Kehf Suresi Tefsiri

SÛRE - İ KEHF

Mekke-i Mükerremede nazil olan sûrelerdendir. Yüz onbir âyeti câmî'dir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ ﴿1﴾
ٱلۡحَمۡدُ للهُِ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ عَلَىٰ عَبۡدِهِ ٱلۡكِتَـٰبَ

[Hamd ü sena şol Allah-u Tealâ'ya mahsustur ki o Allah-u Tealâ abd-i ehassı üzerine kitab-ı ma'hûd olan Kuranı inzal etti.]

وَلَمۡ يَجۡعَل لَّهُ ۥ عِوَجَاۜ (1)

[Halbuki Allah-u Tealâ Kur'an için lâfzında ve manâsında bir eğrilik kılmadı.]

قَيِّمً۬ا

[O kitabı müstakim, mutedil ve mesâlih-i ibâdı temşiyete kâfi olduğu halde inzal etti.]

Yani; herkesin medh ü sena etmesi cemi' sıfât-ı kemâliyeyi cami' olan Allah-u Tealâ'ya mahsustur. O Allah-u Tealâ ki kemâlât-ı beşeriyyeyi camî' olan abd-i ehassı Muhammed Aleyhisselâm üzerine kitab-ı azîm olan Kur'an'ı inzal etti ki o Kur'an’ın lâfzında ihtilâf ve manâsında ihtilâl gibi bir eğrilik kılmadı. Binaenaleyh; kulları tarik-ı hakka davette noksanı olmadığı gibi Kur'an'ı mutedil ve mesâlih-i ibâdı temşîtde kâfi ve ahkâmını ifrat ve tefritten ârî kıldı ki Kur'an'la amel eden kimseler için asla güçlük yoktur. Zira; ahkâmı daima iktisadî ve adaleti mutazammındır.
Beyzavî'nin beyanı veçhileVâcib Tealâ, zatının hamde istihkakını Kur'an'ı inzal etmesi üzerine tertip etmekle Kur'an'ın insanlar hakkında pek büyük ni'met olduğuna işaret etmiştir. Çünkü hamid ve şükür; ni'met mukabilinde olduğu cihetle Kur'an üzerine harndi tertip, Kur'an'ın insanlar hakkında büyük ni'met olduğuna delâlet eder ki Kur'an'ı inzal üzerine hamdin lüzumu beyan olunmuştur. Zira Kur'an; insanların menafi-i diniyye ve dünyeviy-yelerini cami', maâd u maaşlarının ıslâhına kâfi olduğundan niamı ilâhiyenin büyüğüdür.
Nimetullah ve Ebussuud Efendilerin beyanları veçhile Kur'an kendinden evvel inzal olunan kitapların nesh olunmayan ahkâmını, seâdet-i beşeriyenin esbabını; ahlâk-ı hamide, evsâf-ı cemilenin kâffesini cami' olduğundan şanına ta'zîm için ta'zîme delâlet eden (الف لام) ile (الكتاب) varid olmuştur. Yani; «Kur'an; kitab-ı azîm unvanını ihraz etmeye şayan» demektir.
Resûlullah'ın mertebei ubudiyetinin en yüksek tabakasında olduğuna işaret için bu âyette nâmı Celîlini Vâcib Tealâ abid unvanıyla zikrettiği gibi şân-ı nebeviyelerine ta'zîm için kendi zâtına râcî' zamire izafetle (عنده) buyurmuş ve Resûlunün abid olmasını beyanla Hz. İsa'nın ulûhiyetini itikat eden kimselerin mezheplerinin butlanını beyan ve itikatlarını reddetmiştir. Çünkü; âhır zaman peygamberinin Allah'ın kulu olduğunu beyan etmek bilcümle Resûllerin kul olduğunu beyan etmektir. Gerçi Kur'an umum nâs hakkında ni'met olarak inzal olunmuşsa da kitabı halka tebliğ eden Resûlullah olup, Resûlullah'a ni'met, umuma ni'met olduğu cihetle yalnız Peygamberimiz üzerine inzal olunduğunu beyan ve ismini zikirle iktifa olunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (عوجاً) bir şeyde eğrilik manâsınadır. Binaenaleyh Kur'an'da noksan olmadığına, tevhid, nübüvvet ve ahkâmı ve va'd ü vaîdi, emri, nehyi vesair durub-u emsali ve kıssaları hak ve sadık olup halel ve noksan olmadığı gibi nazmında bozukluk, manâsında münâfât ve tenakuz bulunmadığına işaret için Kur'an'da asla eğrilik olmadığını beyanla belagatta mertebe-i â'lâya baliğ olduğunu takrir buyurmuştur.

3079
(قيماً) gayrın mesalihine kaim olup temşiyet etmektir. Binaenaleyh Kur'an; kulların mesalihi diniyye ve dünyeviyyelerine kaim olup halkın doğru yolu bulmasına sebep olduğundan kayyim ile tavsif olunmuştur. Çünkü ervâh-ı beşer; çocuklar gibi terbiyeye muhtaç olup Kur'an dahi şefkatli ve merhametli baba gibi onları terbiye ettiğinden kayyim unvanını ihraz etmiştir.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile Kur'anda İvec yani eğrilik olmamasını beyan; adalet ve istikâmet üzere müştemil olduğunu beyanı müstelzim ise de eğrilik olmadığını sarahaten beyan ve te'kîd için kayyim olduğu beyan olunmuştur.
Bu âyette Vâcib Tealâ Kur'an'ın zatında kâmil olduğuna ve gayrıların efâl ve akvâlini ikmâl ettiğine işaret için İvec olmadığını ve kayyim olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Kur'an'da İvec olmamak; zatında kemâline ve kayyim olmak gayrı ikmâline işarettir. Zira; Kur'an'a yapışan bir kimse ilm-i Tevhide, ahvâl-i nıelâikeye, nübüvvete, enbiyanın evsafına, kazâ ve kadere, ahval-i semaya ve arza, onların yekdiğerine irtibatına, ahvâl-i âhirete, âlem-i ervahın âlem-i eesâma irtibatına ve teallukuna Kur'an'ın beyaniyle muttali' olduğundan elbette Kur'an'ın, kulların nevâkısım ikmâl ettiği şüphesizdir.
Kazî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile (قيماً) Kur'an'ın kayyim olması; kütüb-ü sabıkanın sıhhatine şehadet ve hak olduğunu tasdik ve ahkâmını neshetmesidir.
Hulâsa; Kur'an'ın insanlar hakkında büyük nimet olduğu, o ni'meti abdi ehassı üzerine inzal ettiğine mukabil kulların Allah'a hamdetmesi lâzım geldiği ve Allah-u Tealâ'nın Kur'an'ı ifratla tefritten ârî muktesit ve müştekim kılıp Kur'an'ın ahkâmında asla eğrilik olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3080
***
Vâcib Tealâ Kur'an'ı inzal etmesi üzerine hamde istihkakını beyandan sonra Kur'an'ı inzalden maksadı beyan etmek üzere :

لِّيُنذِرَ بَأۡسً۬ا شَدِيدً۬ا مِّن لَّدُنۡهُ
buyuruyor.

[Resûlunün taraf-ı İlâhîden nazil olacak şiddetli azapla kullarını korkutması için Allah-u Tealâ Kur'an'ı abdi üzerine inzal etti.]

وَيُبَشِّرَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٱلَّذِينَ يَعۡمَلُونَ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ أَنَّ لَهُمۡ أَجۡرًا حَسَنً۬ا (2) مَّـٰكِثِينَ فِيهِ أَبَدً۬ا (3)

[Ve amel-i salih işliyen müminleri ebeden Cennette kalıcı oldukları halde Cennetle tebşir etmesi için abdi ehassı olan Muhammed Aleyhisselâm üzerine Kur'an'ı inzal etti.]

وَيُنذِرَ ٱلَّذِينَ قَالُواْ ٱتَّخَذَ الله وَلَدً۬ا (4)

[Dahi şol kimseleri şiddetli azapla korkutmak için Allah-u Tealâ Kur'an'ı inzal etti ki onlar «Allah-u Tealâ veled ittihaz etti» dediler.]
Yani; Allah-u Tealâ abdi üzerine Kur'an'ı inzal etti ki o abid kendi taraf-ı İlâhisinden memur olarak şiddetli azapla kâfirleri ve bilhassa «Allah-u Tealâ veled ittihaz etti» diyen Yehûd ve Nasârâ’yı ve «Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyen müşrikleri inzâr ve tarîki necata sebep olan â'mâl-i sâlihayı işleyen müminleri Kur'an'ın tebşirâtı cümlesinden olan Cennetle ve güzel ecir olan ni'metleriyle tebşir etsin ve o müminlerin ebeden Cennette kalacaklarım kendilerine müjde etmekle kulları a'mâli haseneye terğîb eylesin ki müminler güzel amele devam etsinler ve kâfirler de isyandan vazgeçsinler.
Ebussuud efendinin beyanı veçhile âhirette güzel ecire nail olmak devam ve istimrar üzere amel-i salih işlemeye tevekkuf ettiğine işaret için istimrara delâlet eden muzari sigasiyle (يعملون) varid olmuş ve amel-i salihin kabul ve faydası imana müteveffık olduğundan mümin lâfzı amel üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; iman olmayınca amelin faidesi olmaz.
Bünye-i beşeri, necasete benzeyen küfür vesair günahlardan tathîr etmek tezyinat kabilinden olan iman ve amel-i salih üzerine mukaddem olduğundan tathîr için olan inzâr, tezyin kabilinden olan tebşir üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; bir hane bir takım süpürüntüden tahliye olunmadıkça döşenmez ve tezyin olunmaz, kezâlik insanın kalbi de küfürden tahliye olunmadıkça imanla tezyin olunamaz. 3081
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile «Allah-u Tealâ'ya veled ittihaz etti» diyen üç taifedir. Çünkü; Nesâra'dan bazıları İsa Aleyhisselâm için ve Yahudiler Uzeyr Aleyhisselâm için Allah'ın oğludur dedikleri gibi arapdan bazıları da melekler Allah'ın kızlarıdır dediler. Bu meselenin tafsilâtı Sûre-i Meryem'dedir.
Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Allah-u Tealâ'ya veled isnâd eden kâfirleri inzâr bundan evvelki inzârda dahilse de Allahü Tealâ veled ittihazından münezzeh olduğu halde «Veled ittihaz etti» demek küfrün eşnaı olduğuna ve Allah-u Tealâ hakkında veled ittihazı ihtiyaç ve terekküp hudusu gibi şân-ı ülûhiyete lâyık olmadık bir takım mahzuru mucip olduğuna işaret için «Veled ittihaz etti» diyenleri inzâr ayrıca zikrolunmuştur. Çünkü; Kur'an'da umumî bir hükmü zikirden sonra o hükümden bazı cüz’iyyâtın azametine işaret için hususî olarak o ba'zın zikrolunması âdet olduğundan burada inzâr tekrar zikrolunmuştur.
Hulâsa Kur'an'ı inzalden maksat; kâfirleri ve bilhassa Allah'a veled isnâd eden müşrikleri azapla korkutmak ve müminleri Cennetle tebşir etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3082
***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın inzalinden maksat müminleri Cennetle tebşir ve mutlaka kâfirleri ve bilhassa «Allah-u Tealâ'ya veled ittihaz etti» diyenleri azab-ı şedîdle inzâr etmek olduğunu beyandan sonra Allah-u Tealâ'ya veled ittihaz etti diyenlerin mezheplerini iki cihetle iptal etmek üzere :

مَّا لَهُم بِهِۦ مِنۡ عِلۡمٍ۬ وَلاً لاًبَآٮِٕهِمۡ‌ۚ
buyuruyor.

[Allah-u Tealâ'ya veled isnad edenlerin ve babalarının isnadlarına dair asla ilimleri olmadı.]

كَبُرَتۡ ڪَلِمَةً۬ تَخۡرُجُ مِنۡ أَفۡوَٲهِهِمۡ‌ۚ

[Onların ağızlarından çıkan kelime-i küfür pek büyük oldu.]

إِن يَقُولُونَ إِلاً كَذِبً۬ا (5)

[Zira; onlar söylemezler, ancak yalan, söylerler.]
Yani; Vâcib Tealâ'ya veled ittihaz etti diyen kâfirlerin ve babalarının veled ittihazına lâzım gelen fesada ve bu sözün fenalığına asla ilimleri yoktur. Zira; Bu sözü onlar cahil ve vehm-i kâzib üzere söylerler, bir delile istinâd ve tahkike ibtinâ ederek söylemezler, babalarını taklid ederlerse de bu hususa dair babalarının da ilimleri yoktur. Şu halde gerek mukallid olan evlâd ve gerek taklid olunan babalar cümlesi cehalet-i kâmile üzere bina-yı kelâm ederler. Çünkü; söyledikleri sözlerine Allah'ı mahlûkata teşbih, teşrik ve velede ihtiyaç gibi bir takım fesat lâzım geldiğini düşünmüyorlar. Eğer bu fesadı düşünebilselerdi Allah'a veled isnad etmezlerdi, ağızlarından çıkan kelimenin cezası ne acayip büyük oldu ki onlar o kelimenin büyük cinayet olduğunu fark edecek kadar ilme malik değillerdir. Zira; bu sözü söylemezler, ancak yalan ve iftira olarak söylerler, kendi kitaplarında böyle bir şey olmadığı halde kitaplarına dahi isnadla bühtan ederler. Binaenaleyh Allah'ın veled ittihaz etmesi muhal olduğuna ilimleri tealluk etmediği beyan olunmuştur. Çünkü; veled yok ki ilimleri taalluk etsin.
Fahri Râzi ve Beyzavî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyette kâfirleri iki cihetle zemmetmiştir :
B i r i n c i s i ; cehalet,
İ k i n c i s i ; Söyledikleri özlerin cinayet-i azîme olmasıdır. Çünkü; Yehûd ve Nasârâ’nın ellerinde Allah-u Tealâ'ya müessir manâsınca eb itlâk etmek ve bazı âsâra bir müessirin eseri manâsına İbin itlâk etmek varsa da sonra gelenler evvel geçenlerin murad ettikleri manâyı tahkik etmeden hakiki eb ve ibin manâsını murad ederek Allah-u Tealâ'ya haşa baba ve Hz. İsa ve Uzeyr'e oğul itlâk etmişlerdir.
Bu sözlerin fesadı meydanda olduğu halde tahkik üzere söyeyip taklid üzere lisanlarından nasıl gelirse öylece çıktığına işaret için ağızlarından çıktığı tasrih olunmuştur. Çünkü; tahkik olsa bu gibi cinayeti meydanda olan söz söylenmez ve azıcık aklı olan düşününce bunun butlanım bilir. Onların ağzından çıkan kelimeyle murad; Allah-u Tealâ veled ittihaz etti dedikleri kelime olduğu Medarik'i cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra Resûlunü tes liye etmek üzere :

فَلَعَلَّكَ بَـٰخِعٌ۬ نَّفۡسَكَ عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِمۡ إِن لَّمۡ يُؤۡمِنُواْ بِهَـٰذَا ٱلۡحَدِيثِ أَسَفًا (6)

buymuyor.

[Habibim ! Eğer kâfirler Kurana iman etmezlerse kemâl-i esefinden onların arkalarından nefsini katledeceksin.]
Yani; ya Ekrem-er Rusûl ! Kâfirlerin Kur'an'a itiraz ve batılı itikat ettiklerini görünce onların bu hallerine kemâl-i esef ve hüznünden eğer onlar şu yeni nazil olan Kur'an'a iman etmezlerse nefsini katledeceksin. Halbuki bu kadar hüzün lâzım değildir. Binaenaleyh; onların tuğyanına ve Kur'an'a iman etmeyip dönüverdiklerinde arkalarından nefsini helak edecek derecede mahzun olma. Zira; biz seni abitleri tebşir ve asileri inzâr için gönderdik. Binaenaleyh; tebşir ve inzâr vazifesini ifa ettikten sonra senin için kederi mucip bir şey yoktur. Zira; sen onları imana icbar etmeye memur değilsin. Şu halde sen vazifeni edâ ettikten sonra iman ederlerse faydası, etmezlerse zararı onlara ait olduğundan senin için keder lâzım değildir.
Beyzavî ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette h a d î s le murad; Kur'an'dır. B â h i '; katl ü helak edici manâsınadır. E s e f â ile murad; Şiddet-i hüzün, cez ü fezi manâsınadır.
(لعل) kelimesinden müstefad olan recâ ve Şek muhatab olan Resûlullah'a aittir. Yani «Eğer şu Kur'an'a iman etmezlerse iman 3084 etmediklerine kemal-i hüznünden dolayı nefsini helak etmek me'mûldür. Zira devam üzere hüzün; sebeb-i helaktir.» Hadîs bu makamda haber manâsına olduğundan kelâmullah olan Kur'an’ın hadis olması lâzım gelmez.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin iman etmediklerine Resûlullah'ın şiddetle mahzun olduğunu beyandan sonra vahdaniyetine delâlet eden delillerini zikirle iman etmeyenlere ta'rîz ve bilumum insanlar üzerine nazil olan ihsanını beyanla şükre ve imana davet etmek üzere :

إِنَّا جَعَلۡنَا مَا عَلَى إِلاًرۡضِ زِينَةً۬ لَّهَا لِنَبۡلُوَهُمۡ أَيُّہُمۡ أَحۡسَنُ عَمَلاً۬ (7)

buyuruyor.

[Sizin hanginiz amel yönünden ziyade güzel olduğunuzu imtihan için yer yüzünde olan mevcudatı arza ziynet kıldık.]

وَإِنَّا لَجَـٰعِلُونَ مَا عَلَيۡہَا صَعِيدً۬ا جُرُزًا (8)

[Ve biz arz üzerinde ziynetleri giderir, ottan ve ağaçtan hâli kuru toprak dahi kılarız.]
Yani; arz üzerinde bulunan nebatat, hayvanat, madenîyât ve bunlardan hasıl olan daneler, meyveler ve çiçeklerin cümlesini yer yüzüne ve yer yüzünde olan mahlukata ziynet kıldık ki insanlardan hangisi amel cihetinden ziyade güzel ve zühd ü takvası fazla ve dünya metâına aldanıp şehevât-ı nefsaniyesine ittibâ etmez ve zamanını münasip olan amele sarfeder vaktini zayi etmez onu bilip imtihan muamelesi yapmak için ziynet kıldık ki arzın ziynetlerine mağrur olup vaktini zayi edenlerle ve tezyinatı hayra sar fedip zamanını zayi etmiyenler bilinsin ve herkesin ameline göre ceza olunsun. Arzı müzeyyen kılmakla beraber biz arz üzerinde olan ziynetleri kurutur arzı musaykal ve asla bir şey bitmez toprak dahi kılarız. Binanealeyh; kuru toprak kılmayıp da müzeyyen kıldığımıza şükretmeniz lâzımdır. Çünkü; mamur olduktan sonra harap ve yeşil olduktan sonra kuru ve siyah, hasılat biterken bitmez bir hale irca etmek kudretimiz tahtında dahildir. Binaenaleyh; otlar kurur, hayvanlar ölür, yer yüzü adetâ mermer taş gibi parlak bir hâl kesbeder. İşte o zaman insanlar da yaşayamaz. Zira: hayatını idame eden ni'metler zail olur. Binaenaleyh; dünya lezzetlerinden mahrum ve meyus olurlar. Şu halde dünya yüzünde mevcut ni'metler vahdaniyetimize delâlet ettiği cihetle insanların, her birine nazar-ı ibretle bakıp nefsine insaf ederek iman edip mevcut ni'metlerin şükrünü edâ etmeleri vaciptir.
Arzın ziyneti, insanları imtihan için olmakla beraber küfredenlerden ni'met olan o ziynetler katolunmaz. Şu halde dünya ni'metlerinin feyezanına küfür mani değildir. Binaenaleyh; kâfirle mü'min nimet-i dünyada müsavidir. Zira; küfrün cezası âhirette olacağından dünya ni'metlerinden hiç bir kâfir mahrum olmaz ve herkes nasibi miktarı merzuk olur.
Taberî'de beyan olunduğu veçhile Saıyd; ağaçtan ve ottan hâli düz arzdır. C ü r ü z e n ; asla ot bitmeyen parlak topraktır.
Ebussuud efendinin beyanı veçhile arzın ot bitmez parlak bir hâl kesbetmesi dünyanın ömrü nihayet bulup arz üzerinde olan mahlukât bilkülliye ifna olunduğunda olacaktır. Yani; Vâcib Tealâ arzı bir takım ni'metler ve ziynetlerle imar ettikten sonra tahrib edeceğini beyan buyurmuştur. Şu halde bu âyet; bundan evvelki âyetteki Resûlullah'ı tesliyenin tamamıdır. Yani; «Habibim ! sana inzal ettiğimiz kitabı kâfirlerin tekzib ettiklerini görüp de nefsini helak edercesine mahzun olma. Zira; arz üzerinde olan ni'metleri biz insanları imtihan için ziynet kıldık. Binaenaleyh; insanlara imtihan muamelesi bitip dünya ömrünü ikmâl etmekle vakti merhunu geldiğinde biz onların cümlesini ifna eder herkesin ameline göre ceza veririz. Binaenaleyh; sen onların hallerine mahzun olma» demektir.
Hulâsa; arzın ziyneti üzerinde bulunan ni'metleri insanları imtihan ve ibtilâ için olup menafimi tekâlife mukabil kılıp insanlara ni'metlerin şükrü olarak tekâlifi eda Vâcibolduğu ve binaenaleyh; mükellef olduğu ibadâtı edâ etmekle nail olduğu ni'metlerin şükrünü edâ edenlerle küfrân-ı ni'met edenlerin beyni bu vesileyle tefrik olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3085
***
Vâcib Tealâ Resûlunü teslive ettikten sonra emvât-ı haşre bir numune olmak üzere ashâb-ı Kehfin ahvalini beyan etmek üzere :

أَمۡ حَسِبۡتَ أَنَّ أَصۡحَـٰبَ ٱلۡكَهۡفِ وَٱلرَّقِيمِ كَانُواْ مِنۡ ءَايَـٰتِنَا عَجَبًا (9)

buyuruyor.

[Bil ki habibim ! Rakîm dağında bulunan gaarın yaranlarını bizim âyetlerimizden acîp bir vaka zannettin.]

إِذۡ أَوَى ٱلۡفِتۡيَةُ إِلَى ٱلۡكَهۡفِ فَقَالُواْ رَبَّنَآ ءَاتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحۡمَةً۬ وَهَيِّئۡ لَنَا مِنۡ أَمۡرِنَا رَشَدً۬ا (10)

[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda beş veya sekiz delikanlı Rakîm denilen dağda mevcut mağaraya iltica ettiler ve dediler ki, «Ya Rabbi ! Bize kendi indinden rahmetini ihsan ve lüt funla bize yardım et, düşmanımızdan bizi kurtar, bizim amelimizden bize hidayet ve salâh hazırla ki biz onunla maişet edelim ve matlubumuz olan rızana vasıl olalım.» Delikanlılar bu sözleriyle Rahlarına tazarru'da bulundular.]
Yani; Ey Resûlu Ekrem ! Kehf'e ve Rakîm isminde dağa mülâzemet eden kimselerin kıssalarını bizim âyetlerimizden acîb ve garîb alâmetten olduğunu zannetdin mi? Nâs bunların hallerinden teaccüp ettikleri gibi vukuunu uzak bir şey addederler. Halbuki bunlardan daha acîb ve garîb bir çok şeyler halkettiğimizi her vakit gördükleri için bunların hallerine teaccüpte bir manâ yoktur. Zira; bizim kudretimize nisbetle bu misilli vukuat gayet ehvendir, âlemin eczasından her zerresine bakıldığında bunlardan daha garîb ne acayip görülür. Binaenaleyh; onların vukuatı nefsinde harikulade ise de sair daha büyük âyetlerimize nazaran istib'âd olunacak şeylerden değildir. Zikret Habibim ! Şol zamanı ki o zamanda Rum eşrafından bir kaç delikanlı zamanları hükümdarı olan (Dakyanus) un şerrinden bizim inayetimize iltica kastederek (Rakîm) ismindeki cebelde mevcut mağaraya firarla sığındılar ve bizden istimdâd ederek dediler ki «Ey Bizim Rabbımız ! Kendi indinden bize merhamet buyur ve lûtfundan ihsan et düşmanımızın şerrinden bizi kurtar, senin rızanı tahsil için biz amelimizle ve maişetimiz için salâh ve doğru yol hazırla ki biz rahat-ı kalple senin rızanı tahsil edelim» demekle bu suretle dergâhımıza iltica ettiler. 3087
Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhile (فتيه) fetân'ın cem'i olup delikanlılar demektir.
K e h i f ; büyük bir mağaradır. R a k î m ; mağaranın bulunduğu dağın ismidir. Yahut Ashab-ı Kehfin isimleri yazılan bir levhanın ismidir. Bu delikanlılar Rum eşrafından olup adetleri beş, yedi veyahut sekiz olmasında ihtilâf vardır. Mağaraya ilticalarının sebebi; din-i İsâ üzere bulunan ehl-i imanı zamanlarının padişahı putperestliğe davet edip kabul edenleri puta kurban kesip kabul etmiyenleri katliâm ettiği sırada bunlar mezkûr mağaraya firar ettiler. Bundan sonra beyan olunacağı veçhile üçyüz küsur sene uyku halinde ğârda kaldılar. Badehu uyanıp içlerinden birini ekmek almak için (Efsus) ki şimdi bildiğimiz meşhur (Tarsus) kasabasına gönderip nâsın bunların hallerine vakıf olduklarını ekmek almak üzere şehre giden gelip söyleyince Cenab-ı Hak'tan rûhlarının kabz olunmasını istemeleri üzerine rûhları kabzolunarak orada kalmışlardır.

***
Vâcib Tealâ Ashab-ı Kehfin ğâr'a geldikten sonra uykuya yattıklarını beyan etmek üzere :

فَضَرَبۡنَا عَلَىٰٓ ءَاذَانِهِمۡ فِى ٱلۡكَهۡفِ سِنِينَ عَدَدً۬ا (11)

buyuruyor.

[Onlar mağaraya iltica edince biz onların kulaklarına sedâ işitmiyecek derecede katı bir perde koyduk ki hariçden uykularına mani olacak sadâ işitmesinler. Çünkü garda onlara sayılı senelerde 3088 uyku verdik.] Binaenaleyh; onlar yemeye ve içmeye muhtaç olmadan emvât suretinde diri oldukları halde çok seneler uykuda kaldılar, hayat-ı sûriye levazımından onlarda hiç bir eser yok, ancak nefesleri vardı ve kulaklarına konulan perde sebebiyle uykularına mani olacak hariçten bir şey de işitmezlerdi.

ثُمَّ بَعَثۡنَـٰهُمۡ لِنَعۡلَمَ أَىُّ ٱلۡحِزۡبَيۡنِ أَحۡصَىٰ لِمَا لَبِثُوٓاْ أَمَدً۬ا (12)

[Bundan sonra biz onları kabirden ölü diriltir gibi uykudan uyandırdık ki onların mağarada ve uyku halinde kaldıkları müddet-i medidede ihtilâf eden cemaatlardan hangisi daha iyi sayar ve onların uyku müddetlerini kim iyi zabteder onu bilelim.]

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile H i z i b le murad; Ashab-ı Kehifdir. Çünkü; onlar uykudan uyanınca ikiye ayrıldılar. Bir kısmı, bir gün yahut bir günün nısfında karar ettiklerine zahib oldu. Diğer kısmı da bizim burada ne kadar karar ettiğimizi Allah-u Tealâ bilir dedi. Şu halde H i z b e y n le murad; kendileridir.
Ashab-ı Kehf'in duâları mağarada ağır uykuya yatmalarına ve uyku ise düşmanlardan kurtulmalarına sebep olduğuna işaret için sebebiyete ve tertibe delâlet eden (فا) lâfzı ile (فضربنا) varid olmuştur.

3089
***
Vâcib Tealâ ashab-ı Kehf'in kıssalarına icmâlen işaretten sonra tafsil etmek üzere :

نَّحۡنُ نَقُصُّ عَلَيۡكَ نَبَأَهُم بِٱلۡحَقِّ‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Ashab-ı Kehf'in haberlerini biz sana vakıa mutabık ve hakka mukarin olarak hikâye ederiz.]

إِنَّہُمۡ فِتۡيَةٌ ءَامَنُواْ بِرَبِّهِمۡ وَزِدۡنَـٰهُمۡ هُدً۬ى (13)

[Onlar birkaç genç delikanlıdırlar. Rablarına iman ettiler ve biz onların hidayetlerini ziyade ettik.]

وَرَبَطۡنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ إِذۡ قَامُواْ فَقَالُواْ رَبُّنَا رَبُّ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَإِلاًرۡضِ

[Ve biz onların kalplerini birbirine rabıtla kuvvet verdik şol zamanda ki o zamanda onlar zâlim melike karşı söze kıyam ettiler ve dediler ki «Bizim Rabbımız semâvât ve arzın Rabbısıdır. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı bir mabuda biz ibadet edemeyiz.»]

لَن نَّدۡعُوَاْ مِن دُونِهِۦۤ إِلَـٰهً۬ا‌ۖ

[Allah'ın gayrı bir mabuda biz elbette çağırmayız. Zira; «Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur.»]

لَّقَدۡ قُلۡنَآ إِذً۬ا شَطَطًا (14)

[«Allah'a yemin ederiz ki ey Dakyanus ! Eğer senin teklifini kabul edip Allah'ın gayrıya ibadet ettiğimiz takdirde muhakkak batıl söz söylemiş ve nefsimize zulmetmiş oluruz.» Delikanlılar işte bu sözleriyle Dakyanus'un teklifini reddettiler.]
Yani; Habibim ! Ashab-ı Kehf'in mezkûr mağarada uyku halinde ne kadar kaldıklarında ihtilâf eden Yehud, Nasârâ vesair milletler onların ne kadar karar ettiklerini vakıa mutabık olarak bilemezler. Binaenaleyh; biz onların kimler olduğunu ve ne kadar müddet mağarada kaldıklarının haberini sana hakka mukarin ve vakıa mutabık olarak hikâye ederiz. Zira onlar; Rum eşrafından ve erbab-ı fütüvvet ve mürvetten birkaç delikanlılar ki onlar Rablerine iman ve vahdaniyetini tasdik ettiler. Çünkü onlar; akl-ı kâmil ve rüşd-ü tam sahibi erbab-ı idrâkten oldukları cihetle akıllarını mâ hulika lehinde istimal ettiler ve biz de lûtfumuzdan onların hidayetlerini ziyade kılmakla imanlarında sebat ve onların kalplerini birbirine rabıtla metanet ve şeceat verdik ki kalplerinin birbirine merbut olmasıyla vatanlarını terke, akraba ve ahbablarından iftirâka, me'lûfâtlarından kat'ı alâkaya sabırla gaddar padişaha karşı kıyama, (Dakyanus) un karşısında kelime-i hakkı söylemeye cür'et ve din-i hakka muavenete müsareat ettiler. Şol zamanda ki o zamanda onlar (Dakyanus) huzurunda kıyam ettiler ve dediler ki «Bizim Rabbımız semavât ve arzın Rabbısıdır. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı bir mabuda elbette biz ibadet etmeyiz. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur ve Allah'a yemin ederiz ki ey Dakyanus ! Senin teklifini kabul ederek Allah'ın gayrının ulûhiyetini itikat edersek bu takdirde muhakkak batıl söz söylemiş ve nefsimize zulmetmiş oluruz.» İşte bu vecihle bilâ perva (Dakyanus) un teklifini reddettiler.
Hâzin'de tafsilen beyan olunduğu veçhile Ashab-ı Kehif bu sözü (Dakyanus) a mele-i nâsda söylemişlerdir. Çünkü; (Dakyanus) onlara hükümet konağında bir cemaat içinde söylemiş onlar da reddetmişler. Zira; (Dakyanus) kendi putperest olduğundan tebeasını da putperestliğe icbar ederdi ve bunlar da ekser-i rivayete nazaran (Dakyanus) un mukarriblerinden ve erkân-ı hükümetten oldukları cihetle bir çok kimseler hazır olduğu halde (Dakyanus) putperestliği teklif eder onlar da şevket ve kuvvetinden perva etmiyerek redde kıyam ettiklerini ve «Rabbımız alem-ı ulvî olan göklerin ve âlem-i süflî olan yerlerin Rabbısıdır.» demekle (Dakyanus) un dahi Rabbısı olduğuna işaretle teklifini red ve mezhebini iptal ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Çünkü; Allah-u Tealâ semâ vat ve arzın Rabbısı olunca bilcümle mevcudatın Rabbısı olacağı evleviyetle sabit olduğunu, Allah'ın gayrıya ibadet etmiyeceklerini, eğer Allah'ın gayrıya ibadet ederlerse batıl şey işlemiş ve fena söz söylemiş olacaklarını beyanla imanlarında sebatlarını izhâr ve (Dakyanus) u âleme karşı rüsvâ ettiler. Lâkin, (Dakyanus) a hakkı kabul ettiremeyince akibet mezkûr mağaraya firara mecbur oldular. Zira; ehH hak her zaman âlî olursa da bir müddet-i muvakkata da bazı erbab-ı fesadın zulmünden ve mefsedetinden firara mecbur da olur. Çünkü âlem; zaleme, fesaka ve erbab-ı fesattan hali olmadığı cihetle zaman zaman erbab-ı namusu rencide ettikleri, mefsedetlerinin revaç bulduğu, yangın şeraresi gibi erbab-ı namusu yaktığı görülür ve o zamanda firar eden kurtulur. İşte ashab-ı Kehif de yangın alevi gibi etrafı sarmış olan fitneden kaçıp kurtulanlardır.
Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile (شَطَطًا) Haktan uzak ve yalan olarak söz söylemek ve zulümde haddini tecavüz ederek hata söylemektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah'a yemin ederiz ki eğer biz Allah'ın gayrı bir ilâh itikat edersek haktan uzak söz söylemiş ve zulümde haddini tecavüz etmiş oluruz.] demektir.

3091
***
Vâcib Tealâ ashab-ı Kehf'in (Dakyanus) a karşı kelime-i hakkı söylemeye cür'et ve Allah'ın gayrı bir mabuda ibadet etmiyeceklerini beyan etmekle beraber (Dakyanus) a ta'rîz ve sefâhete nisbet eylemek ve söyledikleri diğer sözlerini beyan etmek üzere :

هَـٰٓؤُلآًءِ قَوۡمُنَا ٱتَّخَذُواْ مِن دُونِهِۦۤ ءَالِهَةً۬‌ۖ

buyuruyor.

[İşte şunlar bizim kendi kavmimizdir. Onlar Allah'ın gayrı mabudlar ittihaz ettilter.]

لَّوۡلاً يَأۡتُونَ عَلَيۡهِم بِسُلۡطَـٰنِۭ بَيِّنٍ۬‌ۖ

[Keşke onlar putlara ibadet üzerine açık delil getirmiş olsalardı biz de ittibâ ederdik.]

فَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّنِ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱلله كَذِبً۬ا (15)

[Delilsiz putlara ibadet edince Allah-u Tealâ üzerine yalan olarak iftira eden kimseden ziyade zalim kim olabilir?]
Yani; Ashab-ı Kehif kendilerini puta ibadete davet edenlere tevhidi irae ve kendilerinin muvahhid olduklarını beyandan sonra putperestlere ta'rîz ederek mezheplerinin bir delile müstenid olmadığını ve bu misilli itikad-ı batılı irtikap edenlerin Allah'a iftira ettikleri cihetle herkesten ziyade zalim olduklarını beyan 3092 sadedinde «Şu görünen kimseler bizim kendi kavm ü kabilemizdir. Onlar Allah'ın gayrı bir takım putları mabut ittihaz ettiler. Keşke onlar putlara ibadetlerinin hak olduğuna dair açık ve delâleti zahir bir delil getirmiş olsalardı biz de ittibâ ederdik velâkin delil getirmediler ve getiremezler. Zira; putlara ibadetin butlanı meydanda olduğundan hak olduğuna delil getirmek muhaldir. Çünki delil yok ki getirsinler. Binaenaleyh; putlara ibadet; mevzi-i lâyıkının gayrıya ibadet olduğu cihetle zulmetmiş oldular. Şu halde yalan olarak Allah'a iftirada bulunduklarından zalimlerdir. Zira; yalan olarak Allah'a iftira eden kimselerden ziyade zalim kim olabilir? Elbette Allah'a iftira edenden daha ziyade zalim kimse olamaz. Çünkü; şirkten daha büyük bir cinayet yoktur» demekle Ashab-ı Kehif (Dakyanus) un ve etbaının Allah'a iftira etmekle ziyade zalim olduklarını ve mezheplerinin bir delile müstenid olmadığı cihetle zulümden ibaret ve batıl olduğunu beyan etmişler ve böyle bir mezheb-i batılı irtikâp edenlerin hakir ve zelil olduklarına işaret için tahkire delâlet eden (هؤلاء) lafzıyla hakaretlerine işaret ettikleri gibi yalancılık, iftira alellâh ve zalim olduklarını beyanla dahi zemmetmekle beraber bu sözleriyle putperestleri ilzam etmişlerdir. Çünkü mezheplerine bir delil getirmelerini teklif; muhali tekliftir. Zira; batılın sıhhatine delil getirmek mümkün olamaz. Delil getiremeyince elbette aczleri tahakkuk etmiştir.
Beyzavî'nin beyanı veçhile diyanette ve bilhassa itikâdiyâtta delil-i kat'î lâzım olduğuna ve delilsiz itikadiyatın batıl olup taklid caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. (Eşâire) indinde mukallidin imanı sahih değildir, ama (Matürüdiye) indinde sahih ise de istidlali terkinden dolayı günahkâr olur.
Hulâsa; ashab-ı Kehf'in kendi kavimlerine işaret ederek «Şu bizim kavmimiz Allah'ın gayrı mabudlar ittihaz ettiler» demekle kavmin müşrik olduklarını beyan ve şirkleri üzerine bir delilleri olmadığını beyanla mezheplerini ibtâl ve yalan olarak Allah'a iftira edip ziyade zalim olduklarını dermeyan ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
3093
***
Vâcib Tealâ Ashab-ı Kehfin (Dakyanus) u reddettiklerini beyandan sonra kendi aralarında cereyan eden muhaverelerini beyan etmek üzere :

وَإِذِ ٱعۡتَزَلۡتُمُوهُمۡ وَمَا يَعۡبُدُونَ إِلاً ٱلله فَأۡوُ ۥۤاْ إِلَى ٱلۡكَهۡفِ يَنشُرۡ لَكُمۡ رَبُّكُم مِّن رَّحۡمَتِهِۦ وَيُهَيِّئۡ لَكُم مِّنۡ أَمۡرِكُم مِّرۡفَقً۬ا (16)

buyuruyor.

[Siz kavmimizden ve onların Allah'dan başka ibadet ettikleri mabudlarından ayrıldığınızda mağarayı kastettik ve o mağarayı kendinize mekân ittihaz ettik ki Rabbınız kendi rahmetini size döksün ve sizin işinizi size kolay kılmakla sizin için rahat bir mahal hazırlasın.]
Yani; Ashab-ı Kehf (Dakyanus) a karşı kıyam ettikten sonra onun şerrinden kurtulmak için kendilerine bir melce' aramak üzere istişarelerinde birbirlerine dediler ki «Siz kavminizden ve onların Allah'ın gayrı ibadet ettikleri mabudlarından ayrıldığınızda siz (Rakîm) isminde olan cebeldeki ğârı kast edin ve orayı kendinize mesken ve ibadetinize mescid ittihaz edin ki Rabbınız size rahmetini neşretsin, rızkınızı bol versin, maişetinizi temin etsin ve işlerinizi teshil etmekle sizin için rahat bir mahal hazırlasın» işte bu sözleriyle kendi kavimlerini ve memleketlerini terkle firara ve gaara ilticaya karar verdiler.
Şu müşavereleri, dinlerini muhafaza kastıyla Cenab-ı Hakka tevekkül-ü tâmmı mutazammın olduğundan müşaverede dercetmiş oldukları rahmet-i ilâhiyeye nail oldukları gibi Allah'ın kendileri için rahat bir mahal hazırlayacağını ümit etmişlerdi ve şu ümitlerine dahi nail olmuşlardır. Zira; Cenab-ı Hak mezkûr garı kendileri için mahalli istirahat kıldığında bir çok zaman uykuyla herşeyden vareste ve rahat olarak imrar:ı evkât etmişlerdir. Çünkü; ihlâsla beraber kudret-i İlâhiyeye itimat ederek esbabına tevessül eden kulunu Allah-u Tealâ maksadından mahrum etmiyeceğine bu âyet delâlet eder. Şu kadar ki esbabına lâyıkıyla tevessül etmekle beraber itimad-ı tam olmak lâzımdır.
Ashab-ı Kehfin kavmi putlarla beraber Allah'a ibadet ettiklerine işaret için Allah'dan maada mabudlarım terke karar vermişlerdir ki Allah'a ibadetde cümlesi müşterektir, kavimlerinden uzletleri muhakkak olduğuna işaret için katiyete delâlet eden (اذا) lafzıyla irâde-i kelâm etmişlerdir. Yani; Azimetlerinden dönmiyeceklerine ve mağarayı teşrif edeceklerine kararları kat'î idi ki asla tereddüt yoktu. İnsan için dininin ahkâmını icra edemiyeceği mahalden huzur-u kalple dinini icra edeceği bir mahalle hicret lâzım olduğuna bu âyette delâlet vardır. Zira insandan maksat; ubudiyet olduğundan ubudiyetin vazifesini edâ edecek rahat bir mahal aramak vazife-i ubudiyettir.
İ ' t i z â l ; ayrılmak ve tenhâ bir mahalle çekilmektir.
(مرفقاً) mahalli intifa ve rahattır. Ashab-ı Kehif, müşrik olan kavmi terke; Allah'ın rahmetini neşredeceğini ve intifa edecek bir mahal hazırlayacağını ta'lîk ettiler ve müşrikleri terk edince her ikisine de nail oldular. Binaenaleyh; zalimlerle ülfet edenler maddî ve manevî zarar görecekleri gibi zalemeden iftirakla uzlet edenlerin rahat edeceklerine âyette işaret vardır.

3094
***
Vâcib Tealâ Ashab-ı Kehfin gara firara karar verdiklerini beyandan sonra garda cereyan eden ahvali beyan etmek üzere :

وَتَرَى ٱلشَّمۡسَ إِذَا طَلَعَت تَّزَٲوَرُ عَن كَهۡفِهِمۡ ذَاتَ ٱلۡيَمِينِ وَإِذَا غَرَبَت تَّقۡرِضُہُمۡ ذَاتَ ٱلشِّمَالِ وَهُمۡ فِى فَجۡوَةٍ۬ مِّنۡهُ‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Sen onların mağarada uyku hallerine nazar etsen görürsün ki güneş doğduğunda mağaralarından sağ canibe meyleder. Binaenaleyh; şemsin ziyası onları görmez ve güneş inmeye başlayıp ikindi vakti olduğunda görürsün ki güneş onları terkle sol tarafa meyleder. Binaenaleyh; onlar güneşin hararetinden asla 3095 ezâlanmazlar. Habluki onlar mağaranın ortasında gayet geniş meydanlığındadırlar, yoksa garın bir köşesinde değillerdir.]

ذَٲلِكَ مِنۡ ءَايَـٰتِ ٱلله‌ۗ

[İşte şu rahmeti ihsan ve onların esbâb-ı istirahatlarını temin etmek, güneşin vesair mûziyâtın ezalarından bir çok seneler muhafaza edip uyku ile rahat ettirmek Allah'ın azametine ve kudretine delâlet eden alâmetlerdendir.]

مَن يَہۡدِ الله فَهُوَ ٱلۡمُهۡتَدِ‌ۖ

[Eğer bir kimse ki Allah-u Tealâ onu hidayette kıldı, o kimse doğru yolu bulmuştur. Çünkü; Allah'ın hidayeti onu matlubuna ulaştırır.]

وَمَن يُضۡلِلۡ فَلَن تَجِدَ لَهُ ۥ وَلِيًّ۬ا مُّرۡشِدً۬ا (17)

[Ve eğer bir kimse ki Allah-u Tealâ onu ıdlâl ederse onun için sen şefaat edecek bir dost ve yol gösterecek bir mürşid bulamazsın.] Zira; o kimse iradesini dalâletle sarfedip Allah-u Tealâ dalâlini halkla ıdlâl edince o kimse ihtidaya meyletmez ki doğru yola vasıl olsun. Çünkü iradesini şerre sarf edince dalâli kesbeder ve kesbettiği dalâli Allah-u Tealâ halkedince onu azabdan kurtaracak bir dost bulunamaz.
Beyzavî ve Medarik'in beyanları veçhile (تزاور) meyleder demektir. (تقرضهم) güneş onları kat'eder yani onlardan uzaklaşır dokunmaz demektir. (فجوة) mağaranın ortası ve geniş hava alacak meydanlığı demektir.
Yani; onlar bütün gündüz mahfuz olup gölgede bulunduklarından şemsin hararetinden müteezzî olmadıklar ! gibi elbiseleri de eskimemiştir ve ğârın tam vastında hava alacak meydanlığında oldukları cihetle teaffün etmemiş ve mağaranın kasvetinden dahi müteessir olmamışlardır.
Ashab-ı Kehfi Cenab-ı Hakkın üçyüz küsur sene bu vecihle muhafaza etmesi harikulade kerâmât kabilinden olduğu cihetle 3096 kerâmât-ı Evliyanın hak olduğuna delâlet eder. Keramet-i Evliya, ilm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile inkârı gayr-i kaabil bir hakikattir ve ehl-i sünnet mezhebi de budur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile V e l i ; araya günah girmeden ibadeti tevali edip ve Allah-u Tealâ’nın enva-ı tââtı kendine tevfik etmekle izaf-i maâsîden himaye ettiği kimsedir. Çünkü; imanla beraber ibadete devam eden ve sulehâdan olan kimsenin Allah-u Tealâ Velisiolduğunu (الله ولى الذين آمنوا),(وهويتولى الصالخين) âyetleriyle beyan etmiş ve Veli denmeye şayan olan kimler olduğunu kullarına bildirmiştir. Şu halde ibadete devamla bilcümle günahları terkedip Rabbısına kurbiyet kesbeden kimse Velîdir. Keramete gelince : K e r a m e t ; abdin yedinde zuhur eden harikuladedir. Kerametle mucize beyninde fark şudur: M u c i z e ; nübüvvet davasında bulunan kimsenin yedinde zuhur eden harikuladedir. K e r a m e t ; Nübüvvet davasında bulunmıyan sulehâ yedinde zuhur eden harikuladedir. Ancak Firavun ve Deccâl gibi şerir yedlerinde zuhur eden harikulade ahvâl i s t i d r â c olup mucize ve keramât kabilinden değildir. Çünkü; şerîr yedinde zuhur etmesi keramet olmadığına delil-i kavidir.
Kerametin zuhuruna delil-i naklî; Hz. Meryem'in, Ashab-ı Kehfin ve Süleyman Aleyhisselâmın veziri ki arş-ı Belkıs'ı getiren (Asaf b. Berhaya) nın kıssaları gibi bir çok deliller vardır. Delil-i aklî ise bazı halis kulları yedinde Allah'ın harikulade halkı ile o kulunu taltif etmesinde aklen bir mani yoktur. Çünkü abid; acziyle beraber ihlâs ile Allah'ın bilcümle emrine imtisal ve nehyinden ictinâbla Rabbısının rızasını tahsile çalışınca o kulun bazı istediğini vermekle Cenab-ı Hakkın taltif etmesinde ne gibi bir mani tasavvur olunur. Yoksa sevdiği kulunu bazı atıyyesiyle memnun etmeye Allah-u Tealâ’nın haşa kudreti mi yoktur veyahut o abdin bu gibi atiyyeye nail olmaya istihkakı mı yoktur? Bir efendi sevdiği hizmetçisini istediği kadar atiyyeyle memnun eder de Allah-u Tealâ sevdiği kulunu neden memnun etmesin, aklen bu gibi atıy-yeden ne gibi bir mani tasavvur olunur? Şu kadar ki keramet sahibi yedinde kerametin zuhuruna mesrur olmaz. Çünkü keramet; akibete emniyet bahşetmez ki mesrur olsun ve kerametine mağrur da olmaz. Çünkü gurur; şeytan işidir. Hatta Velî kerametine mağrur olsa velayet derecesinden sakıt olur. Çünkü; insan-ı kâmil kerameti görmez, ancak o kerameti veren Allah-u Tealâ'nın azametini ve kendinde olan zilleti ve kusurları görür, mahlukâtı görmez, yalnız halikı görür. Binaenaleyh; keramet sahibi ekseriya kerametini bile bilmez, ancak mükellef olduğu vazifesini bilir.
Hulâsa; ashab-ı Kehfin uzun müddet mağarada güneşten vesair eza verecek şeylerden mahfuz kaldıkları ve bunları Cenab-ı Hakkın hıfzı; kudretine delâlet eden alâmet cümlesinden olup insanlar için ibret alınacak bir garibe olduğu ve Ashab-ı Kehif gibi Allah'ın hidayette kıldığı kimselerin mühtedî oldukları, (Dakyanus) ve etbaı gibi Allah'ın idlâl ettiği kimseler için huzur-u İlâhîde şefaat edecek bir dost ve mürşit bulunmıyacağı bu âyetten müste fad olan fevaid cümlesindendir.

3097
***
Vâcib Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularının keyfiyetini beyan etmek üzere :

وَتَحۡسَبُہُمۡ أَيۡقَاظً۬ا وَهُمۡ رُقُودٌ۬‌

buyuruyor.

[Habibim ! Sen onları uyur oldukları halde görsen uyanık zannedersin.]

وَنُقَلِّبُهُمۡ ذَاتَ ٱلۡيَمِينِ وَذَاتَ ٱلشِّمَالِ‌ۖ

[Ve onların kelpleri de mağaranın kapısı önünde kollarını dö şemiş yatardı.]

وَكَلۡبُهُم بَـٰسِطٌ۬ ذِرَاعَيۡهِ بِٱلۡوَصِيدِ‌ۚ

[Biz onları sağ ve sol taraflarına döndürürüz.]
3098

لَوِ ٱطَّلَعۡتَ عَلَيۡہِمۡ لَوَلَّيۡتَ مِنۡهُمۡ فِرَارً۬ا وَلَمُلِئۡتَ مِنۡہُمۡ رُعۡبً۬ا (18)

[Eğer habibim ! Sen onların bu hallerine muttali' olsaydın onlardan firar ederek arkanı dönerdin ve onlardan korku ile her tarafın dolardı.]

Yani; Ey Resûl-ü Zişân ! Ashab-ı Kehfi biz hidayette kıldık ve üçyüz küsur sene mezkûr mağarada.muhafaza ettik. Eğer o zamanda sen onları o halde görmüş olsan gözleri açık, nefesleri iner çıkar vücutlarında teaffün ve şişmek gibi şeyler olmadığından sen onları uyanık zannederdin. Halbuki onlar uyurlardı, sağlarından sollarına ve sollarından sağlarına dönmek icabettiğinde toprağın tesir etmemesi için biz onları sağdan sola, soldan sağa döndürürdük, onlara tabi' olan kelpleri kapının eşiğinde kolları uzatmış olduğu halde yatardı. İşte o zamanda sen onların hallerine muttali olsa idin onlarda göreceğin mehabet, mağarada olan azamet ve vücutlarındaki cesametten korkar hemen arkana döner kaçardın ve onlardan her tarafını korku ihata ederdi. Yani onları görünce vücudunun her tarafı korkuyla dolmuş bulunurdu.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Ashab-ı Kehfin senede bir kere Aşûrâ günü bir taraftan diğer tarafa döndükleri veyahut senede iki defa döndükleri mervî ise de âyette döndürüldükleri kafidir velâkin adedini tayin olmayıp (نُقَلِّبُهُمۡ) muzari sigası istimrara delâlet ettiği cihetle iktizasına göre döndürüldüklerini beyanla iktifa etmek daha münasiptir. Çünkü; adede delâlet olmadığı gibi adedini tayinde bir fayda dahi yoktur. Maksat; vücutlarını toprak çürütmemesi için icabında döndürüldüklerini beyan etmektir. Uyku uyuyan kimsenin sağına ve soluna dönüp haberi olmadığı gibi Ashab-ı Kehif de sağlarına ve sollarına icab ettikçe dönerlerdi. Fakat bunların dönmesine kudreti veren Allah-u Tealâ olduğundan onların dönmelerini zatına isnâd ederek «Biz döndürürüz» buyurmuştur. Çünkü hakikatte onları döndüren, Zatı Bârîdir. Bu zatların uyku halinde âdetin hilafı gözlerinin açık olması, saç ve tırnaklarının uzun olmasıyla beraber vücutlarında olan mehabet gayet korkunç bir şekilde olduğundan Resûlullah görmüş olsa bile korku arız olacağını Cenab-ı Hak beyan etmiştir.
3099
Kazî'nin ve Nimetullah Efendinin beyanları veçhile bunların Kelbleri yle' murad; Bunlar mağaraya girerken arkalarına düşen bir kelbdir. Çünkü; onlar firar ederken bu kelbin tebaiyyet ettiği ve defeatle reddetmişlerse de kelbin dönmediği hatta son defile tard ettiklerinde Cenab-ı Hak kelbin söylemesine kudret verip kelb «Ben Allah'ın dostlarına muhabbet edenlerdenim, bırakın beni halime, sizinle gideceğim» demesi üzerine hali üzere terkedip onlarla giden bir kelp olduğu mervîdir. Yahut bunlara refakat eden bir çobanın kelbidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran bunlar esna-yı firarda bir çobana müsafir olurlar. Çoban yemek yedirdikten sonra esnâ-yı sohbette bunların hallerine vakıf olur ve ihtida ederek ittibâ ettiğinden kelb de beraberlerinde gitmiştir. Esah olan rivayet de bu olsa gerektir. Kelbin rengi kızıla mail sarı olduğu ve ismi (Kıtmîr) veya (Reyân) veyahut (Sühbân) olup Cennette bulunacak hayvanlardan birisi olacağı Tefsir-i Hâzin'in cümle-i rivayatındandır.
Hulâsa; Ashab-ı Kehf uyur oldukları halde görülmüş olsa uyanık zannolunacakları, uyku arasında sağ ve sol taraflarına döndükleri, refakatlerinde bulunan kelbin kapıları önünde onlarla beraber bulunduğu ve eğer onların bu hallerini görmüş olsa arız olacak korkuya binaen Resûlullah'ın arkasına döneceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Ashab-ı Kehf’in uykularını beyandan sonra.uykudan uyandırdığını beyan etmek üzere :

وَڪَذَٲلِكَ بَعَثۡنَـٰهُمۡ لِيَتَسَآءَلُواْ بَيۡنَہُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Onları mağarada ölüme benzer bir uykuyla uyutup muhafaza ettiğimiz gibi biz onları uykudan uyandırdık ve kabirden kalkar gibi kaldırdık ki onlar birbirlerinden uykularının müddetini sorsunlar ve uzun müddet uyuduklarını bilsinler.]
3100

قَالَ قَآٮِٕلٌ۬ مِّنۡہُمۡ ڪَمۡ لَبِثۡتُمۡ‌ۖ

[Onlardan söze başlıyan kimse «bu ğârda ne miktar durdunuz ve ne kadar uyku uyudunuz?» dedi.]

قَالُواْ لَبِثۡنَا يَوۡمًا أَوۡ بَعۡضَ يَوۡمٍ۬‌ۚ

[Onlar zan üzere «Bir gün veyahut bir günün nısfı durduk» demekle cevap verdiler.]

قَالُواْ رَبُّكُمۡ أَعۡلَمُ بِمَا لَبِثۡتُمۡ

[Onlar saçlarının ve tırnaklarının uzunluğunu görünce bir çok zaman uyuduklarını idrâk etmekle eski sözlerinden döndüler ve dediler ki «Rabbınız bu ğârda meksettiğiniz müddeti sizden daha ziyade bilir. Zira; Rabbınız her zaman kaim ve hazırdır. Biz uykuda olduğumuz için müddet tayin edemeyiz.»] Bu suretle uykularının müddetindeki ilmi Allah'a havale ettiler.

فَٱبۡعَثُوٓاْ أَحَدَڪُم بِوَرِقِكُمۡ هَـٰذِهِۦۤ إِلَى ٱلۡمَدِينَةِ

[İçinizden birinizi şu parayla kasabaya gönderin.]

فَلۡيَنظُرۡ أَيُّہَآ أَزۡكَىٰ طَعَامً۬ا

[Ve gönderdiğiniz kimse nazar etsin, baksın kasaba ahalisinden hangisinin taamı temiz, helâl, tatlı ve ucuzdur.]

فَلۡيَأۡتِڪُم بِرِزۡقٍ۬ مِّنۡهُ وَلۡيَتَلَطَّفۡ وَلاً يُشۡعِرَنَّ بِڪُمۡ أَحَدًا (19)

[Kasabaya giden kimse taamların hangisi tâhir olduğunu gördükten sonra ondan alsın size bir miktar rızıkla gelsin ve gördüğü kimselerle gayet tatlı ve mülayim görüşsün ve sizin halinizi, mekânınızı hiç bir kimseye bildirmesin.] 3101

إِنَّہُمۡ إِن يَظۡهَرُواْ عَلَيۡكُمۡ يَرۡجُمُوكُمۡ أَوۡيُعِيدُوڪُمۡ فِى مِلَّتِهِمۡ وَلَن تُفۡلِحُوٓاْإِذًاأَبَدً۬ا (20)

[«Zira; Eğer onlar mekânınızı bilir de size galebe ederlerse sizi taşla öldürürler veyahut kendi dinlerine ve milletlerine iade ederler, milletlerine iade ettikleri takdirde ebeden siz felah ve necat bulamazsınız» demekle kasabaya gidecek kimsenin programını tertip ettiler.]
Yani; bunları uzun müddet uyuttuğumuz gibi habibim ! Beyinlerinde ne kadar uyuduklarını birbirlerinden sual etsinler, uzun müddet uyuduklarını, kendilerine olan lutf u ihsanımızı bilsinler, Rabbısına iltica ederi kimsenin düşmanın şerrinden kurtulacağına itminanları ziyade olsun, imanları kuvvet bulması için biz onları kabirden kalkar gibi uykudan uyandırdık ve onlar uykudan uyanınca içlerinden reisleri mağarada ne miktar kaldıklarını diğerlerinden suâl etti. Onların mağaraya girmeleri bir kuşluk vakti olup uykudan uyandıkları ikindi vakti olduğuna nazar ederek bir gün veyahut bir günün nısfı kadar bir zaman kaldıklarını beyanla cevap verdilerse de. vücutlarına, saçlarına, tırnaklarına ve sair ahvallerine nazar ederek az bir zaman işi olmadığını bildiler ve dediler ki «Siz zaman ve müddet tayin etmekle meşgul olmayın. Zira; Rabbımz sizin ne miktar kaldığınızı sizden daha iyi bilir. Binaenaleyh; bizim için şimdi mühim mesele ekmektir. Zira; karnımız açtır. Şu halde her şeyden evvel içinizden birinizi ekmek almak için şu paranızla kasabaya gönderin. Gitsin kasaba ahâlisinden hangisinin taamı ziyade tâhir, helâl ve ucuzdur nazar etsin, görsün ve iyisinden alsın size o taamdan bir miktar rızıkla gelsin ve şehre dahil olduğunda ahali ile lutufla muamele yapmaya gayret etsin ki soğuk muamele yapmakla halkın husumetini celbetmesin. Sizin halinizi ve bulunduğunuz mahallinizi hiç bir kimseye bildirmesin. Zira; onlar sizi bilir ve galebe ederlerse enva-ı işkenceyle ve taşla öldürürler veyahut kendi milletlerine iade ederler bu takdirde elbette asla felah bulmaz ve azaptan kurtulmazsınız» demekle gidecek kimsenin hatt-ı hareketini tayin ettiler ve bu kararlarında taamın iyisini alıp getirmesini ve alış veriş .hususunda nâsla mülâyemet üzerine bulunmasını, hâllerini ve mekânlarını» kimseye bildirmemesini, bildirirse zarar göreceklerini dercetmekle mühim mesail tavsiye ettiler ve bu minval üzere karar verdiler.
3102
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran mağarada kaldıkları müddetin miktarından sual eden (Mekselînâ) veyahut (Yemlîhâ) dır. Varak; madrub ve gayr-ı madrub gümüş parçasına denirse de Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların elindeki para madrup olup üzerinde (Dakyanus) un ismi yazılı olduğu mervîdir. Medine yle murad; Elyevm mevcut ve mamur olan (Tarsus) şehridir. İnsanın kuut-u yevmiyeyi kisbe ve mahallinden celbe sa'yetmesi ve yiyeceği rızkın'iyisini ve temizini alması ve rızık için say'etmesi emr-i mühim olduğuna ve tevekküle mani olmadığına ve nâsla muamelede hüsn-ü muaşerete dikkat etmek lâzım geldiğine ve düşmandan nefsini saklamak caiz olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; bu zevat-ı kiramın Allah-u Tealâ'ya kemâl-i tevekkülleriyle beraber uykudan uyanınca her şeyden evvel rızık çaresini düşündüklerini vesair ta'dât olunan şeyleri gidecek kimsenin programında dere ettiklerini Cenab-ı Hakkın kitabında bizlere beyan etmesi bizim için mühim bir derstir. Binaenaleyh; bu âyette beyan olunan ahkâma Ümmet-i Muhammed'in itina ve dikkat etmelerilâzımdır. Şu halde taam satın alacak kimsenin helâl olanı ve aldanınayıp mehmâ emken ucuzunu araması elzemdir.

***
Vâcib Tealâ Ashab-ı Kehfin uykudan kalkınca içlerinden kasabaya ekmek için gönderecekleri kimsenin vazifesini tayinde kimseye bildirmeyeceğini dermeyari ettiklerini beyandan sonra giden kimse için saklamak mümkün olmayıp herkesin bildiğini beyan etmek üzere :

وَڪَذَٲلِكَ أَعۡثَرۡنَا عَلَيۡہِمۡ لِيَعۡلَمُوٓاْ أَنَّ وَعۡدَ ٱلله حَقٌّ۬ وَأَنَّ ٱلسَّاعَةَ لاً رَيۡبَ فِيهَآ

buyuruyor.
3103
[İşte bizim onları uzun müddet uyutup her türlü zarardan muhafaza ettiğimiz gibi biz onlar üzerine ahâliyi muttali kıldık ki nâs va'd-i İlâhînin hak olduğunu ve kıyamette şüphe olmadığını bilsinler.]

إِذۡ يَتَنَـٰزَعُونَ بَيۡنَہُمۡ أَمۡرَهُمۡ‌ۖ

[Biz onlar üzerine nâsı muttali kıldık şol zamanda ki o zamanda nâs emr-i dinlerinde ve haşr-ı emvât hakkında münazaa ederlerdi.]

فَقَالُواْ ٱبۡنُواْ عَلَيۡہِم بُنۡيَـٰنً۬ا‌ۖ

[Nâs onlar üzerine «Evler yapın» dediler.]

رَّبُّهُمۡ أَعۡلَمُ بِهِمۡ‌

[«Onların adedini ve hallerini Rabları daha iyi bilir» demekle hallerine ye adetlerine ilmi Allah'a havale ettiler.]

قَالَ ٱلَّذِينَ غَلَبُواْ عَلَىٰٓ أَمۡرِهِمۡ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيۡہِم مَّسۡجِدً۬ا (21)

[O vakitte nâs m emrine galip olan padişah ve etbâı «Elbette biz onlar üzerine mescit yapar ve musalla ittihaz ederiz» dediler.]
Yani; bizim onları uzun müddet uyutup, cisimlerini her şeyden muhafaza ettiğimiz gibi biz nâsı onlar üzerine muttali kıldık ki nâs Allah-u Tealâ'nın insanları kabirlerinden ihya edeceğine dair olan va'dinin hak olduğunu ve kıyametin elbette gelip asla şüphe olmadığını bilsinler. Zira; onların uzun müddet uyuyup cisimlerine asla halel gelmeden uykudan uyanmaları vefat edip sonra ba's olunmalarının aynıdır. Binaenaleyh; nasıl ki bir çok uyuduktan sonra uyandılar, öldükten sonra dahi böylece dirileceklerdir. Kezalik kıyametin vukuunda ve imkânında dahi şüphe yoktur. Zira; üçyüz sene Ashab-ı Kehfi uyutup cisimlerine halel gelmeden aynı vücutla uykudan eski halleri üzere kaldırmağa kaadir olan Allah-u Tealâ cemi' nâsı öldürüp sonra kıyamette diriltmeye dahi kaadirdir ve biz Ashab-ı Kehfin hallerine nâsı şol zamanda muttali kıldık ki o zamanda nâs, haşr-ı emvâta dair itikâdiyat hakkında münazaa edip bazıları «Yalnız ervah ba's olunur», bazıları da «rûh cesetle beraber haşr olunur» demekle ihtilâf ettikleri bir zamanda Biz Ashab-ı Kehfi üçyüz küsur sene uykudan sonra cesetlerine halel gelmeden ba'setmemizle ervah ve ecsâdın beraber haşr olunacağını nâsa açık surette beyan ettik ve tekrar onların rûhları kabzolunduktan sonra nâs bunların hallerinde ve uykularının müddetinde ihtilâf ettiler. Binaenaleyh; bazıları «Onların üzerine ve mağaranın kapısına bina yapın. Halk bunların kabirlerini çiğnemesinler. Zira; onların hallerini Rabları iyi bilir» dediler ve o vakitte nâsın emrine galip olan padişah ve ona tâbi olan ehl-i iman «Elbette onlar üzerine bir mescid yapar ve nâsa musalla ittihaz ederiz» dediler ve bunlar galebe ederek ziyaretçilere namaz kılmak için mescid yaptılar.
3104
Fahri Râzi, Kazî ve Nimetullah efendinin beyanları veçhile bunlar uykudan uyanınca âyette beyan olunduğu vechüzere şehre gidip taam getirecek kimsenin programını tertip edip içlerinden (Yemliha) nın elbise değiştirerek ahvali kimseye bildirmeden gidip gelmesini münasip gördüler. (Yemliha) tarif veçhile kasabaya geldi. Fakat bittabi' kasabayı eski halinde bulamadığından şüphe üzerine ekmekçileri dolaşırken ekmek almak üzere ekmekçinin birine elindeki parayı verince ekmekçi paranın üzerinde (Dakyanus) un ismini görür ve «Bunu sen nereden aldın, elbette bir definede buldun» diyerek (Yemliha) yı yakalar. Buldun, bulmadım gürültüsü üzerine halk toplanır ve gürültü hükümete akseder. Meğer o zamanda din-i İsa üzere (Bidrus) isminde mümin bir padişahla halk arasında haşr-ı emvat hakkında bir çok münazaa ve mübahase cereyan ediyormuş. Melik, emvâtın rûh ve cisimle beraber haşrolunacağını itikat ve nâsın itikadını tashih için bu hususa davet eder. Nâstan bir kısmı kabul diğer kısmı hasrın yalnız rûha mahsus olup cesedin haşrolunmayacağı itikadında ısrar eder. Melik bunlara itikad-ı hakkı kabul ettiremeyip gün be gün niza' ve gürültü çoğalıp, hakikatin keşfolunup münazaanın önü alınmasını Cenab-ı Hakdan istirham ettiği bir zamanda irade-i İlâhiyenin bunların hallerini halka bildirmekle hakikatin halka keşfolunmasına tealluk ettiğinden bunların hallerini gizlemeleri fayda etmez, iş meydana çıkar. (Yemlihâ) yı melikin huzuruna getirirler. Melik (Yemliha) dan keyfiyeti istizah eder. Melik de beraber olduğu halde halk, (Yemliha) önlerinde olduğu halde mağaraya yaklaştıklarında arkadaşlarına haber vermek üzere (Yemliha) ileri gider. Vukuatı arkadaşlarına haber verince rûhlarının kabzolunmasını Çenab-ı Haktan istirham ederler. Duâları dergâh-ı ülûhiyette kabul olunmakla rûhları kabzolunur ve cesetleri dahi halkın gözünden kaybolur. Ahali tekrar münazaraya başlarlar. Kâfirler «Bunlar bizdendir mağara kapısına kilise yapacağız» derlerse de melik ve etbaı galebe eder. Mağaranın kapısı önüne mescit yaparlar. Fakat nâsdan çokları bunların hasra benzeyen bu hallerinden istidlal ederek ihtida ederler ve bu istidlallerine Allah-u Tealâ (يَعۡلَمُوٓاْ أَنَّ وَعۡدَ ٱلله حَقٌّ۬) cümlesiyle işaret etmiştir. Gerçi (Yemliha) gelip arkadaşlarına haber verdikten sonra ahali ile görüşüp konuştuklarına dair bir rivayet varsa da bu rivayet zayıftır.Çünkü; ahalinin «bunlar bizdendir, sizdendir» gibi münazaa etmeleri ve (رَّبُّهُمۡ أَعۡلَمُ بِهِمۡ‌) cümlesiyle bunların hallerine ilmi Allahü Tealâ'ya havale etmeleri görüşmediklerine delâlet eder.
Kazî'nin beyanına nazaran kavmin nizaı, itikat hususunda olduğu gibi ikinci defa da vefatları hususunda olması dahi muhtemeldir. Çünkü; bazıları «Bunlar hakikaten vefat ettiler» bazıları da «hakikaten vefat değildir evvelki gibi uykudur» dediler ve bazıları «evler yapmakla karye yapalım» ve bazıları da «mescit yapalım» demekle niza' ettiler.
3105
***
Vâcib Tealâ Ashab-ı Kehfin uykudan uyandıklarında nâsın ihtilâflarını beyandan sonra Resûlullah'ın zamanında onların adedi hakkında nâsın ihtilâfını beyan etmek üzere :

سَيَقُولُونَ ثَلَـٰثَةٌ۬ رَّابِعُهُمۡ كَلۡبُهُمۡ وَيَقُولُونَ خَمۡسَةٌ۬ سَادِسُہُمۡ كَلۡبُہُمۡ
رَجۡمَۢا بِٱلۡغَيۡبِ‌ۖ
وَيَقُولُونَ سَبۡعَةٌ۬ وَثَامِنُہُمۡ ڪَلۡبُہُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Nâs «Ashab-ı Kehif üç kişidir, onları dört kılan kelbleridir» derler. Ve nâsdan diğer bir fırka «onlar beşdir altıncıları kelpleridir» demekle gaibe söz söyler oldukları halde mübahase ederler. Zira; onların kaç kişi olduğuna dair ellerinde bir senedleri yoktur, diğer bir taife onlar «yedidir, sekizincileri kelpleridir» derler.]

قُل رَّبِّىٓ أَعۡلَمُ بِعِدَّتِہِم مَّا يَعۡلَمُهُمۡ إِلاً قَلِيلٌ۬‌ۗ

[Habibim ! Şen onlara «Ashab-ı Kehfin adedini Rabbım Tealâ iyi bilir, nâsdan onların adedini bilmez ancak azıcık kimseler bilir» de.]

فَلاً تُمَارِ فِيہِمۡ إِلاً مِرَآءً۬ ظَـٰهِرً۬ا

[Onların adedini nâsdan gayet az kimseler bilince habibim ! Sen onlar hakkında mücadele etme, illâ zahir olarak mücadele et ve sana vahyolunan ahkâmı söyle.]

وَلاً تَسۡتَفۡتِ فِيهِم مِّنۡهُمۡ أَحَدً۬ا (22)

[Ve onlar hakkında ehl-i kitaptan hiç bir kimseden sual etme.]
Zira; vahy ile sana onların halleri beyan olununca senin ehl-i kitaptan sualin münasip olmaz. Çünkü; vahyile bildikten sonra onlara suâl imtihan için olacağına binaen bu suâl mertebe-i nübüvvete lâyık olan mekarim-i ahlâka münafîdir ve istizâh-ı keyfiyet suretiyle de hiç olmaz. Zira; onların ilmi kaasır olduğu cihetle hakikati bilmezler ki sana izahat versinler. Onların söyliyecekleri zanna müstenid olup senin ilmin ise vahye müstenid olmakla kafidir. Kat'î ilme karşı zannın hükmü olamaz.
3107
Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile «Ashab-ı Kehfin adedi üçtür, dördüncüsü kelpleridir» diyenler Necran Nasarası ve Hz. İsa'nın ülûhiyetini itikad eden (Yakubiye) fırkasından (Seyyid) isminde bir kimse ve onun etbâıdır. «Onların adedi beştir, altıncısı kelpleridir» diyenler nasârâdan, «Allah-u Tealâ üçün üçüncüsü olduğunu itikat eden» (Nastûriye) fırkasından (Âkıp) isminde bir kimse ve onun ashabıdır. Müslümanlar da «Yedidir, sekizincisi kalpleridir» dediler ve bu mübahase huzur-u Risalette cereyan etmiştir. Üç ve beş diyenlerin sözleri doğru olmadığına işaret için Vâcib Tealâ «gaibe söz atarlar» demekle işaret ettiği gibi yedi diyenlerin sözleri doğru olduğuna da «Onların adedini az kimse bilir» demekle işaret etmiştir. Çünkü; müslümanlar Resûlullah'dan işittiklerini söyledikleri cihetle onların haberleri sahihtir. Zira;Vâcib Tealâ bu bâbda söz söyliyenleri üçe hasrettikten sonra evvelki iki fırkanın gaibe söz söyleyip bilmediklerini beyanla tezyif ve üçüncünün akibinde az kimselerin bildiğini beyanla üçüncünün sıhhatini beyan etmiştir. Şu halde huzur-u Risalette cereyan eden sözleri Vâcib Tealâ bu âyetle beyan buyurmuş ve adedlerinin dört ve altı olduğuna dair söz söylenmediğinden dörtle altı zikrolunmamıştır.
Fahri Râzi'nin Hz. Ali'den rivayetine müsteniden beyanına nazaran ashab-ı Kehfin adedi yedidir. Bunlardan altısı melikin kurenâsından olup üçü melikin sağ tarafında bulunurlar ki (Yemlihâ), (Mekselînâ) ve (Mislînâ) dır. Bunlara ashab-ı yemin denir. Diğer üçü melikin sol tarafında bulunurlar ki (Mernuş), (Dabernuş) ve (Şâzenûş) dur. Bunlara da ashab-ı yesâr denir ki (Dakyânus) bunlarla mühimmatını istişare ederken itikat hususunda beyinlerinde vaki olan ihtilâf üzerine (Dakyanus) u tarik-ı hakka davet etmişlerse de icabet etmeyince zulmünden korkularına binaen firara mecbur olmuşlardır. Bunların yedincileri (Kefeştatayuş) ki çobandır ve sekizincileri de çobanın kelbidir ki ismi (Kıtmîr) olduğu mervîdir.
Ashab-ı Kehfin isimleri yazılıp yangının içine atılırsa biiznillâh yangının söneceği ve çok ağlayan çocuğun ağlamasını kesmek için yazılıp yastığının altına konursa ağlamasını keseceği ve doğurmak için zahmet çeken hatunun sol uyluğuna bağlanırsa suhulet olacağı mervîdir. Gerçi Ashab-ı Kehfin isimlerinde birbirine benzemedik bir çok rivayetler varsa da bir rivayete müsteniden yazmış olduğu esami kâfidir çünkü itibar müsemmâyadır. Yazmış olduğu isimleri onların ismi zanniyle yazmak biiznillâh te'sirde kâfi olduğu Nisâbûrî'nın cümle-i beyanatındandır.

3108
***
Vâcib Tealâ ashab-ı Kehfin bazı ahvalini beyandan sonra Resûlune her şeyi kasdını meşiyyet-i İlâhiyeye ta'lîk etmesini tavsiye etmek üzere :

وَلاً تَقُولَنَّ لِشَاْىۡءٍ إِنِّى فَاعِلٌ۬ ذَٲلِكَ غَدًا (23) إِلآً أَن يَشَآءَ الله‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! İşlenmesini murad ettirin bir şey için «Ben şu şeyi elbette yarın işlerim» deme, illâ Allah'ın meşiyyetine ta'lîk ettiğin vakit müstesnadır.] Yani «İnşaallah şunu yarın işlerim» dediğin vakit müstesnadır,

وَٱذۡكُر رَّبَّكَ إِذَا نَسِيتَ

[Habibim ! İnşaallah lâfzını unuttuğunda Rabbın Tealâ'yı zikret. Yani unuttuğun hatırına geldiğinde derhal «İnşaallah» de ki o işin halk olunmasına vesile olsun.]

وَقُلۡ عَسَىٰٓ أَن يَهۡدِيَنِ رَبِّى لاًقۡرَبَ مِنۡ هَـٰذَا رَشَدً۬ا (24)

[Habibim ! Sen «Rabbimin ashab-ı Kehfin haberinden daha ziyade savaba yakın olan şeylere beni irşâd edeceğini umarım» demekle bunlardan suâl edenlere cevap ver ki daha ziyade haberlerin keşfiyâtını istemiş olasın.]
Yani; Ya Ekrem-er Rusûl ! Bir şeyi işlemek kastettiğinde «İnşaallah şu işi yarın işlerim» de. İnşaallah lâfzını terkederek kat’iyyen işlerim deme. İnşaallah lâfzını unuttuğunda hatırına geldiği saatte geçmişi kaza etmek üzere inşaallah demekle Rabbini zikret ki nisyanına kefaret olsun. Zira; işlemesi evlâ olan bir şeyi terkeden kimse teşbih, istiğfar ve ismullahı zikrederse terkettiği şeyi tedarike sebep olur ve habibim sözüne şunu da ilâve et; «umarım Rabbımdan şu unuttuğum şeyden daha ziyade savaba karîb olan şeylere beni hidayette kılar» demekle Ashab-ı Kehfin haberlerinden daha kavî ve nübüvvete delâlette daha vazıh şeylere muttali olmanı Rabbından istemiş olasın.
3109
Beyzavî'nin beyanı veçhile şu vaad-i İlâhi üzerine Allah-u Tcalâ Ashab-ı Kehfin haberlerinden daha eski enbiyâ-yi izamın haberlerine, ümmetleriyle olan mübahaselerine. bir takım gaiblere, alâmât-ı kıyamete ve daha bir çok şeylere Resûlunü muttali' kılmıştır.
Vâcib Tealâ «bir şeyi işlerim» dediğinde inşaallah demesini Resûlune vâcib kıldı. Çünkü; ileride olacak bir şeyi işlemeye muvaffak olup olmayacağı malûm olmadığından şayet işleyemezse yalan olmaması için «İnşaallah» lafzıyla meşiyyet-i İlâhiyeye talikini emretti. Binanealeyh; her mümin için ileride işliyeceği bir şeyi haber verdiğinde «İnşaallah» demek lâzımdır. Çünkü Resûlullah'a emr ü nehiy; ümmeti hakkında emr ü nehiydir. Şu halde Resûlullah'ın nefsini yalandan vikaye ve işinin bitmesine vesile olmak için «İnşaallah» demesi lâzım olduğu gibi ümmetinin dahi birisi işlemeye niyet edip işleyeceğim diyerek haber verdiğinde «İnşaallah» demesi lâzımdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (İbni Abbas) hazretleri «Bir kimse haber verdiği bir şeyde inşaallah lâfzını unutursa bir çok zaman sonra inşaallah dese istisnası sahih olur» demişse de bilûmum fukahâ ve bilhassa İmam-ı Âzam bunun hilafını içtihat etmişlerdir. Çünkü; İbn-i Abbas'ın beyanı veçhile altı ay veya bir sene evvel söylenen bir söze bir sene sonra inşaallah lâfzını ilâve etmekle o sözün hükmünü tağyir edecek olursa ıkrân talâk vesair ukudâtı şer'iyeden hiç birisi takarrür etmez. Zira; bir sene evvel haremine talâk veren bir kimse bir sene sonra nedamet edince talâkın hükmünü iptal ederse o bir sene zarfında hatun mutlakamıdır, değil midir. Binaenaleyh; başka kocaya gidebilecek mi gidemiyecek mi anlaşılmaz. Sair ukudâtta dahi hâl böyledir. Meselâ on gün evvel malını satmış olan bir kimse on gün sonra fiatın fazlalığını görüp inşaallah demekle aktin hükmünü iptal ederse hiç bir muameleye itibar ve itimad olamıyacağından muamelât-ı nâsın tamamen muattal olacağı şüphesizdir. Binaenaleyh; sözün tamamından velev beş dakika sonra olsun «İnşaallah» lâfzı hiç bir hükmü tağyir edemez.
3110
Hatta Medarik'te beyan olunduğu veçhile (Mansur) halifeye bir kimse «İmam-ı A'zam ceddin İbn-i Abbas'a istisna meselesinde muhalefet ediyor», demesi üzerine halife hiddetle te'dîb etmek üzere İmam-ı Âzam'ı huzuruna celble niçin muhalefet ettiğini suâl edince İmam-ı Â'zam hazretleri «İbn-i Abbas'ın mezhebi senin aleyhinedir. Zira; bir sözden bir gün veya beş gün veyahut onbeş gün sonra o söze ilâve olunan inşaallah o sözün hükmünü nakzedecek olsa nâsın sana biatlerinin hükmü kalmaz. Çünkü bu gün biat eden kimseler bir gün sonra senden nefret eder. Sana biatta inşaallah lâfzını ilâve etmekle biatlerini nakzeder» deyince Mansur'un İmam-ı Â'zam'ı levmeden kimseyi huzurundan tardettiği mepvidir.
Şu halde âyette «unuttuğunda zikret» demek «eski sözüne ilâve etmekle onun hükmünü tağyir et» demek değildir. Belki teberrük ve teyemmün tarîkıyla zikret ki geçmişe kefaret ve bir daha unutmamaya sebep olsun demektir. Yahut «bir şeyde inşaallah lâfzını unuttuğunda o şey vücut bulamayınca inşaallah lâfzını zikirle ondan daha iyi bir şeyi iste» demektir.
Bu âyetin sebeb-i nüzulü; Beyzavî'nin beyanı veçhile Kureyş müşrikleri Resûlullah'a rûhtan, ashab-ı Kehiften ve Zülkarneyn'den suâl ettiklerinde Resûlullah «Yarın gelin haber vereyim» deyip «İnşaallah» dememesi üzerine onbeş veya kırk gün vahyin gelmemesine Resûlullah'ın mahzun olup Kureyş'in Resûlullah'a karşı izhâr-ı şemâtet etmeleri üzerine Cibril-i Emin'in bu âyetle geldiği mervidir. Şu halde vahyin teehhürüne sebep «İnşaallah» kelimesinin terkolunması olduğunu Cenab-ı Hakk bu âyetle beyan buyurmuş ve bu misilli makamda «İnşaallah» lâfzını zikretmek lâzım olduğunu gerek Resûlune ve gerek Resûlunün ümmetine tavsiye etmiştir. Bu âyet nazil olunca Resûlullah'ın «İnşaallah» dediği 3111 mervîdir. Fakat Resûlullah'ın inşaallah demesi «bir daha unutmam inşaallah» demektir. Yoksa evvelce söylediği sözüne ilâve değildir.
***

Vâcib Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularının müddetini beyan etmek üzere :

وَلَبِثُواْ فِى كَهۡفِهِمۡ ثَلَـٰثَ مِاْئَةٍ۬ سِنِينَ وَٱزۡدَادُواْ تِسۡعً۬ا (25)

buyuruyor.

[Ashab-ı Kehif mağaralarında üç yüz sene karar ve dokuz sine de ziyade ettiler.]

قُلِ الله أَعۡلَمُ بِمَا لَبِثُواْ‌ۖۥ

[Habibim ! «Allah-u Tealâ onların durdukları müddeti herkesten ziyade bilir» de.] Ve sözüne şunu da ilâve et:

لَهُۥغَيۡبُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَإِلاًرۡضِ‌ۖ

[Zira semâvât ve arzın gaybını bilmek Allah'a mahsustur.] Binaenaleyh; Ashab-ı Kehfin mağarada ve uyku halinde durdukları müddeti herkesten ziyade bilmek Allah'a mahsustur.

َ أَبۡصِرۡ بِهِۦ وَأَسۡمِعۡ‌ۚ

[Allah-u Tealâ görülecek şeyleri ne acayib görür ve işitilecek şeyleri ne acayip işitir.]

مَا لَهُم مِّن دُونِهِۦ مِن وَلِىٍّ۬

[Semavat ve arz ehlinin Allah'ın gayrı hiç bir yardımcıları yoktur.] 3112

وَلاً يُشۡرِكُ فِى حُكۡمِهِۦۤ أَحَدً۬ا (26)

[Allah-u Tealâ hükmünde ve gaybı Lrnekte hiç bir kimseyi kendine şerik kılmaz.] Çünkü; mülkünde ve hükmünde müstakil olduğundan hiç .bir kimsenin müdahaleye hakkı yoktur.
Yani; Ashab-ı Kehfin (Dakyanus) un şerrinden firar ederek mağaraya iltica ettiklerinde Cenab-ı Hakkın lûtfü olarak onlara vermiş olduğu uyku halinde onlar mağarada üç yüz sene üzerine dokuz sene dahi ziyade ederek üçyüz dokuz sene eğlendiler.
Habibim ! Onların hallerinden suâl edenlere cevapta Allah-u Tealâ onların mağarada eğlendikleri müddeti herkesten ziyade bilir ve vahyile haber verdiği de budur. Şu halde onlar hakkında bu haberin gayrı söylenen sözler doğru değildir. Zira; semâvât ve arzın gizli esrarım bilmek Allah'a mahsustur. Binaenaleyh; Ashab-ı Kehfin kaldıkları müddeti hatasız bilmek dahi Allah'a mahsustur. Allahü Tealâ görülmek şanından olan şeyleri ne acayib görür ve işitilmek şanından olan şeyleri ne acayib işitir? Çünkü; Allah'ın işitmesi ve görmesi sair işiten ve görenlerin görmeleri ve işitmeleri gibi değildir. Zira; latîf, kesîf, küçük, büyük cümlesi Allah-u Tealâ indinde müsavidir, ehl-i semâ ve ehl-i arzın Allah'ın gayrı hiç bir yardımcıları yoktur. Allah-u Tealâ hükmünde kendine hiç bir kimseyi şerîk kılmaz. Çünkü, her neye hükmetse mülkünde hükmettiğinden hükmünde müstakildir.
Nimetullah Efendinin beyanı veçhile Ashab-ı Kehfin üç yüz dokuz senesi sene-i şemsiye veyahut sene-i kameriye olmak ihtimali varsa da sahih olan üçyüz sene; senei şemsiyedir ve üçyüz dokuz sene; senei kameriyedir. Zira yüz sene-i şemsiye yüz üç sene-i kameriye ettiğinden üç yüz sene-i şemsiye üçyüz dokuz sene-i kameriye etmiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım :
[Ashab-ı Kehif mağaralarında sene-i şemsiye hesabıyla üç yüz sene kaldılar ve sene-i kameriye hesabıyla dokuz sene dahi ziyade ettiler.] demektir.

3113
***
Vâcib Tealâ Resûlune nisbetle muğayyebattan olan Ashab-ı Kehfin ahvalini beyandan sonra ashabıyla beraber dersine devamını emretmek üzere :

وَٱتۡلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيۡكَ مِن ڪِتَابِ رَبِّكَ‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim ! Rabbın Tealâ'nın kitabından sana vahyolunan âyetleri sen tilâvet et.]

لاً مُبَدِّلَ لِكَلِمَـٰتِهِۦ

[Zira; Rabbın Tealâ'nın kelimelerini tebdil eden olamaz.] Çünkü; kitabında kendinden başka tasarruf eden olmaz ki kelimelerini tebdil etsin. Binaenaleyh; kıyamete kadar Kur'an'ın değil bir kelimesini tek bir harfini bile tebdil etmek hiç bir kimsenin haddi değildir.

وَلَن تَجِدَ مِن دُونِهِۦ مُلۡتَحَدً۬ا (27)

[Ey Resûlu Zişân ! Elbette sen Rabbından gayrı bir melce' bulamazsın.] Zira; herkesin her şeyde melcei odur. Kezalik senin melcein de odur.
Yani; Habibim ! Sen müşriklerin «Kur'an'ın gayrı bir kitap getir» dediklerini dinleme ve Rabbın Tealâ'nın kitabından sana vahyettiği âyetlerin elfazını kıraat ve ahkâmıyla amele devam et. Zira; Rabbın Tealâ'nın kelimelerinin gerek lâfzını ve gerek hakiki manâsını tebdile hiç kimsenin kudreti yoktur. Binaenaleyh; Kur'an'ın ilâyevmilkıyam bekası Cenab-ı Hakkın himayesi altındadır ve sen Allah'dan başka bir melce' elbette bulamazsın. Zira; Allah'ın gayrı cümle mevcudat kahr-ı İlâhî altında makhûr olduğundan izn-i İlâhî haricinde hiç bir kimse melce' olamaz ki sen gayrı bir melce' bulasın.
M ü l t e h i d ; sığınacak yer ki üticâgâh demektir. İnsanın başı daraldığında o müzayakadan kurtulmak için müracaat ettiği kimseye mültehid denir ki melce' demektir. Tilâvet; tebaiyet manâsını müş'ir olduğundan bu âyet hem Kur'an'ı tilâvete hem de ahkâmına teb'iyete şamil olduğuna binaen iki cihete devamı âmirdir. Binaenaleyh bu emirden maksat; yalnız tilâvet değil belki tilâvetle beraber ahkâmıyla amele müdavemettir. Şu halde ümmet-i Muhammed tilâvet-i Kur'an'la beraber ahkâmına dikkat etmekle memurdur.
Hulâsa; Kur'an'ı tilâvetle beraber ahkâmıyla amelin Vâcibolduğu, Cenab-ı Hakkın kelimelerini tebdil mümkün olmadığı ve Allah'ın gayrı hiç kimse için bir melce' bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3114
***
Vâcib Tealâ Kur'an'ı tilâvetle beraber mucibiyle amel Vâcibolduğunu beyan ettiği gibi kâfirlerin Kur'an'ın tebdilini tekliflerini redle sabra mülâzemetin lüzumunu dahi beyan etmek üzere :

وَٱصۡبِرۡ نَفۡسَكَ مَعَ ٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ رَبَّہُم بِٱلۡغَدَوٰةِ وَٱلۡعَشِىِّ يُرِيدُونَ وَجۡهَهُ ۥ‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim ! Şol kimselerle beraber nefsine sabra mülâzemet et ki o kimseler Rabiarının rızasını murad eder oldukları halde akşamda, sabahta ve onların arasında olan evkâtın cümlesinde Allah'a ibadet ederler.]

وَلاً تَعۡدُ عَيۡنَاكَ عَنۡہُمۡ تُرِيدُ زِينَةَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا‌ۖ

[Ey Resûli Zişân ! Sen. hayat-ı dünyanın ziynetini ve ağniyânın servetini murad eder olduğun halde fukara-yı ashabından gözünü ayırıp başka tarafa meyletme.

وَلاً تُطِعۡ مَنۡ أَغۡفَلۡنَا قَلۡبَهُۥعَن ذِكۡرِنَا وَٱتَّبَعَ هَوَٮٰهُ

[Ve bizim kalplerini zikrimizden gafil kıldığımız, kendi hava ve arzusuna ittiba' eden kimselere itaat etme ve onların batıl sözlerini dinleme.]

3115

وَكَانَ أَمۡرُهُ ۥ فُرُطً۬ا (28)

[Zira zikirden gafil ve hevesine tâbi olan kimsenin işi batıl ve hakdan uzak oldu. Binaenaleyh; itaata sayan değildir.]
Yani; ey Rasul-ü Mükerrem ! Kâfirlerin sana «Fukara-yı ashabını başından dağıt. Zira; onların elbiseleri eski ve halleri perişan bizim şeref ü haysiyetimiz onlarla beraber bulunmamıza mani'dir. Onlarla bir yerde bulunmak bizim için ardır» demelerine iltifat etme, sen şol kimselerle beraber nefsine sabır tavsiye et ki onlar akşam ve sabah nza-yı İlâhîyi murad ederek rablarına ibadet ederler. Sen hayat-ı dünyanın ziyneti olan müşriklerin servetlerine nazar ederek fukara-yı ashabından gözlerini çevirme. Ve bizim zikrimizden kalbini kapatmakla gafil kıldığımız kimseyle ittifak etme. Zira; o misilli kimse kendi hava ve hevesine ittiba' ederek arzu ettiği şeyi ve nefsini kendine ma'bud ittihaz ederek mevlâsının emrinden çıkmıştır. Binaenaleyh; onun emri haddini tecavüzle israf ve zayi olmuştur.
Ashab-ı Kiramın ekser-i evkâtta ibadetle meşgul olduklarına işaret için duâ ve ibadetleri sabah ve akşam olduğu beyan olunduğu gibi istimrara delâlet eden müzari' sigasıyla (يدعون) dahi varid olmuştur. Çünkü; sabah ve akşam zamanın iki tarafını ihata ettiği gibi cemi' zamana da şamildir, fukaraya muhabbetin lüzumuna işaret için «Gözlerini onlardan başkasına çevirme», buyurmuştur ki «nazar-ı atûfetini onlardan ayırma ve nazar-ı hakaretle bakma» demektir. İşte bab-ı İlâhide zengin ve fakir cümlesi müsavi ve hakaret nazarıyla bakılacak bir kimse olmayıp herkes hürriyet-i tâmmeye malik olduğu gibi Allah'ın rızasını arayan fukara, fasık ve facir olan zenginlerden indellah daha makbul olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve zenginlerin fukaraya riayet etmelerinin lüzumunu tavsiye etmiştir.
(أَغۡفَلۡنَا قَلۡبَهُۥعَن ذِكۡرِنَا) «Biz o kimsenin kalbini zikrimizden gafil kıldık» demek «Biz onu zikirden gafil olduğu halde şeytanın vesvesesiyle terkettik ki şeytan onları iğfal ile küfre ve isyana muhabbetleri ve babalarını taklid sebebiyle onların kalbine hak olan şey girmez bir halde kalbleri kasavet peyda etti» demektir. Şu halde gaflet onların iradelerini sarf ve kendilerinin kesbiyle hasıl olduğundan cebir lâzım gelmez. Çünkü; her ne kadar onların gafletlerini Çenab-ı Hak halketmişse de onlar iradelerini sarfla kesbetmişlerdir ve gafleti halkettiği cihetle Cenab-ı Hak «Biz kalplerini gafil kıldık» buyurmuştur. (فرطاً) zayi, muattal, israf, batıl ve hakka muhalefet manâlarını ifade eder. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Kalbi zikirden gafil olarak kendi havasına ve nefsine ittiba eden kimsenin emri. Hakka muhalif, batıl, zayi' ve günleri muattal oldu.] demektir.
Hâzin ve Kazî'nin beyanlarına nazaran âyet (Uyeyyetibni Hısn) ve (Ümeyyetibni Halef) ve onların emsali sanadîd-i Kureyş haklarında nazil .olmuştur. Çünkü; onlardan (Uyeyne) islâm olmazdan evvel huzur-u Risalette fukara-yı ashab bulunduğu bir zamanda gelir Resûlullah'a «Bunların kokusu sana ezâ vermez mi? Bizler (Mudar) kabilesinin büyükleriyiz. Biz iman edersek her kabile iman eder. Binaenaleyh; bunları defet yanından ki biz iman edelim. Zira; biz bunlarla bir arada bulunmayı nefsimize âr addettiğimiz için iman etmeyiz» dedi, bu sözde Sanadîd-i Kureyş'in ekserisi müttefiklerdi. İşte bu söz üzerine âyetin nazil olduğu mervîdir.
Vâcib Tealâ bu âyette kâfirleri üç sıfatla zemmetmiştir:
B i r i n c i s i ; Kalplerinin zikrullahdan gafil olması,
İ k i n c i s i ; hevâlarına ittiba' etmeleri,
Ü ç ü n c ü s ü ; işlerinin hakdan uzak olmasıdır. Şu halde bu üç sıfat her kimde bulunursa indellah mezmum ve nazar-ı hürmetten sakıttır. Çünkü; Allah'ın emri hilâfında hareket eden kimse evvel ve âhir rüsva olduğu gibi âhirette dahi hüsranı ebedîye müstehaktır. Dünyanın lezzetine ve servetine tama' ederek fukarayı hakîr görmek; kalbin ma'kulâttan gafletle mahsusata meyl-i küllî ile meyletmesi neticesidir. İnsan için şeref, nefsi iman ve ibadetle tezyin etmekle olup zahirde azanın ziynetiyle olmadığına binaen müşriklerin bu sözleri cehaletleri neticesidir.
Hulâsa; âbidlerle sohbete nefsi alıştırmakla sabretmek lâzım olduğu ve hayat-ı dünyanın ziynetiyle müzeyyen olan zenginlere iltifatla fukarayı nazardan iskat etmek caiz olmadığı zikir ve ibadetten gafil ve havasına tâbi olan kimselere itaat etmek, onların sözlerine aldanmak doğru olmadığı ve o misilli kimselerin işleri Haktan uzak olduğu cihetle iltifata şayan olmadıkları bu âyetten müstel'ad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ fukara ile beraber sabrın lüzumunu ve Kureyş'in agniyâsı gibi kalplerinde fesat olan zenginlere meylolunmamasını Resûlune tavsiye ettiği gibi zengin ve fakir cümlesi ahkâm-ı şeriatta müsavi olduklarını dahi beyan etmek üzere :

وَقُلِ ٱلۡحَقُّ مِن رَّبِّكُمۡ‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim ! Ashabın fakirlerini meclisinden tard etmeni sana teklif eden Sanadîd-i Kureyş'e sen de ki «Hak olan şey; sizi halkeden ve enva-i ni'metleriyle terbiye eden, Resûller gönderip kitaplar inzal etmekle kullarına doğru yolu gösteren Rabbınız tarafından geldi.» Ve benim vazifem, taraf-ı İlâhîden gelen zengin ve fakir cümle insanlara ve bilhassa size tebliğ etmektir, kabul edip mucibiyle amel etmek veya kabul etmeyip reddetmek size ait bir vazifedir.]

فَمَن شَآءَ فَلۡيُؤۡمِن وَمَن شَآءَ فَلۡيَكۡفُرۡ

[Binaenaleyh; isteyen iman etsin ve isteyen küfretsin.]Çünkü; iman edenin menfeati, etmiyenin mazarratı kendine aittir. Şu halde menfeat ve mazarratınızı düşünecek sizsiniz. Rabbınızdan hak olan ahkâm gelince hayır, şer, doğru ve eğri olan yollar beyan olundu. Binaenaleyh; «istediğiniz yolu ihtiyar edersiniz ve ben sizin iman ve küfürden hangisini ihtiyar etmenize mübâlât etmeni. Zira; ahkâm-ı İlâhiye sizin keyfinize tâbi değildir. Çünkü; hidayet ve hizlânı sizin iradenizi sarfınız veçhüzere halketmek yed-i kudret-i İlâhiyededir. Şu halde sizin keyfiniz için fukara-yı ibâd huzur-u şeriattan tardolunmaz. Zira; şeriat nazarında cümle kullar müsavi olub kabul edip etmemekle yekdiğerinden imtiyaz eder» demekle kâfirlerin batıl olan matluplarını redle fukara-yı ashabına merhamet kanatlarını aç. Zira onlar; indallah makbullerdir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette kâfirleri tehdit vardır. Zira; «isterseniz iman, ister küfredin iradeniz elinizdedir. İstediğiniz gibi sarf edebilirsiniz, fakat sonunu düşünün» demektir. Şu halde «İsteyen küfretsin» demek; onlara küfürle emir değildir, belki mücerret tehdit içindir. Yani «küfrünüzde ısrar edebilirsiniz, lâkin akibetinde başınıza gelecek ukubeti düşünün ve küfrün icabettiği azabı hatırınızdan çıkarmayın» demektir. Bu gibi tehditler insanların muhaveresinde dahi carî olan şeylerdendir. Meselâ bir kimse fena bir iş tutacağında nasihat dinlemez, o işe musir olunca nasihat eden kimse «Haydi istediğini yap, ben karışmam» der ve bunu söylemekten maksadı o işi yapmasıyla emir değildir, belki ona «Haydi bildiğini yap velâkin sonunu düşün» demektir.
3118
***

Vâcib Tealâ kâfirleri tehdid edip ahkam-ı şer'iyenin insanların arzularına tâbi olmadığını beyan ettiği gibi şeriati kendi havayı nefsaniyelerine tâbi kılmak isteyenlerin cezalarını dahi beyan etmek üzere :

إِنَّآ أَعۡتَدۡنَا لِلظَّـٰلِمِينَ نَارًا أَحَاطَ بِہِمۡ سُرَادِقُهَا‌ۚ

buyuruyor.

[Biz zalimlere bir ateş hazırladık ki; o ateşin çadıra benzeyen alevi onları ihata eder ve her taraflarını çevirir.]

وَإِن يَسۡتَغِيثُواْ يُغَاثُواْ بِمَآءٍ۬ كَٱلۡمُهۡلِ يَشۡوِى ٱلۡوُجُوهَ‌ۚ

[Ve eğer onlar o şiddetli ateşten kurtulmak için yardım isterlerse erimiş demir ve tunç gibi sıcak su ile yardım olunurlar.] Yani sıcak su ile cevap verilir ki o su yüzlerini yakar kebap eder.

بِئۡسَ ٱلشَّرَابُ وَسَآءَتۡ مُرۡتَفَقًا (29)

[Ne çirkin şarap oldu erimiş tunç gibi su ve ne kötü mahal ve mesken oldu Cehennem.]
3119
Yani fukara-yı ashabı hakir görmek ve imanın yerine küfrü koymakla zulmü irtikâp eden zalimler için biz bir ateş hazırladık ki o ateşin alevi ve dumanı onları ihata eder, hatta nefes alacak bir yerleri kalmaz, eğer onlar ateşten kurtulmak ve hararetini söndürmek için su ile yardım isterlerse onlara bir su ile yardım olunur ki o su madeniyattan gümüş, altın, bakır, tunç veyahut demir gibi ateşle eritilmiş bir şey menzilinde olarak onunla yardım olunurlar. O su gibi şey onların yüzlerini pişirir, kebap eder. Ne kötü şarap oldu o su ve ne fena oldu mesken yönünden Cehennem.
Nisâbûrî ve Beyzavî'nin beyanları veçhile bu âyette zalimleri istihza vardır. Çünkü İ s t i ğ â s e ; yardım istemektir. Şu taleplerine ve yalvarmalarına karşı onların yüzlerini kebap edecek sıcak su ile yardım olunacaklarını beyan; onların kemal-i hakaretle yardım olunacaklarını beyan etmektir ki hakarete yardım demek onları istihzadır.
Cenab-ı Hak Cehennemin zalimler için hazırlandığını bu âyetle beyan etmiştir. Zira; zalimler Kur'an'dan i'razla adalet yerine zulmü, iman yerine küfrü, merhamet yerine fukaraya hakareti irtikâp ettiklerinden Cehennem azabına müstehak oldukları beyan olunmuştur.
(سُرَادِقُهَا) S ü r a d i k ; Beyzavî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile çadır manâsına ise de bu makamda Cehennem ateşinin çadıra benzeyen alevi veyahut ateşten zalimlerin her taraflarını ihata edecek divardır. Binaenaleyh; Cehennem ateşi zalimlerin her taraflarını ihata edip ateşten başka bir şey görmeyecekleri gibi nefes almak için ateşten dışarıya bir pencere arasalar dahi bulamıyacaklarına işaret olunmuştur. Çünkü; i h a t a ; her tarafı örtmekle olduğu gibi süradik yani çadır da içinde bulunan kimsenin her tarafını ihata ettiğinden «Süradik onları ihata eder» 3120 demek «Açık bir yerleri kalmaz» demektir. M ü h l ; madeniyâttan ateşle eritilen şeydir. Hararetten suya muhtaç olduklarında onlara verilecek erimiş altın, gümüş veya tunç gibi bir şeydir ki daha onlara verilmek için geriden gelirken yüzlerinin derisini döküp kebap edeceği beyan olunmuştur. Çünkü, dünyada nefislerinin arzu ettiği menhiyata nail olduklarında yüzlerinin gülmesine bedel âhirette imdadlarına erişen su yüzlerini yakacaktır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin azaplarının şiddetini beyan ettiği gibi müminlerin Cennette rahat ve seâdetlerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ إِنَّا لاً نُضِيعُ أَجۡرَ مَنۡ أَحۡسَنَ عَمَلاً (30)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Rablerine iman ettiler ve imanlarını ameli salih işlemekle te'yîd ve takrir ettiler. Onların ecirleri zayi olmaz. Zira; amel yönünden ziyade güzel olan kimsenin amelini biz zayi etmeyiz. Çünkü; amellerin sevabını verir, ellerini boşa çıkarmayız.]

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ لَهُمۡ جَنَّـٰتُ عَدۡنٍ۬ تَجۡرِى مِن تَحۡتِہِمُ إِلاً نۡہَـٰرُ يُحَلَّوۡنَ فِيہَا مِنۡ أَسَاوِرَ مِن ذَهَبٍ۬

[İşte iman eden ve amel-i salih işleyenler için cennât-i adin var ki o Cennetlerde mü'minler için, sarayları altından nehirler cereyan eder ve ehl-i Cennet o Cennetlerde altından bileziklerle ziynetlenirler ve yalnız bilezikle ziynetle iktifa etmezler.]

وَيَلۡبَسُونَ ثِيَابًا خُضۡرً۬ا مِّن سُندُسٍ۬ وَإِسۡتَبۡرَقٍ۬ مُّتَّكِـِٔينَ فِيہَا عَلَى إِلاًرَآٮِٕكِ‌ۚ

[Ve onlar sandalye, koltuk ve kürsüler üzerine dayanarak oturdukları halde ince, kalın dokunmuş yeşil elbiseler giyerler.]
3121

نِعۡمَ ٱلثَّوَابُ وَحَسُنَتۡ مُرۡتَفَقً۬ا (31)

[Ne güzel sevap oldu elbise vesair ziynetler ve ne güzel rahat edecek karargâh oldu Cennetler.] Şeraitine riayetle amel eden mü'minin amelinin zayi olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyette sarahatle beyan buyurmuş ve icmalen zikrolunmuş olan ecri, Cennetin evsafını beyanla tafsil etmiştir.
A d i n ; ikâmet manâsına olduğu cihetle «Müminler için cennât-ı adin var» demek «Cennât-ı ikâmet var» demektir. İkâmet mahallinin hayırlısı suyu bol olan mahâi olduğu için Cenab-ı Hak Cenneti altından nehirler cereyan etmesiyle tavsif etmiş ve insanlar tab'an ziynete heveskâr olduğundan ehl-i Cennetin gerek madeniyât ve elbiselerle tezayyün edeceklerini beyanla kullarını Cennetin derece ve ziynetlerini mucip olan amâl-i salihaya terğîb eylemiştir. Gerçi bizim zamanımızda ve bulunduğumuz diyarlarımızda insanlardan erkekler altınla ve bilhassa bilezik ve gerdanlık gibi şeylerle ziyneti kadınlara terketmişlerse de ezmine-i sabıkada bu gibi şeylerin erkeklere dahi ziynet olduğu milletlerin ve zamanların geçtiği bazı tarihlerde görülmektedir. Ama şeriat-i Muhammediyede altın, gümüş ve sırf ipekten dokunmuş elbiseyle ziynetlenmek haram olması dar-ı teklif olan dünyaya mahsustur. Çünkü âhiret; dar-ı teklif olmadığından orada haram olmaz.
E r â i k ; Erîkenin cem'idir. E r i k e ; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile yeni gelin sandalyesi gibi ziynetlenmiş sandalye ve kürsüdür. Dünyada zenginler bu gibi şeylerle istirahat ettiklerinden Cenab-ı Hak Cennetin rahatını kullarına bunlarla tarif ediyor ve numune olarak bunları gösteriyor. Çünkü; Cennetin rahatını insanlara bildirmek bu kadarla olur, yoksa Cennette, insanların hatır ve hayaline gelmedik ve bu dünyada idrakinden âciz olduğu nice ziynetler ye rahatlar vardır.

3122
***
Vâcib Tealâ servetlerine mağrur olarak fukara-yı ashabı beğenmiyen zalimlerin hallerini, azaplarını, müminlerin hallerini ve nail olacakları dereceleri beyandan sonra zengin olan kâfirle fakir olan müminin hallerini bir misalle izah etmek üzere :

وَٱضۡرِبۡ لَهُم مَّثَلاً۬ رَّجُلَيۡنِ جَعَلۡنَا لاًحَدِهِمَا جَنَّتَيۡنِ مِنۡ أَعۡنَـٰبٍ۬ وَحَفَفۡنَـٰاهُمَا بِنَخۡلٍ۬ وَجَعَلۡنَا بَيۡنَہُمَا زَرۡعً۬ا (32)

buyuruyor.

[Habibim ! Mallarına mağrur olan zalimlere misâl olarak iki kimsenin hallerini sen beyan ve izah et ki dünya servetine itimat olunmıyacağını ve zenginlerin fakir, fakirlerin de zengin olacağını bilsinler. O iki kimseden birisi için biz iki bahçe halkettik ki bahçelerin içinde üzümden çubuklarla ve etrafını hurma ağacı ile ihata ettik ve aralarını dahi buğday ve arpa gibi hububatla dolu mezrea kıldık ki bahçelerde asla menfeatten ve varidattan hali, harap ve boş mahal kalmadı. Binaenaleyh; bahçeler dünya ni'metleriyle doldu ve kemaline geldi.]
كِلۡتَا ٱلۡجَنَّتَيۡنِ ءَاتَتۡ أُكُلَهَا وَلَمۡ تَظۡلِم مِّنۡهُ شَيۡـًٔ۬ا‌ۚ

[O bahçelerin her ikisi de meyvelerini ve yenecek hasılatını tamam verdiler. Meyvelerinden hiç bir şey noksan olmadı. Binaenaleyh; bahçe meyvesini noksan vermekle sahibine zulüm de etmedi. Şu halde o kimsenin bahçesi başka kimselerin bahçelerine benzemez. Zira; başka kimselerin bahçelerinin meyveleri bazı sene az ve bazı sene çok olduğu gibi bazı sene de hiç olmaz.]

وَفَجَّرۡنَا خِلَـٰلَهُمَا نَہَرً۬ا (33) وَكَانَ لَهُ ۥ ثَمَرٌ۬

[Bu ni'metlerin vüsati ile beraber o bahçelerin ortalarında devamlı sulamak için nehirler de akıttık ve o kimselerin meyveler vesair nükûd ve mücevherata dair malları da vardı.]

فَقَالَ لِصَـٰحِبِهِۦ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ ۥۤ أَنَا۟ أَكۡثَرُ مِنكَ مَالاً۬ وَأَعَزُّ نَفَرً۬ا (34)

[Şu bizim verdiğimiz ni'metlere mağrur ve tafsilen beyan ettiğimiz bahçenin sahibi, kemal-i kibr ü gurur ve iftiharla muhavere eder olduğu halde diğer arkadaşına dedi ki «Benim malım senden çoktur. Bu mal sayesinde ben istediğim matlubuma nail olurum ve şehevât-ı nefsaniyemden her şeyi elde ederim ve ben elvâd ü ahfad, hadem ü haşem cihetinden dahi senden kuvvetliyim.» İcabında bunlar bana yardım ederler. Ve ben hiç bir şeyde güçlük çekmem. Zira; evlâd ü ahfadım a'vân ü etbâım seferde ve hazarda bana yarğâr olurlar. Sen ise bunların hepsinden mahrumsun.]

وَدَخَلَ جَنَّتَهُ ۥ وَهُوَ ظَالِمٌ۬ لِّنَفۡسِهِۦ

[Ve nefsine zulmeder olduğu halde bahçesine girdi.] Halbuki emvaline itimad ederek Rabbısına isyan ettiğinden nefsine zulümle azab-ı ilâhiye hazırlanarak nefsini Cehenneme arzediyordu, dünyaya hırs ve tamamdan kibr ü gurur ve gaflet her tarafını ihata ederek tekrar söze başladı ve dedi ki:

قَالَ مَآ أَظُنُّ أَن تَبِيدَ هَـٰذِهِۦۤ أَبَدً۬ا (35)

[«Ben şu bahçenin ebeden yıkılıp harap olacağını zannetmem» demekle gururunu izhar etti.] Ve bununla dahi iktifa etmiyerek kıyameti inkâr sadedinde :

وَمَآ أَظُنُّ ٱلسَّاعَةَ قَآٮِٕمَةً۬

[«Ve kıyametin kaim olacağını ben zannetmem.» Zira; nübüvvet davasında bulunan zevatın haber verdikleri kıyamet yoktur ki o kıyametin gelmesiyle benim bahçem harap olsun.] demekle âlemin bekasıyla bahçenin dahi bekasına hükmetti ve bununla da kalmadı; âhiretten kendine herkesten ziyade bir hak çıkarmak üzere sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki:
3124
وَلَٮِٕن رُّدِدتُّ إِلَىٰ رَبِّى لأَجِدَنَّ خَيۡرً۬ا مِّنۡهَا مُنقَلَبً۬ا (36)

[«Allah'a yemin ederim ki eğer dedikleri gibi kıyamet kaim olur, ben de kabrimden kalkar Rabbımın huzuruna red olunursam elbette dünyadaki bahçeden daha hayırlısını bana merci' ve münkaleb olarak bulurum.» Çünkü; ben dünyada bu servete nail olduğum gibi âhiretin vücudu farzolduğunda âhirette daha ziyadesine lâyık olurum. Zira; benim istihkakım ve liyakatim bunu icab eder.] demekle âhireti itikat edenleri istihza ve istihfaf etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile zikrolunân bahçelere, ağaçların çokluğuna işaret için Cennet denmiştir. Zira Cennet; Ağacı pek çok olan bahçeye denir. Cennet-i â'lânın ağacı çok olduğuna binaen Cennet denmiştir. Ekseri bağ sahiplerinin âdetleri bahçenin etrafını ağaçlarla donatıp ortasını ziraat için hali bıraktıklarından bahçelerin âdet-i nâsa muvafık olduğuna ve bahçelerin hem huzuzât-ı nefsaniyeyi hem de kuut-u yevmiyeyi cami' olduğuna işaret için etrafları ağaçlarla ve ortaları ziraatle dolu olduğunu beyanla bahçelerin vüsatine de işaret olunmuştur. Çünkü; Beyzavî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile (وَحَفَفۡنَـٰهُمَا بِنَخۡلٍ۬) , (احطففناهمانخل) demektir. Yani «bahçeleri biz hurma ağaçlarıyla ihata ettik ve etrafını çevirdik» manâsınadır. (افانيدهذه) , (تهلك وتفنى) manâsınadır. Yani «şu bahçenin bu kadar revnak ve nadratı ile beraber helak olacağını ben zannetmem» demektir. (منقلبا) merci manâsınadır. Yani «Dönüp dolaşıp varılacak mahal» demektir.

3125
***
Vâcib Tealâ bahçe sahibi olan kâfirin muhaveresini beyandan sonra kâfire cevap olarak müminin muhaveresini beyan etmek üzere :

قَالَ لَهُ ۥ صَاحِبُهُ ۥ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ ۥۤ أَكَفَرۡتَ بِٱلَّذِى خَلَقَكَ مِن تُرَابٍ۬ ثُمَّ مِن نُّطۡفَةٍ۬ ثُمَّ سَوَّٮٰكَ رَجُلاً۬ (37)

buyuruyor.

[Bahçesiyle mağrur olan kâfire mümin olan arkadaşı muhavere eder olduğu halde dedi ki «Ey Arkadaş ! Seni evvelen denî olan topraktan, sonra da bir takım tebeddülat ve teğayyürâtla o toprak nutfe olup herkesin necaset addederek istikrah ettiği nut feden halkettikten sonra bir takım ni'metleriyle seni terbiye ile afetten salim ve azalarınla böyle bir racül kılan Rabbına âhireti inkârla küfür mü ediyorsun? Bu ni'metleri kendi istihkakından addetmekten utanmıyor musun?» Bu sözleriyle mümin, kâfir olan arkadaşını tekdir etti.]

لَّـٰكِنَّا۟ هُوَ الله رَبِّى وَلآً أُشۡرِكُ بِرَبِّىٓ أَحَدً۬ا (38)

[Lâkin, o hâlık olan Allah-u Tealâ benim Rabbımdır ve ben Rabbıma hiç bir kimseyi şerik kılmam.]
Yani «senin halin küfriyât olduğu anlaşıldı lâkin ben senin gibi Rabbıma küfretmem. Zira; âhireti ikrar ve itikat ederim. Çünkü; Rabbım beni evvelâ topraktan, sonra nutfeden halketti. Sonra azalarım tamam, âkil ve baliğ bir racül-ü kâmil kıldı ki zatını marifetle ibadet ve vermiş olduğu ni'metlere şükredeyim ve itikadı hak ve amel-i salihle hüsn-ü cezaya nail olayım. Şu halde ben nasıl inkâr ederim? O benim Rabbımdır. Binaenaleyh; ben Rabbıma mahlûkattan hiç bir şeyi şerik kılmam. Zira; şerik ve nazirden münezzehtir» demekle arkadaşının batıl itikatta olduğunu beyanla haline münasip olan itikad-ı hakka irşâd etmek istedi. Ve sözüne şunu da ilâve etti:

وَلَوۡلآً إِذۡ دَخَلۡتَ جَنَّتَكَ قُلۡتَ مَا شَآءَ الله لاً قُوَّةَ إِلاً بِٱلله‌ۚ

[«Keşki sen iftihar ettiğin bahçene girdiğinde bu bahçe harap olmaz, ebeden mamur kalır diyeceğine Allah'ın payidar olmasını dilediği şey payidar olur, bekâsını murad etmediği şey payidar olamaz. Zira; te'yîd ve tahribe kimsenin kuvveti yok, ancak Allah'ın kudreti ve kuvveti var diyeydin hakkında enfa' olurdu.» demekle arkadaşına lâyık olan sözleri talim etti ve doğru yolu gösterdi.]
3126

إِن تَرَنِ أَنَا۟ أَقَلَّ مِنكَ مَالاً۬ وَوَلَدً۬ا (39) فَعَسَىٰ رَبِّىٓ أَن يُؤۡتِيَنِ خَيۡرً۬ا مِّن جَنَّتِكَ

[Ey kâfir ! Sen beni mal ve evlât cihetinden gayet az ve hakir görüyorsun. Ben Rabbımın fazlından ve lutf u ihsanından umarım ki senin tefevvuk davasında bulunduğun bahçenden daha hayırlısını bana verir.] Zira; senin malın ve evlâdın çoksa benim de iman ve irfanım çoktur ve itimadım malıma değil Allah'ımadır. Çünkü; Allah-u Tealâ her istediğini icada kadirdir.

وَيُرۡسِلَ عَلَيۡہَا حُسۡبَانً۬ا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فَتُصۡبِحَ صَعِيدً۬ا زَلَقًا (40) أَوۡ يُصۡبِحَ مَآؤُهَا غَوۡرً۬ا

[Ve umarım ki Rabbım senin bahçen üzerine ansızın semadan saika gönderir, tahrib eder. Bir de sen görürsün ki sabah vakti o bahçe kuru, parlak, ayak tutmaz, ot ve yeşillikten eser kalmamış bir hale gelmiş olur yahut ortasından akan su batar, suyu derine düşer, bahçeyi sulamaz bir hale gelir.] Çünkü; tarla yukarıda, su aşağıda olduğundan sudan intifa mümkün olamaz.

فَلَن تَسۡتَطِيعَ لَهُ ۥ طَلَبً۬ا (41)

[Binaenaleyh; o batmış olan suyu talebe elbette sen kaadir olamazsın.] Ve sen her türlü esbaba tevessül etsen, kuyular kazsan ve enva-ı desaise müracaat etsen bir damla su çıkaramazsın demekle kâfire itikadını tashih etmek lâzım olduğunu söyledi.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile âhireti inkâr küfür olduğundan mümin olan racül bahçe sahibini âhireti inkârı sebebiyle tekfir ettiği beyan olunmuştur. Çünkü âhireti inkâr; delil-i kat'î ile sabit zaruriyyât-ı diniyyeyi inkâr olduğu gibi kudretullahda şek olduğu cihetle dahi küfürdür. Binaenaleyh; mümin olan racül-ü kâfirin kudretullahda şekkini izâle içinVâcib Tealâ'nın ibtidâen icada kaadir olduğundan bahisle topraktan ve nutfeden halkolunarak teklife müsteid bir hale gelip mühmel bırakılmıyacağını beyan etmiştir ki racül-ü kâfirin âhiret hakkında şekki ve tereddüdü zail olsun ve evvelen icada kaadir olanın öldürdükten sonra ihyaya dahi kaadir olacağını bilsin. Malına mağrur olan racülün küfrünü beyandan sonra kendinin itikadını ve imanını izharla itikad-ı hakkı beyan ettiği gibi fakr ü gınâ cümlesi Cenab-ı Hakkın halkı ile olduğunu dahi beyan etmiştir.
3127
İnsanın nail olduğu ni'metlerde her zaman aczini itiraf etmek lâzım olduğuna tenbih için «Keşke bahçene girip ni'metleri gördüğünde (ماشَاءالله لاقوة الابالله) deseydin hakkında enfa' olurdu» demekle Allah'ın murad ettiği her şey vücud bulup murad etmediği vücut bulamıyacağına işaretle her şeyin murad-ı İlâhî tahtında olduğunu beyan etmiştir.
Beyzavî'nin beyanına nazaran Resûlullah'ın «Bir kimse bir şeyi görüp teaccüp ettiğinde (ماشَاءالله لاقوة الابالله) dese gözü o şeye zarar etmez» buyurduğu mervidir.
Beyzavî'nin beyanı veçhile (حُسۡبَانً۬ا) semadan inen yıldırımlar demektir. Yani «Allah-u Tealâ mağrur olduğun bahçe üzerine yıldırvmlar gönderir, yakar harabeden» demektir. (صَعِيدً۬ا زَلَقًا) Ayak kayarcasına parlak musaykal bir arz olur demektir. Çünkü S a ı y d , ottan ve ağaçtan hâli, yer yüzü. Z e l â k ; kaymak manâsınadır. (غَوۡرً۬ا) yere batmak manâsınadır. Yani «Allah-u Tealâ yıldırım gönderir, bahçeni yakar ve yeşillikten bir eser kalmaz. Bir de sabah vakti görürsün ki parlak sırça gibi bir tarla olmuş veyahut suyu yere batar, sudan eser kalmaz. Binaenaleyh; sen suyu arayıp bulmaya kaadir olamazsın. Şu halde bahçeye mağrur olma. Zira; her vakit haraba ve tehlikeye maruz» demektir.

***
Vâcib Tealâ müminin dediği veçhile bahçenin harap olduğunu beyan etmek üzere :

وَأُحِيطَ بِثَمَرِهِۦ فَأَصۡبَحَ يُقَلِّبُ كَفَّيۡهِ عَلَىٰ مَآ أَنفَقَ فِيہَا وَهِىَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِہَا

buyuruyor.

[Cenab-ı Hakkın semadan göndermiş olduğu âfet sebebiyle 3128 kâfir olan racülün bahçesinin meyvesi ihata olundu. Binaenaleyh; meyvenin kâffesi helak olduğu cihetle asla intifa edecek bir şey kalmadı, suyu yere batmakla bahçenin revnakı ve letafeti nail oldu ve zevk u safasından eser kalmadığı cihetle sabah bahçe sahibi elinin dışını içine ve içini dışına döndürüp kemal-i tehassürle bahçenin imarına ve inşasına sarf etmiş olduğu paralara esefini izhar eder. Halbuki bahçenin köşkleri yere düşmüş, ağaçları saikadan yanmış, suyu zelzeleden yere batmış ve bir gece içinde her tarafı harap olmuş.]

***
VâcibTealâ, şu hali görünce kâfirin söylediği sözü beyan et mek üzere :

وَيَقُولُ يَـٰلَيۡتَنِى لَمۡ أُشۡرِكۡ بِرَبِّىٓ أَحَدً۬ا (42)

buyuruyor.

[Harap olan bahçenin sahibi olan müşrik «Nolaydı ben Rabbıma hiç bir kimseyi şerik etmiyeydim de bana lâhik olan bu zararlar lâhik olmıyaydı» demekle zararın sebebi şirk olduğunu beyan eder.]

وَلَمۡ تَكُن لَّهُ ۥ فِئَةٌ۬ يَنصُرُونَهُ ۥ مِن دُونِ ٱلله وَمَا كَانَ مُنتَصِرًا (43)

[Halbuki bu afetin geldiği zamanda o müşrike Allah'ın gayrı yardım eder hiç bir cemaat ve bir kimse bulunmadı ve kendi de bizatihi kurtulamadı.] Çünkü; evvelce kendinin a'vân ü ensarının ve evlâdının çokluğuyla iftihar ettiğinden Allah'ın gazabına karşı hiç birinden muavenet görmediği gibi kendi de Allah'ın gazabından kaçıp kurtulamadı. Binaenaleyh; Allah'ın intikamı yerini buldu ve kâfir de Allah'dan maada hiç bir kimsenin tesiri olmadığını anladı.

هُنَالِكَ ٱلۡوَلَـٰيَةُ للهُِ ٱلۡحَقِّ‌ۚ هُوَ خَيۡرٌ۬ ثَوَابً۬ا وَخَيۡرٌ عُقۡبً۬ا (44)

[Zira; bu misilli vukuat ve hadisâtta velayet ve yardım ancak hak, sabit ve daim olan Allah-u Tealâ'ya mahsustur ve onun gayrı o hâdiseyi def edecek bir kimse yoktur. Binaenaleyh; Allah'ın gayrıdan yardım beklemek caiz olamaz, Allah-u Tealâ kullarına sevap vermek cihetinden hayırlı olduğu gibi asilerden akibet intikam almak cihetinden dahi hayırlıdır.]
3129
Yani; müminle kafir karşılaştığında yardım Allah'a mahsus olduğundan evliyasına nusretle i'zâz ve âdâsına ihanetle izlâl eder. Binaenaleyh; ehl-i iman a'dâsı olan ehl-i küfre galebe eder. Fakat ehl-i iman için dahi ihlâs ve itimad-ı tamla çalışmak ve lâyıkı veçhile ubudiyette devam etmek şarttır.
İnsanlarda bir şeyin ziyaına nedameti ve tehassürü büyük olduğunda nedametini izhar için elini birbirine vurmak âdet olduğundan bahçenin ziyama esefini izhar için âdet veçhile elini döndürüp aktardığı ve şu belânın sebebi şirkolduğuna işaret için şirkettiğine nedametini izhar ettiği beyan olunmuştur. Şu beyan olunan misâl; biri mümin olup ismi (Abdullah) ve diğeri kâfir olup ismi (Esved) ki arapdan ve (Benî Mahzum) kabilesinden iki birader beyninde vaki olan muhavereyi ve muhavere üzerine vaki olan hâdiseyi beyandır. Çünkü; Kazî, Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu iki kardeşin pederlerinden intikal eden büyük serveti taksimden sonra mümin olan hissesine isabet eden malını suret-i meş'rûada sarfla tarik-i müstakime sülük eder, kâfir olan da bağ, bahçe, arazi-i cesime alır, serveti ziyadelenir. Malına mağrur olarak bir takım zevk u safaya dalar ve şehevât-ı nefsaniyesine tebaiyetle nihayet şirke kadar cür'et eder. Ba'dehû bu âyetlerde beyan olunduğu veçhile beyinlerinde muhavere cereyan eder. Akibet gazab-ı İlâhî bahçesini harap eder. Servet ü sâmânı, hepsi mahvolur. Çünkü; şeriata yapışmayan kimsenin akibeti daima felâkettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak müminin beyanı veçhile hâdiseyi halk ve müminin sözünü tasdikle hakkı izhar etmiş ve kâfiri de hakir ve zelil kılmış ve her vakit müminin imdadına yetişeceğini taht-ı teahhüde almış ve velayeti kendi zatına münhasır kılmış ve bunlar beyninde cereyan eden muhavereyi ve neticesini Kur'an'da misâl olarak zikretmiştir ki müminle kâfirin halleri bunlara kıyas olunsun ve insanlar için ilâ yevmil kıyam bir ders-i ibret olsun ve herkes amelinde şer'a tatbikle hareket etsin.
Bu iki kardeşten mümin olan (Abdullah) ın ezvacı Resûlullah'dan (Ümmü Seleme) hazretlerinin Resûlullahdan evvelki zevci olduğu mervîdir.

3130
***
Vâcib Tealâ dünya malına itimadın akibeti felâket olduğunu bir misâlle izah ettiği gibi diğer bir misalle dahi izah etmek üzere :

وَٱضۡرِبۡ لَهُم مَّثَلَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا كَمَآءٍ أَنزَلۡنَـٰهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَٱخۡتَلَطَ بِهِۦ نَبَاتُ إِلاًرۡضِ فَأَصۡبَحَ هَشِيمً۬ا تَذۡرُوهُ ٱلرِّيَـٰاحُ‌ۗ وَكَانَ الله عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ مُّقۡتَدِرًا (45)

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Dünyanın malına ve ziynetine aldananlara hayat-ı dünyanın sıfatını ve emsalini beyan et ki dünya bizim sema canibinden inzal ettiğimiz yağmur suyu gibidir. Zira; o suyu biz inzal edince yer yüzünde hasıl olan otlarla karışır ve nadrat ve behcet peyda olur. Hatta, o kadar güzelleşir ki görenler hayran olur. Bundan sonra o su güneşin hararetiyle zail olur, otlar kurur, eczaları dağılır, saman gibi rüzgâr otları savurur, yeryüzünde hiç bir eser kalmaz. İşte ahval-i dünyanın hey'et-i mecmûası bu gibidir. Çünkü; Cenab-ı Hak her şey üzerine muktedir kudret-i kâmile sahibidir.] Binaenaleyh; evvelâ rahmet sularını inzal ile yer yüzünde otların kökleriyle karıştırır, ba'dehû ölmüş insanlar gibi kurumuş otlara can verir. Yeniden neşv ü nema ile icad eder, sonra onları kurutur ihlâk eder. İşte dünya; evvelâ insanların yüzüne güler, tedricen neşv ü nema bulur, güzel surette zuhur eder", servet ü sâmân sahibi olur. Sonra yaşlanır letafeti kaçar, nihayet ölür ve yok olur. Bunlar herkesin gördüğü bir hakikattir. Binaenaleyh; dünya itimada şayan değildir.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile rahmet suyunun otlara karışmasıyla murad; Suyun kuvvetiyle otların birbirine karışmasıdır. Yahut toprak içinde suların ve otların kökleriyle veya tohumlarıyla karışıp neşv ü nemâ bulmasıdır. (هَشِيمً۬ا) kurumuş ot demektir. (تَذۡرُوهُٱلرِّيَـٰاحُ‌ۗ) Rüzgâr o kurumuş otları savurur demektir. Şu halde «Dünya ni'metleri evvelâ yeşil otlar gibi revnaklı olursa da ba'dehu kuruyup rüzgârın savurduğu otlar gibi yok olur gider» demek olur.

3131
***
VâcibTealâ'nın dünyanın seriuzzevâl olduğunu bir misalle izah ettikten sonra dünyanın en kıymettar ni'metleri olan mal ve evlâdın da ferah ve sürura değer bir şeyler olmadığını beyan etmek üzere :

ٱلۡمَالُ وَٱلۡبَنُونَ زِينَةُ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا‌ۖ وَٱلۡبَـٰقِيَـٰتُ ٱلصَّـٰلِحَـٰتُ خَيۡرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابً۬ا وَخَيۡرٌ أَمَلاً۬ (46)

buyuruyor.

[Mal ve evlâd ve bilhassa oğlan evlâdı hayat-ı dünyanın ziynetidir ve dünya gibi her ikisi de fânidir ve zevale maruzdur. Zira; esasında baka olmayınca fer'inde dahi baka olmıyacağı evleviyetle sabittir ve bakî olan amâl-i saliha Rabbın Tealâ indinde sevap ve akıbet emel yönünden hayırlıdır.]

Yani; dünyanın en kıymetli metaı insanların pek sevdikleri mal ve evlâd; ziynet-i zahirîyeden ibarettir. Binaenaleyh; sair ziynetleri gibi onlar da zevale maruz olup itimada şayan değildir. Ancak eseri dünyada ve âhirette seninle baki olan amâl-i salihadır. Zira amâl-i saliha; Habibim ! Rabbın Tealâ indinde sevap cihetinden maldan ve evlâttan hayırlı olduğu gibi ve âkibette ümit ettiği şeyler cihetinden de hayırlıdır. O amâl-i saliha sebebiyle sahibi âhirette arzu ettiği ni'metlere nail olur.
Tefsir-i Hâzin'de ve Taberî'de beyan olunduğu veçhile B â k ı y â t - ı S â l i h â t ile murad; bilcümle amâl-i saliha ve bilhassa salâvat-ı mefruza, teşbih, tehlil ve tekbirdir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile mala ihtiyaç evlâda ihtiyaçtan ziyade olduğuna işaret için mal, evlâd üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; nafakaya muktedir olamayan kimse evlâdın raukaddemesi ve sebeb-i yegânesi olan nikâha muktedir olamadığı cihetle mal mukaddem olduğu gibi vücudun bekaası ve neşv ü neması dahi mala muhtaç olduğu cihetle mal mukaddemdir ve evlâdsız mal ziynet olabilir velâkin malsız evlâd ziynet olamaz. Çünkü; malı olmayıp evlâdı olan kimse nafaka hususunda görmüş olduğu meşakkat evlâdla tezeyyüne manidir. Zira; evlâd onun hakkında külfet ve meşakkattir. Şu halde her cihetten mal, evlâd üzerine mukaddemdir.
3132
***
Vâcib Tealâ dünyanın zevale maruz olduğunu beyandan sonra âhiretin şerefini beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ نُسَيِّرُ ٱلۡجِبَالَ وَتَرَى إِلاًرۡضَ بَارِزَةً۬ وَحَشَرۡنَـٰهُمۡ فَلَمۡ نُغَادِرۡ مِنۡہُمۡ أَحَدً۬ا (47)

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol günü ki o günde biz dağları havada yürütürüz ve sen de arzı meydanda açık bir surette görürsün ve biz insanları cemederiz. Binaenaleyh; onlardan hiç bir kimseyi biz terketmeyiz ve arsa-i mahşere her birini toplarız.]

وَعُرِضُواْ عَلَىٰ رَبِّكَ صَفًّ۬ا

[Ve insanlar saf bağlamış oldukları halde Rabbın Tealâ'nın huzuruna arzolunurlar.]

لَّقَدۡ جِئۡتُمُونَا كَمَا خَلَقۡنَـٰكُمۡ أَوَّلَ مَرَّةِۭ‌ۚ

[Ve taraf-ı İlâhîden onlara denilir ki «Ey insanlar ! Sizi evvel-i merrede halkettiğimiz gibi muhakkak siz bizim huzurumuza geldiniz.»]

بَلۡ زَعَمۡتُمۡ أَلَّن نَّجۡعَلَ لَكُم مَّوۡعِدً۬ا (48)

[«Belki zannettiniz ki biz size vaadimizi incâz edecek bir vakit halketmiyeceğiz.»]
3133
Yani; Habibim ! Zikret şol günü ki o günde biz kudret-i kâmilemiz ve satvet-i galibemizle dağları yerinden oynatır, havada bulutlar gibi gezdiririz. Hatta eczalarını dağıtır, terkiblerini bozar, kum gibi savururuz ki sen yerleri dağların altından açığa çıkmış ottan, ağaçtan ve sair avarızdan hali meydanda düz ova, enginden ve yüksekten ârî her tarafı müsavi, içinde olan defineleri, kabirde olan ölüleri dışarı atmış ve saklı hiç bir şey kalmamış görürsün, o günde biz nâsı hesap ve ceza için cemederiz. Binaenaleyh; nâsdan hiç bir kimseyi terketmeyiz, maldan, evlâttan hali ve elbiseden ârî uryân olarak cümlesini vaadolunan mahşere toplarız ve cemolunca cümlesi safbeste olarak Rabbının huzuruna arzolunurlar ve her biri müsavi oldukları halde görülür ve kemal-i saltanat ve mehabetle taraf-ı İlâhîden onlara denilir ki «Biz sizi ibtidâen dünyada icad ettiğimiz gibi bu gün siz hesap görmek ve amelinizin mükâfatını bulmak için bizim huzurumuza geldiniz, belki siz dünyada kemal-i gafletinizden peygamberleriniz tarafından vaadolunan bu günü elbette biz halketmiyeceğimizi zannettiniz. Binaenaleyh; Rusül-ü kiramı tekzip etmiştiniz.» demekle hitab-ı İlâhî ve ehl-i küfre itab-i Subhânî zuhur eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile d a ğ l a r ı n s e y e r a n ı ile murad; adem cihetinedir ki havada uçmakla savrulup yok olmasıdır. A r z ı n b a r i z o l m a s ı ile murad; imaretten, taştan ve ağaçtan üzerinde bir şeyin kalmamasıdır. «Siz evvel halkolunduğunuz gibi şimdi bize geldiniz» hitabı, kıyameti inkâr eden kâfirleredir, yoksa kıyameti ikrarla hazırlıkta bulunan ehli imana değildir.
Hulâsa; yevm-i kıyamette dağların havada seyran edeceği, arz üzerinde bir şey kalmayıp meydana çıkarak düz ova olacağı, nâsdan hiç bir kimse terk olunmadan cümlesi mahşere toplanacağı, herkes bir siyak üzere saf olarak Rabbı Tealâ'ya arzolunacakları. Taraf-ı İlâhîden «sizi evvel halkettiğimiz gibi bu gün bizim huzurumuza geldiniz, belki sizin için böyle bir gün halketmeyeceğimizi itikat ettiniz» denileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nâsı kıyamette mahşere cemedeceğini beyandan sonra nâs cemolunduğunda cereyan edecek sözleri ve hasıl olacak ahvali beyan etmek üzere :

وَوُضِعَ ٱلۡكِتَـٰبُ فَتَرَى ٱلۡمُجۡرِمِينَ مُشۡفِقِينَ مِمَّا فِيهِ

buyuruyor.

[O günde herkesin defter-i amâlini beyan eden kitap kendi önüne konur. O kitap önüne gelince mücrimleri, o kitapta olan günahlarından korkar oldukları halde habibim sen görürsün.]

وَيَقُولُونَ يَـٰوَيۡلَتَنَا مَالِ هَـٰذَا ٱلۡڪِتَـٰبِ لاً يُغَادِرُ صَغِيرَةً۬ وَلاً كَبِيرَةً إِلآً أَحۡصَٮٰهَا‌ۚ

[Ve derler ki «Gel ey bizim helakimiz gel ! Şu kitaba ne oldu ve ne acîb ve garîb hali var ki küçük, büyük hiç bir amel terketmez, illâ her birini sayar.» Mücrimler bu sözleriyle izhar-ı tehassür ederler.]

وَوَجَدُواْ مَا عَمِلُواْ حَاضِرً۬ا‌ۗ وَلاً يَظۡلِمُ رَبُّكَ أَحَدً۬ا (49)

[Ve onlar hayr ü şer her ne amel isledilerse onu hazır bulurlar ve Rabbın Tealâ işlemediği ameli yazmak suretiyle hiç bir kimseye zulmetmez.]

Yani; Habibim ! Bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile safbeste olarak askerin sultana arzolunduğu gibi mahşerde insanlar VâcibTealâ'ya arz olunduklarında herkesin kitabı kendi önüne konur. Yani herkesin ellerine sağından veya solundan verilince o kitapta herkesin hata ve savap amelleri yazılı olduğundan mücrimleri o kitapta gördükleri günahlarından korkar oldukları halde görürsün ve o kitabı görüp içinde kabahatlarına vakıf olunca «Ey bizim helakimiz gel ! Bize senin geleceğin zaman geldi. Şu kitaba ne oluyor ve ne acaib kitap ki bizim işlediğimiz büyük ve küçük günahlardan hiç birini terketmez, illâ her birini sayıyor» demekle nedametlerini izhâr ederler ve o kitapta işledikleri amellerinin hepsini bulurlar, asla ziyade ve noksan olmaz ve Rabbın Tealâ hiç bir kimseye zulmetmez ki amellerinde noksan veya ziyade olsun. Binaenaleyh; herkes kendi ameline göre ceza görür. Çünkü z u l ü m ; bir şeyi mevzi-i lâyıkının gaynya koymak olduğundan Vâcib Tealâ herkesin ameline göre ceza-yı lâyıkını verdiği cihetle asla zulüm şaibesi olmaz.

3135
***
Vâcib Tealâ ehl-i imanın fukarasını istihza ve hakir görüp tekebbür ve a'vân ü ensarlarıyla iftihar eden ehl-i küfrü dünyanın zevalini beyanla red ve âhirette başlarına gelecek ahvali beyanla tehdid ettikten sonra İblis'in Hz. Âdem'e tekebbür ettiğinden dergah-ı üluhiyetten tardla tekebbürünün zararını gördüğünü beyanla dünyaya mağrur olarak tekebbür edenleri menetmek üzere :

وَإِذۡ قُلۡنَا لِلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةِ ٱسۡجُدُواْ لاًدَمَ فَسَجَدُوٓاْ إِلآً إِبۡلِيسَ

buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusûl ! Zikret şol zamanı ki o zamanda biz meleklere «Siz Âdem'e secde edin.» dedik. Bu emrimiz üzerine melekler ta'zîm suretiyle secde ettiler, illâ İblis secde etmedi.]

كَانَ مِنَ ٱلۡجِنِّ فَفَسَقَ عَنۡ أَمۡرِ رَبِّهِۦۤ‌ۗ

[Zira; İblis cinden idi, meleklerden değildi. Binaenaleyh; Rabbısının emrinden çıktı ve itaatten imtina etti.]

أَفَتَتَّخِذُونَهُ ۥ وَذُرِّيَّتَهُ ۥۤ أَوۡلِيَآءَ مِن دُونِى

[İblis'in Rabbısına isyanını bildiğiniz halde ey evlâd-ı Âdem ! Siz onu ve zürriyetini benden gayrı olarak dostlar mı ittihaz edersiniz?]

وَهُمۡ لَكُمۡ عَدُوُّۢ‌ۚ

[Halbuki İblis ve zürriyeti sizin düşmanların izdir.] 3136

بِئۡسَ لِلظَّـٰلِمِينَ بَدَلاً۬ (50)

[Zalimler için Allah'ın dostluğunu İblis'in dostluğuna ve Allah'ın ibadetini İblis'e tâata tebdil ne acayib çirkin oldu?]

Yani; Habibim ! Zikret şof zamanı ki o zamanda biz Âdem Aleyhisselâmı kendimize halife kılıp ilm ü irfanını ve hilâfete istihkakını meleklere gösterdikten sonra Âdem'e secde etmelerini meleklere emrettik. Bizim emrimizi işitince melekler vakit geçirmeden derhal ta'zim suretile Âdem'e secde ettiler, ancak İblis bir takım vâhî i'tirazlara cür'etl'e secdeden imtina' ve tekebbürünü izhar etti. Zira İblis; her ne kadar meleklerin içinde bulunmuşsa da kendisi cinden idi ve meleklerin hey'et-i mecmûasına secdeyle emirde o da dahildi. Binaenaleyh; secdeye muhalefet edince fasık oldu ve Rabbısmın emrinden çıktı. İblis'in hali bu olunca muhalefetini bilir de ey Benî Âdem ! İblis'i ve zürriyetini Allah'dan gayri dost mu itithaz edersiniz ve onun sözüne aldanır da Allah'a i'timadı ve ibadeti terk mi edersiniz? Halbuki İblis ve onun zürriyeti size düşmandırlar. Şu halde düşmanları dost ittihaz etmek size lâyık olur mu? Allahü Tealâ'ya bedel yönünden zalimler için İblis ne çirkin bedel oldu? Ve zalimlerin Allah'a ibadeti İblis'e ibadete tebdil etmeleri ne kadar fena bir şey oldu ve zalimler Allah'ın dostluğunu terkederek İblis'i dost ittihaz etmekte ne büyük cinayet işlediler.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İblis her ne kadar meleklerden istisna olunmuş ise de kendi cindendir, meleklerden değildir. Zira; cinden olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette sarahaten beyan buyurdu. Binaenaleyh; meleklerden istisna olunduğu cihetle meleklerden zannetmek doğru değildir ve zürriyeti olduğunu beyan etmek de meleklerden olmadığına delâlet eder. Çünkü; meleklerde zürriyet yoktur.
İblis'in zürriyeti nasıl meydana geldiğinde ihtilâf vardır. Esah olan erkeği dişisine tezevvüç suretiyle meydana gelmesidir, zürriyet meydana geldikçe Benî Âdem'e husumet etmek üzere her biri bir vazifeye ta'yin olunur, vazifesini tamamiyle ifa edince büyük şeytandan mükâfat alır mukarrebînden olur. Hz. Âdem 3137 bilûmum insanların babası olduğu gibi İblis de bilûmum şeytanların babasıdır. Cenab-ı Hak bû ve bunun emsali âyetlerde şeytanların insanlara düşman olduğunu sarahatle beyan etmiştir. Çünkü; insanlar arasında vaki olan fitneler, dalâletler, fısk u fücurlar hep şeytanın iğvası ve nefs-i emmâreye tebaiyyetledir. Binaenaleyh; insanlara vaaz u nasihat ve ibret-i müessire olmak üzere Kur'an'da İblis'in isyanını, tekebbürünü, hatta Benî Âdem'i iğva ve iğfal edeceğine dair yeminini ve insanları idlâl etmek üzere kıyamete kadar mühlet istediğini müteaddit âyetlerle beyan buyurmuş ve insanların onun şerrinden hazer etmeleri elzem olduğunu tavsiye etmiştir. Bu sûre'de dahi ashabın fukarasına hakaret nazarıyla bakarak İblis gibi tekebbür eden kâfirlere tenbih ve onların tekebbürleri de İblis'in tekebbürü gibi olduğunu ve bu tekebbüre sevkeden şeytan olup şeytan ise kadim bir düşman olduğundan onun iğfâlâtına aldanmamak lâzım geldiğini beyanla tekebbürün neticesi felâket olduğunu ve şeytan gibi bab-ı İlâhîden tardolunacaklarını beyan etmek üzere bu âyetle dahi İblis'in vakasını zikreylemiş ve adavetinin devamlı olduğuna işaret için adavetini cümle-i ismiye olarak (وَهُمۡ لَكُمۡ عَدُوُّۢ‌ۚ) cümlesi varid olmuştur. Binaenaleyh; insanların da devam üzere şeytandan ihtiraz etmeleri lâzımdır.

***
Vâcib Tealâ İblis'in adavetini beyandan sonra cehaletini beyan etmek üzere :

مَّآ أَشۡہَدتُّہُمۡ خَلۡقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَإِلاًرۡضِ وَلاً خَلۡقَ أَنفُسِہِمۡ وَمَا كُنتُ مُتَّخِذَ ٱلۡمُضِلِّينَ عَضُدً۬ا (51)

buyuruyor.

[Ben İblis'i ve zürriyetini sema vat ve arzı icatta ihzar etmediğim gibi kendi zatlarını halkettiğimde dahi hazır bulundurmadım ve ben insanları idlâl etmekle meşgul olan şeytanları yardımcı ittihaz etmedim. Şu halde siz onları nasıl dost ittihaz edersiniz?]
3138
Yani; İblis'in adavetiyle beraber zatında aost olmaya liyakati da yoktur. Zira; ben İblis ve zürriyetini yeri ve gökleri halk ettiğimde ihzar etmedim. Binaenaleyh; yerin ve göklerin hilkatında medhalleri olmadığı gibi cehaletleri de vardır. Kezalik kendi nefislerini halkettiğimde dahi onları hazır bulundurmadım. Şu halde birbirlerinin halkolunmasının keyfiyetinden haberleri yoktur. Binaenaleyh; nefislerinin hilkatine dahi cahil olduklarından dost ittihaz olunmaya şayan değillerdir. Zira; hiyle ü desâisten ve insanları idlâl etmekten başka hiç bir şeye iktidarları yoktur. Halbuki ben, bir takım dalâlet deryasına dalmış olan şeytanları işlerimde kuvvet ve yardımcı ittihaz eder olmadım ki siz onları bana şerik kılasınız. Çünkü; ben umurumda ve mülkümde tasarrufta müstakillim. Siz nasıl oluyor ki onları dost ittihaz eder ve onlardan yardım beklersiniz?
Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak âlem-i mükevvenâtı halketmekte hazır olmadıklarını beyanla ibadette iştirake istihkakları olmadığını beyan etmiştir. Çünkü ibadette iştirak; halikıyette iştiraki icabettiğinden halik olmayan mabud olamaz, şeytanları zem ve yardım talep olunmaya liyakatları olmadığına işaret için zamir mevziinde (المضلين) ism-i zahir olarak vürud etmiştir. Şu manâ (مااشَهدتهم) deki zamirin şeytana ve zürriyetine raci olduğuna nazarandır. Ama zamir kâfirlere raci' olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Ben kâfirleri semâvât ve arzın ve kendilerinin İnikatlarında ihzar edip onlardan yardım taleb etmedim. Zira; Habibim ! Ben dinimi takviye ve şeriatımı te'yîd için erbab-ı dalâli kuvvet ittihaz eder olmadım. Şu halde onlar nasıl oluyor ki sana «Fukara-yı ashabını başından dağıt. Zira; onlarla beraber bulunmayı kendimize münasip görmediğimizden iman etmeyiz. Eğer bunları dağıtırsan biz iman ederiz. Bizim imanımız sebebiyle din-i İslâm kuvvet bulur.» diyerek kendilerinde bir kuvvet ve izzet davasında bulunurlar ve bu gibi davada bulunmaktan haya etmezler mi?] demektir.

3139
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin İblis'e ittiba' ederek fukara üzerine tekebbürlerini ve neticesinin fena olduğunu beyandan sonra yevm-i kıyametin şiddetlerini beyanla tehdid etmek üzere :

وَيَوۡمَ يَقُولُ نَادُواْ شُرَڪَآءِىَ ٱلَّذِينَ زَعَمۡتُمۡ

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o günde kâfirleri tekdir olmak üzere Allah-u Tealâ «Ey kâfirler ! Benim şeriklerim olduğunu itikat ettiğiniz ve şefaat edecek zannıyla ibadet eylediğiniz mabudlarınızı çağırın.» der.]

فَدَعَوۡهُمۡ فَلَمۡ يَسۡتَجِيبُواْ لَهُمۡ

[Allah'ın «çağırın mabutlarınıza.» demesi üzerine müşrikler ma'budlarına çağırırlar, fakat ma'budlar müşriklere cevap vermezler.] Çünkü; herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan hiç kimsenin diğerine cevaba iktidarı olmaz.

وَجَعَلۡنَا بَيۡنَہُم مَّوۡبِقً۬ا (52)

[Ve biz âbidlerle mabudlar arasında mühlik olan ateşi halkettik.]

وَرَءَا ٱلۡمُجۡرِمُونَ ٱلنَّارَ فَظَنُّوٓاْ أَنَّہُم مُّوَاقِعُوهَا

[Ve mücrimler Cehennem ateşini gördüklerinde zannederler ki onlar Cehenneme dahil olacaklar.]

وَلَمۡ يَجِدُواْ عَنۡہَا مَصۡرِفً۬ا (53)

[Ve Cehennemden kurtulacak bir mekân da bulamıyacaklar.]
Yani Habibim ! Zikret şol günü ki o günde Allah-u Tealâ kâfirleri tekdir ve âleme rüsva etmek üzere kâfirlere «Ey kâfirler ! Dünyada şeytanın sözüne ittiba' ederek bana şerik olduklarını batıl olarak itikat ettiğiniz mabudlarınızı çağırın. Gelsinler sizi azaptan kurtarsınlar, sizin hakkınızda şefaatta bulunsunlar.» demekle kâfirleri tevbîh eder. Bunun üzerine kâfirler «yardım edin» diyerek mabudlarını çağırırlar. Mabudlar da onlara cevap vermezler. Zira cevaba iktidarları olmaz ve biz onlarla mabudlar arasında mühlik olan Cehennemin derelerini halkederiz, o günahkârlar Cehenneme sevkolunduklarında Cehennem ateşini görürler ve zannederler ki onlar Cehennemle karışıp Cehennemde vaki olacaklar ve bunu yakın üzere bilirler ve Cehennemden kurtulacak bir mahal de bulamazlar, Cehenneme şevke memur olan melekler onları Cehenneme kahran ve cebren sevkederler.
3140
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ş ü r e k â ile murad; mutlaka kâfirlerin batıl mabudları olduğu gibi şeytan ve zürriyeti olmak ihtimali de vardır. Zira onlar; şeytanların iğfalâtı ile emirlerini Allah'ın emri üzerine takdim ve tercih ettiklerinden şeytanlara ibadet etmiş oldukları cihetle Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette «Çağırın mabudlarınızı» dediğinde onlar da «Biz sözünüze baktık size tebaiyet ettik siz bize bir çok vaadler beyan etmiştiniz, haydi kurtarın bizi azaptan» demekle nida ederler. Şeytanlar ise kendi dertleriyle meşgul oldukları cihetle cevap vermezler, Cehenneme girdiklerinde kâfirlerle şeytan arasında cereyan edecek muhasama Sure-i İbrahim'de tafsilen beyan olunmuştur. [Cild Yedi, Sh. İkiyüzonüç.] Yahut m ü ş r i k l e r i n m a b u d l a r ı yla murad; Hz. İsa ve meleklerdir. Onlara çağırırlar ve «bize şefaat edin» derler. Gerek Hz. İsa ve gerek melekler onların çağırmalarına iltifat etmezler, Hz. İsa Cennete ve melekler de makamlarına girince kâfirler de Cehennemde karar ederler. Allah-u Tealâ aralarında mahalli helak olan Cehennemi ve Cehennemin derelerini hâil kıldığı cihetle âbidler batıl olarak mabud tanıdıkları zevatı bir daha göremezler.
(مهلكا) , (مويقاً) manâsınadır ki aralarında halkolunan C'ehennemdir veyahut burada (مويقاً) adavet manâsına olduğuna nazaran âbidlerle mabudlar aralarında adavet halkolunacağını beyandır. Bu âyette «Kâfirler Cehenneme vaki olacaklarını zannettiler» demek «Cehenneme gireceklerini yakinen bildiler» demektir. Çünkü; defter-i a'mâli herkese verilip her ferd kendi ameline muttali' olunca kâfirler Cehenneme gireceklerini yakinen bilirler ve Cehennemden kurtulmak için bir çare de bulamazlar.
3141
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin kibr ü gururlarının fesadını çeşitli misallerle izah ettikten sonra şüphelerinin batıl olduğu zahir olmuşsa da mücadeleden geri kalmadıklarını beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ صَرَّفۡنَا فِى هَـٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ لِلنَّاسِ مِن ڪُلِّ مَثَلٍ۬‌ۚ وَكَانَ إِلاًِنسَـٰنُ أَڪۡثَرَ شَىۡءٍ۬ جَدَلاً۬ (54)

buyuruyor.

[Zat-ı uluhiyetime yemin ederim ki muhakkak şu Kur'an'da nâs için muhtaç oldukları her misali biz beyan ettik, halbuki insan mücadele cihetinden her şeyden çok oldu.]
Yani; ehl-i küfür Cehennemden kurtulmaya nasıl yol bulabilirler? Elbette bulamazlar. Çünkü; zatıma yemin ederim ki biz şu Kur'an'da nâsa doğru yolları tamamiyle anlatmak için muhtaç oldukları her şeyden birer misâl getirdik ve beyan ettik ki o misaller açıktan maksatlarını izah ve gafletten ikaz eder. Lâkin kâfirler o misallerden tenebbüh etmedikleri gibi durub-u emsalle mütenassıh da olmadılar, belki batılla hakka mukabele ve ehl-i hakla mükâbere ve mücadeleden geri kalmadılar. Zira; insan mücadele cihetinden mahlûkatın kâffesinden çok oldu ve hakka karşı inattan çekinmediler. Şu halde kâfirler Cehennemden nasıl kurtulabilirler? Elbette kurtulamazlar.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile (صَرَّفۡنَا) , (مثلنا) manâsınadır. Yani «Biz şu Kur'an'da her misâlden temsil ettik» demekle bundan evvel geçmiş olan kâfirle müminin muhaveresine ve bahçenin harab olmasına ve hayat-ı dünyanın zevaline dair misallere işaret olunmuştur. Yahud (صَرَّفۡنَا) , (وعظناواحتججنا) manâsınadır. Yani «Biz şu Kur'an'da insanlara her türlü mev'izayla vaaz ve her nevi delillerle ihticac ettik ve hüccetler getirdik ki tezekkür etsinler, mütteiz olsunlar, Kur'an'a intisapla ülfet ettikleri günahlardan vazgeçsinler» demektir ki durub-u emsal insanların maslahat ve menfaatları için olduğuna ve cümlesi, gafil olan kimseleri ikaza masruf bulunduğuna işaret olunmuştur.
Beyzavî'nin beyanı veçhile C e d e l ; bâtıl olan şeyi iltizamla husumettir. Şu halde cins-i insanda batılı irtikâpla hakka karşı itiraz çok olduğunu beyanla Cenab-ı Hak bu misilli misallerden ibret almıyarak bâtılı irtikâp edenleri bu âyetle zemmetmiştir.
3142
***
Vâcib Tealâ insanın mücadeleye haris olduğunu beyandan sonra Kur'an ve Kur'an'ı tebliğ eden Resûl geldiğinde imandan meneden olmadığını beyan etmek üzere :

وَمَا مَنَعَ ٱلنَّاسَ أَن يُؤۡمِنُوٓاْ إِذۡ جَآءَهُمُ ٱلۡهُدَىٰ وَيَسۡتَغۡفِرُواْ رَبَّهُمۡ إِلآً أَن تَأۡتِيَہُم سُنَّةُ إِلاًوَّلِينَ أَوۡ يَأۡتِيَہُمُ ٱلۡعَذَابُ قُبُلاً۬ (55)

buyuruyor.

[İmanın lüzumuna delâlet eden deliller nâsa geldiğinde nâsı imandan ve Rablarına istiğfardan hiç bir şey menetmedi, illâ evvel geçen ümmetlere nazil olan azabın bunlara gelmesi veyahut hayatta oldukları halde birbirini müteakip enva-ı azabın kendilerine gelmesini gözetmeleri mani oldu.]
Yani; nâsa Kur'an ve ahkâm-ı İslâmiye geldiğinde mutekadât-ı diniyyeyi tasdikle iman ve kendilerinin işledikleri günahlara tevbe ve istiğfar etmekten onları hiç bir şey menetmedi, illâ ümem-i salifede iman etmediklerine binaen cari olan âdetimiz üzere azab-ı dünyeviyenin veyahut açıktan azabın birbirini müteakip gelmesini intizar etmeleri mani oldu. Çünkü; iman etseler azap gelmez. Şu halde iman etmediler ki azabın gelmesini beklerler. Zira; imanlarına bir mani olmadığı halde iman etmemeleri her halde bir azabın gelmesini beklemektir.
Taberî'de beyan olunduğu veçhile (قُبُلاً۬) enva-ı azap demektir, yahut aşikâr olarak azabın gelmesidir. Veyahut füc'eten yani haberleri olmaksızın ansızın azabın gelmesidir.
Hulâsa; Kur'an ve Resûlullah geldikten sonra doğru yol tamamen beyan olunduğu için nâsı imandan ve kusurlarına istiğfardan bir mani' olmadığı, i'tizar edecek bir şeyin kalmadığı ve küfürde devam ettikleri surette birbirini müteakip azab-ı dünyeviyenin gelmesi muhtemel olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

3143
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin imanlarına bir mani olmadığını beyandan sonra Rusül-ü kiramın vazifeleri inzar ve tebşir olduğunu ve Resûller vazifelerini ifa ettikleri halde kâfirlerin mücadeleden geri kalmadıklarını beyan etmek üzere :

وَمَا نُرۡسِلُ ٱلۡمُرۡسَلِينَ إِلاً مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ‌ۚ

buyuruyor.

[Biz Resûller göndermedik, illâ kullarımızı tebşir ve inzar eder oldukları halde gönderdik.]

وَيُجَـٰدِلُ ٱلَّذِينَ ڪَفَرُواْ بِٱلۡبَـٰطِلِ لِيُدۡحِضُواْ بِهِ ٱلۡحَقَّ‌ۖ

[Kâfirler batılla mücadele ederler ki o batılla hakkı izale eylesinler.]

وَٱتَّخَذُوٓاْ ءَايَـٰتِى وَمَآ أُنذِرُواْ هُزُوً۬ا (56)

[Onlar benim âyetlerimi ve inzar olundukları enva-ı azabı istihza ve eğlence ittihaz ettiler.]
3144
Yani; biz Resûllerimizi vezaifden hiç bir vazifeyle göndermedik, ancak müminleri ibadetleri üzerine sevap ve dünyada enva-ı fütuhat, füyuzât, âhirette Cennet dereceleriyle tebşir, kâfirleri küfürleri ve günahları üzerine terettüp edecek enva-ı beliyyat, ukûbât, âhirette Cehennem ve derekeleriyle korkutmak vazifesiyle gönderdik ki kullarımızı taâta terğîb ve maasiden tenfîr etsinler. Resûller ibâdın ahvalini ıslâh için gönderildikleri halde şol kimseler batılla Rusül-ü kirama husumet ve mücadele ederler ki onlar kâfir olmuşlardı ve onların batılı irtikâbla hakka karşı itirazdan maksatları o batılla hakkı gidersinler, batılı hakka galip kılsınlar, onlar yalnız batılı iltizamla hakkı ibtale sa'yetmekle dahi kanaat etmezler, belki benim kudretime ve hakka delâlet eden doğru yolu gösteren âyetlerimi ve inzar olundukları enva-ı azabı istihzalarına ve oyuncaklarına mahal ittihaz ettiler ve o âyetlerin şanına lâyık olmadık sihir, şiir ve esâtir-i kâzibe demek gibi bir takım hezeyanlarda bulundular. Binaenaleyh; kâfirler Rusül-ü kiramın davetlerine icabet etmedikleri gibi tebliğ ettikleri âyetlerden dahi mütenebbih ve mütenassıh olmadılar. Halbuki Rusül-ü kiramın gösterdikleri delilleri tetkikle bilihtiyâr iman etmeleri lâzımken aksini iltizam ettiler ve batılla hakka muarazadan çekinmediler. Zira; kasvet-i kaİb ve cehalether taraflarını ihata ettiğinden delilleri tetkikle doğru yolu aramadılar. Binaenaleyh; dünyada enva-ı ihanet ve âhirette enva-ı azaba müstehak oldular.
Hulâsa; Rusül-ü kiramın vazifeleri tebşir ve inzar olduğu, kâfirlerin daima hakkı izale için batılı iltizamla mücadele ettikleri ve hakka delâlet eden âyetleri istihza etmek âdetleri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin batılla Hakkı ibtale çalıştıklarını beyandan sonra enva-ı azaba müstehak olduklarını beyan etmek üzere :

وَمَنۡ أَظۡلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِـَٔايَـٰتِ رَبِّهِۦ فَأَعۡرَضَ عَنۡہَا وَنَسِىَ مَا قَدَّمَتۡ يَدَاهُ‌ۚ

buyuruyor.

[Rabbısının âyetleriyle vaazolunup da o âyetleri kabulden i'râz 3145 eden ve işlemiş olduğu küfrü vesair günahları unutan ve âyetleri köşe-i nisyana terkeden kimseden daha ziyade zalim kim olabilir? Elbette kimse olamaz. Çünkü; tilâvet olunan âyetleri kabulden imtina edip bundan evvel elleriyle kesb ederek takdim etmiş oldukları günahları unutmak ve tevbeyle onların affını istememek cinayetin pek büyüğüdür.] Binaenaleyh; bu misilli cinayetleri ve enva-ı küfr ü dalâli irtikâb etmekten ziyade zalim kim olabilir? Ve bir çok günahları irtikâp edenler âyetlerin manâlarını düşünmezler.

إِنَّا جَعَلۡنَا عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ أَڪِنَّةً أَن يَفۡقَهُوهُ وَفِىٓ ءَاذَانِہِمۡ وَقۡرً۬ا‌ۖ

[Zira; i biz onların kalpleri üzerine Kur'an'ın manâsını anlamaya mani perdeler halkettik ki onlar sû-uihtiyarları neticesi anlamaktan, tezekkür ve teemmülden mahrumlardır ve onların kulaklarına ağırlık halkettik ki Kur'an'ı dinlemek ve işitmekten imtina ederler. Binaenaleyh; Kur'an'la amele ve emr ü nehyine imtisâle muvaffak olamazlar.] Çünkü; daima kalpleri ve kulakları küfriyâta meylettiğinden Hakdan istinkâf etmek âdetleridir.

وَإِن تَدۡعُهُمۡ إِلَى ٱلۡهُدَىٰ فَلَن يَہۡتَدُوٓاْ إِذًا أَبَدً۬ا (57)

[Ve eğer habibim ! Sen onları hidayetten ibaret olan Kur'an'ın ahkâmını ve fevz ü felahlarına sebep olan din-i hakkı kabule davet edersen sen davet ettiğin takdirde onlar ebeden elbette ihtida etmezler.] Çünkü; onların kalplerinde olan kasavet ve kulaklarında olan ağırlık din-i hakkı kabullerine manidir. Zira; iradelerini imanı kabul etmek cihetine sarfetmezler ki Hakkı kabul etsinler velâkin «Resûl gelse davet etse iman ederdik» diyerek itizarlarına meydan kalmaması için biz seni gönderdik.
Hulâsa; ayât-ı İlâhiyeden i'râz ve işlediği günahları unutup tevbe etmiyen kimseden daha ziyade zalim olmadığı, kâfirlerin Kur'an'ı idrake mani kalplerinde perde ve işitmeye mani kulaklarında ağırlık olduğu ve her ne kadar Resûlullah tarafından hidayete davet olunurlarsa da ihtida etmiyecekleri bu âyetten müste fad olan fevaid cümlesindendir.
3146
***
Vâcib Tealâ âyetleri kabulden i'raz edenlerin ihtida edemiyeceklerini beyandan sonra âyetlere iman etseler geçmiş günahlarını mağfiret edeceğini beyan etmek üzere :

وَرَبُّكَ ٱلۡغَفُورُ ذُو ٱلرَّحۡمَةِ‌ۖ

buyuruyor.

[Habibim ! Gafur olan Rabbın Tealâ rahmet ve lutf u ihsan sahibidir.]
Yani; Ey Resûl-ü Ekrem ! Kâfirlerin seni tekzible şirküzere İsrarları azabın gelmesini iktiza ederse de senin Rabbın Tealâ kullarının günahlarını tamamiyle setredici in'âm ve ihsan sahibidir. Binaenaleyh; onlar tevbe ve istiğfar etseler idi Rabbın kabul eder ve günahlarını affederdi. Zira; rahmet sahibi ve lutfu boldur velâkin onlardan istiğfar olmadığından Rabbından da afiv yoktur.
Kullarının günahı çok olduğuna işaret için mağfirete delâlet eden (الغفور) lâfzı mübalega sigasiyle varid olmuştur. Zira; mağfiretin çokluğu mağfiret olunan günahın çokluğunu müstelzimdir, günahları mağfiret ve rahmet üzerine mukaddem olduğuna işaret için mağfiret, rahmet üzerine takdim olunmuştur. Çünkü günahı mağfiret, def-i mazarrat kabilinden, rahmet ise celb-i men feat kabilinden olup def’i mazarrat celb-i menfeat üzerine mukaddem olduğu cihetle def’i mazarrat kabilinden olan mağfiret takdim kılınmıştır.

***
Vâcib Tealâ mağfiret ve rahmet sahibi olduğunu beyandan sonra rahmet-i İlâhiyesi cümlesinden olarak ehl-i şirkin vesair isyan sahiplerinin azaplarını tehir ettiğini beyan etmek üzere :
لَوۡ يُؤَاخِذُهُم بِمَا ڪَسَبُواْ لَعَجَّلَ لَهُمُ ٱلۡعَذَابَ‌ۚ بَل لَّهُم مَّوۡعِدٌ۬ لَّن يَجِدُواْ مِن دُونِهِۦ مَوۡئِلاً۬ (58)

buyuruyor.
3147
[Eğer Rabbın Tealâ onların kesbettikleri günahları sebebiyle onları muahaza etmiş olsaydı bu dünyada onlar için azabı ta'cîl eder, asla zaman fevtetmezdi velâkin Rabbın Tealâ rahmet ve ihsan sahibi olduğundan onlara mühlet verir ve müsaade eder, belki onlar için azaplarına tayin olunmuş bir vakt-i muayyen var ki o vakitte azapla onlar muahaze olunurlar ve o vakitte nazil olan azaptan kurtulmak için Allah'ın gayrı bir melce' ve rücû' edecek bir mahal bulamazlar.] Binaenaleyh; o zaman muazzep olacaklardır.

وَتِلۡكَ ٱلۡقُرَىٰٓ أَهۡلَكۡنَـٰهُمۡ لَمَّا ظَلَمُواْ وَجَعَلۡنَا لِمَهۡلِكِهِم مَّوۡعِدً۬ا (59)

[İşte şu onların her zaman gördükleri Âd, Hûd, Nûh ve Lût kavminin karyeleri ahalisini zulüm ve küfrettikleri zaman ihlâk ve onların helakleri için vakt-i muayyen halkettik. O vakitte elbette ihlâk olundular.]
Yani; şu harabelerini gördükleri köylerin ahalisini nasıl zulümleri sebebiyle ihlâk ettikse Mekke müşriklerini de elbette ihlâk ederiz. Şu kadar ki onların helakleri için bir vakt-i muayyen halkettiğimiz gibi bunların helakleri için dahi bir vakt-i muayyen halkettik. Elbette o vakitte ihlâkimiz muhakkaktır. Şu halde bunlar azaplarının te'hirine mağrur olmasın, basiret üzere bulunsunlar.
(مَوۡئِلاً۬) belâ zamanı kurtulmak için rücû' edilecek mahal ve melce'dir. Yani «onlara azap geldiğinde kurtulmak için bir melce' bulamazlar» demektir. Ehl-i Mekke'nin helaki arasıra vuku bulan fütuhatta olmuştur.
Hulâsa; insanların kesbettikleri günahları sebebiyle derhal muahaze etmiş olsa azaplarını ta'cîl edeceği, lâkin Cenab-ı Hak rahmet sahibi olduğu cihetle azaplarını tehir ettiği, azaplarına bir vakt-i muayyen halkedip o vakit geldiğinde azaptan kurtulmak için bir melce' bulamıyacakları, zulümleri sebebiyle helak olan karyelerin de vakt-i muayyende helak oldukları ve onların helakleri bunlar için ibret-i müessire olmak lâzım olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.
3148
***
Vâcib Tealâ tekebbür edenlerin kibirlerinin akibetini beyandan sonra Musa Aleyhisselâmın ulüvv-ü kadriyle beraber tekebbür etmeksizin Hz. Hızır'dan bilmediği bazı ledünniyâtı taallüm ettiğini beyan etmek üzere :

وَإِذۡ قَالَ مُوسَىٰ لِفَتَٮٰهُ لآً أَبۡرَحُ حَتَّىٰٓ أَبۡلُغَ مَجۡمَعَ ٱلۡبَحۡرَيۡنِ أَوۡ أَمۡضِىَ حُقُبً۬ا(60)

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol zamanı ki o zamanda Musa Aleyhisselâm hizmetçisine «İki denizin birleştiği mahalle vasıl olmadıkça veyahut seksen sene yol yürümedikçe ben oturup istirahat etmem» diyerek Hızır'ı buluncaya kadar seyr ü sefer etmesini kastetdiğini beyan etti.]
Beyzavî'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın F e t â sı; Hz. Yuşa'dır ki Yusuf Aleyhisselâmın oğlu (Efraim) in oğlu (Nun) un oğludur. Hz. Musa'nın hizmetinde bulunduğu için fetâsı denmiştir. B a h r e y n ile murad; Bahr-i Faris ve Rumdur. Çünkü; Hızır'la mülakatın orada nasip olacağı vaad olunmuştu. (حقباً) uzun müddet yahut seksen senedir. Yani «denizin birleştiği mahalle varmak ve eğer varamazsa çok zaman seyr ü sefer edip Hızır'ı buluncaya kadar oturmıyacağına azm etti» demektir.
Beyzavî ve Hâzin'in- beyanları veçhile Hz. Musa'nın Hızır'ı aramasının sebebi şöyledir : Firavun ve kabilesinin helakinden sonra Musa Aleyhisselâm Benî İsrail'e beliğ bir vaazedince bazı kimse tarafından «Yer yüzünde senden a'lem bir kimse bilir misin?» denildiğinde Musa Aleyhisselâmın «Bilmem» demesi üzerine Cenab-ı Hak Hızır'ın a'lem olmasını beyan edince Musa Aleyhisselâm Hızır'dan tahsil-i ilme talip olup nasıl bulacağını Cenab-ı Hak'dan suâl eder. Vâcib Tealâ Zenbiline bir tuzlu balık koymasını ve Rum deniziyle Faris denizinin birleştiği yere kadar gitmesini ve balığı nerede yitirirse (kaybederse) Hızır'ı orada bulacağını beyanla Musa Aleyhisselâmın Hızır'a mülakatını tayin ve Yuşa'la beraber Hz. Musa’nın yola çıktığını ve Hızır'ı buluncaya kadar yol yürüyeceğine niyet ettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyuruyor.
3149
***
Vâcib Tealâ Hızır'ı aramak üzere Hz. Musa'nın yola çıktığını beyandan sonra götürmüş olduğu balığı yitirdiğini beyan etmek üzere :

فَلَمَّا بَلَغَا مَجۡمَعَ بَيۡنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُ ۥ فِى ٱلۡبَحۡرِ سَرَبً۬ا (61)

buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm yola çıkıp vaktaki hizmetçisiyle beraber iki denizin birleştiği mahalle vasıl olunca balıklarını unuttular. Binaenaleyh; balık denize yolunu girdap olarak ittihaz etti.]

فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتَٮٰهُ ءَاتِنَا غَدَآءَنَا لَقَدۡ لَقِينَا مِن سَفَرِنَا هَـٰذَا نَصَبً۬ا (62)

[Vaktaki Musa Aleyhisselâm ve hizmetçisi o mahalli geçtiler se Musa Aleyhisselâm hizmetçisine «Kuşluk taamımızı getir bize, yiyelim. Muhakkak şu seferimizde biz meşakkate uğradık» dedi.]
Yani; Musa Aleyhisselâm Yuşa' ile beraber tarif-i İlâhî veçhile zenbile bir tuzlu balık koydu ve Yuşa' «balığı yitirdiğini bana haber ver» dedi. Yola çıktılar, vaktaki iki denizin birleştiği mahalle vasıl olunca balığı unuttular. Zira; balık dirildi denize gitti. Hz. Musa balığı sormayı ve Yuşa' da balığın denize gittiğini haber vermeyi unuttular. Balık ise denize yol buldu gitti. Vaktaki o mahalli geçince Hz. Musa «getir kuşluk taamımızı yiyelim. Muhakkak şu seferimizde biz yorulduk» dedi.
Nimetullah efendinin beyanı veçhile balığı unutmalarının keyfiyeti şöyledir : Denizlerin içtimâ ettiği mahalde bir pınar başında istirahat için oturduklarında Hz. Musa bir taşı başı altına yastık ederek yatar. Yuşa' abdest alır, abdest suyundan zenbilin içindeki balığa dokunmasıyla sudan harikulade olarak balık dirilir ve denize gider, gittiği yer balığın cesametine göre yol olur. Yuşa' bu halden teaccüb eder. Hz. Musa kalktığında haber vermeyi niyet ederse de lihikmetillâh unutur. Hz. Musa kalkar yollarına devam ederler bir gün bir gece gittikten sonra kuşluk vakti âyette beyan olunduğu veçhile kuşluk taamı isteyince balığın denize gittiği mahallin kemer gibi yol olduğunu haber verir. Hz. Musa denizlerin birleştiği yere gelinceye kadar yorulmamıştı. Fakat matlubun bulunduğu mahal geçince yorulmuş ve yorulduğunu da haber vermiştir.
3150
***
Vâcib Tealâ balığı unuttuklarını bildirdikten sonra cereyan eden muhavereyi ve geri döndüklerini ve Hızır'ı bulduklarını beyan etmek üzere:

قَالَ أَرَءَيۡتَ إِذۡ أَوَيۡنَآ إِلَى ٱلصَّخۡرَةِ فَإِنِّى نَسِيتُ ٱلۡحُوتَ

buyuruyor.

[Yuşa' Musa Aleyhisselâma «Gördün mü şol zamanı ki o zamanda biz sahrayı kastetmiştik. Orada vaki olan emr-i garîb hakkında ne buyurur ne re'yedersin? Zira; ben balığın halini sana söylemeyi unuttum» demekle unuttuğunu beyan etti.]

وَمَآ أَنۡسَٮٰنِيهُ إِلاً ٱلشَّيۡطَـٰنُ أَنۡ أَذۡكُرَهُ ۥ‌

[«Bana balığı unutturmadı, ancak şeytan balığın halini sana zikretmemi bana unutturdu.»]
وَٱتَّخَذَ سَبِيلَهُ ۥ فِى ٱلۡبَحۡرِ عَجَبً۬ا (63)

[«Balık denize acîb surette yol ittihaz etti.»]

قَالَ ذَٲلِكَ مَا كُنَّا نَبۡغِ‌ۚ

[Musa Aleyhisselâm «Ya Yuşa' işte senin gördüğün garib ve acîb hal bizim aradığımız şeydir» demekle matlubun orada olduğuna işaret etti.]
3151

فَٱرۡتَدَّا عَلَىٰٓ ءَاثَارِهِمَا قَصَصً۬ا (64)

[Ve muhavere üzerine Musa Yuşa' ile beraber vukuatı hikâye ederek izleri üzerine döndüler.]

فَوَجَدَا عَبۡدً۬ا مِّنۡ عِبَادِنَآ ءَاتَيۡنَـٰهُ رَحۡمَةً۬ مِّنۡ عِندِنَا وَعَلَّمۡنَـٰهُ مِن لَّدُنَّا عِلۡمً۬ا (65)

[Ve geri dönüp sahrai mezkûreye gelince bizim kullarımızdan bir kulumuzu buldular ki o kulumuza biz kendi indimizden ni'met verdik ve biz onu kendi indimizden bir ilimle talim ettik ki o ilim kitap veya bir üstazdan taallüm vasıtasiyle değil, belki bizim ona bildirdiğimiz bazı esrar ve eşyadan bazı şeyin ledünni-yâtını ona bildirmekten ibarettir.]

Yani; Hz. Musa «Yorulduk getir taamımızı yiyelim» deyince balığın denize gittiği Yuşa'nın hatırına gelir. Balıktan görmüş olduğu hal-i acîbi hikâyeye başlar ve der ki «Ya Musa ! gördün mü biz deniz kenarında pınar başındaki taşa gelip sen orada istirahat için yattığında benim abdest suyundan sıçrayan damlaların balığa dokunmasiyle balık denize gitti ve gittiği mahal kendine göre yol oldu. Bunu ve balığın ahvalini size haber vermeyi unuttum. Bana bunu sana haber vermeyi ancak şeytan unutturdu. Çünkü unutulacak bir şey değildir. Zira; günlerce tuzlanmış balığın hayat bulup denize acîp bir yol tutup gitmesi unutulacak bir şey değilken bunu unutmak ancak şeytandandır» demekle vukuatı gördüğü gibi hikâye edince Musa Aleyhisselâm memnun oldu ve «Ya Yuşa' işte şu senin gördüğün emr-i garîb bizim aradığımız şeydir ve bu müsa feretten maksadımız ondadır. Çünkü; ilim tahsil etmek için aradığımız zatı orada bulacağız dönelim geriye» dedi. Kemal-i meserretle geldikleri yola vakayı hikâye ederek döndüler, gittikleri izlerinden geri geldiler ve orada bizim has kullarımızdan birini buldular. Hızır'ı o taş yanında namazla meşgul olduğu halde buldukları mervîdir. O kulumuza kendi indimizden ni'met verdik, kendi ledünniyatımızdan bize mahsus olup biz bildirmeyince kimsenin bilemiyeceği bazı mugayyebattan ona ilim verdik ve bazı eşyada, zahirde görüldüğünün hilâfındaki hikmetleri ona öğrettik.
3152
Musa Aleyhisselâm Hızır'ı görünce selâm verir. Hızır nereli ve kim olduğunu suâl edip Hz. Musa zatını ta'rif ettiğinde «Ya Musa ! İlim cihetinden Tevrat ve meşguliyet cihetinden Benî İsrail sana kâfi değil mi?» demesi üzerine Musa Aleyhisselâm emr-i İlâhî üzerine geldiğini haber verir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hızır'ın ismi (Bülya) dır ve künyesi (Ebül Abbas) dır ve kendisi bir padişah zadedir. Dünya umurunu terkle zühd ü takva yolunu tuttuğu cihetle Cenab-ı Hak bazı eltâf-ı İlâhiyesiyle taltif etmiştir. Hatta oturduğu yer harika olarak derhal yaşarıp çimen olduğundan Hızır ismi kendine lâkap olmuştur. (Ebu Hüreyre) hazretlerinin Resûlullah'dan aynı mealde rivayet ettiği bir hadisle de (Hızır); lâkabı olduğu teeyyüd etmiştir.

***
Vâcib Tealâ Hızır'ı bulduklarını beyandan sonra Hızır'la beyinlerinde ceryan eden muhavereyi ve Musa Aleyhisselâmın ta'lim-i ilmiçin Hızır'dan istizan ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ لَهُ ۥ مُوسَىٰ هَلۡ أَتَّبِعُكَ عَلَىٰٓ أَن تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمۡتَ رُشۡدً۬ا (66)

buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm Hızır'a «Senin savap ve doğru olarak ta'lîm olunduğun ilimden bana ta'lîm etmek üzere ben sana ittibâ edeyim mi?» Demekle Hızır'ın sohbetinde bulunmasını istizan etti.]

قَالَ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِىَ صَبۡرً۬ا (67)

[Musa Aleyhisselâmın taleb ve istizanı üzerine Hızır dedi ki: «Ya Musa ! Sen benimle elbette sabra kaadir olamazsın.»]

وَكَيۡفَ تَصۡبِرُ عَلَىٰ مَا لَمۡ تُحِطۡ بِهِۦ خُبۡرً۬ا (68)

[«Ve sırrına muttali' olamadığın ve haberini ihata edemediğin 3153 şeye nasıl sabredebilirsin?» Zira; zahirde şeriatine muhalif ve batında esrar ve hikmetine vakıf olmadığın şeye sabredebilmek müşküldür.] demekle kendine refakatin son derece sabra muhtaç olduğunu beyan etti.

قَالَ سَتَجِدُنِىٓ إِن شَآءَ الله صَابِرً۬ا وَلآً أَعۡصِى لَكَ أَمۡرً۬ا (69)

[Musa Aleyhisselâm Hızır'ın sabır ve tavsiyesi üzerine «İnşaallah sen beni sabreder bulursun ve ben sana hiç bir emirde isyan etmem ve emrinden çıkmam» demekle sabredeceğine kaviyyen vaad verdi.]

قَالَ فَإِنِ ٱتَّبَعۡتَنِى فَلاً تَسۡـَٔلۡنِى عَن شَىۡءٍ حَتَّىٰٓ أُحۡدِثَ لَكَ مِنۡهُ ذِكۡرً۬ا (70)

[Musa Aleyhisselâmın ısrarı üzerine Hızır «Ya Musa ! Eğer sen bana ittiba' edersen ben sana haber verip hakikatini beyan edinceye kadar bana hiç bir şeyden suâl etme» demekle ittihada bazı şerait dermeyan etti.]

Yani; Musa Aleyhisselâm kemal-i edeb ve tevazuu iltizamla Hızır'a «Taraf-ı İlâhîden senin ta'lim olunduğun ilimden bazı hakayıkı bana ta'lim etmek üzere ben sana ittiba edeyim mi müsaade eder misin?» dedi. Bu istizan üzerine Hızır Hz. Musa'ya «Ya Musa ! Kemal-i dirayet ve hazakatinle kavaid-i diniyye ve meâlim-i şer'iyyeyi vaz'edip zalimden mazlumun intikamını almak, siyaset-i memleket ve tedbir-i umur-u millet ve menazil hususlarında fevkalâde maharetinle beraber sen benimle göreceğin acayibe sabra elbette muktedir olamazsın. Zira; zahir-i şeriata muhalif ve Tevrat'ın ahkâmına mübayin gördüğün şeylere risaletin ve şeriatin icabı elbette sen zahirine bakarak itiraz edersin. İlmini ve ledünniyatını ihata edemediğin haberine ve hikmetine vakıf olamadığın şeye nasıl sabredersin? Elbette sabredemezsin. Çünkü; bu nevi ilim size vahyolunmamıştır. Ama benim halim sana kıyas olunmaz. Zira; Rabbım bana bir takım acayib ve esrara ilim verdi. Ben 3154 onların hakikat ve hikmetini bildiğim cihetle muktezasını işlerim» demekle Musa Aleyhisselâmı ittibadan menetmek istedi. Hz. Musa da i'tizar etti ve «Meşiyyet-i İlâhiyye benim sabretmeme tealluk ederse beni sabredici bulursun ve ben hiç bir şeyde sana isyan etmem» demekle her halde ittiba' etmeye arzusunu izhar etti. Hz. Musa'nın bu arzusunu görünce Hızır tavsiye suretiyle dedi ki «Eğer sen bana ittiba' edersen ben hakikati sana haber verinceye kadar zahir-i şeriatına muhalif benden sadır olan şeylerden sual etme. Zira; ben onun ledünniyâtını kemaliyle sana izah eder ve ondan kalbine arız olan ızdırabı izale ederim.»
Beyzavî'nin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm ülülazim Rusül-ü kiramdan olduğu halde kendinin mertebesinden aşağı olan Hızır'dan ilim talimini istemesi risaletine münafi değildir. Zira; Resûlun ilmi usul-ü dine ve füru-u a'mâle ve şeriatinin ahkâmına olur, Allah'ın vahyettiği her şeyi bilir ve ümmetine tebliğ eder. Ama umur-u dinden olmayan ve ahkâm-ı şeriatın harici olan bazı ledünniyâtı bilmemesinde ve mertebede kendinden aşağı olan kimseden taallüm etmesinde bir beis yoktur. İşte şu esasa binaen Hz. Musa Resûl olduğu halde bilmediği bazı hakayıkı öğrenmek maksadıyla tevazu ederek nefsini o misilli esrara vakıf değil addederek Hızır'ın sohbetinde bulunmasını Hızır'dan istizan etti. Musa Aleyhisselâm tilmizle üstaz arasında lâzım olan âdaba riayet dahi etti:
B i r i n c i s i ; Zatını Hızır'a tâbi kıldı ve tâbi olmasına müsaade istedi.
İ k i n c i s i ; «Bana ilim talim eder misin?» demekle nefsini matlubu olan ilimden bihaber addetti.
Ü ç ü n c ü s ü ; Hızır'dan taleb ettiği ilimin, Hızır'ın ilminden bazısı olduğuna işaret etti.
D ö r d ü n c ü s ü ; Hızır'dan irşâd talebetti.
B e ş i n c i s i ; tilmizin üstazına teslimiyeti lâzım olduğunu beyan etti ve bunlarla muallimle mutedilim arasında riayeti lâzım olan adaba işaretle üstaza hürmetin lüzumunu beyan etti.
***
Vâcib Tealâ Hz. Musa ile beyinlerinde vaki olan mukaveleyi 3155 beyandan sonra refakat ederek yola çıktıklarını beyan etmek üzere :

فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا رَكِبَا فِى ٱلسَّفِينَةِ خَرَقَهَا‌ۖ

buyuruyor.

[Hızır Musa Aleyhisselâmla sohbete muvafakat ederek ikisi beraber deniz kenarına bir gemi aramak üzere gittiler ve orada buldukları bir gemiye bindiler. Hızır bindikleri gemiyi deldi.]

قَالَ أَخَرَقۡتَہَا لِتُغۡرِقَ أَهۡلَهَا

[Musa Aleyhisselâm Hızır'ın şu muamelesini gayrın hukukuna bigayr-ı hakkın tecavüz ve fuzulî ızrar etmek görüp bu muamele şeriatine muhalif olduğu cihetle nehy-i anilmünker olmak üzere Hızır'a dedi ki «Sen gemi ahalisini suya batırmak için mi gemiyi deldin?»]

لَقَدۡ جِئۡتَ شَيۡـًٔا إِمۡرً۬ا (71)

[«Allah'a yemin ederim ki sen bir emr-i münker ve sevilmeyecek bir şeyi işledin ve sebeb-i şer'îsi olmadan bir çok cemaati batırmak istedin» demekle Hızır'a itiraz etti.]

قَالَ أَلَمۡ أَقُلۡ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِىَ صَبۡرً۬ا (72)

[Musa Aleyhissleâm’ın bu itirazına karşı Hızır «Ben sana benimle beraber elbette sabra kadir olamazsın demedim mi» demekle beyinlerinde olan mukaveleyi hatırlattı ve unutmaması lâzım olduğuna işaret etti.]

قَالَ لاً تُؤَاخِذۡنِى بِمَا نَسِيتُ وَلاً تُرۡهِقۡنِى مِنۡ أَمۡرِى عُسۡرً۬ا (73)

[Musa Aleyhisselâm Hızır'a vermiş olduğu ahdini tezekkür ederek «Nisyanım sebebiyle beni muahaze etme, benim sana ittibaım bilmediğim bazı esrara vakıf olmak içindir. Şu halde benim şu emrimden her tarafımı güçlükle ihata edip kapatınakla beni menetme. Yani şu tahsil-i ilmi bana güçleştirme teshil et ki ben tahsilden kalmıyayım» demekle itizar etti ve unuttuğunu zikirle nisyan üzere hüküm terettüp etmiyeceğini beyan etti.]
3156
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hızır gemiyi delmişse de harikulade olarak su girmemiştir, yahut Hz. Musa derhal hırkasını tıkamıştır veyahut Hızır'ın kırdığı mahal sudan yukarıda geminin küpeşte tahtası olduğundan sudan zarar görülmemiştir. Bu hâl, Hz. Musa ile Hızır arasında cereyan edip gemi ahalisinin haberleri olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü; ahali tarafından müdahale olunduğuna dair âyette sarahat yoktur. Eğer bu hale vakıf olsalardı onlar tarafından dahi telâş gösterileceği şüphesizdi.
***
Vâcib Tealâ gemide cereyan eden ahvali beyandan sonra Hz. Musa'nın i'tizarım Hızır'ın kabul edip gemiden çıktıktan sonra yollarına devam ettiklerini ve ikinci vakalarını beyan etmek üzere :

فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَا لَقِيَا غُلَـٰمً۬ا فَقَتَلَهُ ۥ
buyuruyor.

[İkisi beraber gemiden çıktılar yollarına gittiler, hatta bir oğlan çocuğuna tesadüf ettiler. Hızır o çocuğu katletti.]

قَالَ أَقَتَلۡتَ نَفۡسً۬ا زَكِيَّةَۢ بِغَيۡرِ نَفۡسٍ۬ لَّقَدۡ جِئۡتَ شَيۡـًٔ۬ا نُّكۡرً۬ا (74)

[Çocuğu bilâcürüm katil, şeriat-ı Musa'ya muhalif olduğundan Hızır'ın hilâf-ı şeriat hareketini görünce derhal i'tiraza kıyam ederek dedi ki «Ey Hızır ! Sen günahtan tahir ve katlettiği bir nefis olup ta mukabilinde kısas olmadan masum bir nefsi mi katlettin? Allah'a yemin ederim ki sen bir şey’i münker getirdin.» Zira; sabiden bir günah sudur etmedi ve bize karşı kusuru da yoktur, bir nefis katledip kısas da lâzım gelmedi. Hulâsa bir şahsı katletmek; ya katil icabeden bir cürümle veya kısasla olur. Bunda ikisi de yoktur.] demekle Hızır'ın şu işini bir emr-i münker addetti.

قَالَ أَلَمۡ أَقُل لَّكَ إِنَّكَ لَن تَسۡتَطِيعَ مَعِىَ صَبۡرً۬ا (75)

[Musa Aleyhisselâmın şu i'tirazını dinledikten sonra Hızır söze başladı ve dedi ki «Ben sana benden göreceğin umur-u garibeye benimle beraber sabra elbette muktedir olamazsın demedim mi?» Bundan sonra benimle senin beynimizde devam mümkün değildir. Bırak beni zihnimi karıştırma.] deyince :

قَالَ إِن سَأَلۡتُكَ عَن شَىۡءِۭ بَعۡدَهَا فَلاً تُصَـٰحِبۡنِى‌ۖ قَدۡ بَلَغۡتَ مِن لَّدُنِّى ُذۡرً۬ا (76)

[Musa Aleyhisselâm Hızır'ın sözüne karşı rıfkla söze başladı ve «Eğer bundan sonra ben sana bir şeyden sual edersem benimle refakat etme. Zira; benim tarafımdan özre baliğ oldun. Çünkü; iki defa işine müdahale ve i'tiraz ettiğimden benimle refakat etmemekte mazursun» demekle tekrar i'tizar etti.] Ve Hızır da i'tizarını kabul ederek üçüncü refakata muvafakat eyledi.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran çocuk gayet güzel ve henüz baliğ olmamış diğer çocuklarla oynarken katletmiştir. Katlin keyfiyeti; başmı duvara vurmakla katlettiği mervidir, çocuktan katlini icabeder bir günah sadır olmadığına işaret için Hz. Musa çocuğu zekiyye yani günahtan tahir olmakla tavsif etmiştir. 3158
Resûlullah'ın «Biraderim Musa'ya Allah rahmet etsin. Hızır'dan utandığına binaen bir dahi sual edersem bana refakat etme demese de bir az meksetmiş olsaydı daha pek çok acayib görürdü» buyurduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ ikinci muahadelerinden sonra refakatlerini ve beyinlerinde cereyan eden muhavereleri beyan etmek üzere :

فَٱنطَلَقَا حَتَّىٰٓ إِذَآ أَتَيَآ أَهۡلَ قَرۡيَةٍ ٱسۡتَطۡعَمَآ أَهۡلَهَا فَأَبَوۡاْ أَن يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيہَا جِدَارً۬ا يُرِيدُ أَن يَنقَضَّ فَأَقَامَهُ ۥ‌

buyuruyor.

[Çocuğu katilden sonra tekrar mukavele ederek Hızır ve Musa Aleyhisselâm beraber gittiler. Hatta bir karye ahalisine geldiler. Ehl-i karyeden yemek istediler. Karye ahalisi onları misafir etmekten imtina' ettiler. O karyede yıkılmaya meyletmiş ve bir tarafına eğilmiş bir duvar buldular. Hızır o duvarı doğrultdu.]

قَالَ لَوۡ شِئۡتَ لَتَّخَذۡتَ عَلَيۡهِ أَجۡرً۬ا (77)

[Musa Aleyhisselâm Hızır'a «istemiş olsaydın şu duvar üzere ücret alırdın. Madem ki karnımız aç ve yemeğe ihtiyacımız vardır. Onlar da bize taam vermediler, insanın ameline ücret istemesi meşru'dur. Ne olurdu duvarı ücretle doğrultsan da karnımızı do-yursak?» demekle duvarı meccânen doğrulttuğunu muvafık görmedi.]

قَالَ هَـٰذَا فِرَاقُ بَيۡنِى وَبَيۡنِكَ‌

[Musa Aleyhisselâmın itirazı üzerine Hızır «İşte şu sözün seninle benim beynimizde mufarakata sebeptir. Zira; gördüğün acayib üzerine sabredemedin. Üç defa mukavele vukubulduğu halde hiç birinde sabredemedin. Binaenaleyh; ayrılmak zamanı gelmiştir» dedi.]
3159

سَأُنَبِّئُكَ بِتَأۡوِيلِ مَا لَمۡ تَسۡتَطِع عَّلَيۡهِ صَبۡرًا (78)

[Hızır mufarakat lâzım gelmişse de m uf araka t etmeden «Ya Musa ! Sabredemediğin şeylerin tevilini sana haber vereyim ki onlarda olan esrar-ı hafiyyeyi ve hikmet-i acibeyi bilesin ve ef'âl-i İlâhiyenin her birinde insanların idrak edemediği bir çok hikem-i ğarîbe olduğunu ümmetine beyan ve bunları birer misâl olarak irad edesin» dedi.]
Beyzavi ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile müsafir olmak istedikleri karye; (Antakya) yahut (Eyle-i Basra) dır. Karye ahalisi misafir sevmediklerinden bunları misafir etmedikleri gibi karınlarını doyuracak ekmek de vermediler.
Karnı aç olan misafirin ekmek istemesi meşru ve misafir kabul etmek insanlar arasında eski bir âdet olup kabul etmiyenlerin levmolunmaya şayan olduğuna bu âyet delâlet eder. Hızır'ın duvarı doğrulttuğunun keyfiyetinde ihtilâf varsa da esah olan duvarı eliyle harikulade olarak doğrultmasıdır. Yani elini duvara sürmesiyle duvar doğrulmuştur. Bu gibi harikalar tabiatın fevkinde bi-iznillâh olur şeylerdendir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa ile Hızır arasında cereyan eden üç meselenin hakikati; enbiya indinde ahkâmın, esbab-ı zahire üzerine bina olunması ve Allah'ın ihsan ettiği ilim icabı Hızır indinde esbab-ı hafiyye üzerine mübteni olmasıdır. Binaenaleyh; Hazreti Musa birinci meselenin zahirini bilâ izin gayrın mülkünde tasarruf ve ızrardan ibaret olup bu ise caiz olmadığını nazar-ı itibare alarak itiraz etmiş ve Hızır'da esbab-ı hakikiy-yeyi nazar-i itibare alarak gemiyi delmiştir. Gerçi gemiyi delmek sahiplerine zararsa da menfaatleri bilkülliye fevtolmamıştır. Ama gemi sağlam olsa ellerinden tamamen çıkacak ve zarar-ı külliye düçâr olacaklardı. Şu halde «İki zarar cem'olursa ehvenini ihtiyar etmek lâzımdır» kaidesine tevfikan zararın ehveni olan gemiyi delmek cihetini ihtiyar etmiştir. Diğer iki meselede dahi hâl böyledir.
Her şeyin ledünniyâtına vakıf olmak ibâd için mümkün olmadığından ibâdın ahvalini ıslâh için nazil olan şeriatlerde muteber olan; esbab-ı zahiriyedir, esbab-ı hafiyye değildir. Binaenaleyh ibad; Esbab-ı zahiriyye üzerine ahkâmı bina etmekle mükellef olur, esbab-ı hafiyye aramakla mükellef değildir. Ama Allah'ın dilediği kuluna bazı hafâyayı bildirmesi umumun muttali' olmasını icabetmez. İşte Hızır hazretleri de esbab-ı hafiyyeden bazısına muttali olan zevat cümlesindendir. Binaenaleyh; insan esbab-ı hafiyye aramakla mükellef olmadığı gibi mes'ul de olmaz.

3160
***
Vâcib Tealâ üç meselede olan esbab-ı hafiyyeyi Hz. Musa Aleyhisselâma zikrettiğini beyan etmek üzere :

أَمَّا ٱلسَّفِينَةُ فَكَانَتۡ لِمَسَـٰكِينَ يَعۡمَلُونَ فِى ٱلۡبَحۡرِ فَأَرَدتُّ أَنۡ أَعِيبَہَا وَكَانَ وَرَآءَهُم مَّلِكٌ۬ يَأۡخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصۡبً۬ا (79)

buyuruyor.

[Ama benim deldiğim gemi bir takım fukara kimselerindir. Gemiden başka bir esbab-i ticaretleri olmadığından gemi vasıtasiyle denizde amel eder, ticaretle meşgul olur ve onun ticaretiyle teayyüş ederler. Binaenaleyh; Allah'ın ilhamı ye izniyle ben onu ayıplamak istedim ve deldim. Halbuki onların arkalarında veyahut önlerindeki varacakları yerde bir zalim padişah var. Ayıptan salim olan her gemiyi gasıb yoluyla alıyor. Şu hale nazaran ben onu ayıpladım ki o zalim melik ellerinden gemiyi almasın ve fukaranın malları ellerinde kalsın.] Gerçi gemiyi delmekle onlar hakkında zararsa da geminin bilkülliye ellerinden çıkmasına nisbetle ehven olduğundan gemiyi delmek haklarında aynı menfeat olmuştur.
Hâzin, Ebussuud ve Kâzi'nin beyanlarına nazaran geminin sahipleri on kardeş olup beşi; kör, topal ve alîlülvücûd olarak otururlar, diğer beşi sağlam gemide işlerler hem kendilerini hem de alîl olan kardeşlerini besledikleri mervîdir.
Bu âyet; elinde bir miktar malı olup fakat zengin olmıyan kimseye miskin demek caiz olduğuna delâlet eder. Zira geminin sahiplerini Cenab-ı Hak miskin unvanıyla irad etmiştir.
3161
***
Vâcib Tealâ ikinci meselenin sebeb-i hafiyesini beyan etmek üzere :

وَأَمَّا ٱلۡغُلَـٰمُ فَكَانَ أَبَوَاهُ مُؤۡمِنَيۡنِ فَخَشِينَآ أَن يُرۡهِقَهُمَا طُغۡيَـٰنً۬ا وَڪُفۡرً۬ا (80)
فَأَرَدۡنَآ أَن يُبۡدِلَهُمَا رَبُّہُمَا خَيۡرً۬ا مِّنۡهُ زَكَوٰةً۬ وَأَقۡرَبَ رُحۡمً۬ا (81)

buyuruyor.

[Ama benim katledip de Ya Musa ! Senin itiraz ettiğin oğlan çocuğuna gelince : onun anası ve babası mümin oldular. Onlar mümin olunca biz bu çocuğun küfür ve tuğyanla onları ihata edip etraflarını çevirmesinden korktuk. Zira; çocuk kâfir olacak, ebeveynini küfre teşvik edecek, ebeveyni de çocuğa kesret-i muhabbetlerinden naşi çocuğun küfrüne iştirak etmek korkusuna binaen biz çocuğu öldürdük. Gerçi çocuğun katli ebeveyn hakkında zarar ise de çocuğun hayatta kalarak onları küfre sokmak zararından ehvendir. İşte haklarında melhuz olan şu iki zarardan ehvenini ihtiyar onlar haklarında aynı menfeat olduğundan onların Rableri bu çocuktan daha hayırlı, tahir, merhamet cihetinden anasına babasına daha yakın bir çocuğa tebdil etmesini murad ettik.] Gerçi çocuğun katlolunduğu zaman katlini icabeder kusuru yoksa da baliğ olduğunda bir çok mefsedette ve bilhassa ebeveyninin küfürlerine sebep olacağını bildiği için Cenab-ı Hak katlini emretmiştir. Katlolunan çocuktan daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuğu onun yerine ihsan edeceğini vaadetmiş ve rivayet-i mevsukaya nazaran bu çocuk katlolunduktan sonra Allah-u Tealâ onlara bir kız vermiş ve o kız bir nebiye nikahlanmış ve ondan bir nebi meydana gelerek o nebi sayesinde büyük bir ümmet ihtida etmiştir.


***
Vâcib Tealâ üçüncü meselenin sebeb-i hafisini beyan etmek üzere :

َّا ٱلۡجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَـٰمَيۡنِ يَتِيمَيۡنِ فِى ٱلۡمَدِينَةِ وَكَانَ تَحۡتَهُ ۥ كَنزٌ۬ لَّهُمَا وَكَانَ أَبُوهُمَا صَـٰلِحً۬ا

buyuruyor.

[Ama benim doğrulttuğum duvar o şehirde mevcut iki yetimindi, o duvarın altında onlar için medfun bir hazineleri vardı ve babaları sulehâdan mümin muvahhid daima hakka teveccüh eder ve her işini Rabbısına havale ederdi.]

فَأَرَادَ رَبُّكَ أَن يَبۡلُغَآ أَشُدَّهُمَا وَيَسۡتَخۡرِجَا كَنزَهُمَا رَحۡمَةً۬ مِّن رَّبِّكَ‌ۚ وَمَا فَعَلۡتُهُ ۥ عَنۡ أَمۡرِى‌ۚ

[Çocuklar yetim ve pederleri salih olunca Rabbın Tealâ onların yetimlikten çıkıp sinn-i rüşde baliğ, fikr-i selim ve re'y ü tedbir sahipleri olduklarında Rabbından ihsan olarak hazinelerini kendi elleriyle çıkarmalarını irade ve bana duvarı doğrultmayı emretti ki hazineleri mahfuz kalsın, ecnebi eline geçmekle zayi olmasın ve ben şu işlediğim şeyleri re'y ü tedbirimle işlemedim, belki Cenab-ı Hakkın emriyle işledim ve emr-i İlâhîye imtisale mecburum.] Gerçi duvarı doğrultmakta benim çektiğim meşakkat bana zarardır velâkin onların hazinelerinin zayi olması daha ziyade zarar olduğundan ehven-i zarar olan meşakkatle emrolundum.

ذَٲلِكَ تَأۡوِيلُ مَا لَمۡ تَسۡطِع عَّلَيۡهِ صَبۡرً۬ا (82)

[İşte şu beyan olunan esbab-ı hafiyye «Ya Musa ! Senin sabrına kaadir olamadığın şeylerin te'vilidir»] demekle Hızır, Hz. Musa'ya refakatinde vukubulan hadisatın esbâb-ı hafiyyesini alâvechittafsîl beyan buyurmuştur.

Kâzi ve Hâzin'in beyanları veçhile yetimlerin isimleri (Asrum) ve (Sureym) ve pederlerinin ismi de (Kâşih) veyahut (Dahbesun) dur. K e n z le murad; altından bir levhadır ki onda «kadere iman edip de hadisata mahzun olan kimseye ve rızka iman edip de meşakkat çekene ve mevte iman edip de ferah ve sürür edene ve yevm-i kıyamette hesaba iman edip de gaflet edene ve dünyanın inkılâbını bilip de itimad edene ben teaccüp ederini ibaresi» yazılıdır denilmişse de esah olan kenzle murad; altından ve gümüşten bir definedir. Zira Kenz; maldan hazineye ilhak olunmak mütearefdir. Mütearefin hilafını ihtiyara hacet olmadığı gibi hilafını irtikâba bir delil de yoktur. Binaenaleyh; mütearef olan hazine manâsına olması evlâ ve esahtır.
Bu âyette yetimlerin hazinelerinin hıfzına sebep; pederlerinin salahı olduğuna işaret vardır. Çünkü; salih bir kimsenin sebebine evlâdı ve evlâdının evlâdı, kavm ü kabilesi ve hatta komşularının o salih olan kimse içlerinde bulundukça mahfuz kalacaklarına dair bir çok eserler vardır. Zira; sevdiği bir kimse sayesinde bazı kullarını Cenab-ı Hakkın sayebân etmesi baîd bir şey değildir. Nasıl ki padişahın mukarribi olan bir kimsenin tarafları onun sayesinde sayebân olurlar. İşte Allah-u Tealâ da sevdiği kulunun evlâd ü ahfadını himaye edeceğine bu âyet delâlet etmektedir.
Esbab-ı hafiyyeyi beyanda Hızır Cenab-ı Hakka karşı hüsnü edebe riayet etmiştir. Çünkü; birinci meselede gemiyi ayıplamayı kendi nefsine nisbet ve ikinci meselede çocuğu da katli kendine ve çocuğun yerine hayırlı bir bedel icadını Allah-u Tealâ'ya isnad ve üçüncü meselede yetimlerin hukukunu muhafazayı Allah'a isnat etti. Zira; pederlerinin salahı sebebiyle evlâdı muhafaza ancak Allah'a mahsustur. Hızır'ın nebi veya velî olmasında ihtilâf olup deliller yekdiğerine taarruz ettiğinden bir tarafa kat'î hüküm yoktur. Hızır vefat etti mi berhayat mıdır? Burasına da kat'î delil yoktur. Bazı ulemâ «Diridir, senede bir defa hac mevsiminde (Minâ) da içtima eder» demişler ise de bizim için (العم عندالله) demek daha evladır.
İşte Cenab-ı Hak Hızır'la Musa Aleyhisselâm arasında cereyan eden bu vak'ayı beyanla Ümmet-i Muhammediyeyi bir çok esrara vakıf kılmış ve zahirde zarar gibi görünen hâdiselerin batında bir çok hikmetleri ve menfeatleri mutazammın olduğuna itikat etmek lâzım olduğunu ve ölmüş balığın dirilmesiyle hasrın vukuuna ve insanların dirileceğine inanmak ve ilim için meşakkat çekmek ve mesafe-i baîdeye seyr ü sefer etmek lâzım olduğunu anlatmıştır.
Hulasa; bir insan kendi ilmine teaccüp etmemek, zahirde iyi görmediği şeye derhal itiraz eylememek, o şeyde bir çok menfaat ve esrar-ı hafiyye olduğunu düşünmek, tahsil-i ilmiçin seyr ü seferi ihtiyarla meşakkata tahammül ve muallime karşı son derece tevazu etmek, muallimin huzurunda sözüne dikkat eylemek ve tilr mizden vaki olan kusur üzerine derhal muahazeye kıyam etmemek emr-i meşru olduğu bu kıssadan müstefad olan fevaid cümlesindendir.


***
Vâcib Tealâ Hızır'la Musa Aleyhisselâmın refakatinde vaki olan bazı acayibi beyandan sonra (İskender) in ahvalini beyan etmek üzere :

وَيَسۡـَٔلُونَكَ عَن ذِى ٱلۡقَرۡنَيۡنِ‌ۖ
buyuruyor.

[Habibim ! Müşrikler sana Zülkarneyn'in ahvalinden suâl ederler.]

قُلۡ سَأَتۡلُواْ عَلَيۡكُم مِّنۡهُ ذِڪۡرًا (83)

[Sen onlara cevapta de ki «Ben sizin üzerinize Zülkarneyn'in ahvalinden haber tilâvet ederim ki u haber onun ahvalini mutazammın ve tafsilâtını size bildirir.»]

إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ ۥ فِى إِلاًرۡضِ

[Zira; Biz yer yüzünde Zülkarneyn'e kudret verdik ve bir çok şeye kaadir kıldık.] 3165

وَءَاتَيۡنَـٰهُ مِن كُلِّ شَىۡءٍ۬ سَبَبً۬ا (84)

[Ve biz ona herşeyden sebep verdik.]

فَأَتۡبَعَ سَبَبًا (85)

[Binaenaleyh; Zülkarneyn her neye başlasa sebebine tâbi oldu ve sebebine teşebbüs etmeden işe başlamadı.]
Yani; Ey Resûl-ü Ekrem ! Yehûd, Nasârâ ve müşrikler tarafından imtihan suretiyle Zülkarneyn'in ahvalinden sana sual ederler. Sen onlara cevapta «İskender'in ahvalini mutazammın taraf-ı İlâhîden varid olan Kur'an'ı ben size tilâvet ederim» demekle cevap vereceğini vaad et. Zira; biz lutfumuzla onu yer yüzünde tasarrufa kaadir kıldık, istediği matlubuna vasıl olmak için onun istediği her şeye sebep halkettik, her nevi sebebi biz ona verdik, o da her ne zaman bir şey murad ederse o şeyin sebebine ittiba etti ve arzusuna vasıl oldu. (İskender) in Rum milletinden (Felikos) un oğlu olmasına dair bazı tarihte beyan olunan rivayet yanlıştır. Zira âyette beyan olunan İskender; Hz. İbrahim zamanında Yemen'de (Himyer) kabilesinden salih bir kimsedir. Ona salahı sebebiyle Allah-u Tealâ her muradını vermiştir. Hatta gece ve gündüz İskender için müsavi ve yer yüzünde yürümek onun için gayet kolay olduğu Hz. Ali'den mervîdir. Rumiyülasıl olan (İskender) (Aristo) nun tilmizlerinden bir racül-ü facirdir. Gerçi bir çok yerleri memalikine rabıtla taht-ı teshirine almışsa da Kur'an'da beyan olunan ve Cenab-ı Hakkın sena ettiği (İskender), bu değildir.
İskender'in memalik-i mağrib ve meşrik cihetlerine imtidad ettiğinden Zülkarneyn denilmiştir.
Yahut tacında mücevheratla musanna' iki boynuz olduğundan Zülkarneyn denilmiştir. Ömrünün bin otuza baliğ olduğu meıvidir. Çünkü; dünyanın her taraf mı gezmesi ve bir çok şehirler ve kasabalar bina etmesi ömrünün gayet uzun olmasına delâlet eder. Zira; Bu kadar memaliki dolaşmak ve yed-i kabzına almak az zamanda olur bir şey değildir.

***
Vâcib Tealâ İskender'in ahvalinden mağrib cihetine seyr ü sefer ettiğini beyan etmek üzere :

حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَغۡرِبَ ٱلشَّمۡسِ وَجَدَهَا تَغۡرُبُ فِى عَيۡنٍ حَمِئَةٍ۬

buyuruyor.

[Hatta İskender günün indiği yani mağrib canibinden ma'murenin nihayetine baliğ olduğunda güneşi çamurlu bir su içinde iner buldu ve öyle gördü.]

وَوَجَدَ عِندَهَا قَوۡمً۬ا‌ۗ

[Günün indiği yerde ve mamurenin nihayesinde bir kavim buldu.]

قُلۡنَا يَـٰذَا ٱلۡقَرۡنَيۡنِ إِمَّآ أَن تُعَذِّبَ وَإِمَّآ أَن تَتَّخِذَ فِيہِمۡ حُسۡنً۬ا (86)

[O kavmi bulunca biz İskender'i muhayyer kıldık ve dedik ki «Ey Zülkarneyn ! İstersen küfürlerinden dolayı sen onları ta'zîb ve ihlâk, istersen sair kavimler gibi onlara da şeriatı telkin etmekle onlar hakkında güzel bir tarik ittihaz et.» Onlar hakkında İskender'in vaziyetini tayin ve iki cihetten birini ihtiyar beyninde muhayyer kıldık.]

قَالَ أَمَّا مَن ظَلَمَ فَسَوۡفَ نُعَذِّبُهُ ۥ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِۦ فَيُعَذِّبُهُ ۥ عَذَابً۬ا نُّكۡرً۬ا (87)

[İskender dedi ki «Ama şol kimseler ki küfürle nefsine zulmetti. Biz onu katletmekle elbette ta'zîb ederiz, sonra Rabbına reddolunur ve Rabbı da ona emsali görülmemiş ve bilinmedik bir azapla azab eder.»]

وَأَمَّا مَنۡ ءَامَنَ وَعَمِلَ صَـٰلِحً۬ا فَلَهُ ۥ جَزَآءً ٱلۡحُسۡنَىٰ‌ۖ وَسَنَقُولُ لَهُ ۥ مِنۡ أَمۡرِنَا يُسۡرً۬ا (88)

[«Ve ama şol kimse ki iman etti ve amel-i salih işledi. Onun için güzel ceza vardır ve ona biz şeriatimizden gayet kolay olan ahkâmı söyleriz.»]

Yani; Biz (Zülkarneyn) e kudret verip her şeyin sebebini halkedince (Zülkarneyn) güneşin indiği yere vardığında güneşi çamurla karışık su yani balçık içinde iner gördü ve çamurla karışmış bir pınardan gurup eder buldu ki «Bahr-i muhit sahiline varınca güneşi su içinde gurup eder gördü» demektir. O güneşin indiği yerde bir kavim buldu ki onlar sânii inkâr eder kâfirlerdi. Binaenaleyh; biz Zülkarneyn'e «İstersen onlara azap ve istersen onlar hakkında bir güzel tarîk ittihaz eder imana davet ve irşad edersin» dedik ve bu minval üzere biz (İskender) i muhayyer kılınca İskender adalet ve insafı iltizam ederek dedi ki «Ben evvelen onları imana davet ve kelime-i tevhidi telkin ederim. Benim davetim üzerine şol kimseler ki davete icabetten imtina ve me'lûf olduğu küfre ısrar, heva ve hevesine ittiba ile nefsine zulmetti. Biz onu küfründen dolayı elbette katletmekle azabederiz. Bizim katlimizden sonra Rabbına reddolunur. Binaenaleyh; Rabbı da ehl-i dünyaca malûm olmadık ve emsali görülmedik şiddetli azabla azap eder. Ama şol kimse ki bizim davetimize icabetle iman etti ve imanın muktezası olan amel-i salihi işledi. Biz onun halini İslah ederiz ye âhirette iman ve ameline mükâfat olarak onun için güzel ceza ve derecât-ı aliyât vardır, biz ona emrimizden gayet kolay olanları söyler, güzel muamele ederiz, suhulet gösterir, işini kolay kılarız» demekle İskender o kavme iki tarik gösterdi ki neticesi ya iman veyahut kılıçtır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İskender'in emrinden s u h u l e t le murad; zekât, haraç vesair tekâlifte kolayhk göstereceğini vaaddir.

M a ğ r i b le murad; günün indiği yerden mamurenin tükendiği mahâldir. «Güneşi çamurla karışmış sudan indiğini gördü» demek denizde bulunan kimsenin güneşi sudan iner gördüğü gibi «Bahr-ı muhit sahilinden İskender güneşi balçıktan iner gibi gördü» demektir, yoksa hakikatte balçıkla karışık sudan indi demek manâsına değildir. Çünkü; kürei şems kürei arzdan yüz altmış nisbetinde büyük olduğu ehl-i rasad indinde tahmin olunmaktadır. Şu halde bütün arz şemse vâsi olamaz ki arzın bir cüz'ü vâsi olsun ve arzın bir tarafından günün inmesi diğer tarafından doğmasıdır. Zira; bir tarafta nısfınnehâr olursa öbür tarafta gece yarısı olur. Ve kezalik bir tarafta gündüz olursa diğer tarafta gece olduğu sabittir. Binaenaleyh; her memleketin tuluu ve gurubu o memleketin vaziat-i coğrafîsine tabidir ki bazı beldenin güneşi dağdan, bazısının ovadan, bazısının da sudan indiği görülür. İşte İskender de mağrib cihetinde güneşi çamurla karışmış sudan iner gördüğünü bu âyetle Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. İskender'in Nebi veya Velî olduğu hakkında ihtilâf vardır. «Nebidir» diyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir. Çünkü Cenab-ı Hak bu âyette Zülkarneyne hitab ve nida ettiğini beyan etmiştir. «Cenab-ı Hakkın hitabı vahyile olur. Vahiy ise Enbiyaya mahsus olduğundan bu âyet İskender'in Nebi olduğuna delâlet eder» dediler. İskender'in Veli olduğunu beyan edenler «Bu âyette n i d a ile murad; ilhamdır veyahut zamanında bulunan Nebi vasıtasiyle nida olundu» dediler. (العم عندالله) İskender'in mağrib cihetinde ta'zîb veya irşad ile memur olduğu kavmin libasları, hayvanat-ı vahşiyenin derileri ve taamları ise denizde yaşayan hayvanların etleri olup akvam-ı vahşiyeden küfürle me'lûf oldukları Kâzi'nin cümle-i beyanındandır.
***
Vâcib Tealâ (İskender) in mağrib cihetine gittiğini beyandan sonra meşrık cihetine gittiğini beyan etmek üzere:

ثُمَّ أَتۡبَعَ سَبَبًا (89) حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ مَطۡلِعَ ٱلشَّمۡسِ وَجَدَهَا تَطۡلُعُ عَلَىٰ قَوۡمٍ۬ لَّمۡ نَجۡعَل لَّهُم مِّن دُونِہَا سِتۡرً۬ا (90)

buyuruyor.

[Zülkarneyn mağrib cihetine gidip ahali arasında kavanin-i şeriyeyi vaz' u tesis ettikten sonra meşrık cihetine gitmek üzere sebeb-i ahara tevessül ve tebaiyet etti. Hatta aksa-yı şarkta günün doğduğu mahalle vardığında güneşi bir kavim üzerine tulü' eder buldu ki, o kavimle güneş arasında Biz Azimüşşân bir perde halketmedik.] Binaenaleyh; güneş doğunca derhal onların üzerine doğar arada dağ, tepe ve ağaç vesaire gibi bir hâil yoktur.


كَذَٲلِكَ

[İşte İskender'in hâl ü şanı, kuvvet ü kudreti ve mülkünün vüsati bizim beyan ettiğimiz gibi ve ehl-i mağrib hakkında muhayyer olduğu gibi ehl-i meşrik hakkında dahi muhayyerdir.]

وَقَدۡ أَحَطۡنَا بِمَا لَدَيۡهِ خُبۡرً۬ا (91)

[Halbuki biz İskender indinde olan ahvali haber cihetinden ihata ettik, her hallerini biliriz.] Binaenaleyh; İskender'in askerini, alât-ı harbini, celadet ve şeceatini bildiğimiz gibi İskender'e düşmanlarının hallerini haber verdik ve İskender galebe ederek mağrib ahalisi gibi meşrik ahalisini dahi imana davetle kâvanin-i şer'iyeyi vaz'etti, onları da irşadla hüsn-ü hale nail ve ni'meti imanla mütenaim kıldı.
Nimetullah Efendinin beyanı veçhile meşrik ahalisi gayet şeci' ve umur-u harpte mahir, alât-ı harpte ve eslihada o zamanda mevcut akvamın kâffesine faik ve harp için hazırlıkları ve nüfusları pek çok olduğu halde Cenab-ı Hak onların hile ve desiselerini İskender'e bildirdi. Binaenaleyh; İskender'in askeri az olduğu halde onlara galebe etti ve imana davetle irşada çalıştı ve kavanin-i şer’iyyeyi vaz' u tesise muvaffak oldu.
(خبراً) «İskender indinde olan liyakat e salâhiyet sebebiyle biz onu haberle ihata ettik, yani her şeyden haberdâr ettik» demektir ki «İskender'e kudret verip şarka ve garbe malik kıldığımızda biz onun bu mülke sahip olup istiklâl üzere tasarrufa liyakatini muhakkak olarak bildik» demektir. (كذلك) «İskender'in ehl-i meşrıkla hali ehl-i mağrible hali gibi oldu. Zira; her iki kavimde zalimlere azap ve müminlere ihsanla hükmetti ve mağrib cihetinden esbaba nasıl tevessül ettiyse meşrik cihetinde dahi öylece tevessül etti» demektir.
(بمالديه) zamiri matla-ı şemse raci' olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Şemsin tulu' ettiği mahaldeki haberleri biz ihata ettik ve İskender'e haber verdik.] demektir.

***
Vâcib Tealâ İskender'in mağribe ve meşrıka vuslat için esbaba tabi olduğunu beyandan sonra şimal cihetine atf-ı nazar ederek vuslat için esbaba tevessül ettiğini beyan etmek üzere :

ثُمَّ أَتۡبَعَ سَبَبًا (92) حَتَّىٰٓ إِذَا بَلَغَ بَيۡنَ ٱلسَّدَّيۡنِ وَجَدَ مِن دُونِهِمَا قَوۡمً۬ا لاً يَكَادُونَ يَفۡقَهُونَ قَوۡلاً۬ (93)

buyuruyor.

[Meşrık cihetine vasıl olup ahkam-ı şer'iyyeyi icradan sonra Zülkarneyn sebeb-i âhare tevessül etti. Mağrible meşrık arasındaki araziyi gezdi hatta Seddeyn arası ki şimal cihetinin nihayesi ve Türkistan arazisinin tükendiği mahalde iki dağ arasında baliğ olduğunda iki şeddin verâsında sözleri anlaşılmaz ve kendileri söz anlamaz ve anlamaya yakın bile olmaz bir kavim buldu.]

قَالُواْ يَـٰذَا ٱلۡقَرۡنَيۡنِ إِنَّ يَأۡجُوجَ وَمَأۡجُوجَ مُفۡسِدُونَ فِى إِلاًرۡضِ

[O kavimler dediler ki «Ey Zülkarneyn !Ye'cüc ve Me'cüc muhakkak arzı ifsat ederler.»]

فَهَلۡ نَجۡعَلُ لَكَ خَرۡجًا عَلَىٰٓ أَن تَجۡعَلَ بَيۡنَنَا وَبَيۡنَهُمۡ سَدًّ۬ا (94)

[«Sen onlarla bizim aramıza bir set yapmak üzere biz senin için bir haraç toplıyalım mı ve beynimizde taksim ederek bir haraç toplarsak sen bize kuvvet ve kudretinle onların bizim tarafımıza geçmelerine mani olacak bir set yapar mısın?] Zira; onların ifsadatından canımız yandı. Çünkü; enva-ı haşarat ve fesadâtı ikaa' malımızı nehb ü garât ve canımızı kati ü ifna ederler. Bunların şerrinden bizi kurtar» demekle istirhamda bulundular.
İskender bu kavme vasıl olunca tercüman vasıtasiyle Ye'cüc ve Me'cüc'ün halinden şikâyet ve tezallüm ettiler, onların belâsından kurtulmak için masrafa tahammül edeceklerini beyanla İskender'in kuvvetinden istifade etmek istediler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Ye'cüc ve Me'cüc iki kabile olup Hz. Nûh'un oğlu (Yafes) evlâdındandırlar. Bunlar arazi-i Türkü ifsat için bahardan çıkarlar, asla yeşillik bırakmaz yerler. Hayvanlarına yedirirler, güz gelince ahalinin elinde bulunan hasılatı çalar, çarpar, alır, memleketlerine çekilir giderler. Hatta galebe ettikleri insanları öldürmekten dahi çekinmezler bir takım insan suretinde yırtıcı hayvanat kabilinden facir kimselerdir. Ahalinin şikâyeti üzerine İskender set yapmakla ahaliyi, onların iras ettikleri hasarlarından kurtarmakla selâmete çıkmışlardır.
S e d d e y n ; iki dağ demektir. Zülkarneyn'in binası bu iki dağın arasında vuku bulmuştur. Bu dağların Türkistan'ın nihayetinde olduğu Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin cümlei beyanatlarındandır.
***
Vâcib Tealâ şimal ahalisinin İskender'e ilticaları üzerine İskender'in cevabını beyan etmek üzere :

قَالَ مَا مَكَّنِّى فِيهِ رَبِّى خَيۡرٌ۬ فَأَعِينُونِى بِقُوَّةٍ أَجۡعَلۡ بَيۡنَكُمۡ وَبَيۡنَہُمۡ رَدۡمًا (95)

buyuruyor.

[Zülkarneyn nâsın «Biz sana masrafını verelim sen bize bir sed yap» demeleri üzerine cevap olarak «Rabbımın fazl u kereminden bana vermiş olduğu ni'met ve kudret, sizin vereceğiniz harçtan hayırlıdır. Binaenaleyh; sizin vereceğiniz mala ihtiyacım yoktur. Şu halde siz bana amele, alât ve edevat cihetinden kuvvetinizle yardım edin. Ben onlarla sizin aranıza bir set yapayım ki o set onların sizin tarafınıza geçmelerine mani olsun, siz de rahat edin» demekle şeddi yapacağını beyan ve kavmi mesrur etti.]
(ردماً) hâciz-i hasın yani muhkem bir duvar demektir ki setten daha büyük ve sağlamdır. Şu halde İskender onların istediklerini ziyadesiyle kabul etmiştir. Yani «Ben size metin bir duvar yapayım ki dünyanın ahirine kadar tahrib olunmasın» demektir. Hâzin'in beyanına nazaran k u v v e t le murad; amele ve erbab-ı san'atın sanatları ve ahalinin bedenleriyle hizmetleridir.


***
Vâcib Tealâ İskender'in nâsa «Kuvvetinizle yardım edin» dedikten sonra kuvveti tarif ettiğini beyan etmek üzere iradettiği nutkunu alâtarikilhikâye beyan zımnında :

ءَاتُونِى زُبَرَ ٱلۡحَدِيدِ‌ۖ حَتَّىٰٓ إِذَا سَاوَىٰ بَيۡنَ ٱلصَّدَفَيۡنِ قَالَ ٱنفُخُواْ‌ۖ

buyuruyor.

[İskender nâsa hitaben «Getirin demir parçalarını» dedi. Nâs onun emrine imtisalen demir parçalarını getirdiler, hatta iki dağın arası dağların irtifaiyle beraber dolduğunda İskender nâsa «Üfürün körüklerle yakın ateşi» dedi.] ve etrafa konulmuş körüklerle her taraftan üfürülmesine emir verdi.

حَتَّىٰٓ إِذَا جَعَلَهُ ۥ نَارً۬ا قَالَ ءَاتُونِىٓ أُفۡرِغۡ عَلَيۡهِ قِطۡرً۬ا (96)

[Hatta demirlerin aralarına konulmuş olan odunlar ateş olunca demirleri ateş kıldığında dedi ki ; «Getirin bana dökeyim onun üzerine erimiş tuncu» Nâs onun emri üzerine erimiş tunçları dökdüler ve iki dağın arası dağların irtifaları ile beraber demirle tunçtan dökülmüş parlak ve musaykal bir duvar oldu.]

فَمَا ٱسۡطَـٰعُوٓاْ أَن يَظۡهَرُوهُ وَمَا ٱسۡتَطَـٰعُواْ لَهُ ۥ نَقۡبً۬ا (97)

[Binaenaleyh; Ye'cüc ve Me'cüc bir daha dağın üzerine çıkmaya kaadir olamadıkları gibi o duvarı delip geçmeye dahi kaadir olamadılar.]
Yani; İskender nâsla Ye'cüc ve Me'cüc arasında bir set yapmak vadedince nâsa şeddini edevatını hazırlamakla emretti ve dedi ki «Getirin bana demir külçelerini». Nâs İskender'in emri veçhile demir külçelerini getirdiler hatta dağın arası demir külçeleriyle dolduğunda dedi ki «Üfürün körüklerle». Nâs körüklerle her taraftan üfürdüler. Hatta demirler ve demirlerin araşma konmuş olan odunlar ateş oldu. Bunun üzerine İskender «Getirin bana erimiş tunçları dökeyim onun üzerine» dedi. Tunçları döktüler. Binaenaleyh; Ye'cüc ve Me'cüc dağın üzerine çıkmaya ve dağı delmeye kaadir olamadılar.

Ni'metullah Efendi, ve Medarik'in beyanları veçhile İskender yapacağı şeddin temelini suya kadar kazdırıp temeli bakır ve yaptıktan sonra yerin yüzüne çıkınca altına odun ve kömür ve üstüne demir döşemek suretiyle iki dağın arasındaki dereleri dağların irtifaına kadar âyette beyan olunduğu veçhile müsavi kıldıktan sonra etrafından uzun borulu körüklerle ateşi yakmaya ve demiri eritmeye başladı. Şiddetli körüklemekle ateş yandı. Tamamen dağların arası ateş olup demir ateş gibi kızardıktan sonra demir külçelerinin aralarındaki boşlukları kapatmak üzere hariçte erimiş ve hazırlanmış tunçları, tunçtan yapılmış uzun oluklar vasıtasiyle nehirlerde akan su gibi tuncu demirler üzerine dökmek suretiyle demirlerin aralarındaki boşlukları kapattı. Binaenaleyh; iki dağ arasında, Ye'cüc ve Me'cüc'le Türk arazisi arasında olan tarik-ı muvasalâtı kesti. Ondan sonra dağ başına çıkmak veya delip geçmek suretiyle onların yol bulamadıklarına bu âyet delâlet eder.
İşte şu zamanda görülmüş olan sanatlara nazar edildiğinde bu gibi büyük körüklere uzun borular takmak ve uzak mesafeden üfürülmek suretiyle demirleri yumuşatacak ateşlerin yanmasıyla demirlerin ateş gibi kızarması ve erimiş tunçları aralarında olan boşlukları doldurmak için dökmesi baîd addolunamaz. Bahusus zamanımızda kırk ikilik topların ve vapurların kazanlarının ve daha cesîm şeylerin döküldüğünü görünce İskender'in set için ihzaratında, mühim alât ve edevatıyla şeddi bina ettiğinde şüphe olunamaz.
Z ü b e r ; büyük demir parçasıdır. İskender'in evvelce «Sizin vereceğiniz harca ihtiyacım yok» demesine mukabil halktan demir parçaları istemesi yekdiğerine münafî değildir. Zira hare; İskender'e mülk olmak üzere verilecek şeydir. Demir ve tunç ise inşa olunan şedde muavenet kabilinden olduğu cihetle «Harca ihtiyacım yok» demek lâzım gelmediği Beyzâvî'nin cümle-i beyanındandır.

Hulâsa; Zülkarneyn'in Ye'cüc ve Me'cüc'ün müruruna mani olacak bir sed yapmak için nâsa demir külçeler getirmelerini emrettiği ve demir külçelerin aralarını odun ve kömür gibi alât-ı nariyeyle doldurup iki dağın arasını dağların irtifama müsavi kıldığında etrafa kurdurmuş olduğu körüklerle üfürülmesini emrettiği hatta o körükler demiri ateş gibi kıldığında «Getirin bana erimiş tunçları dökeyim bunun üzerine» dediği ve iki dağın arası dağlarla beraber yekpare demirle tunçtan yapılmış bir kale olduğu ve bunun üzerine Ye'cüc ve Me'cüc'ün dağın üzerine çıkmak veyahut delmek suretiyle geçmeğe kaadir olamadıkları bu âyetten müste fad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ İskender'in şeddi bina ettiğini beyandan sonra şükür makamında irad ettiği nutkunu beyan etmek üzere :

قَالَ هَـٰذَا رَحۡمَةٌ۬ مِّن رَّبِّى‌ۖ فَإِذَا جَآءَ وَعۡدُ رَبِّى جَعَلَهُ ۥ دَكَّآءَ‌ۖ وَكَانَ وَعۡدُ رَبِّى (98) حَقًّ۬ا

buyuruyor.

[Zülkarneyn şeddi bina ettikten sonra Allah'a şükretmek üzere dedi ki «İşte şu sed Rabbımın kullarına bir ihsanı ve ni'metidir, bu şeddi bina etmeye vermiş olduğu kudret mahzâ ihsan-ı İlâhîdir ve Rabbımın vaadi geldiğinde Rabbım bu şeddi arzla müsavi kılar. Binaenaleyh; dünyanın her tarafı harap olduğu gibi bu sed dahi harap olur. Zira; Rabbımın vaadi hak ve sabit oldu, asla tehallüf etmez.»] Zülkarneyn bu sözleriyle şükrünü edâve şeddin kuvvet ve metanetini beyan etti. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın, verdiği ni'metin şükrünü edâ Vâcibolduğu gibi insanın yapmış olduğu bir işin iyiliğinden bahsin cevazına da bu âyet delâlet eder.
Tefsir-i Hâzin'de (Ebu Hüreyre) hazretlerinden rivayet olunan bir hadiste Resûlullah'ın «Ye'cüc ve Me'cüc'ün kıyametin öncesinde şeddi delerek çıkacaklarını ve arz üzerinde bir çok ifsadât yapacaklarını ve önlerine gelen ekser bilâdı tahrip edeceklerini» beyan buyurduğu mervidir.

İskender'in şeddi kafidir. Ye'cüc ve Me'cüc isminde insanlardan iki taife olduğu dahi kafidir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'da her ikisini de suret-i kafiyede beyan etmiştir. Binaenaleyh; bunları inkâr; sarahat-ı Kur'an'ı inkâr olduğu cihetle küfürdür. Fakat sedd-i İskender'in keşfolunması ciheti gelince : Elyevm böyle bir keş fiyât yoktur. Şeddin mahalline de gelince : kutb-u şimalî cihetinde olduğuna Kur'an delâlet etmektedir. Zira İskender'in mağrib ve meşrık cihetlerine seyr ü sefer edip oralarda bulunan insanlarla temas ettiğini beyandan sonra üçüncü seferinde halkın şikâyeti üzerine şeddi bina ettiğini Cenab-ı Hakkın beyan buyurması; şeddin şark ve garb cihetlerinde olmadığını beyan etmektir. Müfessirinin ve bazı müverrihlerin beyanları veçhile İskender'in üçüncü seferinin cenuptan şimale doğru olmasıdır. Şu halde şeddin şimalde olduğu anlaşılmaktadır. Ancak «mürur-u zamanla şeddin üzeri kapanıp seyr ü sefer mümkün olduğundan bir aralık şark-ı şimalîden sel gibi akıp gelen akvamın Ye'cüc ve Me'cüc olması muhtemeldir» diyenler varsa da bu ihtimâl zayıftır. Çünkü; hadis-i şeriflerde beyan olunan tafsilât veçhile henüz Ye'cüc ve Me'cüc hâdisesi vuku bulmamıştır ve bilhassa şeddi delmek suretiyle geçeceklerine dair bir çok ahâdis-i Celile mevcuttur. Halbuki demirle tunçtan yapılmış bir kaleden delmek suretiyle tünel yapılıp geçildiği malum değildir.

***
Vâcib Tealâ seddin ikmalini beyandan sonra kıyametin öncesinde Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıktıklarında vuku bulacak ahvali beyan etmek üzere :

وَتَرَكۡنَا بَعۡضَہُمۡ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ يَمُوجُ فِى بَعۡضٍ۬‌ۖ

buyuruyor.

[Ye'cüc ve Me'cüc'ün şeddi delip çıktıkları gün onların bazısı bazısına dahil olarak biz ter keder iz kemal-i izdihamdan onların bazısı bazısına katılır, kesretlerinden ve ifsadâta hırs u tama'larından naşi çekirge gibi önlerine gelen bilâdı sıkışık bir halde tahribata devam ederler.]



وَنُفِخَ فِى ٱلصُّورِ

[İsrafil tarafından sûr'a üfürülür kıyamet kaim olur.]

فَجَمَعۡنَـٰهُمۡ جَمۡعً۬ا (99) وَعَرَضۡنَا جَهَنَّمَ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ لِّلۡكَـٰفِرِينَ عَرۡضًا (100)

[Binaenaleyh; biz insanları cem etmek suretiyle hesap ve ceza için cem' ederiz ve o günde kâfirleri Cehenneme arzetmekle arz ederiz.]

ٱلَّذِينَ كَانَتۡ أَعۡيُنُہُمۡ فِى غِطَآءٍ عَن ذِكۡرِى وَكَانُواْ لاً يَسۡتَطِيعُونَ سَمۡعًا(101)

[Cehenneme arzolunan şol kâfirler ki onlar dünyada bizim kudretimize delâlet eden âyetlerden gözleri perde içinde, kelime-i Hakkı ve doğru sözü işitmeye kaadir olmazlardı.]
Yani; biz Ye'cüc ve Me'cüc'e kahrımız muktezası İskender'e şeddi bina ettirdik. Vakt-ı merhunu geldiğinde onların çıkmalarına suhulet olmak üzere şeddi deldirip çıkardığımız gün nâsın bazısı onlardan firar ederek bazı aharın arazisine girer, onların bazısı bazısına sıkışık bir halde hücumları sebebiyle memleketler daralır, yiyecek içecek hususunda halk müzayaka çeker ve bunların temevvücâtından bütün insanlar muztar ve muztarip olur ve halkın bu ıztırabı zamanında emr-i İlâhî üzerine İsrafil tarafından sura üfürülür kıyamet kaim olur. Binaenaleyh; muhasebe ve mücazât için biz mahşere insanları cem'ederiz, o günde kâfirleri Cehenneme arz eder gösteririz ki daha Cehenneme girmeden varacakları yerleri görsünler. Onlar şol kâfirler ki gözleri dünyada Kur'an'ı görmekten perde içindedir ve doğru sözü işitmeye kaadir olmazlardı. Çünkü; kalplerinin kasaveti ve tıynetlerinde olan temerrüd Hakkı görmek ve işitmeye mani idi.
Ye'cüc ve Me'cüc'ün bazısının bazısı üzerine temevvüc ettikleri günle murad; şeddin kapandığı gün olmak muhtemel olduğu gibi o günden itibaren nüfusları çok ve nüfuslarına göre arazileri dar olduğundan birbiri üzerinde sıkışıp kaldıkları murad olması ihtimalden baıd olmadığı Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır.
Onların arz üzerine dağılıp bir çok yerleri ihata ettikleri halde Mekke, Medine ve Kudüs havalisinin onların şerrinden emin kalacağı bazı ehâdis-i celilede mezkûrdur. Allah-u Tealâ'nın bir sinek halkedip kulaklarına girmesiyle az vakitte helak olacakları mervidir. Ondan sonra kıyametin kaim olacağına bu âyet delâlet eder. Binanealeyh; bunların çıkıp âlemi muztarip kılmaları kıyametin alâmâtı kitaplarında olduğu kütüb-ü şer'iyyemizde ve bilhassa akaid kitaplarında mezkûrdur. Bu âyette kâfirlerin hakkı işitmeye kaadir olamamalarıyla murad; kelime-i Hakkı işitmekten nefret etmeleri ve Hakkı ağır addetmeleridir. Resûlullah'dan işitmeye de kaadir değillerdir. Zira; şiddet-i adavetleri kelâm-ı Nebeviyi dinlemelerine manidir.
Bu âyet-i Celile; beş hükmü havidir:
B i r i n c i s i ; Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıktıkları günde bazısı bazısı üzerine temevvüc ederek terk olunmalarıdır.
İ k i n c i s i ; onlar çıktıktan sonra sûrun üfürülüp kıyametin kaim olmasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; nâsın hesap için cem olunmasıdır.
D ö r d ü n c ü s ü ; kâfirlerin Cehenneme arz olunmasıdır.
B e ş i n c i s i ; Cehenneme arz olunan kâfirlerin sıfatları Hakkı görmemeleri ve işitmeye kaadir olmamalarıdır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlere Cehennemi izhar edeceğini beyandan sonra kâfirlere ibadetlerinin menfeati olmayacağını beyan etmek üzere :

أَفَحَسِبَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَن يَتَّخِذُواْ عِبَادِى مِن دُونِىٓ أَوۡلِيَآءَ‌ۚ إِنَّآ أَعۡتَدۡنَا جَهَنَّمَ لِلۡكَـٰفِرِينَ نُزُلاً۬ (102)

buyuruyor.

[Küfrü irtikâp edenler de zannederler mi sol kâfirler ki onlar benim gayrı kullarımı dostlar ve mabudlar ittihaz ettiler de bizim onları muahaze etmiyeceğimizi, yevm-i kıyamette intikamımızı almıyacağımızı? Eğer böyle zannederlerse zanları yanlıştır. Zira biz; bizden gayriyi mabud ittihaz edenlerden intikamımızı alacağız. Çünkü; biz bizden gayrısına ibadet eden kâfirler için Cehennemi konak mahalli olarak hazırladık.] Şu halde onların benim kullarımı ve mahluklarımı mabud ittihaz ederek bana ibadet eder gibi ibadetlerinin asla menfeatini göremiyecekleri gibi mazarratını görecekleri muhakkatır. Çünkü; onların haklarında ibadetleri aynı azab olacaktır.
3178
Yani; kâfirler bana küfredeıier de benim kullarımdan bazılarını mabud ittihaz ettiklerinden menfeat mi beklerler ve öyle mi zannederler? Âyetlerime bakmazlar, sözümü işitmezler de benim azab etmiyeceğimi mi zannederler? Hem küfrederler hem de azaptan necat mı ümit ederler? Ve mabudları onları azaptan kurtaracaklar mı zannederler?
Kâfirlerin Cehenneme istihkaklarına sebeb küfürleri olduğuna işaret ve isimlerini tasrihle zem için zamir mevziinde ism-i zahir olarak (كفرين) lâfzı varid olmuştur. Kendileri için menfeat zanniyle hazırladıkları amelleri bedelinde Cehennemin hazırlandığını beyan etmek; kâfirleri tehekküm ve istihzadır.

***
Vâcib Tealâ Allah'ın gayrıya ibadet eden kâfirlerin azap olunmayız zannetmelerini inkâr ettikten sonra bu gibi kâfirlerin en ziyade zarar ettiklerini beyan etmek üzere :

قُلۡ هَلۡ نُنَبِّئُكُم بِإِلاًخۡسَرِينَ أَعۡمَـٰلاً (103) ٱلَّذِينَ ضَلَّ سَعۡيُہُمۡ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا

buyuruyor.

[Habibim ! Allah'ın gayriyi mabud ittihaz eden kâfirlere de ki «Biz size amel cihetinden ziyade zarar edenleri haber verelim mi?» O ziyade zarar edenler şol kimseler ki onların hayat-ı dünyada sa'yleri zayi oldu ve emekleri boşa gitti.]

وَهُمۡ يَحۡسَبُونَ أَنَّہُمۡ يُحۡسِنُونَ صُنۡعًا (104)

[Halbuki onlar iyi amel işledik zannederler.] Çünkü; fukaraya infak, rûhbaniyet vesair hayrat ve hasenat gibi kendilerince bir çok ibadet ederler ve zannederler ki bu amellerine büyük ecirler alacaklar. Halbuki bütün amellerin esası ve temeli olan iman olmadığından hep emekleri zayidir. Ucub ve riya gibi ameli mahveden ahlâk-ı fasideyle amel eden müminlerin halleri de böyledir. Zira; onlar da amel eder ve amellerini ahlâk-ı fasideleri ifsat ettiğinden amellerinden asla fayda görmezler. [Halbuki iyi amel işlediklerini zanneder ve amellerinden sevap ümit ederler.]
Kâfirler, amelleri fayda edecek zannıyla işleyip âhirette asla faydası olmadığı gibi belki vebal ve zarar üzere zarar olacağına işaret için ism-i tafdil sigasıyla (أحسرين) ve bu amellerini gayet güzel işledik zannettiklerini beyan için (أيحسنون صعاً) varid olmuştur. Çünkü i h s a n ; lâyikı vechüzere şartlarına riayet ederek amel etmektir. İhsanın Allah-u Tealâ'yı görür gibi amel etmekten ibaret olduğu hadisle sabittir.

***
Vâcib Tealâ insanlar içinde ziyade zarar edenlerin iyi amel işledik zannettikleri halde amelleri zayi olanlar olduğunu beyandan sonra amelleri zayi olanların nasıl kimseler olduğunu tarif etmek üzere :

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ بِـَٔايَـٰتِ رَبِّهِمۡ وَلِقَآٮِٕهِۦ

buyuruyor.

[İşte şu amelleri zayi olan şol kimseler ki\mlar Rablerinin âyetlerine ve yevm-i kıyamette Rablerinin mülakatına küfrettiler.]

فَحَبِطَتۡ أَعۡمَـٰلُهُمۡ

[Şu halde onlar için biz yevm-i kıyamette intifa edecek vezin ikame etmeyiz.]

فَلاً نُقِيمُ لَهُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ وَزۡنً۬ا (105)

[Binaenaleyh; amelleri muzmahil oldu.]


ذَٲلِكَ جَزَآؤُهُمۡ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُواْ وَٱتَّخَذُوٓاْ ءَايَـٰتِى وَرُسُلِى هُزُوًا (106)

[İşte küfür üzerine terettüp eden şey; onların küfürleri ve benim âyetlerimi ve Resûllerimi istihzalarına mahal ittihaz etmeleri sebebiyle cezaları Cehennemdir.]
Yani; şu evsafı beyan olunan şakiler şol kimseler ki onlar Rablerinin âyetleri olan Kur'an'a ve vahdaniyetin delillerine ve âhirette Rablerinin rızasına mülaki olacaklarına küfrettiler. Binaenaleyh; küfürleri sebebiyle amelleri batıl oldu, amelleri batıl olunca mizana ihtiyaç kalmadığından biz onlar için yevm-i kıyamette mizan ikame etmeyiz. Çünkü; mizan; hasenatı ve seyyiâtı olanlar için ikâme olunur ki sevap ve günahlarının miktarı bilinsin, amel sahibinin de bir diyeceği kalmasın. Ama sevabı olmıyanlar için mizana hacet yoktur. Zira; günahın karşısına vaz' olunacak sevabı yok ki mizana hacet olsun. Küfürleri bütün hasenatlarını mahvettiğinden asla sevaba malik değillerdir. İşte şu cezaları olan Cehenneme istihkakları; küfürleri, âyetlerimi ve Resûllerimi istihzalarına alet ittihaz etmeleri sebebiyledir. Zira; imandan nasibedâr olmadıklarından cezaları ancak Cehennemdir.
Hâzin'de beyan olunduğuna göre (Ebu Saîd el Hudrî) hazretleri «Yevm-i kıyamette bir çok kimseler gelir. Tihamenin dağları kadar amelleri görülür veznolununca o ameller hiç bir şey ağırlığında olmaz. Zira; o ameller işlenmişse de küfür ve ahlâk-ı faside onları ifsad ettiği cihetle ameller içi boş koz gibi bir şey yerini tutmaz. (فلانقيم لهم يوم القيامة وزنا) âyetinin manâsı da budur» buyurduğu mervîdir. Gerek küfr, gerek âyetleri ve Resûlleri istihzaları Cehenneme istihkaklarına sebep oldukları beyan olunmuşsa da bunlardan mecmûu sebep olduğu gibi ayrı ayrı her biri de sebep olacağında şüphe yoktur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ahvalini ve cezalarını beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْوَعَمِلُواْٱلصَّـٰلِحَـٰتِ كَانَتۡ لَهُمۡ جَنَّـٰتُ ٱلۡفِرۡدَوۡسِ نُزُلاً (107) خَـٰلِدِينَ فِيہَا لاً يَبۡغُونَ عَنۡہَا حِوَلاً۬ (108)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'ın vahdaniyetine ve Resûlunün risaletine iman ettiler ve imanlarının muktezası olan amel-i salihi işlemekle imanlarını takviye ve takrir ettiler. Onlar için konak mahalli olarak Firdevs-i alânın Cennetleri yani bağları ve bahçeleri vardır. Muhalled oldukları halde onlar o Cennetlere nazil ve sakin olurlar, asla o Cennetlerden ayrılmak istemezler. Firdevs-i a'lâdan daha a'lâ bir mahal yok ki Firdevsten o mahalle ayrılmak istesinler.]
Zira; Hâzin ve Nimetullah Efendinin beyanlarına nazaran F i r d e v s ; Cennetlerin en yüksek ve etrafını seyretmeye kabiliyetli bir mahâll-i mübarektir. Binaenaleyh; Firdevs-i a'lâda emri bilma'ruf ve nehy-i anilmünker eden Enbiya, Evliya ve Sulehânın bulunacakları mervîdir. (حولاً) bir mahalden diğer mahalle tehavvül etmek yani nakl-i mekân etmek.manâsınadır. Şu halde manâ-yı nazım: [Onlar Firdevsten diğer bir mekâna nakletmek istemezler.] demektir.
Firdevs; Cennetlerin a'lâsı ve efdalidir. Zira; (Ebu Hüreyre), (Ubade b. Sâmit) ve (Muaz b. Cebel) ve emsali kibar-ı ashabdan bir çok zevatın Resûlullah'dan rivayet ettikleri hadislerde Resûlullah'ın «Firdevs; Cennetlerin a'lâsı ve efdalidir. Allah'dan istediğinizde firdevsi isteyin» buyurduğu Taberi'nin cümle-i beyanındandır.

***
Vâcib Tealâ şu sûre'de kudretine delâlet eden delilleri ve bazı Enbiyanın haberlerini beyandan sonra Kur'an'ın halini ve Yehud'un zu'm ettikleri gibi Kur'an'ın âyetlerinde ve manâlarında tenakuz olmadığını beyan etmek üzere :

قُل لَّوۡ كَانَ ٱلۡبَحۡرُ مِدَادً۬ا لِّكَلِمَـٰتِ رَبِّى لَنَفِدَ ٱلۡبَحۡرُ قَبۡلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَـٰتُ رَبِّى

buyuruyor.

[«Eğer denizler mürekkep olmuş olsa Rabbımın kelimelerini yazmak için. Rabbımın kelimeleri tükenmeden denizin suları tükenir» de.]

وَلَوۡ جِئۡنَا بِمِثۡلِهِۦ مَدَدً۬ا (109)

[Velevse denizin bir mislini dahi ziyade ve imdat olarak getirmiş olsak yine deniz tükenir, kelimât-ı İlâhiye tükenmez.]
Yani; malûmat-ı İlâhiyye tükenmez. Binaenaleyh; Habibim ! Sen «Kur'an'da tenakuz var» diyen Yehûd kavmine karşı de ki «Bilûmum denizler Rabbımın kelimâtını yazmak üzere mürekkep olsa ve bilcümle mahlukat yazsalar Rabbımın malûmatına dair kelimatı tükenmeden evvel denizler tükenir velevse denizin bir mislini ziyade ve imdat olarak getirelim yine deniz tükenir, Rabbımın kelimâtı tükenmez. Zira; denizler cisim olduğu cihetle mütenâhidir ve Rabbımın malûmatı gayr-i mütenâhî olduğundan malûmatına delâlet eden kelimeleri dahi gayr-i mütenâhîdir» demekle «Kur'an'da tenakuz var» diyen Yehûd'u reddet.
Fahri Râzi, Kâzi, Medarik ve Hâzin'in beyanları veçhile âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : Yehûd'dan (Hayy b. Ahtab) «Kur'an'da tenakuz vardır. Zira; bir âyette, kendine hikmet verilen kimseye hayr-ı kesîr verilmiştir deniyor ve diğer âyette, size ilimden az bir şey verildi denmiştir. Şu halde âyet-i ulâda beyan olunan hayr-ı kesîr âyet-i saniyede beyan olunan ilm-i kalîle mütenâkızdır» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu sebeb-i nüzule nazaran âyetin meali şöyledir : [İlimden insana verilen şey o insan hakkında hayr-ı kesir ve menfeat-ı azîmedir. Lâkin ilm-i İlâhîye nisbetle azdan azdır. Zira; denizler mürekkep olsa ve bir misli daha zammolunsa ilm-i İlâhiye delâlet eden kelimeleri yazsa deniz tükenir kelimât-ı İlâhiyye tükenmez. Şu halde insanın ilmi nefsinde çok hayır ise de ilm-i İlâhiye nisbetle pek az demektir. Binaenaleyh; hayr-ı kesîr olan, ilmin menfeatidir ve az olan da ilmullaha nisbetle ilm-i insandır. Binaenaleyh; tenakuz yok.] demektir.

***
Vâcib Tealâ kelimât-ı ilâhiyenin nihayeti olmadığını beyandan sonra Resûlune vazifesini ve tevhidi tebliğ etmesini emretmek üzere:

قُلۡ إِنَّمَآ أَنَا۟ بَشَرٌ۬ مِّثۡلُكُمۡ يُوحَىٰٓ إِلَىَّ أَنَّمَآ إِلَـٰهُكُمۡ إِلَـٰهٌ۬ وَٲحِدٌ۬‌ۖ

buyuruyor.

[Ey Resûl-ü Ekrem ! Sen nâsa hitaben de ki «Ancak ben de sizin gibi beşerim, melek değilim. Beşeriyet cihetinden beynimizde fark yoktur. Şu kadar ki Risalet ve Vahyile Rabbim bana lûtfetti, ben onunla mümtazım. Binaenaleyh; Rabbım tarafından sizin mabudunuz ancak mabud-u vahid olduğu bana vahyolundu. Şu halde mabudunuz ancak birdir, teaddüt yoktur.»]

فَمَن كَانَ يَرۡجُواْ لِقَآءَ رَبِّهِۦ فَلۡيَعۡمَلۡ عَمَلاً۬ صَـٰلِحً۬ا وَلاً يُشۡرِكۡ بِعِبَادَةِ رَبِّهِۦۤ أَحَدَۢا (110)

[Mabud bir olunca bir kimse Rabbısına mülakat ve rızasına nail olmak ümid ederse amel-i salih işlesin. Zira; amel-i salih işlemek o kimse üzerine vaciptir ve Rabbısının ibadetine hiç bir kimseyi şerik kılmasın.] Çünkü; Rabbısı şerik ve nazirden münezzehtir. Amelin faydası riyadan ârî ve imana müteveffık olduğuna işaret için amel-i salihle emirden sonra şirkten nehyetmiştir ki şirk-i celî ve hafî'ye şamildir. Çünkü şirk-i celî ameli iptal ettiğinden şirkle amelde fayda yoktur ve şirk-i hafî ki riyadır, amelin sevabını ibtal ettiği cihetle Cenab-ı Hak ibadette şirki nehyetmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; (Cünd b. Züheyr) hazretlerinin Resûlullah'dan bir sualidir; Şöyle ki: (Cünd) «Ya Resûlallah ! Allah-u Tealâ için amel ederim. Fakat bir kimse o amele muttali' olursa mesrur olurum» deyince Resûlullah'ın «Şirkolunan ameli Allah-u Tealâ kabul etmez» demesi üzerine Resûlullah'ı tasdik için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu sebeb-i nüzule nazaran âyette şirk riyaya dahi şamildir. Şu halde bu âyet; itikadiyat ve ameliyatın hulasasını cami'dir. Çünkü itikadiyâtın hulâsası; Tevhid ve ameliyatın hulâsası; ibadette ihlâstır.

Gösterim: 610