a mahsus olduğunu beyan için «Sana nafile» denmiştir.
Bu âyette m a k a m - ı m a h m u d ile murad; Resûlullah'ın şefaat makamıdır. Zira; o makamda günahkârlara ve bîçârelere şefaat edince ehl-i mahşer tarafından Resûlullah'ın sena olunacağına binaen o makama mahmud denilmiştir. Hatta o makamda Resûlullah'ın pek çok sena olunacağına işaret için ta'zîme ve kesrete delâlet eden tenvinle (محموداً) nekre olarak varid olmuştur. Çünkü; ni'met ne kadar büyük olursa mukabilindeki hamd ü senanın da o kadar çok ve büyük olması lâyıktır. Binaenaleyh; M a k a m – ı M a h m u d la murad; Resûlullah'ın asîlere şefaat makamıdır. Zira; insanın azabını vesair zararını def etmek sevabını tezyîd etmekten daha mühimdir. Çünkü; defi mefâsid celb-i menfeatten evlâdır. Şu halde günahın affına dair şefaat derecâtın terfiine şefaatten ehemm olduğu cihetle çok seyyiâtın affı daha münasip olduğundan Makam-ı Mahmudla murad; seyyiâtın affına dair olan şefaatin makamıdır. İşte bu makam; cümle nâsın fevkinde bir makamdır ki Cenab-ı Hak onu ancak Resûlune ihsan etmiştir. Çünkü umûm nâsa şefaat; enbiyâ içinden ancak âhir zaman nebisine müyesser olacağına dair eserler dahi bu manâyı te'yîd eder.
VâcibTealâ’nın kelâmında (عسى) kelimesi vucûb manâsına olduğundan o makam-ı mahmudun Resûlulah'a ihsan olunacağı kat'î olmasına delâlet eder.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette m a k a m ı m a h m u d la murad; Makam-ı şefaat olduğuna (Ebu Hüreyre) hazretlerinden mervî olan bir hadis-i şerif de delâlet eder. Çünkü; Resûlullah makam-ı mahmudu tefsir sadedinde buyurmuştur ki «makam-ı mahmud; şol bir makamdır ki o makamda ben ümmetime şefaat ederim». İşte bu hadis; makam-ı mahmudu tefsirdir.
Hulâsa; teheccüd namazı ümmet hakkında nafile ve Resûlullah hakkında Vâcibve makam-ı mahmudun Resûlullah'a mahsus makam-ı şefaat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Resûlu makam-ı mahmuda ba's edeceğini beyandan sonra o makamı Rabbısından istirham etmesini habibine ta'lîm etmek üzere :

وَقُل رَّبِّ أَدۡخِلۡنِى مُدۡخَلَ صِدۡقٍ۬ وَأَخۡرِجۡنِى مُخۡرَجَ صِدۡقٍ۬ وَٱجۡعَل لِّى مِن لَّدُنكَ سُلۡطَـٰنً۬ا نَّصِيرً۬ا (80)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen Rabbına münacâtında de ki «Ey benim Rabbım ! Beni cemi' zelleden îâhir olarak kabrimde razı olacağım bir makama idhâl ve kabrimden kaldırdığında beni envâ-ı kerametle dolu ve razı olacağım bir mahalle ihrâc ve benim için kendi indinden hüccetler halket ki ben o hüccetlerle bana muhalefet edenlere müdafaa ve o hüccetlerin yardımıyla hasmıma galebe edeyim, hasımlarım mağlûp olarak dinimi kabul ve davetime icabet etsinler» demekle istirhamda bulun.]
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile m u h r e c e s ı d ı k la murad; Mekke ve m ü d h a l e s ı d ı k la murad; Medine'dir. Çünkü; Resûlullah'ı müşrikler Mekke'den çıkarmak için bir çok teşebbüsâtta bulunmaları üzerine Cenab-ı Hak Mekke'den Medine'ye hicret etmesini emredince Mekke'den hurucu ve Medine'ye duhûlü zımnında bu yolda münâcâatta bulunmasını habibine talîm için bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Rabbi ! Beni marzî ve makbul olan Medine'ye idhâl ve razı olacağım bir surette kâfirlerin şerrinden emin olarak Mekke'den çıkar ki huzur-u kalple ibadetine devam edeyim ve kendi indinden bana saltanat ve kuvvet ver ki o kuvvet bana yardım etsin ve din-i islâm mansûr olsun.] demektir.
Yahud müdhale sıdıkla murad; namazdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Rabbi ! Beni namaza sıdk u ihlâsla idhâl ve namazdan ferağımda sıdk u ihlâs ve şükrüne kıyam ve devamla ihrâc et ki ubudiyetin vazifesini lâyıkıyla edâ etmiş olayım.] demektir.
Yahut her şeye duhûl ve huruca şâmildir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Rabbi ! Mühimmât-ı din ve saireden beni idhâl ettiğin her şeye ubudiyetinde devam ve sadâkatimle beraber idhâl ve ihrâc ettiğin her şeyde ubudiyetinde sadakatimle beraber ihrâc et ki her işe başladığımda sadakatle başlayayım ve bıraktığımda sadakatle bırakayım.] demektir.
Şu beyan olunan manâdan herhangisi murad olunursa olunsun insan için lâzım olan umur-u meşrûadan her neye başlarsa hüsn-ü niyet ve sadakatla emr-i İlâhiye tevfîk ederek başlamak ve o işten feragatte hüsn-ü suretle çıkmak lâzım olduğu gibi bu yolda duâ etmek ubudiyetin vezaif-i cümlesinden olduğuna bu âyet delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ Resûlune yardım edecek bir kudret ve saltanat istemesini emrettikten sonra Resûlunün duâsını kabul ettiğini beyan etmek üzere :

وَقُلۡ جَآءَ ٱلۡحَقُّ وَزَهَقَ ٱلۡبَـٰطِلُ‌ۚ إِنَّ ٱلۡبَـٰطِلَ كَانَ زَهُوقً۬ا (81)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen kâfirlere de ki «Hak olan Kur'an ve İslâm geldi ve batıl olan küfür ve şirk muzmahil oldu gitti. Zira küfür; haddizatında muzmahil oldu. »]
Beyzavî'nin beyanı veçhile Z e h û k ; Bir şeyin mahallinden çıkıp muzmahil olmasıdır. Binaenaleyh; din-i islâm gelince din-i şirk mihverinden çıktı. Muhafaza eden erbâb-ı şirkin perişan olmasıyla âyin-i şirk de muzmahil oldu gitti. Hatta imam-ı (Müslim) ve (Buhari) nin ittifaklarıyla (İbni Mes'ud) hazretlerinin rivayet ettiği bir hadiste Mekke'nin fethi günü Resûlullah'ın Ka'be'nin etrafında olan üçyüz altmış putun herbirine elindeki asa ile işaret ederek bu âyeti okuduğu ve herbirinin gözlerinden asayı takıp yere yatırdığı ve ashabı tarafından her birinin parçalandığı ve yalnız Ka'be'nin damında tunçtan ma'mûl (Benî Huzâa) nın bir putu kalıp Hz. Ali'ye emrile Hz. Ali'nin çıkıp onu da yere atıp parçaladığı müfessirînin cümle-i beyanatlarındandır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette h a k la murad; Din-i İslâm ve şeriat-ı Ahmediyyedir. B a t ı l la murad; Din-i İslâmın gayrı her şeydir. Gerçi batılın da âlemde hükümferma olup revaç bulduğu zamanlar olursa da zatında muzmahil ve daima zevale maruz ve akibeti helaktir.
Hulâsa; hakkın geldiği yerde batılın gideceği, batıl için bazı zamanda bir devlet ve savlet olursa da sebat etmeyip seri üz zeval ve hakka karşı batılın daima mağlûp olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ itikâdiyât, ameliyat, ahvâl-i âhiret, kazâ, kader ve bilhassa beş vakit namaz ve teheccüdle emredip sair menafi-i insaniyeyi beyandan sonra bu ahkâmın kâffesi Kur'an'dâ mevcut olduğu cihetle Ehl-i imana Kur'an'ın şifâ ve rahmet olduğunu beyan etmek üzere :

وَنُنَزِّلُ مِنَ ٱلۡقُرۡءَانِ مَاهُوَ شِفَآءٌ۬ وَرَحۡمَةٌ۬ لِّلۡمُؤۡمِنِينَ‌ۙ وَلاًَ۬زِيدُ ٱلظَّـٰلِمِينَ إلاًخَسَارً۬ا (82)

buyuruyor.

[Biz Kur'an'dan müminlere şifâ ve rahmet olan âyetleri inzal ederiz. Halbuki Kur'an; iman etmeyen zalimlere ziyade etmez, illâ zarar ve ziyanlarını ziyade eder.]

Yani Kur'an'dâ beyan olunan ahkâm mü'minlerin emrâz-ı bâtınıyesi mesabesinde olan itikâd-ı bâtılı ve emrâz-ı zâhiriyesi mesabesinde olan ahlâk-ı zemîmeyi izale ve itikad-ı hakka ve ahlâk-ı hamîdeye irşâd ettiğinden ehl-i iman için ayn-ı şifâ ve ahkâmıyla amel ettikleri için haklarında ayn-ı rahmettir. Lâkin Kur'an'a iman etmemekle nefislerine zulmeden kâfirlerin Kur'an zararlarını ziyade eder. Çünkü; her âyet nazil oldukça imandan imtina etmeleri bir zarar olduğu cihetle her bir âyet nazil olunca o âyete iman etmemeleri zarar üzerine zarar olmakla zararları tezâyüd eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enbiyâ-yı kiram hazerâtı etibba ve ümmetleri de tedaviye muhtaç olan hastalar ve şeriatler de tabibin hastaya vermiş olduğu deva mesabesinde olduğundan Kur'an'a iman edenler tabibin ilâcını istimal ile biiznillâh şifa bulan hastalar gibi kâfirler de tabibe müracaat etmeyip helak olanlar menzilinde olduklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; devanın emrâz-ı zahiriye ve batıniyeye nazaran iki kısmı olduğu gibi d e v a - y ı d i n î de iki kısımdır ki
B i r i n c i s i ; emrâz-ı batıniye mesabesinde olan itikâd-ı batıla deva,
İ k i n c i s i ; emrâz-ı zahiriye mesabesinde olan ahlâk-ı zemîmeye devadır.
Beyzavî'nin beyanına nazaran (مِنَ ٱلۡقُرۡءَانِ) da olan (من) beyaniye olduğuna göre Kur'an’ın küllisi şifadır. Ve (من) teb'iziye olduğuna nazaran «Kur'an'dan bazı şifa olan âyetleri biz inzal ederiz» demektir. Buna nazaran bu âyette ş i f a ile murad; şifa-yı cismânîdir: Çünkü; teberrüken Kur'an’ın kıraetiyle bir çok hastaların şifa buld uğu her zaman görüldüğü cihetle meydanda bir hakikattir. Şu kadar ki şifa-yı cismanî sağlam itika da mevkuftur. Zira; ilâçta tesiri halkeden Allah-u Tealâ kendi kelâmına müracaat ederek şifasını halketmesini istirham eden kimsenin ilâç vesilesiyle şifasını halkettiği gibi Kur'an vesilesiyle de halkedeceği evleviyetle sabit olur. Fakat Kur'an’ın hakayikını ve şifayı halkedecek Allah-u Tealâ'nın kelâmı olduğunu düşünerek okumak ve üflemek lâzımdır.
Ahkâmıyla amel eden kimselerin saâdet-i ebediyyeye nail olacaklarına binaen ehl-i imana Kur'an rahmettir. Fakat marazı izâle menafii celbetmek üzerine mukaddem olduğu cihetle Cenab-ı Hak zararı izale kabilinden olan şifayı celb-i menfeat kabilinden olan rahmet üzerine takdim etmiştir. Kâfirler Kur'an'ı işitince gazabla adavet ettiklerinden ahkâmiyle amel ettikleri surette alacakları ecri fevtettikleri gibi haklarında Kur'an zarardır. Çünkü; amel etmedikleri cihetle muazzeb olacaklardır ve her âyet nazil oldukça inkârları küfrüzere küfür olduğu cihetle gün be gün zararları tezayüd etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın müminlere şifa ve rahmet olduğunu beyandan sonra insanların lâyık olduğu kadar Kur'an'a yapışmadıklarını beyan etmek üzere :

وَإِذَآ أَنۡعَمۡنَا عَلَى إِلاًِنسَـٰنِ أَعۡرَضَ وَنَـَٔا بِجَانِبِهِۦ‌ۖ

buyuruyor.

[Biz insana nimetlerimizi in'âm ettiğimizde bizim zikrimizden ve davetimizden i'râz eder ve yanını döner bizatihi bizden uzaklaşır.]

وَإِذَا مَسَّهُ ٱلشَّرُّ كَانَ يَـُٔوسً۬ا (83)

[Ve insana bir şer dokunduğunda derhal Allah'ın rahmetinden me'yûs olur.]

قُلۡ ڪُلٌّ۬ يَعۡمَلُ عَلَىٰ شَاكِلَتِهِۦ

[Habibim ! Sen «herkes kendi tarikatı üzerine amel eder» de.]

فَرَبُّكُمۡ أَعۡلَمُ بِمَنۡ هُوَ أَهۡدَىٰ سَبِيلاً۬ (84)

[Herkes kendi tarîkına göre amel edince sizin Rabbınız tarîkin ziyade doğrusuna sülük eden kimseyi herkesten ziyade bilir.]
Yani; insanın bir hâl üzere kararı ve sebatı yoktur. Zira; biz insana lûtfumuzdan sıhhat-ı beden, afiyet ve bol rızık verip maişetini tevsi' etmek suretiyle in'âm ettiğimizde bizim zikrimizden, tarîk-ı hakka davetimizden ve hakkında şifa ve rahmet olan Kur'an'dan i'râz eder ve kendi zatıyla bize takarrubdan uzaklaşır. Sanki her şeyden müstağni ve kimseye ihtiyacı yoktur, elinde olan nimetler hemen kendi istihkakı ve umurunda müstakil gibi bir tavırla hareket ve hakka itaattan tekebbür eder. O insana hastalık, fakr u faka gibi bir şer ve belâ isabet ederse rahmet-i ilâhiyyeden ümidini bilkülliye keser ve ye's-i tamla me'yûs olur, kendini her ni'metten mahrum addeder. Halbuki taazzum ve tekebbürde ifrat, ye's ü hirmanda tefrit şer'an ve aklen mezmûmdur. Habibim ! Hal ü şanı bundan ibaret olan insana sen «Haklı ve haksız, dalâlette ve hidayette olan her şahıs kendi hali ve vakti müşabih olduğu tarikat ve ahvâli rûhiyesi ve mizacı bedenine muvafık surette amel eder» demekle herkesin müyesser olduğu amelin kendi tuttuğu tarîkin icabı olduğunu beyan et. Zira; herkes iradesini sarf ettiği cihete muvaffak ve müyesser olur. Binaenaleyh; Eğer insanın nefsi şerire ve habise olursa ondan ef'âl-i kabiha ve eğer insanın nefsi şerife ve tahire olursa ondan da ef'âl-i hasene ve ahlâk-ı hamide sudur eder. Şu halde ef'âlin iyiliği ve kötülüğü nefsin iyiliğine ve kötülüğüne tabi'dir, herkes kendi tıyneti üzerine amel edince sizin Rabbınız, tarîki doğru olan, matluba vuslatta ve hakka ittibâda ziyade olan kimseyi herkesten ziyade bilir. Binaenaleyh; herkesin tarîkati, mezhebi ve âdeti üzere nefsin tayyib veya habaseti icabı amel ettiğini beyanla Kur'an'ın bazı kimseler hakkında şifa ve rahmet, bazı âhar hakkında helak ve hasarını mucip olduğunu te'kîd ve te'yîd etmiştir. Bir şeyde iki cihetle tesir maneviyâtta olduğu gibi maddiyâtta dahi vardır. Meselâ güneş tuz gölünü dondurur, halbuki karı ve yağı eritir, çamaşır yıkayıcının çamaşırını beyazlandırır fakat kendini karartır. Zira; bir müessirden sudur eden tesir mahallin kabiliyeti ve istidadına göre feyezan eder. Binaenaleyh; Kur'an bazı kimseye şifa ve rahmet olduğu gibi bazı âhara iman etmediğinden hakkında aynı mazarrat olur.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile (نأَ) , (بعد) manâsınadır. Yani; «İnsana biz ni'met verince yan ve arkasını dönmekle bizden uzak olur» demektir. Çünkü; bir sözü dinlemekten tekebbür eden kimse dinlememek için arkasını dönmek âdettir. Kâfirler dahi ni'meti İlâhiyeye müstağrak olunca davet-i İlâhiyeye ve bilhassa Kur'an'a arkalarını dönerler. (شاكاته) sıyret ve tarikat ve mizacına tabi' olan ahvâl ki hidayet ve dalâlet üzere teşekkül eden hali demektir. Şu halde «Her insan hidayet veya dalaletten hangi ciheti ihtiyar etmişse ihtiyar ettiği cihet onun tarikatıdır ki şâkilesi» demektir.
Hâzin'de ve Beyzavî'de beyan olunduğu veçhile ş â k i l e ; cevher-i rûh manâsınadır. Şu halde «Herkes cevher-i rûhunun icabı vech üzere amel eder» demektir. Binaenaleyh; cevher-i rûhu tâhir olursa ameli tayyib olur ve eğer cevher-i rûhu necis olursa ameli habis olur. Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Şâkile din manâsına dahi olabilir. Zira herkes; iltizam ettiği din üzere amel eder. Ama dini, din-i hak olursa matluba vasıl olmakla müsâb olur ve eğer dini batıl olursa muazzeb olur.
Bu âyet; Dört hükmü havidir :
B i r i n c i s i ; İnsan ni'mete müstağrak olduğunda haktan i'râz edip uzaklaşmasıdır.
İ k i n c i s i ; insana bir zarar isabet ettiğinde rahmet-i İlâhiyeden ümidini kesmesidir.
Ü ç ü n c ü s ü ; İnsanın cevher-i rûhunun icab ettiği siret üzere amel etmesidir.
Dördüncüsü ;doğru yol tutan kimseleri Rabbı Tealâ' nın herkesten ziyade bilmesidir.

***
Vâcib Tealâ insanın halet-i cibilliyesinden ve rûhunun tesirinden bahsedince rûhdan bahsetmek üzere Yehûd veyahud müşriklerin suallerini ve Resûlunün cevabını beyan zımnında :

وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلرُّوحِ‌ۖ قُلِ ٱلرُّوحُ مِنۡ أَمۡرِ رَبِّى

buyuruyor.

[Habibim onlar sana rûhtan sual ederler. Sen «Rûh benim Rabbimin emrindendir» demekle cevap ver.]

وَمَآ أُوتِيتُم مِّنَ ٱلۡعِلۡمِ إلاً قَلِيلاً۬ (85)

[Halbuki size ilimden verilmedi, ancak az bir şey verildi.]
Yani; ya Ekrem-er Rusûl ! Yahudiler veya müşrikler ecsâda tealluk eden rûhun mahiyeti hakikiyyesinden, miktarından, bedene teallukunun keyfiyetinden, cesede irtibatından ve bedenden nasıl infisâl ettiğinden suâl ederler. Sen cevabında «rûhun hakikati, bedene keyfiyet-i tealluku ve bedenden infisah Rabbımm emrinden neş'et eder. İlmi kendine mahsustur. Binaenaleyh; rûhun neden ibaret olduğuna insanların ilmi lâhik olamaz. Ey insanlar ! Size ilimden verilmedi, illâ az bir şey verildi. Şu halde siz rûhun neden ibaret olduğunu ve bedene teallukunu bilemezsiniz» demekle onlara cevap verir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette r û h la murad; Kur'an veyahut Cibril-i Emin olduğuna dair rivayet varsa da esah olan rûhla murad; bedene tealluk edip ecsâmın hayatına sebep olan rûhtur.
Rûhtan suâl eden Medine yahudileridir veyahut Mekke müşrikleridir. Suâl; rûhun mahiyetinden veya kıdem ve hudûsundan veyahud bedenden ayrıldıktan sonra bakî olup olmadığından veyahut seâdet ve şekâvetinden suâl olmak ihtimali varsa da esah olan suâl; rûhun mahiyetindendir. Çünkü emr-i İlâhîden olduğunu beyanla iktifa; sualin, mahiyetinden sual olup kulların mahiyet-i rûhu bilemiyeceklerine delâlet eder. Eğer sual şöyle tasvir olunursa ki: «Rûh beden dahilinde bir cisim midir? Yahud mizac-ı beden midir? Veyahud bedenle kaim bir araz mıdır?» Cevapta şöyle tevil olunur: «Rûh emr-i-İlâhî olan «kün» emriyle hadis bir cevherdir ki cesede mugayir hayat ifade etmesi için halkolunmuş bir şeydir. Binaenaleyh; kadîm değildir».
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile insanın neden ibaret olduğunda dört mezhep vardır:
B i r i n c i s i ; İnsan yalnız cisimdir. Gerçi cumhur-u mütekellimînden bu mezhebi itlizâm edenler varsa da batıldır. Çünkü cismin; ziyade veya noksanı kaabil olduğundan şahs-ı vahidin tebeddülünü müstelzim olduğu gibi insanın umur ve hususunu düşündüğünde bedenden gafil olduğu cihetle insan cisimden ibaret olduğunda nefisten gafil olmak lâzım gelir. Azalarına kendini muzaaf kılıp benim cesedim, benim elim ve benim ayağım gibi terkibâtla kendi azasından haber verdiğinde insanın şu azalardan başka bir şey olduğuna delâlet eder. Zira; bir şeyin nefsine muzaf olması caiz olmadığından herhalde muzaf, muzafün ileyhe mugayir olmak lâzımdır. İnsanın vefatından sonra o insana sadaka vermek ve rûhuna Kur'an okumak gibi hediyeler gönderilmesinin cevazı insanın bu cesedden başka bir şey olduğuna delâlet eder. Eğer insan aynı ceset olsa ceset çürüyüp toprağa karıştığı ve müdrik olmadığı cihetle ona sadaka vermek ve hediye göndermek de bir fayda olmazdı. Zira hediye ve ziyaret; müdrike olur. Kezalik rüyada ölenin evlâd ve ahfadına bazı vesâyada bulunması ve dünyadaki haline temessül ederek görüşüp konuşması insanın cesedden ibaret olmadığına delâlet eder. Çünkü; vesâyada bulunmak ve konuşmak cesedin vazifesi değildir. Cesetten el, ayak, göz, kulak gibi bazı azanın noksan olmasından insanın tenakusu lâzım gelmiyor. Eğer insan cesedden ibaret olsa azanın tenakusu ile insanda tenakus ederdi. Kezalik Resûlullah'ın Cibril-i Emin'i (Dihyet ül Kelbî) isminde bir insan suretinde gördüğü mervîdir. Halbuki bu surette insan cismi var velâkin insan yok melek var. Velhâsıl şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile insan yalnız cisimden ibaret değildir.
İ k i n c i s i ; insanın cisimle arazdan mürekkep olmasıdır. Bu mezheb de batıldır. Zira; araz kaaim olmadığından eğer araz insan olsa bir zamanda mükellef olanın diğer zamanda mükellef olmaması lâzım gelir. Çünkü; Bir zamanda mevcut ve mükellef olan araz diğer zamanda yoktur, bu ise batıldır: Binaenaleyh; insanın cisimle arazdan mürekkep olması da batıldır.
Ü ç ü n c ü s ü ; insanın cevher-i mücerret olmasıdır. Bu da batıldır. Zira; yalnız cevher olsa cismin insandan hariç bir şey olması lâzım gelir. Halbuki hariçte insan bu cisimle kaaim ve cismi insandan bir şey değildir. Binaenaleyh; insanın cisimden başka bir cevher olması da batıldır.
D ö r d ü n c ü s ü ; insan bedenle rûhtan mürekkeptir. Sahih olan da budur. Çünkü; tahkike göre insanın bedeni rahm-i maderde tekemmül edip rûhu kabule istidadı tam ve kabiliyet geldiğinde Cenab-ı Hak onun rûhunu halkeder ki rûh bir cevher-i nûranî olup şemsin ziyasının nüfuzu gibi bedene nüfuz eder ve bu cevherin tebdil, tahvil ve tefriki mümkün değildir. Âdeta gül yağının gül yaprağına ve susam yağının susam tanesine sereyanı gibi sereyan eder ve bu cihetle bedene hayat gelir ve harekete, tedbir ve tasarrufa başlar ve ne zaman ki rûhla bedenin imtizacına halel gelir ve ecel-i mev'uduna tesadüf eden zamanda gül yağının yapraktan ayrılıp da yaprağın kuruduğu ve susam yağının taneden ayrılıp tanenin bir kavuz halinde kaldığı gibi rûh da bedenden ayrılıp ceset insanda muattal bir hale gelir. Çünkü beyinlerinde irtibat kalmayınca mevt hasıl olur. Beden çürür toprağa karışır rûh baki kalır. Vakt-ı merhûnu gelip ceset tekrar iade olununcaya kadar intizar eder. Ceset iade olununca rûh kendi cesedine avdet eder ve âlem-i âhiret hasıl olur. Sual ve hesap için davet olunur. Binaenaleyh saîd ise saadetine ve eğer şakî ise şekâveti ebediyesine ulaşır. Şu halde rûh ve ceset başka başka şeylerdir. İrade-i İlâhiye ile birinin aharla imtizacıyla mecmûu bir araya gelmekle insan olur, yoksa yalnız ceset insan olamaz. Eğer yalnız ceset insan olsa rûhsuz cesedin mükellef ve kabil-i hitap olması lâzım gelir, bu ise batıldır. Çünkü; rûhsuz his ve idrak olmaz ki kabili hitâb olsun. Yalnız rûh da insan olamaz. Zira yalnız rûh; tekâlif-i İlâhiyeyle mükellef olmaz. Çünkü; mükellef olsa bedensiz mükellef olduğu vazifeyi edâ etmesi mümkün değildir. Binaenaleyh; insanın rûhla bedenden mürekkep olduğu meydanda bir hakikattir. Lâkin bedene sirayet eden rûhun hakikati ve künh ü mahiyeti neden ibaret olduğu bilinememiştir. Bazı etıbbanın «Rûh kandan ibarettir. Zira; kan olmayınca rûh olmaz» dedikleri yanlıştır. Evet ! Kan olmayan cisimde can olmaz, bu doğrudur. Fakat bundan kanın rûh olması lâzım gelmez. Zira; kanla dolu olan insanlar da füc'eten vefat ederler. Ancak «Kan bedende rûhun bakasına şarttır» denilirse bu söz vakıa muvafık olabilir, yoksa kan rûh değildir. Şurası kafidir ki rûh cesede mugayir bir cevherdir ve cesetle imtizacı kaabildir ve cesetle rûh yekdiğerine rabtolununca tedbîr ve tasarrufa ve işlerini tefekküre kaabil bir insan olduğu muhakkak ve ikisi birbirinden ayrılınea tekâliften ve tasarruftan vareste ve muattal olarak kaldıkları da meydandadır.
Tefsiri Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Mekke'liler içtima' ederek Muhammed (S.A.) bizim içimizden neş'et etti. Halini biliriz, yalan söyler diyemeyiz. Bu, nübüvvet davasında bulunuyor. Medine'deki Yahudilere bir cemaat gönderelim. Ahval-i nübüvvetten sual etsinler. Bakalım ! Muhammed (S.A.) in hali enbiya-yı sabıkanın haline ve davası enbiya-yı sabıkanın davasına muvafık mıdır? dediler, Medine'ye bir cemaat gönderdiler. Yahudiler müşriklerin istifsârına cevaben «Muhammed (S.A.) den (Ashab-ı Kehif), (İskender-i Zülkarneyn) ve (Rûh) dan sual edin. Eğer evvelkilere cevap verir rûha cevap vermezse nebidir» dediler. Medine'ye gidenler geri gelip müşriklerin bu üç şeyden sual etmeleri üzerine (Sure-i Kehif) de tafsilen beyan olunacağı veçhile bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

***
Vâcib Tealâ insanlara ilimden az bir şey verildiğini beyandan sonra dilerse o azıcık şeyi dahi almağa kaadir olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَٮِٕن شِئۡنَا لَنَذۡهَبَنَّ بِٱلَّذِىٓ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ ثُمَّ لاً۬ تَجِدُ لَكَ بِهِۦ عَلَيۡنَا وَڪِيلاً (86)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki ya Ekrem-er Rusûl ! Eğer biz istesek umum nâsı irşad için sana gönderdiğimiz Kur'an'ı elbette biz mushaflardan kaldırmak ve hafızların kalplerinden silmekle gideririz ve onu hatırlardan çıkardıktan sonra habibim ! Sen kendin için bizim aleyhimize bir yardımcı bulamazsın. Zira; senin hukukunu muhafaza ve sana vekâlet edecek bir kimse yoktur.]

إلاً رَحۡمَةً۬ مِّن رَّبِّكَ‌ۚ إِنَّ فَضۡلَهُ ۥ كَانَ عَلَيۡكَ ڪَبِيرً۬ا (87)

[Velâkin Kur'an'ın bekası habibim ! Rabbından sana ihsandır. Zira; Rabbın Tealâ'nın senin üzerine ihsanı büyük oldu.] Çünkü; Kur'an'ı sana inzal ve kıyamete kadar ibkâ ettiği gibi Benî Adem'in ulusu ve enbiyânın hatemi kıldı ve Makam-ıMahmudu sana verdi. Bunların cümlesi, hakkında büyük fazlı İlâhîdir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ bu âyette Resûlune iki veçhile nimetini beyan etmiştir.
B i r i n c i s i ; Kur'an'ı kaldırmaya kaadirken kaldırmayıp kıyamete kadar ibkâ etmesidir.
İ k i n c i s i ; fazl u kereminin Resûlu üzerine büyük olmasıdır. Dilerse Kur'an'ı kaldırmakla murad; mushaflardan silmek ve hafızların kalplerinde elfazı unutturmaktır. Yoksa asıl Kur'an'ın ref i mümkün değildir. Zira; Kelamullah olduğu cihetle ref'i mümkün olmadığı gibi levh-i mahfuzda dahi sabittir, kıyametin evailinde kalplerden ve mushaflardan kaldırılacağı (İbni Mes'ud) dan ve daha bazı ashabdan mervidir. Şu halde Kur'an'ın vahyolunması ihsan-ı İlâhî olduğu gibi bakası da ayrıca bir ihsandır. Binaenaleyh; ehl-i iman mucibiyle iman etmek suretiyle bu ni'metin şükrünü edâ etmelidirler.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın fazl-ı İlâhî olduğunu beyan ettiği gibi ins ü cin cemolsalar Kur'an'ın mislini getirmeye muktedir olamıyacaklarını beyan etmek üzere :

قُل لَّٮِٕنِ ٱجۡتَمَعَتِ إِلاًِنسُ وَٱلۡجِنُّ عَلَىٰٓ أَن يَأۡتُواْ بِمِثۡلِ هَـٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ لاً۬ يَأۡتُونَ بِمِثۡلِهِۦ وَلَوۡ كَانَ بَعۡضُہُمۡ لِبَعۡضٍ۬ ظَهِيرً۬ا (88)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen Kurana itiraz edenlere de ki «Allah-u Tealâ'ya yemin ederim ki eğer ins ü cin birbirine muavenet eder olduğu halde şu Kur'an'ın mislini getirmek üzere içtima' etmiş olsalar Kur'an'ın mislini getiremezler velevse bazısı bazısına zahîr ve yardımcı olsun.] Zira; mislini getirmek kudreti beşerden hariçtir ki mahluk kelâmı olmaktan çok yüksektir. Çünkü; Kur'an'ın nazmı, elfaz ve âyetlerinin birbirine rabtı, mugayyebâttan haber vermesi mucizdir. Binaenaleyh; belâgatin en yüksek tabakasından olduğu cihetle beşerin söyliyebileceği sözlerden değildir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran müşriklerin «Biz Kur'an'ın mislini getirmek murad etsek getiririz» demeleri üzene onları red ve tekzip etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Çok çalışıp kısa bir sûre'nin bile mislini getirememeleriyle âyetin sırrı zuhur etmiş ve insanların aczi sabit olunca Kur'an’ın muciz olduğu tahakkuk, ey lemistir. Şu halde cinnilere nazaran muciz olduğu ise evleviyetle sabittir. Zira; insanlardan belagat ve fesahat sahibi lisan-ı Kur'an üzere söyleyen araplar aciz olunca o lisanın gayrı lisan sahibi olan cinnilerin aczi şüphesizdir.

وَلَقَدۡ صَرَّفۡنَا لِلنَّاسِ فِى هَـٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ مِن كُلِّ مَثَلٍ۬ فَأَبَىٰٓ أَكۡثَرُ ٱلنَّاسِ إلاً ڪُفُورً۬ا (89)

[Zatıma yemin ederim ki muhakkak şu Kur'an'da biz nâsa her nevi manâyı ve misali tekrar tekrar beyan ettik ve asla şüphe bırakmadık. İşte Kur'an'da biz her şeyi izah ettiğimiz halde nâsın ekserisi kabulden imtina ettiler. Asla mütteız olmadılar ve durub-u emsal onlara ziyade etmedi, illâ kemâli şiddetle inkârlarını ziyade etti.]
Yani; nâsa şu Kur'an'da biz ibrete, ahkâm-ı dünyaya, âhirete, nübüvvete, ilahiyata ve ümemi salifenin ahvaline, cennete, cehenneme, vaad ü vaîde müteallik her neviden misâller getirdik ve maksadı izah ettik. Biz böyle tekrar tekrar beyan edince nâsın vazifesi; mucibiyle amel etmek iken ekserisi küfrân-ı ni'met ederek Kur'an'ı kabulden imtina ettiler. Binaenaleyh; nübüvveti inkârla hali şirkte kaldılar.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın muciz olduğunu ve Kur'an'da nâsa ahkâmını anlatmak için bir çok misaller getirdiğini beyandan sonra müşriklerin Kur'an'a kanaat etmeyip başka mucizeler istediklerini beyan etmek üzere :

وَقَالُواْ لَن نُّؤۡمِنَ لَكَ حَتَّىٰ تَفۡجُرَ لَنَا مِنَ الأرۡضِ يَنۢبُوعًا (90)

buyuruyor.

[Kâfirler «Ya Muhammed ! (S.A.) Sen bizim için Mekke arzından pınarlar akıtıp meydana getirmedikçe elbette biz sana iman etmeyiz» dediler.] Ve bu kadarla da iktifa etmiyerek sözlerine şunu da ilâve ettiler ve dediler ki :

أَوۡ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ۬ مِّن نَّخِيلٍ۬ وَعِنَبٍ۬ فَتُفَجِّرَ الأنۡهَـٰرَ خِلَـٰلَهَا تَفۡجِيرًا (91)

[«Veyahut senin için hurmadan ve üzümden bir bahçe olup o bahçenin ağaçlarının aralarından nehirler cereyan ederek şiddetle akmadıkça biz sana iman etmeyiz.»] İşte bu gibi menfeatleri görmedikçe iman etmeyeceklerini beyanla beraber yine dediler ki :

أَوۡ تُسۡقِطَ ٱلسَّمَآءَ كَمَا زَعَمۡتَ عَلَيۡنَا كِسَفًا أَوۡ تَأۡتِىَ بِٱلله وَٱلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةِ قَبِيلاً (92)

[Veyahut senin söylediğin gibi bizim üzerimize semayı parça parça düşürmedikçe veyahut bize karşı açıkta Allah'ı ve melekleri getirip göstermedikçe biz sana iman etmeyiz.] demekle azabın gelmesini veyahut Allah'ı ve melekleri görmek istediler ve bununla da kanaat etmeyerek dediler ki:

أَوۡ يَكُونَ لَكَ بَيۡتٌ۬ مِّن زُخۡرُفٍ أَوۡ تَرۡقَىٰ فِى ٱلسَّمَآءِ

[«Veyahut senin için altından ve gümüşten yapılmış müzeyyen bir ev olmadıkça veyahut sen semâya çıkmadıkça elbette biz sana iman etmeyiz» demekle imanlarını muhale ta'lîk ettiler.] Ve bilhassa Kur'an'a iman etmiyeceklerini beyan etmek üzere dediler ki:

وَلَن نُّؤۡمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتَّىٰ تُنَزِّلَ عَلَيۡنَا كِتَـٰبً۬ا نَّقۡرَؤُهُ ۥ‌ۗ

[«Ya Muhammed ! (S.A.) Sen bizim üzerimize açık bir kitap inzal edip o kitabı biz okumadıkça mücerred senin semaya çıkman için elbette biz sana ve Kur'an'a iman etmeyiz» demekle birtakım mu'cizât istediler.]

قُلۡ سُبۡحَانَ رَبِّى هَلۡ كُنتُ إلاً بَشَرً۬ا رَّسُولاً۬ (93)

[Habibim ! Sen bunlara «Beni terbiye eden Rabbımı cemi' nekâisten tenzih ederim. Zira; ben olmadım, illâ sizin gibi beşer oldum ve taraf-ı ilâhîden sizi irşâd için gönderilmiş Resûlum» de ve bu taleplerini reddet.]
Yani; müşrikler imanlarını muhale talik ederek birtakım tekâlifte bulundular. Çünkü; Taberî, Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bir akşam Mekke'nin eşrafı Ka'be'nin damına içtima ederek Resûlullah'ı davet ederler. Resûlullah imanlarına ümit ederek teşrif edince «Ya Muhammed (S.A.) Sen garîb bir davada bulunuyorsun. Putlarımıza sebbedip âbâ ü ecdadımızı tahtıe ediyorsun. Bundan maksadın dünya ise ne istersen verelim ve kendimize seni reis intihap edelim» dediler. Resûlullah «Ben taraf-ı İlâhîden meb'ûs Resûlum. Ahkâmını size tebliğ ettim. Kabul ederseniz dünya ve âhirette nasibinizi alırsınız ve eğer kabul etmezseniz bütün saadetten mahrum olursunuz» deyince onlar «Madem ki sözünden dönmüyorsun, nübüvvet davasında ısrar ediyorsun. Şu tekliflerimizi kabul ve arzularımızı yerine getir de sana iman edelim» demişlerdi. İşte o mecliste vaki olan tekliflerini tasvir için Cenab-ı Hak bu âyetlerini inzal etmiş ve istedikleri altı nevi mucizeden her birini beyan buyurmuştur :
B i r i n c i t a l e p l e r i : dediler ki: «Ya Muhammed ! (S.A.) Madem ki nübüvvet davasında sebat ediyorsun. Mekke arazisi dardır. Sen bizim için Mekke'nin etrafında pınarlar akıt. Bol bol içelim, ekinler ekelim, bağlar dikelim. Ziraatimiz genişlesin, karnımız doysun biz de sana iman edelim. Bize böyle bolluk temin etmedikçe biz sana iman etmeyiz». Bu teklifleriyle Mekke vadilerinde Şam vadileri gibi suların cereyanını istediler.
İ k i n c i t a l e p l e r i ; Dediler ki: «Umuma ait pınarlar akıtmadığında, bari kendi nefsine ait hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu bir bağ olsun ki o ağaçların aralarından sular aksın ve ağaçlarda bir çok meyveler meydana gelsin görelim». Müşrikler böyle bir bahçe görmedikçe iman etmeyeceklerini söylediler.
Ü ç ü n c ü t a l e p l e r i : Dediler ki: «Gerek umuma, gerek nefsine ait hayır yapmıyacaksan bari şer yap. Zira; bazı kere biz iman etmediğimiz takdirde semâdan azap geleceğini söylersin. Kendi itikadınca o gelecek azabı getir, semayı parça parça üzerimize düşür». Bu suretle semadan azap gelmeyince iman etmiyeceklerini söylediler.
D ö r d ü n c ü t a l e p l e r i : Dediler ki: «Sen kendi tarafından Resûl olduğun Allah'ı ve onun meleklerini bize mukabil olarak getir. Onlar senin Resûl olduğuna şehâdet etsinler. Biz karşımızda görelim ve onları görmeyince sana iman etmeyiz». Bu talepleri ile imanlarını muhale ta'lîk ettiler.
B e ş i n c i t a l e p l e r i : Dediler ki : «Sen kendin için altından ve gümüşten yapılmış müzeyyen bir hane inşâ edip gözlerimiz görmedikçe iman etmeyiz». İşte böyle bir haneyi görmedikçe iman etmiyeceklerini beyan ettiler.
A l t ı n c ı t a l e p l e r i : Dediler ki: «Sen merdiven kurup gözümüzün önünde semaya çıkmadıkça biz sana iman etmeyiz». Bu talepleri ile imanlarını bir takım müşkülâta talik ettiler.
Resûlullah bunların bu hallerini görüp imanlarından me'yûs olunca o meclisten kalktı ve Resûlullah'ın halası oğlu (Abdullah b. Umeyye) de kalktı ve «Ya Muhammed ! (S.A.) Sen hiç bir teklifi kabul etmedin. Sen semaya çıksan dahi bize semadan bir kitap getirip o kitabı okumadıkça sade mücerret semaya çıktığın için elbette biz sana iman etmeyiz» deyince Cenab-ı Hak Resûlune «Habibim ! Sen onların bu taleplerine cevap olarak beni envâı ni'metleriyle terbiye eden Rabbımı cemi' nekâisten tenzihe ve cehaletinize teaccüp ederim. Zira; Ben de sizin gibi beşerim ve beşeriyette sizinle benim hiç bir farkımız yoktur. Şu kadar ki ben taraf-ı İlâhîden sizi irşâd için gönderilmiş Resûlum. Sizin istediğiniz şeyleri halkedecek Allah-u Tealâ'dır. İsterse halkeder, istemezse halketmez, benim davamı ispata kâfi mucizem vardır. Binaenaleyh; Sizin bunları istemeniz inattan ibaret olduğu için Allah-u Tealâ halketmez. Zira; halketmiş olsa yine inat edecek ve başka şeyler isteyeceksiniz de» buyurdu ve hane-i saadetine me'yûsen avdet edip mahzun olunca bu vak'ayı tasvir ve tescil için bu âyetler nazil olmuştur.
Müşrikler ülûhiyetin evsafını risalette ve risaletin evsafını ülûhiyette aramakla cehaletlerini tamamen meydana koyduklarından Cenab-ı Hak Resûlune teşbihle emretmiştir. Zira; «Allah-u Tealâ'yı bize getirmeyince iman etmeyiz» demek Cenab-ı Hakkın gelmek ve gitmekten münezzeh olduğunu bilemediklerini meydana koymaktır.
Beyzavî'nin beyanı veçhile (يَنۢبُوعًا) bir pınar ki suyu çok, daima akar, kesilmez, (كِسَفًا) , (لفظاً) , (معناً) ve (قطعاً) gibi parça manâsınadır. (قبيلا) davasına kefil manâsına olduğu gibi mukabil manâsını dahi müfiddir. Yani «Allah-u Tealâ'yı davana kefîl ve şahit olduğu halde bize mukabil karşımıza getirmedikçe iman etmeyiz» demektir. Z u h r u f ; altından ve gümüşten ziynet manâsınadır. (لرقيك) yalnız semaya çıkmaklığın için iman etmeyiz. Binaenaleyh; semaya çıkmakla beraber bizim okuyacağımız müdevven bir kitap da beraber getirmelisin» demektir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin şüphelerini ve bazı taleplerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

وَمَامَنَعَ ٱلنَّاسَ أَن يُؤۡمِنُوٓاْإِذۡ جَآءَهُمُ ٱلۡهُدَىٰٓ إلآً أَن قَالُوٓاْأَبَعَثَ الله بَشَرً۬ارَّسُولاً۬ (94)

buyuruyor.

[Nâsa hidayet olan Kur an geldiğinde onları imandan hiç bir şey menetmedi. Ancak «Allah-u Tealâ beşeri Resûl olarak gönderdi mi?» demeleri menetti.]

قُل لَّوۡ كَانَ فِى الأرۡضِ مَلَـٰٓٮِٕڪَةٌ۬ يَمۡشُونَ مُطۡمَٮِٕنِّينَ لَنَزَّلۡنَا عَلَيۡهِم مِّنَ ٱلسَّمَآءِ مَلَڪً۬ا رَّسُولاً۬ (95)

[Habibim ! Sen onlara cevapta de ki «Eğer yer yüzünde kemâl-i istirahatle ikamet eder oldukları halde yürür melekler olsaydı Biz Azimüşşân onlar üzerine semadan Resûl olarak melek gönderirdik velâkin yer yüzünde ikâmete ve imâra memur melekler olmadığından melekten Resûl göndermedik.»]
Yani; kâfirlerin emr-i nübüvvette şüphelerinden birisi de beşeriyeti nübuvvete münafi görmeleridir. Zira; -nâsâ doğru yolu- gösterir aynı hidayet olan Kur'an gelip hakayıkına muttali' olduklarında onları iman etmekten hlçbir şey menetmedi. İllâ «Allah-u Tealâ beşeri Resûl olarak gönderdi mi?» demeleri menetti. Çünkü; onlar beşeriyetle risalet arasında münafat gördüler, «beşer, kendi misilli beşerin noksanını ikmâle nasıl memur olur? Eğer Allah kullarını ıslâh için Resûl göndermiş olsaydı melek gönderirdi.» demekle beşerin mansıb-ı risalete ta'yîn olunacağında şüphe ettiler. Halbuki devr-i Âdem'den beri insanlara Resûl beşerden olduğu ve bilhassa pek büyük Resûl tanıdıkları ve kendisine nisbetle ifithar ettikleri İbrahim Aleyhisselâm'ın beşer olduğunu bildikleri halde bu itirazları hamakat ve inatlarına sarih bir delildir. Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen onların şu itirazlarına karşı de ki, «Eğer yer yüzünde sakîn olarak Benî Âdem gibi yürür meIekler olsaydı, biz onlar üzerine semâdan kendi cinslerinden Resûl olarak melek gönderirdik. Zira; cinsin cinse Resûl olması akla ve hikmete muvafıktır. Çünkü, risâlette ülfet ve ünsiyet lâzım, bu ise biribirinin hâline vakıf olan cinsiyetle olur. Halbuki melekle beşer arasında cinsiyet olmadığı cihetle emr-i risâletten maksad-ı aslî olan irşâd ve tebligât hasıl olamaz.» demekle şüphelerini izale et.
Tefsir-i Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Allah-u Teaâl'nın Resûlune vermiş olduğu Kur'an vesair mucizât bunların istedikleri mucizelerden daha büyük ve davay-ı nübüvveti ispata kâfi olduğundan başka mucize istemez mücerret inat ve mükâbereden ibaret olduğu cihetle iman etmeyeceklerini bildiği için Cenab-ı Hak halketmemiştir.
Hulâsa; müşriklerin imanlarına mani olan beşerin beşere risaletini baîd addetmeleri ve yer yüzündeki halk melek olsa Resûllerinin dahi melek olacağı ve arz üzerinde, imarına memur ve sakin olan halkın beşer olduğundan Resûllerinin de beşer olması akla ve hikmete muvafık olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin teannüt ve temerrüdlerini beyandan sonra mucize talebine hacet olmadığını beyanla tehdit etmek üzere:

قُلۡ ڪَفَىٰ بِٱلله شَہِيدَۢا بَيۡنِى وَبَيۡنَڪُمۡ‌ۚ إِنَّهُ ۥ كَانَ بِعِبَادِهِۦ خَبِيرَۢا بَصِيرً۬ا (96)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen kâfirlere cevapta de ki «Allah-u Tealâ davamın sadık olduğuna yedimde mucizelerimle şehadet etti. Binaenaleyh; Allahü Tealâ sizinle benim beynimizde şâhid yönünden kâfi oldu. Zira Allah-u Tealâ; kullarının zahir ve batın hallerini bilir ve cümle işlerini görür.» Şu halde benim nübüvvetime Allah-u Tealâ şehadet edip elimde enva-ı mucizâtı halketmekle nizaı kat'eden te’yîdât-ı İlâhiyesi meydanda olduğu cihetle sizin istediğiniz mucizelere ihtiyaç kalmamıştır. Binaenaleyh; inadınızın cezası size aittir.]
Bu âyet; Resûlullah'ı tesliye ve kâfirleri tehdittir. Çünkü; Resûlunün davasına Allah'ın şahit olması ve kullarının ahvalini bilip görmesi tesliye ve tehditten başka bir şey değildir.

***
Vâcib Tealâ tehdidini icmâlen beyandan sonra dalâlette olanları tafsil ve dalâleti irtikâp edenleri tehdit etmek üzere :

وَمَن يَہۡدِ الله فَهُوَ ٱلۡمُهۡتَدِ‌ۖ

buyuruyor.

[Eğer bir kimseyi Allah-u Tealâ hidayette kılarsa ancak doğru yola temessükle mühtedî odur.]

وَمَن يُضۡلِلۡ فَلَن تَجِدَ لَهُمۡ أَوۡلِيَآءَ مِن دُونِهِۦ‌ۖ

[Eğer bir kimseyi su-ü ihtiyarına binaen Allah-u Tealâ idlâl ederse habibim ! Sen onlar için Allah'ın gayrı elbette dostlar bulamazsın ki o dostları onları Allah'ın azabından kurtarsın.]

وَنَحۡشُرُهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمۡ عُمۡيً۬ا وَبُكۡمً۬ا وَصُمًّ۬ا‌ۖ

[Biz o ıdlâl ettiğimiz kimseleri yevm-i kıyamette kör, dilsiz ve sağır oldukları halde yüzleri üzerine hasrederiz.]

مَّأۡوَٮٰهُمۡ جَهَنَّمُ‌ۖ

[Zira; onların mahalleri cehennemdir.]

ڪُلَّمَا خَبَتۡ زِدۡنَـٰهُمۡ سَعِيرً۬ا (97)

[Her ne zaman onların etlerini ve derilerini yakmakla Cehennemin alevi azalırsa biz derilerini ve etlerini iade etmekle onlara Cehennemin alevini ziyade ederiz.]

ذَٲلِكَ جَزَآؤُهُم بِأَنَّهُمۡ كَفَرُواْ بِـَٔايَـٰتِنَا

[İşte şu azap bizim âyetlerimize küfürleri sebebiyle onların cezasıdır.]
Yani; Bir kimse iradesini hidayete sarfla Allah-u Tealâ onu hidayette kılarsa ancak doğru yolu bulmak sebebiyle hidayete vasıl olan odur, ama bir kimse ki iradesini dalâlete sarfla Allah-u Tealâ onu dalâlette kıldı. Habibim ! Sen onlar için Allah'ın gayrı onları azaptan kurtaracak yardımcılar bulamazsın. Biz Azimüşşân onları yevmi kıyamette gözleri görmez kulakları duymaz ve dilleri söylemez oldukları halde hasrederiz. Zira; onlar dünyada imanı kabulden istikbâr ettikleri cihetle dünyadaki kibirlerine ceza olarak yüzleri üzerine zelîl ve hakir.olarak haşrolunurlar. Dünyada hakkı görmediklerine mukabil gözleri kör, hakkı duymadıklarına bedel kulakları sağır ve doğru söylemediklerine bedel dilsiz olarak arsa-i mahşere gelirler ve dünyada işledikleri amel üzere ceza görürler. Zira onların sığınacak mahalleri Cehennemdir, Cehennemden başka yerleri yoktur. Her ne zaman ki etleri ve derileri yanmakla Cehennemin alevi sükûnet bulur hafiflerse biz onların muzmahil olan vücudlarını iade etmekle Cehennemin alevini ziyade ederiz. ÇünKü; onlar âhireti tekziple iadeyi inkâr etmişlerdi. O inkârlarına mukabil biz onların yanmış vücutlarını ve Cehennemin şiddetini iade eder ve devam ettiririz. İşte şu nevi azaplar bizim vahdaniyetimize delil olan âyetlere ve Kur'an'a küfretmeleri sebebiyle onların cezalarıdır.
Bu âyette beyan olunduğu veçhile «yüzleri üzerine nasıl yürürler?» sualine Resûlullah'ın «Dünyada iki ayakları üzerinde yürütmeye kaadir olan Allah-u Tealâ âhirette yüzleri üzerine dahi yürütmeye kaadirdir» buyurduğu Hazret-i Enes'in rivayetiyle Nisâbûrî ve Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. Binaenaleyh; Resûlullah'ın «Yevm-i kıyamette nâs üç sınıf üzere kalkar :
B i r i n c i s i ; yaya.
İ k i n c i s i ; binitli.
Ü ç ü n c ü s ü ; yüzleri üzerine yürürler» buyurunca hazır bulunan Ashabı Kiram tarafından «yüzleri üzerine nasıl yürürler?» denildiğinde aynı cevabı verdiği (Ebu Hüreyre) hazretlerinden dahi mervîdir. Şu halde bu hadisler âyeti tefsir ettiği cihetle Ehl-i küfrün âhirette yüzleri üzerine haşrolunacakları hakikidir, tevile hacet yoktur.
Beyzavî ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile kâfirlerin gözleri görürse de rahat edecek ve gözlerini dinlendirecek şeyleri göremezler, kezâlik dilleri söylerse de taraf-ı İlâhîden kabul olunacak bir şey söyleyemezler ve kulakları duyarsa da telezzüz. edecekleri bir şeyi duymazlar demektir. Şu tevcihe nazaran kâfirlerin göreceklerini, duyacaklarını ve söyliyeceklerini beyan eden âyetlerle bu âyet beyninde münafaat yoktur. Yahut bu âyet iptidaen haşrolunacakların hallerini beyan etmiştir. Çünkü; bu hâl üzere haşrolunup bir miktar ceza gördükten sonra arsa-i mahşerde kuvaları kendilerine iade olunacağı mervîdir. Buna nazaran göreceklerini, duyacaklarını ve söyliyeceklerini beyan eden âyetler arsai mahşerde olacak hallerini beyan ettiği cihetle bu âyete münafi değildir.
H a b t ; durmak ve hafiflemek manâsınadır. Seîr; Cehennemin yanar alevi manâsınadır. Yani «Her ne zaman Cehennemin ateşi hafiflerse biz onu söndürmez alevini ziyadelendiririz» demektir.
Hulâsa; Allah'ın hidayette kıldığı kimsenin doğru yola vasıl olacağı, Allah'ın dalâlette kıldığı kimseler için yardımcının bulunmıyacağı, onlar kıyamette kör, dilsiz ve sağır olarak kabirlerinden kalkacakları, onların meskenleri Cehennem olup her ne zaman Cehennemin alevi sönmeye yüz tutarsa alevinin tekrar ziyadeleneceği ve şu azapların sebebi onların küfürleri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nübüvveti inkâr edenlerin cevaplarını ve cezalarını beyandan sonra hasrı inkâr edenlerin cevaplarını beyan etmek üzere :

وَقَالُوٓاْ أَءِذَا كُنَّا عِظَـٰمً۬ا وَرُفَـٰتًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ خَلۡقً۬ا جَدِيدًا (98)

buyuruyor.

[Kâfirler haşri inkâr tarikiyle dediler ki: «Biz vefat edip kemik olup çürüyüp to? olduktan sonra kabrimizden kalkıp yeni bir mahlûk mu olacağız? Böyle şey olur mu ve çürümüş kemik ufalanmış toprak yeni bir insan olur mu ve bunu akıl kabul eder mi?» demekle haşri inkâra cesaret ettiler.]

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱلله ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَالأرۡضَ قَادِرٌ عَلَىٰٓ أَن يَخۡلُقَ مِثۡلَهُمۡ

[Ve şu minval üzere haşri inkâr ederler de bu kadar cesametle gökleri ve yeri halk eden Allah-u Tealâ'nın onların mislini halketmeye kaadir olduğunu görmediler mi? Semâvât ve arzın cesametlerine bakıp da onları yaratmaya kaadir olan Allah'ın bunları tekrar iadeye kaadir olduğunu bilmediler mi?] Hem gördüler hem de bildiler. İbtidâen icada kaadir olan Allah-u Tealâ'nın sonra iadeye kaadir olacağı evleviyetle sabit değil mi? Ve iade, ibtidâen icaddan daha kolay değil mi?
وَجَعَلَ لَهُمۡ أَجَلاً۬ رَيۡبَ فِيهِ

[Allah-u Tealâ onlar için kendisinde asla şüphe olmayan bir ecel halketmedi mi? Ve ecel halkettiğini görmediler mi? Bunda da şüpheleri var mıdır?]

فَأَبَى ٱلظَّـٰلِمُونَ إلاً كُفُورً۬ا (99)

[Bunların hepsini.gözleri önünde görüp bilirler velâkin zalimler her şeyden imtina ederler, ancak küfürden imtina etmezler.] Çünkü zalimler hakkı kabulden, haşri ikrardan, âhirete imandan imtina ederler ve ancak şiddetle küfürden imtina etmeyip onda ısrar ederler.
Beyzavî'nin beyanı veçhile kendisinde şüphe olmayan e c e l le murad; Herkesin vefatı için tayin olunan zamandır. Çünkü; bunda hiç kimsenin şüphesi yoktur. Yahut; yevm-i kıyamettir. Bunda da şüphe yoktur. Zira; aklî ve nakli deliller kıyamette şüphe bırakmamıştır. Şu halde kıyametin levazımından olan hasrın vukuunda dahi şüphe yoktur.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin Mekke arazisinde suyun cereyanını, bağlar, bahçeler meydana gelmesini, rızıklarının çok olmasını istediklerini, beşeriyetin risalete münafî olduğunu iddia ettiklerini, kıyamette nasıl haşrolunacaklarını ve hasrı inkâr ettiklerini beyandan sonra eğer kendileri arzın hazinelerine malik olsalar buhledeceklerini beyan etmek üzere :

قُل لَّوۡ أَنتُمۡ تَمۡلِكُونَ خَزَآٮِٕنَ رَحۡمَةِ رَبِّىٓ إِذً۬ا لأَمۡسَكۡتُمۡ خَشۡيَةَ إِلاًِنفَاقِ‌ۚ وَكَان إِلاًِنسَـٰنُ قَتُورً۬ا (100)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen kâfirlere de ki «Eğer siz Rabbımın ihsan hazinelerine malik olsanız malik olduğunuz takdirde infak korkusundan imsak edersiniz.» Halbuki insan nefsinde mümsik oldu.]
Yani; Mekke havalisinde nehirlerin cereyanı ile haraset ve ziraatin tevessuunu mucize olarak senden isteyenlere sen de ki «Cenab-ı Hakta sizin zannınız gibi buhul ve imsak şaibesi yoktur. Zira; buhul ve imsak insanlara mahsus ahlâk-ı zemîmedendir. Binaenaleyh; siz Rabbımın tükenmez rahmet hazinelerine malik olsanız infâk edemezsiniz. Çünkü; infâk edince tükenir korkusu her tarafınızı ihata ettiği cihetle tabiatınızda olan buhul sizi infaktan meneder. Zira; fiefs-i insan bahîldir.»
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile her ne kadar insanın bazı efradında cûd ü kerem ve sehâ olursa da esas itibariyle insan muhtaç ve zayıf bir mahlûk olduğundan tab'ında imsak vardır. Binaenaleyh; bazı kimse sevap ümidine ve bazısı da medih ve senaya muhabbetine binaen sehâvet yapar, fakat emri arızîdir. Yahut «Cins-i insan mümsik» demektir. Şu halde cinsinde buhul olmak her ferdinde buhul olmasını icab etmez. Meselâ; «Enbiya-yı kiram hazerâtında buhlolmaz» diyerek bu âyete itiraz varid olamaz. Zira âyet; cins-i insanda buhlolduğunu beyan edince bazı ferdin sehâsı âyete münafî denemez. Yahut âyet; ekserin halini beyan için varid olmuştur. Yani «Ekser-i insan bahil oldu» demektir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin en büyük mucize olan Kur'an'a kanaat etmiyerek başka mucize istediklerini beyan ettikten sonra Hz. Musa'nın bir çok mucizesi olduğu halde Fir'avunun ve etbâının iman etmediklerini beyanla mucizenin bir olmasıyla müteaddit olması beyninde fark olmadığını beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَىٰ تِسۡعَ ءَايَـٰتِۭ بَيِّنَـٰتٍ۬‌ۖ فَسۡـَٔلۡ بَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ إِذۡ جَآءَهُمۡ

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak Musa Aleyhisselâma biz dokuz âyet verdik. O âyetler açık herkesin anlayabileceği bir derecededir. Binaenaleyh; Sual et habibim Benî İsrail'e Musa Aleyhisselâm onlara geldiğinde ne gibi vakalar cereyan etti?]

فَقَالَ لَهُ ۥ فِرۡعَوۡنُ إِنِّى لأَظُنُّكَ يَـٰمُوسَىٰ مَسۡحُورً۬ا (101)

[Musa Aleyhisselâm Firavun'a ve etbâına mucizelerini izhâr edince Firavun ona dedi ki: Ya Musa ! Ben seni muhakkak sihrolunmuş ve aklına bir halel gelmiş zannediyorum.]

Yani; Ey Müşrikler ! Çok mucize olmakla iman etmeniz lâzım gelmez. Zira; biz Firavun ve etbâına Resûl gönderdiğimiz Musa Aleyhisselâma dokuz mucize verdik. Onlar bu açık mucizeleri gördükleri halde iman etmediler. Şu halde ya Ekrem-er Rusûl ! Sen beni İsrail'e sual et. Musa Aleyhisselâm onlara geldiğinde neler söylediler ve mucize gelince niçin iman etmediler. İşte onlar, mucizenin kesretiyle beraber iman etmedikleri gibi müşriklerin istedikleri mucizeleri getirsen yine iman etmezler. Çünkü; mucizenin çokluğu fayda etmez, kanaat etmek lâzımdır. Hz. Musa bu kadar açık mucizelerle geldiği halde Firavun ona «Ya Musa ! Ben seni sihrolunmuş zannediyorum. Zira; söylediğin sözler aklı tam bir kimsenin sözleri değildir» demekle imandan i'râz etti.
Hâzin, Kazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın dokuz âyeti; Asa, yedi beyzâ, çekirge, bit, kurbağa, Nil'in kibtiler hakkında kan olması, taştan suyun akması, denizin yol olması ve Tur dağından bir parçanın yerinden ayrılıp Beni İsrail'i tehdid için başları üzerinde durmasıdır. Bunlardan her birinin tafsilâtı bundan evvel beyan olunmuştur. Yahud â y e t le mürad; Cümle şeriatlar ve milletlerde riayet olunan ahkâm-ı diniyyedir. Çünkü; bir yahudinin Resûlullah'dan bu dokuz âyetin neden ibaret olduğunu sual ettiğinde Resûlullah'ın «Allah-u Tealâ'ya şirketmemek, bigayrı hakkın bir kimseyi öldürmemek, bir kimsenin malını çalmamak, zina etmemek, ribâ yememek, bir kimseye sihretmemek, afife olan bir hatunu zina ile itham etmemek, berîüzzimme olan bir şahıs hakkında jurnal vermemek ve esnâ-yı muharebede düşmandan kaçmamaktır» demekle cevap verdiği (Safvan b. Asâl) hazretlerinin rivayetiyle Taberî, Hazin ve Kazî'nin cümle-i beyanlarındandır. Bu dokuz ahkâm cümle enbiyânın şeriatlerinde sabit olup asla nesih ve tebdil vuku bulmamıştır. Binaenaleyh; cümle erbabı beyninde bu ahkâm mer'îyyülicrâdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resûlullah'ın Beni İsrail'den sualinin sebebi; kendi cevabının Benî İsrail'in kitaplarına muvafık olduğunu onlara bildirmekle nübüvvetini tasdik ettirmektir. Yahud Kazî'nin beyanı veçhile (فاسئِل) hitabı; Hz. Musa'yadır.
Yani «Ya Musa ! Benî İsrail'i Firavun'dan sual et. Onları arz-ı Filistin'e senin alıp götürmene müsaade iste. Verirse al götür» demektir.
Hulâsa; Hz. Musa'ya mühim dokuz mucize veyahut ahkâm verildiği, Hz. Musa'nın onlara geldiğinde iman edip etmediklerini Benî İsrail'den suale Resûlullah'ın memur olduğu ve Firavun'un Hz. Musa'ya «Ben seni sihrolunmuş ve aklı muhtel olmuş zannediyorum» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Firavun'un sözüne karşı Musa Aleyhisselâm’ın cevabını beyan etmek üzere :

قَالَ لَقَدۡ عَلِمۡتَ مَآ أَنزَلَ هَـٰٓؤُلاً۬ٓءِ إلاً رَبُّ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَالأرۡضِ بَصَآٮِٕرَ

buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm cevabında Firavun'a dedi ki «Allah'a yemin ederim şu âyetleri gözlerin görebileceği halde açık olarak inzal etmedi, illâ yerin ve göklerin Rabbısı inzal ettiğini muhakkak sen bildin ve bildiğin halde inat ediyorsun.»]

وَإِنِّى لأَظُنُّكَ يَـٰفِرۡعَوۡنُ مَثۡبُورً۬ا (102)

[Halbuki ya Firavun ! «Ben seni bütün hayrattan ayrılmış ve huzur-u İlâhîden tardolunmuş bir kimse zannediyorum» demekle Firavun'a mukabele etti.]
Yani; Musa Aleyhisselâm Firavun'un sualine cevaben «şu âyetleri davamın doğru olduğuna delâlet eder olduğu halde inzal etmedi, illâ semâvât ve arzın Rabbısı davamı ispat için inzal ettiğini sen muhakkak bildin ve bildiğin halde inat ettiğinden ben seni helake müstahak bir matrud zannediyorum.» demekle Firavun'u ilzama çalıştı.
(بصائِر) Beyzavî'nin beyanı veçhile (بينات تبصوك صدقى) manâsınadır. Yani «şu âyetler benim sıdkımı sana gösterir bir takım beyyineler olduğu halde âlemin Rabbısı inzal etti» demektir ki «bu âyetlerle hak ve hakikat görülür, fakat sen inat ediyorsun» demek olur. (مشبوراً) Hayırdan sarf ve şer üzere tab'olunmuş yani hayırdan tecerrüd ederek şerle ülfet etmiş demektir. Hz. Musa Firavun'un zanniyle kendi zannını karşılaştırdı. Çünkü; Firavun ona «Ben seni sihrolunmuş zannederim» dedi. Bu ise sırf yalandan ibaretti. Hz. Musa buna karşı «Ey Firavun ! Bu sözlerinle ben seni hayırdan uzaklaşmış ve şerle ülfet etmiş bir kimse zannediyorum» demekle mukabele etti. Musa Aleyhisselâm’ın bu kelâmı Firavun'un Allah'ı bildiğine delâlet eder. Çünkü; Hz. Musa Firavun'un bu âyetleri inzal eden âlemin Rabbısı olduğunu bildiğini velâkin haset ve riyasetine muhabbet için inat ettiğini beyan etmiş ve bu gibi hasis şeylere aldanârak küfrü irtikâp ettiğinden dolayı helake müstehak olduğunu kendine tefhim etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Musa Aleyhisselâm’ın şu cevabından sonra Firavun'un muamelesini beyan etmek üzere :

فَأَرَادَ أَن يَسۡتَفِزَّهُم مِّنَ الأرۡضِ فَأَغۡرَقۡنَـٰهُ وَمَن مَّعَهُ ۥ جَمِيعً۬ا (103)

buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm’ın mukabelesine karşı Firavun Benî İsrail'i korkutup arz-ı Mısır'dan kaçırmak murad etti. Onun şu hilesi üzerine biz Firavun'u ve maiyetinde olan kimselerin cemisini denize garkettik. Binaenaleyh; Firavun'un Benî İsrail'e yapmış olduğu hileyi aleyhine çevirdik ve ayağına dolaştırdık.]

وَقُلۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِۦ لِبَنِىٓ إِسۡرَٲٓءِيلَ ٱسۡكُنُواْ الأرۡضَ

[Ve Firavun'un maîyetiyle beraber inkırazından sonra Benî İsrail'e dedik ki «Arz üzerinde düşmanınız olan Firavun'un korkusundan emîn olarak sakin olun ve rahat edin.»]

فَإِذَا جَآءَ وَعۡدُ الأخِرَةِ جِئۡنَا بِكُمۡ لَفِيفً۬ا (104)

[«Ahiretin vaadi ve günü olan yevm-i kıyamet geldiğinde biz sizi birbirinizle sulehânız eşkiyânızla, âliminiz cahilinizle, zaliminiz mazlumunuzla ve âbidiniz fâsıkınızla karışık olduğunuz halde getirir ve beyninizde hükümle saîd olanları şakî olanlardan ayırırız» demekle Benî İsrail'in hatt-ı hareketlerini tayin ettik.] Firavun Benî İsrail'i tefrikaya düşürüp herbirini bir türlü bahane ile itham ederek arz-ı Mısır'dan katil, itlaf ve nefyetmekle perişan edip çıkarmak ve Mısır'ı onlardan tahliye ve Mısır arazisini Kıbtîlere tahsis etmek murad edince Allah-u Tealâ Hz. Musa vasıtasiyle Benî İsrail'ihalâs ve Firavun'u garkettiğini beyan buyurdu ki kıyamete kadar hile düşman zulmü itiyad eden kimselere ibret olsun, bu gibi zulüm ve hilenin akibeti helak olduğunu bilsinler, cesaret etmesinler. Çünkü; Bu gibi vukuât-ı sabıkayı esbâbıyla beraber Cenab-ı Hakkın bize Kur'an'da beyan etmesi bizim için ibret ve aynı ni'mettir.
Bu âyette iskânla emrolunan a r z la murad; Arz-ı Mısır olduğuna nazaran Firavun'un garkından sonra Hz. Musa'nın Benî İsrail'le beraber Mısır'a avdet edip bir müddet iskân olundukları fehmolunursa da esah olan arz ile murad; mutlaka arzdır ve Benî İsrail Mısır'a avdet etmemişler. Zira; diğer âyetlerde Firavun'un garkından sonra Benî İsrail'in (Arz-ı Tîh) de bir müddet kaldıkları ve Hz. Musa'nın Mikatı ve Tevrat'ın nüzulü ve tedricen Beyt-i Makdis'e malik olup orada karar ettikleri beyan olunup Mısır'a avdetlerine dair bir sarahat yoktur. Şu kadar ki bazı âyetlerde Firavun'un mülküne varis olduklarına işaret varsa da Firavun'un memleketi (Arz-ı Tîh) e de şamil olduğu cihetle memleketinden bir kısmına varis oldular demektir.
Hulâsa; Firavun'un Benî İsrail'i bir takım işkencelerle korkutup Mısır arazisinden onları çıkarmak murad ettiği, bu iradesi üzerine Cenab-ı Hakkın maîyetiyle beraber Firavun'u gark ve Benî israil'e Firavun'u garkettikten sonra arz üzerinde sakin olmalarını emreylediği, âhiretin zamanı geldiğinde «Sizi iyiniz kötünüze karışık olduğu halde arsa-i mahşere getiririz buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Hz. Musa'nın mucizelerini ve Firavun'un garkolunduğunu beyan ettiği gibi Kur'an'ın inzali hak ve hakikate mukarin olduğunu dahi beyan etmek üzere :

وَبِٱلۡحَقِّ أَنزَلۡنَـٰهُ وَبِٱلۡحَقِّ نَزَلَ‌ۗ وَمَآ أَرۡسَلۡنَـٰكَ إلاً مُبَشِّرً۬ا وَنَذِيرً۬ا (105)

buyuruyor.

[Biz Kur'an'ı hakka mukarin olarak inzal ettik ve Kur'an da hakka mukarin olarak nazil oldu. Habibim ! Biz seni irsal etmedik, illâ mübeşşir ve kavmini inzâr edici olduğun halde irsal ettik.]
Yani; Biz Kur'an'ı hakka mukarin ve inzalini icabeder hikmete mutabık olarak inzal ettik ki, ahkâm-ı bâtıldan ârî, emirleri, nehiyleri, durub-u emsali, rumuzât, işârâtı ve maarif-i hakâyıkı cümlesi ancak hakka mülâbis olarak nazil oldu. Habibim ! Biz seni maksatlardan hiç bir maksada mebnî kavmine irsal etmedik, ancak müminleri envâı hayrat ve lezâiz-i âhiretle tebşir eder, Kur'an'a iman etmiyenleri enva-ı azapla korkutur olduğun halde irsal ettik. Şu halde Kur'an'ın ahkâmı; tebşiri veya inzarı hâvî olduğu gibi seni Resûl göndermekteki hikmet de tebşir ve inzârla kulları ıslâh etmektir. Binaenaleyh Kur'an; inzalini icab eder hikmete muvafık olarak inzal olunduğu gibi kulların ıslâhına kâfi ahkâm üzerine müştemil olduğundan hak olarak da nazil olmuştur.
Medarik'te beyan olunduğuna nazaran hasta olan kimse üzerine bu âyet okunur ve okuyan kimse ağrı üzerine elini basarsa biiznillâh Tealâ hastalık zail olur.
Kur'an'ın ahkâmı vahdâniyyet-i ilâhiyyeye, sıfât-ı sübhâniyyeye, nübüvvete, meleklere ta'zîme, ahvâl-i âhirete ve ahkâm-ı sabite üzerine müştemil olduğu cihetle hakla nazil olduğu beyan olunduğu gibi Kur'an şeriat-i bakiye üzerine şamil olduğundan hakka mukarin olarak inzal olunduğu da beyan olunmuştur.
Bu âyeti Celilede e v v e l k i h a k la murad; arzın imarına ve insanların ıslâhına ve yer yüzünden fesadın refine müteallik Kur'an'ın 'inzalini icabeden hikmettir. İ k i n c i h a k la murad; itikâdiyâta ve ameliyata müteallik Kur'an'ın müştemil olduğu ahkâm olduğu cihetle manâlar beyninde fark olduğundan ikinci hak lâfzı zamir mevkiinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; Eğer ikisi bir manâya olsaydı (وَبِٱلۡحَقِّ) yerinde (وبه نزل) denilse de olabilirdi.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın hakka mukarin olarak inzal olunduğunu beyandan sonra Kur'an'ın hakla batıl beynini tefrik için müteferrik surette nazil olduğunu beyan etmek üzere :

وَقُرۡءَانً۬ا فَرَقۡنَـٰهُ لِتَقۡرَأَهُ ۥ عَلَى ٱلنَّاسِ عَلَىٰ مُكۡثٍ۬ وَنَزَّلۡنَـٰهُ تَنزِيلاً۬ (106)

buyuruyor.

[Habibim ! Senin Kur'an'ı teenni ile nâsa okuman için biz Kur'an'ı fırka fırka kıldık ve yirmi üç senede o Kur'an'ı inzal etmekle inzal ettik.]
Yani; kâfirler her ne kadar cehaletlerine binaen Kur'an'ın müdevven bir kitap olarak inzal olunmadığına itiraz ederlerse de Biz Kur'an'ı tafsil ettik, sûrelerini ve âyet'lerini ayrı ayrı inzal ettik ki sen o Kur'an'ı nâsa acele etmeden ve mühletle okuyasın, hâdisenin icabına ve zamanın iktizasına göre inzal ettik ki nâs kemâl-i teenni ve huzurla dinlesinler, manâsını lâyıkıyla anlasınlar. Yirmi üç senede tedriçle inzal ettik ki nâsa hıfz-ı kolay olsun ve bir hâdiseye göre nazil olduğundan kıyamete kadar o hükmü aynı hâdisenin emsalinde tatbik etmekte müşkilât çekmesinler.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet-i Celile; Kur'an'ın defaten nazil olmadığına itiraz edenlere cevabı ve müteferrik nazil olduğunun hikmetini de mutazammındır. Zira; havadisin hükmünü beyan için her hâdiseyi mübeyyin âyet gelmesi elbette payidar ve manidar olup kalplerde takarrürü ziyade olacağında şüphe olmadığı gibi bir hâdisenin hükmünü anlayıp dinleyip hazmettikten sonra diğer hâdise hakkında ikinci bir hükmün gelmesi elbette defaten bir kitabın gelmesinden daha kuvvetli ve müzeyyedlidir.
(فرقناه) parça parça tafsil üzere gelmek manâsına olduğu gibi hakla batıl beynini tefrik manâsını dahi mutazammındır. Çünkü Kur'an; müteferrik olarak nazil olduğu gibi hakla batıl beynini dahi tefrik ettiği malûmdur. M ü k s s ; mühlet ve teenni manâsınadır ki Resûlullah'ın âyetler geldikçe halkın anlayabileceği bir raddede okumasını ve acele etmemesini dahi mutazammındır.

***
Vâcib Tealâ Kur'an’ın müteferrik bir surette nazil olduğunun hikmetini beyandan sonra Resûlune hitâb olarak :

قُلۡ ءَامِنُواْ بِهِۦۤ أَوۡ لاً۬ تُؤۡمِنُوٓاْ‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Sen Kur'an'a itiraz edenlere de ki «Ey müşrikler ! Kur'an'a iman edin veya iman etmeyin.»] Zira; Kur'an'a nazaran sizin iman edip etmemeniz müsavidir. Çünkü; sizin iman etmemenizden Kur'an'a bir zarar gelmez.

إِنَّ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ مِن قَبۡلِهِۦۤ إِذَا يُتۡلَىٰ عَلَيۡہِمۡ يَخِرُّونَ للاذۡقَانِ سُجَّدً۬ا (107)

[Zira şol kimseler ki Kur'an’ın nüzulünden onlara ilim verilmişti. Onlar üzerine Kur'an tilâvet olunduğunda secde eder oldukları halde yüzleri üzerine kapanırlar.] Ve yalnız secdeye kapanmakla iktifa etmezler, secdelerinde derler ki :

وَيَقُولُونَ سُبۡحَـٰانَ رَبِّنَآ إِن كَانَ وَعۡدُ رَبِّنَا لَمَفۡعُولاً۬ (108)

[Biz «Rabbımızı cemi' nekâisten tenzih ederiz. Zira; Rabbırnızın vadi elbette haktır. Binanealeyh; muhakkak vaki olacaktır.»]
Yani; Ya Ekrem-er Rusûl ! Sen Kur'an'ın müdevven bir kitap olmadığına irâz eden müşriklere de ki «Sizin Kur'an'a iman edip etmemeniz müsavidir. Zira imanınız Kur'an'a şeref vermediği gibi iman etmemeniz de noksan olmasını icabetmez. Binaenaleyh; isterseniz iman edin fayda görün, isterseniz iman etmeyin zarar görün. Çünkü; iman ederseniz faydası ve iman etmezseniz zararı size aittir. Ama şol kimseler ki Kur'an'ın nüzulünden evvel ehl-i Kitaptan kendilerine ilim verilip doğru bir din taharrisinde bulunanlar ve din-i Muhammedînin zuhuruna intizar edenler üzerine taraf-ı risaletten Kur'an tilâvet olunduğunda Allah'ın emrine tazim ve Kur'an'ın bahşettiği ni'mete şükür için secde ederler, secdelerinde derler ki «Bizim Rabbımız cemi' nekâisten münezzeh ve müberrâdır. Binaenaleyh; cemi' nekâisten takdis etmek bizim üzerimize vaciptir. Zira; Rabbımızın gerek kütüb-ü sabıkada ve gerek Kur'an'da bize vaadi elbette vaki olacaktır.»
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an'dan evvel kendilerine kitap verilen kimselerle murad; (Zeyd b. Amr b. Nü feyl), (Selman-ı Farisî) ve ehl-i kitap ulemasından iman edenlerdir.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette v a ' d - i İ l â h î ile murad; Tevrat'ta ve İncil'de Kur'an'ın inzaline ve Ahir zaman nebisinin ba'solunacağına dair vaad-i ilâhîdir. Yani «Biz Rabbımızı nekâisten tenzih ederiz. Zira; Rabbımızın bize vadettiği Kur'an ve tebşir ettiği Resûl elbette haktır ve vaadi veçhile geldiler ve biz de iman ettik» dediler. (يَخِرُّونَ) yüzleri üzerine düştüler demektir. (للاذۡقَانِ) zekan lâfzının cemidir. Z e k a n ; Çene kemiği ise de burada secde edenlerin yüzleri muraddır. Yani «secde için Allah'ın emrine ta'zîm ve vadettiği Kur'an'ı inzal edip Resûlunü gönderdiğine şükür olmak üzere yüzleri üzerine secde ettiler» demektir

وَيَخِرُّونَ للاذۡقَانِ يَبۡكُونَ

[Kur'an'ın hakayıkına âlim olanlar Kur'an'ın manâsını tefekkür edip hasıl olan teessür üzerine ağlar oldukları halde secdeye kapanırlar.]

وَيَزِيدُهُمۡ خُشُوعً۬ا (109)

[Kur'an'ı işitmek onların rikkat-i kalplerini ziyade eder.] Zira; Kur'an okunup mutazammın olduğu hakayıkı düşündükçe Allah'tan korkuları, tevazuları ve gözlerinin yaşlan tezayüd eder.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile (يخرون) tekrar zikir olundu. Zira maksat; muhteliftir. Çünkü; Evvelinde secdeye kapandıkları, ikincide secdeye ağlayarak kapandıkları beyan olunmuştur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an okunurken ağlamak müstehap olduğuna bu âyette işaret vardır. Çünkü Cenab-ı Hak tilâvet-i Kur'an esnasında ağlayanları bu âyette sena etmiştir. H u ş u ; kalbin rikkatiyle beraber gözün yaşarmasıdır.

***
Vâcib Tealâ ehl-i ilimden iman edenlerin Kur'an okunduğunda secde ettiklerini ve ağladıklarını ve Kur'an onların huzu' ve huşû'larını ziyade ettiğini beyandan sonra huşû'un keyfiyetini beyan etmek üzere :

قُلِ ٱدۡعُواْ ٱلله أَوِ ٱدۡعُواْ ٱلرَّحۡمَـٰنَ‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim ! Sen nâsın gafil olanlarına de ki «Siz zat-ı ulûhiyeti isterseniz (Allah) ismiyle çağırın, isterseniz (Rahman) ismiyle çağırın.»]

أَيًّ۬ا مَّا تَدۡعُواْ فَلَهُ الأسۡمَآءُ ٱلۡحُسۡنَىٰ‌ۚ

[Allah'ın isimlerinden gerek esmâ-ı zâtiyesinden ve gerek esmâ-ı sıfâtiyesinden hangisiyle çağırır ve tesmiye ederseniz Allah'ın zatına ve sıfatına delâlet eder esmâ-ı hüsnâsı vardır.]

وَلاً۬ تَجۡهَرۡ بِصَلاً۬تِكَ وَلاً۬ تُخَافِتۡ بِہَا وَٱبۡتَغِ بَيۡنَ ذَٲلِكَ سَبِيلاً۬ (110)

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Namazını müşriklerin işiteceği kadar alenî yapma ki müşriklerin itale-i lisanlarını mucip olmasın ve arkanda bulunan cemaatin işitmeyeceği kadar gizli yapma ki cemaat Kur'an'ı işitmekten mahrum olmasın ve cehirle ihfâ arasında bir tarîk ara ki ifratla tefritten kurtulmuş ve adalete riayet etmiş olasın.]
Burada iki âyet terceme olunmuştur :
B i r i n c i âyetin sebebi nüzulü; Resûlullah'ın Cenab-ı Hakkı (Allah) ve (Rahman) isimleriyle zikretmesi üzerine (Ebu Cehil) ve emsali müşrikler «Muhammed (S.A.) bizi müteaddit Âliheden nehyettiği halde kendi müteaddit Âlihe zikrediyor» demeleri üzerine zikrolunan isimlerin cümlesi bir zatın ismi olduğunu ve daha bir çok isimleri bulunduğunu, zatına ve sıfatına delâlet eden isimlerden herhangisiyle zikrolunsa caiz olduğunu beyan için bu âyetin nazil olduğu Nisâbûrî, Kazı ve Hâzin'in beyanâtı cümlesindendir.
İ k i n c i âyetin sebebi nüzulü; Resûlullah cehren kıraat olunan namazları edâ ederken Resûlullah'ın sedasını işiten müşriklerin fena söylemeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu (İbni Abbas) hazretlerinden mervîdir..
Beyzavî'nin beyanı veçhile Resûlullah ashabının ahvalini teftiş ettiğinde (Ebu Bekir) hazretlerini namazda gayet gizli okuduğunu ve Hz. Ömer'in büyük sada ile edâ ettiğini görünce (Ebu Bekir) den gizli okuduğunun ve (Ömer) den de cehirle okuduğunun sebebini sual eder. (Ebu Bekir) hazretleri «Rabbıma münacaat ederim. Rabbım ! Halimi ve hacâtımı bilir» cevabını ve Hz. Ömer de «şeytanı tard etmek için cehren kıraat ederim.» cevabını verir. Bu âyetin nüzulü üzerine Resûlullah (Ebu Bekir) e «Sen bir miktar cehirle kıraat et» ve (Ömer) e de «Sen de bir miktar sadânı indir» emrini verdiği mervîdir. Çünkü her şeyde iktisat etmek memduh olduğu gibi kıraatte dahi iktisadın hayırlı ve memduh olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiş ve kıraatte de ifratla tefrit arasını bulmayı tavsiye eylemiştir.
Nisâbûri'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette s a l â t la muradın duâ olduğu Hz. (Aişe) ve (Ebu Hüreyre) (R.A.) dan mervîdir. Zira; alenî duâda riyâ ve günahlarına istiğfarda başkalarına günahlarını işittirmek olduğundan şu rivayete nazaran duâda hal'î ile alenî arasını ihtiyar etmek lâzım olduğuna âyet delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ esmâ-ı hüsnâsıyla zikrin adabını beyandan sonra hamdetmenin âdabını beyan etmek üzere :

وَقُلِ ٱلۡحَمۡدُللهُِ ٱلَّذِى لَمۡ يَتَّخِذۡ وَلَدً۬ا وَلَمۡ يَكُن لَّهُ ۥ شَرِيكٌ۬ فِى ٱلۡمُلۡكِ وَلَمۡ يَكُن لَّهُ ۥ وَلِىٌّ۬ مِّنَ ٱلذُّلِّ‌ۖ وَكَبِّرۡهُ تَكۡبِيرَۢا (111)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen Allah'ı sena ettiğinde de ki «Herkesin medh ü senası şol Allah-u Tealâ'ya mahsustur ki O Allah-u Tealâ veled ittihaz etmedi ve onun mülkünde şeriki olmadı, Allah-u Tealâ'nın kudretinin kemâline, izzet ve ceberûtuna binaen zili ü hakaretten münezzeh olduğu cihetle zili ü hakareti defetmek için bir velisi ve yardımcısı dahi olmadı. Çünkü bunların hiç birine ihtiyacı yoktur. Maahâzâ Allah-u Tealâ'yı tekbîr etmekle tekbîr et, surî ve manevî tazime devam et ki verdiği ni'metlerin şükrünü edâ etmiş olasın.»]
Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyet;Vâcib Tealâ'nın hiç bir sebeble yardıma muhtaç olmadığına delâlet ettiği gibi hamde istihkakı zatı itibariyle olduğuna dahi delâlet eder. Binaenaleyh; abid her ne kadar Allah-u Tealâ'ya hamdetse kusurunu itirafla Allah'ın azametine tekbîr almak vaciptir. Allah-u Tealâ'yı tekbirin manâsı: Zatında tekbir; vücudu Vâciblizatihi olduğunu ve mevcudatın kâf fesinden müstağni bir ganiy-yi mutlak bulunduğunu, Sıfatında tekbir; Sıfatlarının cümlesi sıfat-ı kemâl olup zevalden ve tebeddülden münezzeh ve ezelî olduğunu, ef'âlinde ve ahkâmında tekbîr; Allah-u Tealâ'nın emrine ve nehyine itaat olunur bir melik-i muazzam olup efâline itiraza ve ahkâmını redde kimsenin hakkı olmadığını itikat etmektir.
Bu Âyeti Celile; Allah-u Tealâ'ya veled isnâd edenleri reddettiği gibi müşrikleri dahi reddetmiştir.

Gösterim: 623