Müminun Suresi Tefsiri

SÛRE-İ MÜ'MİNÛN

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüzonsekiz âyeti hâvidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
قَدۡ أَفۡلَحَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ (1) ٱلَّذِينَ هُمۡ فِى صَلاًتِہِمۡ خَـٰشِعُونَ (2)

[Namazlarını huşu' üzere eda eden mü'minler fevz ü felaha dâhil olacaklardır.]
Yani; muhakkak felaha dâhil oldu şol mü'minler ki onlar kemâl-i tevazu' ve tezellül üzere kalbleriyle Rablerinden korkarak ve kemâl-i ihlâs üzere eda-yı salât ettiler. Binaenaleyh; şu evsafı haiz olan mü'minler korktuklarından kurtulup saadet-i ebediyyeye nail olacaklardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i imanın felah ve necatı Rablerinin lûtfundan intizar ettiklerine işaret için intizara delâlet eden K a d lâfziyle (قَدۡأَفۡلَحَ) varid olmuştur. F e l a h ; Umduğuna nail olup korktuğu şeyden kurtulmak ve h u ş u ' ; Kalbiyle' Allah'tan korkmak, tevazu' ve tezellül etmek ve a'za-yı cevarihi sakin olup etrafa iltifat etmemektir. Buna nazaran manâ-yı 3596 âyet: [Allah'ı ve Resûlünü lâyıkiyle tasdik ve iman eden mü'minler umduklarına nail olur ve korktuklarından kurtulurlar ve o mü'minler şol kimseler ki; namazlarını eda ederken kalbleriyle Allah'tan korkup kemâl-i tevazuu ve ubudiyete lâzım olan tezellülü ihtiyar ettikleri gibi a'za-yı cevarihlerini lâyık olduğu yerde kullanmakla kalben ve kaaliben canib-i Hakka teveccüh ederler ve etrafına iltifat etmezler] demektir.
Bu âyette mü'minlerin felah ve necatları; iki şeye ta'lik olunmuştur :
B i r i n c i s i ; îman,
İ k i n c i s i ; Namazlarında huzu', huşu' ve a'zalarının sükûnetidir. Çünkü; bir hükmün müştak üzere ta'lik olunması mehaz-ı iştikakın o hükme illet ve sebep olmasını iktiza eder. Şu halde bu âyette felâhyab olmak; mü'min olarak namazda haşi' olmaya ta'lik olunca me'haz-i iştikak olan îmanla huşuun felahlarına ve Cennette bekalarına sebep ve illet olmasına işaret olunmuştur. Binaenaleyh; fevz ü felaha nail olmak isteyen mü'minin namazda huşua ihtimam etmesi lâzımdır. Hatta ashab-ı Resûlullah bu âyetin nüzulünden evvel namazda gözlerini semaya kaldırır ve etrafa iltifat ederken bu âyet nazil olduktan sonra gözlerini secde mevziinden ayırmadıkları (Ebu Hür ey re) hazretlerinden mervidir. İşte şu esasa binaen Medarik ve Hâzin'de huşu'; Namazda masivayı bilkülliye terkle himmetini ve kalbini cem'etmek, gözünü secde mevziinden ayırmamak, sağına, soluna iltifat etmemek ve elile sakalını ve sair yerini oynamamaktan ibaret olduğunu beyan etmekle tefsir olunmuştur. Hatta Resûlullah'ıri namazda sakalını oynatan bir kimseyi gördüğünde «Eğer şu adamın kalbinde huşu' olsa sair a'zasında da huşu' olurdu» buyurduğu mervidir.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile huşu'; Namazın kabulünün ve sevabının şartıdır. Amma borcundan kurtulmasının şartı değildir. Çünkü; huşu' bulunmaksızın namazı eda eden kimse borcu olan farzı iskat eder ve lâkin huşu'la eda olmadığı için dergâh-ı Ulûhiyette güzel kabul ile kabul olunmaz. Binaenaleyh; sevab da olmaz. Çünkü; namazın mücerred sıhhati başka ve sıhhatiyle beraber kabulü başkadır. Zira; kütüb-ü fıkhiyyede beyan olunan şeraitle eda olunan namaz sahih olur. Yani; eda eden kimse borcundan kurtulur, fakat namaz sahih olmakla beraber Cenab-ı Hakkın dergâhında kabul olunup rızasına muvafık ve mükâfata müstehak olması lâzım gelmez. Şu halde bir ibadetin sıhhati başka ve ind-i İlâhide kabulü başkadır. Zira; kabul olan amel sahih olur ve lâkin sahih olan amelin kabul olması lâzım gelmez.
Bundan evvelki sûre'nin hatimesi salâtla ve zekâtla vuku' bulduğundan bu sûre'nin bidayesinde salât ve zekâtın ve sair mekârim-i ahlâkın fezailini zikrile ibtida olunduğu cihetle bidayenin diğer sûre'nin nihayesine tamamiyle merbut olduğu Nisâbûrî'nin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ felaha nail olacak mü'minlerin âdetleri namazda huşu' olduğunu beyandan sonra malâya'ni'yi terketmek daimi bir âdetleri olduğunu beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَنِ ٱللَّغۡوِ مُعۡرِضُونَ (3)

buyuruyor.

[Felâhyab olan mü'minler şol kimseler ki onlar faydasız sözden ve işten daima i'raz ederler.]
Yani; korktuğundan kurtulacak ve umduğuna nail olacak şol kimseler ki; daima malaya'ni'den ve sair küçük ve büyük günahlardan kaçınırlar, sözlerinde ve işlerinde dünyevî ve uhrevî fayda olmayan şeyleri terketmek âdetleridir. Şu halde bu gibi mü'minlerde yalan söylemek, bir kimseye sövmek ve oyun oynamak gibi şeyler bulunmadığı gibi zaruret messetmeyen mubahı bile işlemeğe tenezzül etmezler ve lâğviyyata mübaşeret etmek ve rağbet göstermek ve sebebiyet vermek gibi bir teşebbüste bulunmadıklarına işaret için devama ve istimrara delâlet eden ism-i fail siğaaıyla (مُعۡرِضُونَ)varid olmuştur.
İnsanın saadete vusulü; işlenmesi lâzım olan şeyi işleyip terki lâzım şeyi terketmekle hasıl olduğundan Cenab-ı Hak felaha dahil olmaya lâyık olan kimselerin namazda huşu' üzere bulunmak ve lâğviyatı terketmek âdetleri olan kimseler olduğunu beyan buyurmuştur ki, vücubu eda ve haramı terketmek meziyyetini cem'ettiklerini beyanla sena ettiği gibi ehl-i imanı bu misilli âdât-ı haseneyi işlemeye terğib etmiştir. Çünkü bütün tekâlifin esası; bu ikiye münhasırdır ki vacibi işlemek ve haramı terk etmektir.

***
Vâcib Tealâ işlenmesi lâzım olan salâtı işlediklerini ve terki lâzım olan lâğviyatı terketmeleriyle mü'minlerin felâhyab olacaklarını beyandan sonra zekâtlarını vermekle fukaranın hukukuna da riayet ettiklerini beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِلزَّكَوٰةِ فَـٰعِلُونَ (4)

buyuruyor.

[Korktuğundan kurtulup umduğuna nail olacak müminler şol kimseler ki, farz olan zekâtlarını edaya müdavemet ederler asla terketmezler.] Çünkü zekâtı terketmek; Allah'a isyan ve fukaranın hukukunu men'etmek olduğu cihetle mürüvveti ihlâl eder. Şu halde felâhyab olmak arzu eden mü'minler ibadet-i bedeniye olan namazı ve ibadet-i maliye olan zekâtı edaya kemâl-i i'tina ve ihtimamla seve seve devam ettiklerini, muharremattan ve sair faydasız şeylerden ihtiraz eylediklerini beyanla Cenab-ı Hâk zekâtı edanın felaha sebeb olacağını beyan etmiştir.
Z e k â t ; Emvali, içinde bulunan bir takım habasetten tathir ettiğinden zekât denmiştir. Zira z e k â t ; taharet manâsına ve t e z k i r e d e tathir manâsına olduğundan emvalin zekâtını vermek; o malı fenalıktan temizlemektir. İşte şu taharet sebebiyle zekât; emvali afat-ı hariciyeden de muhafaza edeceğine dair bir çok ehadis-i celile dahi mevcuddur.

***
Vâcib Tealâ felaha dahil olacak mü'minlerin âdetleri ibadet-i bedeniye olan namazı ve ibadet-i maliye olan zekâtı edaya dikkatlerini ve faydasız lâğviyyatı terkettiklerini beyandan sonra muharrematı terk ettiklerini beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ هُمۡ لِفُرُوجِهِمۡ حَـٰفِظُونَ (5) إِلاً عَلَىٰٓ أَزۡوَٲجِهِمۡ أَوۡ مَا مَلَكَتۡ أَيۡمَـٰنُہُمۡ فَإِنَّہُمۡ غَيۡرُ مَلُومِينَ (6)

buyuruyor.

[Ve korktuğundan kurtulacak, umduğuna nail olacak müminler şol kimseler ki, zinaya âlet olan mahallerini haramdan muhafaza ederler. Ancak zevceleriyle mülk-ü yeminle malik oldukları cariyelerinden muhafaza etmezler ve tenasüle âlet olan mahallerini onlardan sakınmaz sarf ederler. Zira; gerek nikâhla helal olan zevceleri ve gerek parayla aldıkları cariyelerinden âlet-i tenasüllerini muhafaza etmediklerinden dolayı levmolunmazlar.] Çünkü; taraf-ı İlâhiden onlara izdivaç ve muamele-i zevciyeyle intifa' helâl kılındığından onu işlemekle aklen ve şer'an mezmum olmazlar. Binaenaleyh; gerek menkûhasiyle ve gerek cariyesiyle intifa' eden kimse hiç bir kimse tarafından zemmolunmağa lâyık değildir. Zira; şehvetlerini kaza ettikleri mahal taraf-ı İlâhiden ta'yin olunmuştur.

فَمَنِ ٱبۡتَغَىٰ وَرَآءَ ذَٲلِكَ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡعَادُونَ (7)

[Allah-u Tealâ tarafından menkûha ve cariyelerinin helâl olup onlardan intifa' etmek levmi mucib olmadığını beyandan sonra zevceleri ile cariyelerinin gayriden kaza-yı şehvet etmek isteyenler ancak zalimlerdir.] Binaenaleyh; onlar için felah yoktur. Çünkü taraf-ı İlâhiden intifa'larına ta'yin olunan menkûha ile cariyenin gayriye tecavüz; hudud-u İlâhiyenin haricine tecavüz olduğu cihetle felahtan mahrum olmalarını mucib olur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile müt'anın yani bir müddet ta'yin edilerek nikâh olunan hatunun zevce idadından madud olmayıp haram olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; bir veya iki ay yahut beş veya on gün intifa' etmek gibi bir müddet ta'yini ile nikâh sahih olmadığından muvakkat nikâhla nikâhlandığı hatun onu nikâh eden kimsenin zevcesi olamadığına binaen o hatundan intifa' haramdır. Zira hatun; ecnebiyedir. Hatta beyinlerinde irs bile cari olmaz. Binaenaleyh bu âyet; zevce ve cariyenin gayri velev muvakkat nikâhla olsun her kimden intifa' etse haram olduğuna delâlet etmiştir.
Nisâbûrî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zevce ve cariyeden intifa' hayz ve nifas gibi mevani'den salim olmak şartiyle meşruttur. Hatta Ni'metullah Efendinin beyanı veçhile zevce ve cariyesinden intifa' helâl ise de vücuda mazarrat verecek derecede ifrat etmek ve ihtiyacının fazlasını ihtiyarla nefsini yormak da haddini tecavüz olmakla ihtiraz etmek lâzımdır. Zira mazarrat olan bir şeyi irtikâb etmek; haramdır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın cariyesi mülk olduğundan sair memlûkler menzilesinde olduğuna işaret için ma lâfziyle ta'bir olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ felâhyab olacak mü'minlerin beşinci sıfatlarını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ هُمۡ ِلاًمَـٰنَـٰتِهِمۡ وَعَهۡدِهِمۡ رَٲعُونَ (8)

buyuruyor.

[Felaha dahil olacak mü'minler şol kimseler ki, gerek Allah-u Tealâ tarafından kendilerine tevdi' olunan emanetlere gerek ahdettikleri şeylere riayet ederler. Ahde ve emanete asla hiyanet etmezler.] Zira; tekâlif-i saireye riayet ettikleri gibi hukuk-u İlâhiyeye ve hukuk-u nâsı muhafazaya dikkat ve ihtimam ettiklerinden felaha nail olacaklardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile emanet; ikidir:
B i r i n c i s i : Abdle Rabbi Tealâ beyninde bilûmum tekâlif-i İlâhiyedir. Binaenaleyh tekâlif-i İlâhiyenin cümlesine riayet; vâcibtir.
İ k i n c i s i : İnsanlar arasında vaki' olan emanetler ve 3601 sıfatlarını beyinlerinde konuştukları sırlardır ki mü'minler bunların cümlesine riayet ederler. Çünkü î m a n ı n m u k t a z â s ı emanete riayet etmektir.
A h d ; insanın vermiş olduğu söz ve yapmış olduğu mukaveledir. A h d ; Allah'la kulları arasında olduğu gibi insanların birbirlerine karşı verdikleri sözler ve yaptıkları mukavelenameler de ahdde dahildir, mü'minler bunları ifa ederler. Hatta ahdleri kâfirlerle bile olsa sözlerini yerine getirirler ahdlerine riayet ederler ve bu vesileyle felaha nail olurlar. İnsanın bir hususa dair yapmış olduğu yemini ve nezri ve ukudat-ı şer'iyenin cümlesi ahdde dahildir. Binaenaleyh; bunların cümlesine riayet ve hukukunu ifa etmek felahın esbabı cümlesinden kılınmıştır. Kezalik insanın zevcesi ve evlâdı kendi nezdinde emanet olduğu cihetle onların hukukuna riayet vâcib olduğu gibi akd-i nikâhla zevcenin muhafazasını ve hukukuna riayeti ve aralarından hâsıl olacak çocuğun meşakkatine tahammülü tekeffül ve teahhüd etmiş olduğundan teahhüdünün muktezasını ifa edip gazab ve tehevvürle üzerine vâcib olan riayeti ihlâl etmemek lâzımdır ki uhdesine terettüb eden vücubu ifa etmekle felaha nail olsun.

***
Vâcib Tealâfelaha müstehak olan mü'minlerin altıncı sıfatlarını beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ هُمۡ عَلَىٰ صَلَوَٲتِہِمۡ يُحَافِظُونَ (9)

buyuruyor.

[Felaha nail olacak mü'minler şol kimseler ki; farzolan namazlarını edaya müdavemet ederler.]
Yani; onlar evkât-ı ma'lûmede farzolan namazlarının şartlarına, sünen ve adabına riayetle riyadan, ucüb ve süm'a gibi sevabını giderecek fena ahlâktan ârî olarak edasına sür'atle devam ederler ve asla vaktini fevtetmezler. 3602
Beyzâvî'nin beyanı veçhile s a l â t ı m u h a f a z a ; devam manâsına olduğundan huşûa mugayir olduğu cihetle âyette tekrar yoktur. Çünkü h u ş u ' ; namaz kılan kimsenin tevazu' ve tezellül edip masivayı terkle himmetini canib-i hakka tevcih etmesidir. Amma bu âyette zikrolunan m u h a f a z a ; devam manâsına olduğu cihetle beyinlerinde mugayeret olduğu gibi hüküm de başka olduğundan tekrar yoktur. Zira; bir mü'min kıldığı vakit namazında huşu' etmesinden devam lâzım gelmediği gibi devam üzere eda-yı salât etmesinden matlûb olan huşu' üzere eda etmek de lâzım gelmediği cihetle namazda huşu' ile devam ayrı ayrı sıfatlar olup mükâfatları da başka başkadır. Binaenaleyh; salâtı zikirde tekrar yoktur. Çünkü âyetin birinden maksad; salâtta huşua dikkat, diğerinden maksad; şeraitine riayetle beraber devamdır. Vâcib Tealâ sûre'nin bidayesinden beri mü'minlerin evsaf-ı memduhalarını beyanda namazla başlayıp namazla bitirmekle namazın azametine işaret etmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile namazın vakti tekerrür ettiği cihetle salata devam da tekerrür edeceğinden teceddüde, tekerrüre ve her zaman devamın lüzumuna işaret için teceddüd ve istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle (يُحَافِظُونَ) varid olmuş, felaha ve âhirette saadete sebebin her zaman namaza devam olduğuna işaret olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ felaha müstehak olan mü'minlerin evsafını beyandan sonra nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere :

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡوَٲرِثُونَ (10) ٱلَّذِينَ يَرِثُونَ ٱلۡفِرۡدَوۡسَ هُمۡ فِيہَا خَـٰلِدُونَ (11)

buyuruyor.

[İşte şu zikrolunan evsafı cami' olan şol varislerdir ki, onlar firdevs-i al âda ebeden kaldıkları halde firdevs'e varis olurlar.]
Yani; şu evsafı cam' olup indellah makbul olan mü'minler şol kimseler ki onlar ancak firdevs-i a'lâya varisler ve varis denmeye lâyıklardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile mirasın akıbeti varise müncer olduğu gibi Cennetin akıbeti bu gibi mü'mihlere müncer olacağına binaen firdevs-i a'lâya varis olacakları ve şu evsafı haiz olan müminlerin (Firdevs) isminde olan Cennette ebeden kalacakları beyan olunmuştur. Yani «o Cennetten çıkmak veyahud ölmek gibi bir şeylerle Cennet ellerinden gitmediği gibi bir âfet isabet etmek ve Cennet tahrib olunmak suretleriyle dahi Cennet ellerinden çıkmaz» demektir. Yahud m i r a s la murad; kâfirlerin Cennette olan yerlerine mü'minlerin vâris olmalarıdır. Çünkü; Nisâbûrî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Resûlullah'ın «beni Âdem'den her ferdin âhirette Cennette ve Cehennemde yerleri vardır. Eğer bir kimse küfrüzere vefat ederse onun Cennette yerine mü'minler varis olur. Kezalik îman üzere vefat eden kimsenin Cehennemdeki yerine de kâfirler varis olur» buyurup kelâm-ı Nebevilerini te'yid için bu âyeti okuduğu (Ebu Hüreyre) hazretlerinden mervidir. Şu halde bu hadis-i şerif; âyetteki v e r a s e t ile muradın ehl-i Cennetin Cehenneme gidenlerin Cennette olan makamlarına vâris olacakları olduğunu beyan ve tefsir etmiştir. Cennet evvelen pederimiz Âdem (A.S.) ın meskeni olduğundan akıbet evlâdına intikal ettiği cihetten dahi mirasa müşabih olmasına binaen miras denilmiştir.
Cennete varis olmak ahkâm-ı şer'iyeyi lâyıkiyle eda etmeye mütevakkıftır. Gerçi sûre'nin başından buraya kadar zikrolunan evsaf tafsil üzere ahkâm-ı şer'iyeyi cami' değilse de emanette tekâlifin küllisi dahil olduğu cihetle bilûmum ahkâm-ı şer'iye icmalen zikredilmiş ve binaenaleyh; Cennette müşriklerin yerlerine varis olmak cümle tekâlifi edaya muvaffak olan kimselere tahsis olunmuştur.
Bu âyette şu evsafı cami' olmak mükellef olanlara nisbetledir. Binaenaleyh; «sabiler ve mecnunlar da Cennete girecekler, halbuki onlarda bu evsaf yok» denilemez. Zira; îman ve evsaf-ı sairenin Cennete girmenin şeraitinden olması aklı başında olup hadd-i bulûğuna vasıl olmuş ve tekâlif-i İlâhiyeyle mükellef olanlar hakkındadır. Çünkü mükellef olup da îmanı olmazsa Cennete giremez.
F i r d e v s : Cennetin derecelerinin en a'lâsıdır. Çünkü; Resûlullah'ın «Cennette yüz derece vardır ve Firdevs bu derecelerin en yükseği ve a'lâsıdır ve Cennnetin nehirleri oradan taksim olur ve Arşürrahman onun üstündedir, Allah'tan isterseniz Firdevs'i isteyin» buyurduğu (Ubade b. Samit) hazretlerinin rivayetiyle tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur.

***
Vâcib Tealâ ibadatla emrettikten sonra ibadet Vâcib Tealânın vücudunu ma'rifete mevkuf olduğundan vücuduna delâlet eden delilleri beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا ٱلاًنسَـٰنَ مِن سُلاًةٍ۬ مِّن طِينٍ۬ (12)

buyuruyor.

[Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak biz insanı çamurun hulâsasından halkettik.]

ثُمَّ جَعَلۡنَـٰهُ نُطۡفَةً۬ فِى قَرَارٍ۬ مَّكِينٍ۬ (13)

[İnsanın esası çamurdan halk olunduktan sonra metin ve muhkem bir karargâhta biz insanı nutfe kıldık.]

ثُمَّ خَلَقۡنَا ٱلنُّطۡفَةَ عَلَقَةً۬ فَخَلَقۡنَا ٱلۡعَلَقَةَ مُضۡغَةً۬ فَخَلَقۡنَا ٱلۡمُضۡغَةَ عِظَـٰمً۬ا فَكَسَوۡنَا ٱلۡعِظَـٰمَ لَحۡمً۬ا

[Sonra biz o nutfeyi mürur-u zamanla uyuşmuş kan kıldık; ba'dehu o uyuşmuş kanı et parçasına tahvil ettik; sonra o et parçasını da kemik kıldık; ba'dehu o kemiği etiyle kisvelendirdik.]

ثُمَّ أَنشَأۡنَـٰهُ خَلۡقًا ءَاخَرَ‌ۚ

[Kemiği etle örttükten sonra biz o insanı terkibi ve mizacı tam, suret-i mükemmelede insan ve mahlûk-u ahar olarak halkettik.]

فَتَبَارَكَ ٱلله أَحۡسَنُ ٱلۡخَـٰلِقِينَ (14)

[İnsanı bu kadar acib ve garib tavırlarla halkedince Allah-u Tealâ pek yüce oldu ve teazzum etti. Çünkü; Allah-u Tealâ, halikların ve takdir edicilerin ahseni ve a'lâsıdır.]

ثُمَّ إِنَّكُم بَعۡدَ ذَٲلِكَ لَمَيِّتُونَ (15)

[Ey insanlar ! Şu minval üzere icad olunduktan sonra muhakkak ve elbette öleceksiniz.]
ثُمَّ إِنَّكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ تُبۡعَثُونَ (16)

[Ve öldükten sonra yevm-i kıyamette elbette dirilip kabrinizden kalkacaksınız.]
Yani; Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz insanı bir hulâsadan halkettik ki, o hulâsa çamurdan yapılmış bir hulâsadır. İşte insanı biz çamurdan alınma bir hulâsadan halketmemiz vücudumuza ve kudretimize delâlet eder, biz çamurdan halkettikten sonra o insanı muhkem bir karargâhta karar edici nutfe kıldık ki, pederinin sulbünden validesinin rahmine inzal ile onda karar ettirdik ve orada bulunduğu müddet biz afetten mahfuz kıldık. Validesinin rahminde karar ettikten sonra o nutfeyi murur-u zamanla uyuşmuş kana tahvil ettik ve rahimde nutfe bir takım terbiyeden sonra kan halini iktisab eder. Bundan sonra biz o kanı et parçası kıldık ki tedriçle insan olmaya isti'dad gelsin ve aradan çok zaman geçmeksizin biz et parçasını kemik kıldık ve kemiği etiyle kisvelendirdik ki, kemikle et birbirine imtizaçla vücudda kıvam peyda ederek insan hâlini iktisab eylesin. Çünkü; insanın kıvamı kemikle hasıl olduğundan evvelâ kemik halkolunduktan sonra o kemiğin kırılma ve çatlama gibi âfetlerden muhafazası için insanın üzerinde olan elbise makamında kemiğin üzeri etle örtülmüştür. Bundan sonra suret-i cismiyesi, damarlar, sinirler ve cümle a'zanın yekdiğerine irtibat ve imtizacı hasıl olmakla mahlûk-u ahar ki, suret-i insan hasıl olur. Bunların cümlesi tedriç suretiyle hazırlandıktan sonra biz rûhunu vermekle nutfe et, kan ve kemiğin gayri mahlûk-u ahar olarak insanı icad ederiz. İşte insanın yaratılışında geçirmiş olduğu ahvalin her biri halikının vücuduna, vahdaniyetine ve kudretine delâlet eder. Çünkü çamurdan nutfenin husulü ve mürur-u zamanla anaların rahminde nutfenin kana tahavvülü, ba'dehu kanın ete tebeddülü, etin de kemik olması, kemiğin üzeri tekrar etle örtülmesi ve sonra a'zaların yekdiğerine imtizaciyle insan suretinin husul bulması düşündükçe insana hayret veren acayibat-ı İlâhiyedendir. Bu acayibatı cami' olan insanı bu minval üzere halkeden Allah-u Tealâ yüce oldu ve teâlî etti. Zira; halikların ahseni ve takdir edenlerin a'lâsıdır. Çünkü; insanı suret-i bedia ve hilkat-i acibeyle hayvanat içinden mümtaz bir mevki' ihraz ve hilâfete liyakat kesbederek evsaf-ı kâmile, ahlâk-ı fâzıla ve meziyyat-ı âliyeyle nıuttasıf kılarak mahlûkata ünmuzec, yani zübde ve hulâsa kılması elbette Halikının ahsenülhalıkîn olmasını icabeder. Şu tavr-ı garib üzere icad olunan insanlar elbette ölecekler ve öldükten sonra yevm-i kıyamette kabirlerinden kaldırılacaklardır.
Taberi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette i n s a n la murad; Hazret-i Âdem'dir. S ü l â l e ; hulâsa demektir. Şu halde manâ-yı âyet: [Hazret-i Âdem'i biz çamurun hulâsasından halkettik] demektir. Yahud i n s a n la murad; evlâd-ı Âdem'dir. S ü l â l e yle murad; çamurdan halkolunan Âdem'den hâsıl olan nutfedir ki, nutfe; insanın özü ve hülâsası olduğundan sülâle denmiştir.
K a r a r – ı m e k î n le murad; anaların rahimleridir. Çünkü nutfe; pederin sulbünden halkolunduktan sonra rahm-i ümmehatta karar ve insan şeklini orada iktisab ettiğinden validenin rahmi nutfeyi muhafaza için muhkem bir mahal olduğu beyan olunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyette h a l k - ı a h a r la murad; rûh verilmezden evvelki ahvaline muhalif bir suret iktisab etmesidir. Çünkü; bidayeten cemad idi, sonra hayvan oldu ve ilk önce söylemezdi, sonra söyler oldu. Velhasıl evvelce mevcud olmayan hisleri sonra hâsıl olarak evvelki suretine muhalif bir suret iktisab ettiğinden halk-ı ahar denilmiştir. Bu âyette h â l ı k ; takdir edici manâsınadır. Binaenaleyh «Allah-u Tealâ Halikların ahseni» demek;'Allah'ın gayri bir çok halik olmasına delâlet etmez. Yani «Allah-u Tealâ takdir eden mukaddirlerin ahseni» demektir. Çünkü; Allah'ın gayri halikın vücudu aklen ve şer'an muhaldir.
Azab-ı kabir iadede dahil olduğundan Vâcib Tealâ e v v e l e n icadı, s a n i y e n imateyi ve s a l i s e n iadeyi zikretti de kabirde ihya edeceğini zikretmedi. Çünkü kabirde ihya; iadede dahil olduğu cihetle ayrıca zikre hacet yoktur.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden insanın yaratılışında olan acayibatı beyandan sonra semevatın hilkatini beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا فَوۡقَكُمۡ سَبۡعَ طَرَآٮِٕقَ وَمَا كُنَّا عَنِ ٱلۡخَلۡقِ غَـٰفِلِينَ (17)

buyuruyor.

[Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz sizin fevkınızda birbirine mutabık yedi tarik olan semevatı halkettik. Halbuki biz mahlûkatın hıfzından gafil olmadık.] Zira; mahlûka tın her zerresini ve bilumum efradını biz muhafaza ettiğimiz için mahlûkatın hiç birinden gafil değiliz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile s e b ' i t a r a i k ile murad; yedi kat göklerdir. Birbiri üzerinde olduğundan taraik denilmiştir. Y a h u d ; a'la-yı iiliyyinde olan meleklerin icabında yeryüzüne inip çıkmalarında yolları olduğu için semevata tarikler, yani yollar denilmiştir. Semevat ciheti berekete esas ve yağmurlar o canipten yağıp rızkımız onunla husule geldiğinden semevatın fevkimizde bulunmasını Cenab-ı Hak bu âyette ni'met sırasında ta'dad etmiştir.
«Biz mahlûkattan gafil değiliz» demek; «onları mühmel bir halde bırakmayız, zevalden ve ihtilâlden muhafaza eder ve her birinin nev'ine göre kemalâtının nihayesine varıp mukadder olan gayeyi buluncaya kadar emrini tedbir eder terbiyesini veririz» demektir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyete insanın ve semevatın hilkatiyle istidlalden sonra semevattan rahmetin inzaliyle dahi istidlal etmek üzere:

وَأَنزَلۡنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءَۢ بِقَدَرٍ۬ فَأَسۡكَنَّـٰهُ فِى ٱلاًرۡضِ‌ۖ

buyuruyor.

[Biz sema cihetinden arzın ihtiyacı miktarı suları inzal ettik ve arz içinde icabında insanın ve hayvanat-ı sairenin intifa' etmeleri için o suyun bir miktarını iskân ettik ve kararlaştırdık.]

وَإِنَّا عَلَىٰ ذَهَابِۭ بِهِۦ لَقَـٰدِرُونَ (18)

[Halbuki o suyu tamamen ifşadla izaleye biz elbette kaadiriz.]
Yani; biz lûtfumuzla sema canibinden muayyen bir miktar üzere yağmur suyunu indirerek o suyu arzın boşluklarına ve muhtaç olan yerlerine iskân ve idhâl ettik ki, onunla kulların ihtiyaçları te'min ve maişetleri teshil edilsin. Halbuki o suları arza idhâl ve iskân ettikten sonra biz onu gidermeye ve kurutmaya kaadiriz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yağmur sularının esası semadan olduğunu ve semadan bulutlara, bulutlardan yer yüzüne nazil olduğunu beyan edenler varsa da, esah olan yer yüzünden çıkarak havada teraküm eden buharın buluta tehavvülü ile buluttan yağmur sularını Allah-u Tealâ'nın halkedip yer yüzüne inzal etmesidir. Zira (كل ماعلاك فهوسماك) «Her şeyin fevkinde olan şey senin semandır.» hadis-i şerifi muktezası âli olan şeye altında olana nisbetle sema ıtlakı sahih olduğundan bu ve bunun emsali âyetlerde rahmet sularının semadan inzal olunduğu beyan olunmuştur ki, sema canibinden buluttan inzal olduğunu beyandır. Ancak suyun esası; bulutların soğuk havaya temasla bir kısmının suya inkılâb etmesi suretiyle olsun yahud denizlerden bulutlara alınmak ve bulutlarda tasfiye olunup berrak ve tatlı su olduktan sonra mikdar-ı muayyen üzere yer yüzüne inzal etmek suretiyle olsun Cenab-ı Hakkın halkiyle olduğunda şübhe yoktur. Amma halketmesi hangi suretle olsa Allah'ın kullarına pek büyük lûtfu olduğu cihetle rahmetin inzalini insanlara in'am .sırasında ta'dad etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın ihsanı olmadıkça bütün dünya halkı bir araya gelse tek bir katresini icad edip yere düşüremezler ve kezalik yağmur sularının esası ni'met olduğu gibi sema canibinden halkolunup arzın her tarafını ihtiyaç mikdarı ayrıca sulamak dahi ni'mettir. Zira; denizden almak suretiyle arzın her tarafını sulamak mümkün olamaz. Her yerde karaya nisbetle deniz daha alçak olduğundan denizden dağ başlarına su çıkarıp her yeri sulamak imkânsızdır. İşte Hallâk-ı Âlem kullarının maişetlerini te'min ve rızıklarını teshil ve dünyanın her tarafını feyz ü bereketinden müstefid ve kullarını ihsanından hisseyab etmek için yağmur sularını buhar suretiyle bulutlara ve bulutlardan küre-i arzın her tarafına ihtiyaç mikdarı inzal etmek veyahud semadan buluta ve buluttan yer yüzüne mikdar-ı muayyen üzere göndermek suretlerinden hangi şekilde halketmiş olsa Cenab-ı Hakkın Fâil-i Hakiki, Kaadir-i Mutlak ve Hallâk-ı Âlem olduğuna delâlet eder. Çünkü; kıtlık senelerde görüldüğü veçhile ufacık bir yağmur damlalarına insanlar hasret olur, fakat tek bir katresini halkedebilmek kimin haddidir? Şu halde bir yağmur tanesini halkedecek bir kimse bulunamayınca daha büyüklerini halkedecek Allah'tan başka halikın bulunmayacağı evleviyetle sabittir. Bu âyet-i celile suların esası sema canibinden olduğuna delâlet ettiği gibi semadan nazil olan suların bir kısmını da Cenab-ı Hakkın yer altında mahzenlerde iskân edip istediği yerlere hikmetine muvafık surette pınarlar cereyan ettirdiğine dahî delâlet eder.
***
Vâcib Tealâ suyun esası ni'met olduğunu beyandan sonra su ile hâsıl olan ni'metleri beyan etmek üzere :

فَأَنشَأۡنَا لَكُم بِهِۦ جَنَّـٰتٍ۬ مِّن نَّخِيلٍ۬ وَأَعۡنَـٰبٍ۬

buyuruyor.

[Sema canibinden suları inzal edince sizin için o su sebebiyle biz hurmadan ve üzümlerden bahçeler halkettik.]

لَّكُمۡ فِيہَا فَوَٲكِهُ كَثِيرَةٌ۬ وَمِنۡہَا تَأۡكُلُونَ (19)

[Sizin için o bahçelerde çok meyveler vardır. Onların bazısın dan siz yersiniz.]

وَشَجَرَةً۬ تَخۡرُجُ مِن طُورِ سَيۡنَآءَ تَنۢبُتُ بِٱلدُّهۡنِ وَصِبۡغٍ۬ للاًڪِلِينَ (20)

[Biz Tûr-u Sina'dan biten ağacı icad ettik ki, o ağaç yağ bitirir ve yemek şanından olan kimselere meyvesi katık olur.]
Yani; semadan yağmur sularını inzal edince o su sebebiyle hurma ve üzümden bahçeler halkettik ki, o bahçelerde bir çok meyveler vardır, o meyvelerden yemekle siz teğaddi eder ve esbab-ı maişetinizi o meyvelerle temin edersiniz ve o rahmet suları sebebiyle Tûr-u Sina dağından biten mübarek ağacı biz icad ettik ki, o ağaç zeytin yağıyla biter ve taam yiyenlerin ekmeğine katık olur. Yani, o mübarek ağaç bir meyve verir ki, o meyvede hem yağ hem de ekmeğe katık olmak sıfatları cem'olunmuştur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bahçelerde meyve ağaçları çok olduğu halde, üzümle hurmanın menfeatlerinin çokluğuna ve meyvelerinin teaddüdüne binaen bu iki ağacı zikretmiştir. Zira; üzümle hurmanın meyvesi ve menfeati her ağaçtan ziyadedir. Çünkü; hurmadan ve üzümden yaşları ki, rutab ve ineb ve kuruları temir, zebib ve pekmezleri ve daha sair bir çok mütenevvi' ni'metleri mevcuttur. İşte bu kadar kesret ve menfaat başka meyvelerde yoktur ve hurmanın yaprağından zenbiller ve ipler örüldüğü ve bu cihetle de faydalı olduğu cümlenin ma'lûmudur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu iki ağacın meyvelerini kesretle tavsif ve bunların meyveleri bir zamana mahsus olmayıp, belki fusul-ü er'baanın kâffesinde mevcud olduğu cihetle de menfeati umumî olduğuna işaret etmiştir.
Beyzâvî'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile T û r – u S i n a ile murad; (Mısır) ve (Eyle) arasında Hazret-i Musa'ya vahiy nazil olan cebel-i mübarektir. Y a h u d Filistin'de meyve ağacı ve bilhassa zeytin ağacı çok olan bir dağdır. Ş e c e r e yle murad; zeytin ağacıdır. Çünkü; yağla biten ve yağ bitiren ve ekseriyet i'tibariyle meyvesi ekmeğe katık olan zeytin ağacıdır. Zeytin ağacının insanlara menfeati çok olduğu cihetle ta'zime şayan olduğuna işaret için ta'zime delâlet eden tenvihle varid olmuştur.
Zeytin ağacı ekser iklimde mevcud olduğu halde ilk menşei Tûr dağı olduğuna işaret için Vâcib Tealâ bu âyette Tûr dağında icad ettiğini beyan etmiştir. Tufandan sonra dünya yüzünde ilk meydana gelen ve dünyada en çok yaşayan ağacın zeytin ağacı olduğu mervidir.
(تَنۢبُتُ بِٱلدُّهۡنِ) yağla biter demek; «meyvesi yağlı olur» demektir. S ı b ı ğ ; katık manâsınadır ki, zeytin demektir. Yani «Biz Tûr-u Sina'da bir ağaç icad ettik ki, o ağaç yağ ve katık olmak sıfatlarını cami' bir meyve bitirir» demektir.
İşte şu meyvelerin cümlesi Vâcib Tealâ'nın vücuduna, vahdaniyetine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; bir bahçenin suyu, toprağı ve havası bir olduğu, gibi ecram-ı felekiyenin ağaçların cümlesine nisbeti dahi müsavi olduğu halde zeytin ağacının yağlı ve hurma ağacının tatlı meyve bitirmesi fâil-i muhtarın ihtiyar ve tercihiyle olduğuna delâlet eder. Zira; tabiat vasıtasiyle olsaydı tabiatın muktezası yağlı veya tatlı olup başka olmamak icab ederdi. Çünkü; tabiatın iktizası değişmez elbette icabı neyse o olur. Halbuki bir bahçede, aynı toprak ve suda yağlı, tatlı, ekşi ve acı her türlü meyvelerin hâsıl olması halikının fâil-ı muhtar olduğuna birer burhan-ı kâfidir.
Hulâsa; semadan inzal ettiği yağmur suları sebebiyle Cenab-ı Hakkın hurma ve üzümden bahçeler ve bahçelerde insanların intifalarına mahsus bir çok meyveler halkettiği ve o meyvelerden insanların yiyerek teğaddi edip maişetlerini te'min ettikleri, yağ ve katıkla biten zeytin ağacını Cenab-ı Hakkın ilk Tûr-u Sina'da halkettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetini ve fâil-i muhtar olduğunu yağmurların semadan inzali ve o yağmur suları ile bahçelerin ve meyvelerin hâsıl olmasiyle isbat ettikten sonra hayvanatla dahi isbat etmek üzere :

وَإِنَّ لَكُمۡ فِى ٱلاًنۡعَـٰمِ لَعِبۡرَةً۬‌ۖ نُّسۡقِيكُم مِّمَّا فِى بُطُونِہَا وَلَكُمۡ فِيہَا مَنَـٰفِعُ كَثِيرَةٌ۬ وَمِنۡہَا تَأۡكُلُونَ (21)

buyuruyor.

[Muhakkak sizin için hayvanatta kudretimize delâlet eder ibret vardır. Zira; o hayvanatın karnından çıkan sütle biz sizi sularız. Halbuki o hayvanatta sizin için çok menfeatler vardır ve cümle menafi'den birisi o hayvanattan hâsıl olan ni'metlerden yersiniz.]

وَعَلَيۡہَا وَعَلَى ٱلۡفُلۡكِ تُحۡمَلُونَ (22)

[Ve karada o hayvanat üzerine, denizde gemiler üzerine yüklenirsiniz.]
Yani; kendine verilen ni'metlerden ibret almak isti'dadını haiz olan insanlar ! Sizin için hayvanattaki, deve, koyun ve sığır'da ibrete şayan alâmetler vardır. Zira; biz sizi o hayvanatın karnından çıkan halis sütle sularız ki, o sütün mi'denizde hazmı kolay ve vücudunuza nâfi'dir. Şu halde siz bunu düşünüp vahdaniyetimize ve kudret-i kâmile sahibi olduğumuza istidlal ederek verdiğimiz nimetlerin şükrünü edâ etmelisiniz. Çünkü süt; kan, su ve insanın sevmediği bir takım şeylerden ayrıldığı halde bu kadar halis ve berrak olarak memeden çıkması ve ayrıldığı şeylerden bir eser bulunmaması kudretullaha pek büyük bir delildir. Binaenaleyh; bundan ibret almak lâzımdır. Sizin için hayvanatın yününden, kıllarından ve neslinden bir çok menfeatler vardır ve cümle menfeatlerinden birisi ve pek kuvvetlisi o hayvanatın etinden yersiniz, karada hayvanlar, denizde gemiler üzerine biner ve yüklerinizi yükletirsiniz. Hayvanatın menafiine müteallik bahis (sure-i Nahl) de mufassalen beyan olunduğu için burada bu kadarla iktifa olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra bu delillerden ibret almayan milletlerin hâllerini beyanla ümmet-i Muhammediyyeyi intibaha da'vet etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ فَقَالَ يَـٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُواْ ٱلله مَا لَكُم مِّنۡ إِلَـٰهٍ غَيۡرُهُ ۥۤ‌ۖ

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetirae yemin ederim ki, biz Nûh'u muhakkak resûl olarak kendi kavmine gönderdik. Nûh (A.S.) kavmine resûl olunca «Ey kavmim ! Allah'a ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin için bir ma'bud yoktur» demekle kavmini imana da'vet etti.]

أَفَلاً تَتَّقُونَ (23)

[Ve sözüne şunu da ilâve etti; dedi ki «Siz Allah'ın gayriyi ma'bud ittihaz eder de, Allah'tan korkmaz mısınız? Her halde korkmalısınız. Çünkü; küfran-ı ni'met edince o ni'metin zevalinden korkmanız lâzımdır.»]
Yani; Nûh (A.S.) ın kavmi cadde-i adaletten inhiraf edip ıslaha muhtaç olduklarında onları ıslah ve tarik-ı selâmete irca' için biz onlara Nûh (A.S.) ı peygamber olarak gönderdik. Binaenaleyh Nûh (A.S.) irşada başladı ve nasihat suretiyle dedi ki «Ey kavmim ! Allahü Tealâya ibadet edin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı ma'bud yoktur, ancak ibadete müstehak ma'bud odur. Şu halde ibadetinizi ona hasredip onun gayrıya ibadet etmeyin. Allah'ın gayriyi ma'bud ittihaz eder de Allah'tan korkmaz mısınız? Korkmalısınız. Zira; Allah'ın gayrı ibadete lâyık olmayan şeyleri ma'bud ittihaz etmek; kahr-ı ilâhiyi mucib olduğundan Allah'tan gayrı ma'bud ittihaz eden kimsenin kahr-ı İlâhiden korkması lâzımdır.»
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Nûh (A.S.) ın da'veti; vahdaniyet-i İlâhiyeyi ta'rifi mutezammındır. Zira; Allah'a ibadete da'vet edince ibadet olunacak zatın bilinmesi lâzım olduğundan Nûh (A.S.) ibadete da'vet edince ma'budun vahid-i hakiki olduğunu ilâve ederek «sizin için Allah'ın gayrı ma'budunuz yoktur.» dedi ve ma'budun bilhak olan Allah'a ibadetin vâcib olduğunu beyandan sonra ibadetten imtina' edenleri tehdid ederek «Allah'a ibadeti terkeder de, korkmaz mısınız?» demekle ibadeti terkeden kimsenin korkması lâzım olduğuna işaret etti. Çünkü; insan nail olduğu ni'meti veren mün'imine şükretmezse ni'metin zevalinden korkması lâzımdır. Şu halde «size bu kadar ni'metleri ihsan eden Allah-u Tealâ'ya şükretmezseniz Allah-u Tealâ o ni'metleri sizden alır ve sizi de ihlâk eder. Binaenaleyh; gayre ibadet ederseniz helâk olursunuz» manâsını iş'ar etmekle tehdid etmiştir. Âyet-i Celile; dört hüküm üzere müştemildir:
B i r i n c i s i ; Hazret-i Nûh'un kavmine resûl olarak geldiği.
İ k i n c i s i ; Kavmini Allah'a ibadete da'vet ettiği.
Ü ç ü n c ü s ü ; Allah'ın gayrı ibadete ehil ve müstehakkın olmadığı.
D ö r d ü n c ü s ü ; Allah'ın gayriyi ma'bud ittihaz edenlerin Allah'ın kahrından korkmaları lâzım olduğunu beyandır.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Nûh'un da'veti üzerine kavminin söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere :

فَقَالَ ٱلۡمَلَؤُاْ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَوۡمِهِۦ مَا هَـٰذَآ إِلاً بَشَرٌ۬ مِّثۡلُكُمۡ يُرِيدُ أَن يَتَفَضَّلَ عَلَيۡڪُمۡ

buyuruyor.

[Kavm-i Nûh'tan kâfir olanların büyükleri avam tabakasına dediler ki, «Nûh (A.S.) olmadı, illâ sizin gibi beşer oldu ve risalet da'vasiyle sizin üzerinize tefevvuk etmek ister. Halbuki beşeriyetten başka sizin üzerinize fazilet da'vasına hakkı yoktur» demekle avam-ı nâsı menetmek istediler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :

وَلَوۡ شَآءَ ٱلله لاًنزَلَ مَلَـٰٓٮِٕكَةً۬ مَّا سَمِعۡنَا بِہَـٰذَا فِىٓ ءَابَآٮِٕنَا ٱلاًوَّلِينَ (24)

[Eğer Allah-u Tealâ resûl göndermek istemiş olsaydı semadan melek inzal eder ve kullarını melekler vasıtasiyle irşad ederdi. Halbuki evvel geçen babalarımızdan biz böyle bir söz işitmedik.»]

إِنۡ هُوَ إِلاً رَجُلُۢ بِهِۦ جِنَّةٌ۬

[«Nûh olmadı, ancak kendisiyle cinnet olan bir recul-ü mecnun oldu.»]

فَتَرَبَّصُواْ بِهِۦ حَتَّىٰ حِينٍ۬ (25)

[«Nûh (A.S.) ınecnun olunca hakikatin tebeyyün edeceği zamana kadar gözetin» demekle küfürde temerrüd ve inadlarını izhar ettiler.]
Yani; emr-i İlâhî üzerine Nûh (A.S.) kavmine risaletini ilânla Allah'ın vahdaniyetini beyan ve ibadetine da'vet edince kavm-i Nûh'un kâfirlerinden ileri gelen büyükleri kendilerinin sözlerini dinleyen avam tabakasına hitaben dediler ki «şu risalet da'vasında bulunan zat sizin gibi beşerdir, belki sizin kadar malı ve etbaı yoktur. Şu halde sizin üzerinize bir fazileti ve meziyyeti olmadığı halde tefevvuk ve sizin üzerinize tefaddul etmek murad eder. Yani; fazilet da'vasında bulunmak ve kendinin metbu' ve sizin tâbi' olmanızla kesb-i şeref etmek ister ve söylediği sözleri vahy-i İlâhi diye size dinletmekle kendine bir paye vermek fikrindedir. Eğer Allah-u Tealâ bizi ıslâh ve irşad için resûl göndermek istemiş olsaydı gökten melekler inzal eder ve bizi onlarla irşad ederdi. Çünkü; meleklerin Allah'a kurbiyetleri daha ziyade olduğundan onların risalete liyakatleri daha fazladır. Maahaza biz beşerden resûl olduğunu atalarımızdan işitmedik. Binaenaleyh; Nûh (A.S.) ın da'va ettiği beşerden beşere risalet ne zaman-ı sabıkta ve ne de zaman-ı lâhîkta yoktur, belki Hazret-i Nûh'un kendine cinnet isabet etmiş ve dimağına halel gelmiş bir recül-ü mecnundur. Bir müddet gözetin; ya ölür veya aklı başına gelir ifakat bulur siz de kurtulursunuz. Şu halde vakt-i merhunu gelinceye kadar sabretmeniz lâzımdır» demekle zuafa-yı nâsı iğfal ve zihinlerini teşviş ettiler.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyette Vâcib Tealâ kavm-i Nûh'un risalette beş veçhile şüphelerini beyan etmiştir :
B i r i n c i ş ü p h e l e r i : Beşeriyeti risalete münafi addetmeleridir Halbuki risalette maksad-ı aslî olan ümmeti da'vette ünsiyet iktiza edip ünsiyet ise resûlün ümmetinin cinsinden olmasiyle olacağına binaen risaletin iktiza ettiği hikmet; beşere resûl, beşerden olmaktır. İşte kavm-i Nûh bu hikmeti düşünmeyerek «beşerin cümlesi fehm ü idrakte, fakr u gınada, hastalık ve sağlıkta ve sair avarız-ı beşeriyede müsavidir. Binaenaleyh; hiç bir beşerin diğeri üzerine tefevvuk ve fazilet da'vasına hakkı yoktur» dediler.
İ k i n c i ş ü p h e l e r i : Halkı irşad için risalete melekler daha evlâdır. Zira; meleklerin ilimleri ve kuvvetleri ziyade olduğundan onların risaletlerine i'tiraz eden olmaz herkes kabul eder. Binaenaleyh; «eğer Allah-u Tealâ bizi irşad için resûl göndermiş olsaydı her halde melek gönderirdi. Halbuki göndermedi. Şu halde Hazret-i Nûh'un resûl olmadığına ve bizim için Allah'ın resûl göndermediğine ilm-i yakîn vardır» dediler.
Ü ç ü n c ü ş ü p h e l e r i ; beşerin, risalet da'vasında bulunarak tevhide da'vet edip putlara sebbettiğini evvel geçen babalarından işitmemeleridir. Çünkü; kavm-i Nûh babalarını taklide pek düşkün olduklarından mezhepleri ancak taklit idi. Şu halde pederleri putperest olup onların zamanında tevhide da'vet eder bir nebi zuhur etmediğini iddia ile pederleri zamanında vuku' bulmadığından inkâr ettiler.
D ö r d ü n c ü ş ü p h e l e r i : Nûh (A.S) onların âdetlerinin hilâfına da'vet ettiğinden aklının muhtel olduğuna hükmettiler. Zira; onların me'lûf oldukları şirkin hilafı olan tevhide davetini cinnete hamlettiler.
B e ş i n c i ş ü p h e l e r i : Hazret-i Nûh'a isnad ettikleri cinnetin ya zail olup ifakat bulmasını veyahud vefatını beklemelerini birbirlerine tavsiye ettiler. Y a h u d bir müddet intizarı tavsiye etmekten maksatları «eğer da'vasi gibi nebi ise Allah-u Tealâ yardım eder ve dininin tealisini görür, biz de ittiba' ederiz ve eğer nebi değilse Allah-u Tealâ onu ifna eder rahat oluruz» demektir.

***
Vâcip Tealâ Hazret-i Nûh'un kavminin şüphelerini ve Hakka karşı inadlarını beyan ettiği gibi Nûh (A.S.) ın bab-ı ulûhiyetine tezarruunu dahi beyan etmek üzere :

قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِى بِمَا ڪَذَّبُونِ (26)

buyuruyor.

[Nûh (A.S.) «Yardım et bana Ya Rabbi ! Onların beni tekziblerine karşı» demekle Rabbisine iltica etti.]

فَأَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡهِ أَنِ ٱصۡنَعِ ٱلۡفُلۡكَ بِأَعۡيُنِنَا وَوَحۡيِنَا

[Nûh (A.S.) ın ilticası üzerine biz ona vahyettik ve dedik ki, «Bizim hıfzımız ve ta'limimizle bir gemi yap ve o gemi sizin sebeb-i halâsınız olacak». İşte bu suretle gemi yapmasını emrettik.]

فَإِذَا جَآءَ أَمۡرُنَا وَفَارَ ٱلتَّنُّورُ‌ۙ فَٱسۡلُكۡ فِيہَا مِن ڪُلٍّ۬ زَوۡجَيۡنِ ٱثۡنَيۡنِ وَأَهۡلَكَ إِلاً مَن سَبَقَ عَلَيۡهِ ٱلۡقَوۡلُ مِنۡهُمۡ‌ۖ

[Nûh (A.S.) gemiyi yapınca bizim kavm-i Nûh'un helâkiyle emrimiz gelip ekmek tandırı kaynamaya başlayınca biz Nûh (A.S.) a «Sen çift olan hayvandan ikişerini ve ehlini gemiye koy, ancak ehlinden azab olunmasıyle hüküm sebkedenler müstesnalardır» demekle o zamana ait vazifesini ta'yin ettik.]
Yani; Nûh (A.S.), kavminin bir takımına lâyık sözlerini ve mübtelâ oldukları şirkte ısrarlarını görüp söz dinlemeyeceklerini bilerek imanlarından me'yus olunca kavminin halinden bahsederek Cenab-ı Hakkın dergâhına iltica ile dedi ki «Ey benim Rabbim ! Kavmimin beni tekziblerine mukabil bana nusret et. Zira; ben tebliğde kusur etmedim ve lâkin onlar kabul etmediler ve bana bir takım cinnet, sefahet ve cehalet gibi şan-ı nübüvvete lâyık olmadik sıfatlar isnad etmekle iftirada bulundular. Yarabbi ! İmdadına muhtacım, kavmimin tekziplerine karşı bana yardım et.» demekle tezarru'da bulununca biz duâsını müstecab kıldık ve derhal Hazret-i Nûh'a vahyettik ve dedik ki, «Sen bizim hıfz u himayemizde, ilham ve vahiy tarikleriyle talimimiz dairesinde bir gemi yap, kavminden korkma, onların gemiyi yaparken sana vaki' olan ezalarından müteessir olma, gemiyi ikmâl ettikten sonra bizim onları ihlâkle emrimiz gelib ekmek tandırı su ile feveran edib kaynamaya başladığında sen her hayvan nev'inden bir erkek ve bir dişi ikişer tane gemiye koy ki hayvanatın nesli münkariz olmasın, dinde ve nesepte sana tabi' olan evlâd ü iyalini ve iman eden müminleri gemiye koy, illâ ehlinden helâke müstehak olup hükm-ü İlâhimiz sebkedenleri gemiye koyma. Zira; onların ihlâki mukadderdir» demekle Nûh (A.S.) a talimat verdik.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hazret-i Nûh'un Rabbisinden yardım istemekten maksadı; evvelce taraf-ı İlâhiden helâklerine dair vuku' bulan vaadin husulünü istemektir. T e n n u r ile murad; Hazret-i Âdem'in ekmek tandın olduğu mervidir. Çünkü, bazı rivayete nazaran bir taştan ma'mûl olan Hazret-i Âdem'in ekmek tandırı vefatından sonra elden ele intikal ederek Hazret-i Nûh'a gelmiş ve Nûh (A.S.) da teberrüken ekmek tandırı ittihaz etmişti. Allah-u Tealâ Hazret-i Nûh'a «Ne zaman ki, tennurden su cereyan ederse azabın gelmesine alâmettir, hemen gemiye bin» emrini verdiğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; ekmek tandırından suyun kaynamaya başladığını haremi görüp Hazret-i Nûh'a haber verince emr-i İlâhiye imtisal ederek hemen gemiye binmişlerdir. Hazret-i Nûh'un gemiye bindiği mevkiin neresi olduğunda ihtilâf olup kat'î bir delil yoksa da Fahri Râzi'nin beyanına nazaran (Küfe) nin mescidinin mevkii olduğu veyahud Şam'da (Ayn-i Virde) denilen mahal olduğu veyahut (Hind) de olduğu mervidir.
Hazret-i Nûh'un ehlinden gemiye binmekten memnu' olan oğlu (Kenan) ile validesidir. Binaenaleyh; bunlar küfrü iman üzerine tercihle sebeb-i necat olan gemiye binmekten mahrum olmakla helâk olmuşlardır. Gemiye binenler seksen kişi olup, bunlar da Hazret-i Nûh'un (Sam, Ham, Yafes) namında üç oğlu ile bunların üç haremleri ve Nûh (A.S.) ın kendi ve diğer haremi olarak sekiz kişi aile-i Nûh'tan ve yetmiş iki kişi de mü'min ve mü'mine olduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Nûh'a vaki' olan hitabının bakiyyesini beyan etmek üzere :

وَلاً تُخَـٰطِبۡنِى فِى ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ‌ۖ إِنَّہُم مُّغۡرَقُونَ (27)

buyuruyor.

[Ya Nûh ! Küfür gibi bir cinayeti irtikâpla nefsine zulmeden zalimler hakkında bana duâ etme. Zira, onlar irtikâb ettikleri zulümleri sebebiyle gark olmaya mahkûmlardır. Binaenaleyh; onlara şefaat caiz olamaz.]

فَإِذَا ٱسۡتَوَيۡتَ أَنتَ وَمَن مَّعَكَ عَلَى ٱلۡفُلۡكِ فَقُلِ ٱلۡحَمۡدُ لِلَّهِ ٱلَّذِى نَجَّٮٰنَا مِنَ ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّـٰلِمِينَ (28)

[Zâlimler hakkında şefaat caiz olmayınca, Ya Nûh ! Sen ve maiyyetinde olan ehl-i iman gemi üzerine binip kararlaştığınızda sen «Hamd ü sena şol Allah-u Tealâ'ya mahsustur ki, O Allah-u Tealâ zâlim olan kavimden bize necat verdi ve onların şerrinden bizi kurtardı» demekle seni ve maiyyetini helâkten kurtaran Zat-ı ulûhiyete hamd ü sena et.] Zira; ni'met-i. necata mukabil şükretmeniz vâcibtir.
Hazret-i Nûh'la beraber gemide bulunan mü'minler de hamdedeceklerse de, kelâmın ihtidasında hitab, yalnız Nûh (A.S.) a olduğundan, yalnız Nûh'a hitab olunmuştur ve metbu' olduğu cihetle metbua emrin, tâbi'lere de emir olması i'tibariyle, hamdle emir; cümlesine emirdir. Garktan halâsları kat'i olduğu için suret-i katiyyede necatları beyan olunmuştur. İnsanın nail olduğu ihsan; nimet olup şükrünü edâ etmek vâcib olduğu gibi belâdan kurtulmak da ni'met olup şükretmek vâcib olduğuna bu âyet delâlet eder. Düşmandan kurtulmak ni'metlerin büyüğü olduğu cihetle Vâcib Tealâ kavm-i zâlimin şerrinden kurtulmasına mukabil Hazret-i Nûh'a hamdetmesiyle emretmiştir. Eğer düşmanın şerrinden kurtulmak ni'met olmasa Cenab-ı Hak h a m d le emretmezdi.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Nûh'un kavminin ihlâkine duâ ve Zat-ı ulûhiyetine hamdetmesiyle emrettiğini beyandan sonra daha mühim olan şeyleri istemesini emretmek üzere :

وَقُل رَّبِّ أَنزِلۡنِى مُنزَلاً۬ مُّبَارَكً۬ا وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلۡمُنزِلِينَ (29)

buyuruyor.

[Ya Nûh ! Gemiye binip kararlaştığında sen «Ey Rabbim ! Beni hayrı ve bereketi çok bir menzile indir. Zira; inzal edenlerin hayırlısısın» demekle gemiden inecek zamanını ve mekânını düşün; hayırlı ve bereketli bir yere inmeni Rabbinden istirham et.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لاًيَـٰتٍ۬ وَإِن كُنَّا لَمُبۡتَلِينَ (30)

[Zira; bizim Nûh'a ve iman edenlere vermiş olduğumuz şu necatta ve iman etmeyenleri ihlâkte kudret-i kaahiremize alâmetler vardır. Halbuki, biz insanları mübtelâ kılıcı ve imtihan ediciyiz.]
Binaenaleyh; ibret almak şanından olan kimseler elbette ibret alırlar.
Yani; gemiye binmekle garkolmaktan kurtulmak nasıl bir nimetse gemiden selâmet ve saadetle temiz, bereketli ve istirahat edecek bir mahalle inmek de ayrıca bir ni'met olduğundan «Ya Nûh ! Sen dergâh-ı ulûhiyetten hayırlı ve bereketli bir yere inmeni istirham et, istediğin ve matlûbuna muvafık bir isimle Rabbini sena et ki, duân kabul olunsun. Binaenaleyh; Yarabbi ! Sen beni mübarek bir yere indir. Zira; sen; inzal edenler var farz olunsa onların cümlesinden hayırlısın» demekle tezarru'da bulun. Şu halde insan bir şeyin bidayesinde duâya muhtaç olduğu gibi nihayesinde dahi hayre nail olmasını Cenab-ı Haktan temenni etmek lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Kezalik insanların Rablerinden menzilin hayırlısını istemeleri ehem ve elzem olduğuna Cenab-ı Hak bu âyette tenbih ve tavsiye etmiştir. Çünkü; insanların dünya ve âhirette menzile ihtiyaçları aşikâr olduğu ve menzilden hâlî olmak imkânı olmadığı cihetle hayırlısını istemek elbette elzemdir. Zira istirahat; hayırlı olandadır.
İşte Nûh (A.S.) ın vak'asında : mü'minlerin halâsında ve müşriklerin helâkinde ve o zamana kadar emsali sebketmeyen geminin yapılmasında ve ateşle ekmek pişen tennurden zıddı olan suyun kaynamasında kemâl-i kudret-i İlâhiyeye delâlet ve alâmetler vardır. Halbuki hâl ü şan bu misilli acayibi icadla Allah-u Tealâ kullarını imtihan eder ve âsileri helâk etmesindeki hikmet de diğerlerine ibret olmasıdır. Binaenaleyh bu gibi geçmiş vukuatı Kuran'da beyan etmek; ümmet-i Muhammedi intibaha da'vet ve ibretin lüzumuna dair ders vermektir. Çünkü; âsilerin isyanlarının helâke ve mü'minlerin imanlarının necata sebeb olduğunu düşünen bir âkil elbette sebeb-i necata tevessül eder.

***
Vâcib Tealâ kavm-i Nûh'un vak'asına işaretten sonra diğer kavimlerden bazılarının hallerine işaret etmek üzere:

ثُمَّ أَنشَأۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِمۡ قَرۡنًا ءَاخَرِينَ (31)

buyuruyor.

[Kavm-i Nûh'un helâkinden sonra biz onların akibinde başka kavimler icad ettik.]

فَأَرۡسَلۡنَا فِيہِمۡ رَسُولاً۬ مِّنۡہُمۡ أَنِ ٱعۡبُدُواْ ٱلله مَا لَكُم مِّنۡ إِلَـٰهٍ غَيۡرُهُ ۥۤ‌ۖ

[Biz o halkettiğimiz kavimlere kendi cinslerinden resûl gönderdik ve gönderdiğimiz resûl onlara «Allah'a İbadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sizin için ma'bud yoktur» demekle tevhide da'vet etti.]

أَفَلاً تَتَّقُونَ (32)

[«Siz Allah'ın gayrı ma'bud ittihaz eder de Allah'ın azabından korkmaz mısınız?» Zira; şirk, gazab-ı İlâhiye sebeptir] demekle tehdid etti.
Yani; kavm-i Nûh'u garkettikten sonra sefine-i Nûh'ta necat bulanların neslinden biz  d ve S e m û d kavimleri gibi bir çok kavimler icad ettik. Onlar cadde-i adaletden çıktı. Tarik-ı tevhidi terkettiklerinden ıslaha ihtiyaç görülünce biz onlara kendilerinden Hud ve Salih (A.S.) gibi resûller gönderdik ve irşadlarına me'mur ettik ve gönderdiğimiz resûl emrimiz veçhile onlara «Allah'a ibadet edin, Allah'ın gayrıya ibadet etmeyin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı hak olarak ma'bud yoktur. Binaenaleyh; ancak ibadete müstehak olan Allahü Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi ona hasretmeniz lâzımdır. Allah'a şirkeder de Allah'ın azabından ve intikamından korkmaz mısınız? Eğer tevhidi kabul ile şirki terkederseniz tevhîd; sebeb-i necatınız olur. Amma şirk üzere ısrar ederseniz Allah'tan korkun» demekle o resûl kavmini tarik-ı hakka ircaa çalıştı.
Gerçi bu âyette k a v m ile murad; Âd veya Semûd ve r e s û l ile murad; Salih veya Hûd Hazretlerinden birisi olduğunda ihtilâf varsa da esah olanı ta'yin için zihin yormakta bir fayda yoktur. Zira; âlemde bir çok milletlerde bu ahvâl carî olduğundan şu veya bu kavim demeğe hacet yoktur. Çünkü; bilûmum enbiya-yı izam hazeratının şeriatlerinde :
Birinci teklif; Tevhid ve Allah'a ibadettir ve bunları terkedenleri tehdid etmektir. Binaenaleyh; bu âyette k a v m ile murad; hangi kavim ve r e s û l ile murad; hangi resûl olursa olsun o resûlün kavmine teklifi şu üç şeyle olmuştur ki, Hazret-i Nûh'un kavmine vaki olan teklifin aynıdır :
B i r i n c i s i ; Allah'a ibadettir.
İ k i n c i s i ; Allah'ın gayrı ma'budun olmamasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; Allah'tan korkmak lâzım olmasıdır.

***
Vâcib Tealâ bazı kavme gönderdiği resûlün o kavme tebliğ ettiği ahkâmı beyandan sonra kavminin cevablarını beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلۡمَلاً مِن قَوۡمِهِ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِلِقَآءِ ٱلاًخِرَةِ وَأَتۡرَفۡنَـٰهُمۡ فِى ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا مَا هَـٰذَآ إِلاً بَشَرٌ۬ مِّثۡلُكُمۡ

buyuruyor.

[O resûlün kavminden büyükleri ki, onlar Allah'a küfür ve âhireti tekzip ettiler. Halbuki biz hayat-ı dünyada onlara çok nimet vermekle rahatlarını te'min ettik. Onlar avam-ı nâsa «Şu nübüvvet da'vasında bulunup sizi tevhide da'vet eden olmadı, ancak sizin gibi beşer oldu» dediler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler ve dediler ki:

يَأۡكُلُ مِمَّا تَأۡكُلُونَ مِنۡهُ وَيَشۡرَبُ مِمَّا تَشۡرَبُونَ (33)

[«Zira; o resûlüm diyen zat sizin yediğinizden yer ve sizin içtiğinizden içer. Binaenaleyh; sizin üzerinize bir meziyyeti yoktur.»]

وَلَٮِٕنۡ أَطَعۡتُم بَشَرً۬ا مِّثۡلَكُمۡ إِنَّكُمۡ إِذً۬ا لَّخَـٰسِرُونَ (34)

[«Ve eğer siz kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz itaat ettiğiniz surette elbette zarar edicilerden olursunuz.»]
Yani; resûlün kavmine vaki' olan tebliğine kendi kavminden küfreden ve âhirete mülakatı, haşrı, neşri, hesap ve cezayı ve bilûmum ahvâl-i âhireti tekzib eden büyükler ve ileri gelip sözü dinlenenler ve bizim kendilerine hayat-ı dünyada emval ve evlâd vermekle bir çok ni'met verdiğimiz kimseler dediler ki «şu size nübüvvet da'vasında bulunan kimse olmadı, ancak sizin gibi beşer oldu. Binaenaleyh; beşeriyetten başka bir sıfatı ve hâli yoktur. Çünkü; sizin yediğinizden ve içdiğinizden o da yer içer. Şu halde her hususta sizin gibi yer, içer bir beşerdir. Beşerden başka bir şey olmayınca sizin üzerinize fazilet da'vasına hakkı yoktur. Allah'a yemin ederiz ki, eğer siz kendiniz gibi bir beşere itaat eder, enirini tutar ve nehyinden kaçarsanız bu surette elbette siz zararlanırsınız. Çünkü; kendi mislinize itaatle nefsinizi zelil kılmış olursunuz» demekle ileri gelenler kendilerine ittiba' eden zuafayı iğfal ve zihinlerini teşvişle kendilerini irşad için çalışan resûle ittiba'dan men'etmeğe sa'yettiler.
İnsanlar arasında her zaman, ileri gelen büyüklerde ve refahla yaşayanz enginlerde, fukara ve avam gürûhunu iğfale çalışmak ve akaaid-i hakkayı terkle akaaid-i batıla telkin etmek ve mezheb-i sahihten hataya sevkeylemek alelekser câri olduğu görülmüştür. Zira; Allah'ın kendilerine verdiği ni'met onları tuğyana sevkettiğinden diğer insanları da kendileri gibi tuğyana sevketmekten hâli kalmadıkları ve Allah'ın kendilerine verdiği kuvveti su-i isti'mâl ettikleri görülür. Vâcib Tealâ bu âyette âsî kavmi cinayetin eşna'ı olan küfrü irtikâb ve âhireti tekzib ve dünyaya lüzumundan ziyade muhabbet etmeleriyle zemmetmiştir. Ve bu sıfatlar kimlerde bulunsa elbette, mezmumdur.
Hulâsa; kavmi ıslah için gönderilen resûlün kavminin küfrü irtikâb ve âhireti tekzib eden büyüklerin, beşeriyeti risalete münafi addederek avam tabakasını iğfal ettikleri, yemek yemenin ve su içmenin resûl hakkında kabahat olduğunu beyanla dahî eki ü şürbün risalete münafi olduğunu iddia eyledikleri ve «Beşerin beşere itaati zarardan başka bir şey olmadığından eğer itaat ederseniz elbette zarar edersiniz» diyerek fukara gürûhunu imandan men'ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***
Vâcib Tealâ resûle i'tiraz edenlerin kelâmlarının bakiyyesini beyan etmek üzere:

أَيَعِدُكُمۡ أَنَّكُمۡ إِذَا مِتُّمۡ وَكُنتُمۡ تُرَابً۬ا وَعِظَـٰمًا أَنَّكُم مُّخۡرَجُونَ (35)

buyuruyor.

[«O risalet da'vasında bulunan zat; siz vefat edip toprak ve çürümüş kemik olduğunuzda kabrinizden çıkacağınızı size vaad eder mi? Siz bu gibi vaadlere inanır mısınız? Böyle aklın ve idrakin harici olan şeyi akıl sahibi kabul eder mi?»]

هَيۡہَاتَ هَيۡہَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ (36)

[«Sizin vaad olunduğunuz âhiret, kabirden kalkmak ve azab görmek ne kadar uzak, pek uzak oldu ve mümteni' olmakla mümteni oldu.» Çünkü; öldükten sonra dirilmek ve yok olduktan sonra var olmak havsala-i beşerden hariç olduğu cihetle kabule şayan değildir.] demekle avam gürûhunun zihinlerini bu cihetle dahî teşvişe çalıştılar. Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :

إِنۡ هِىَ إِلاً حَيَاتُنَا ٱلدُّنۡيَا نَمُوتُ وَنَحۡيَا وَمَا نَحۡنُ بِمَبۡعُوثِينَ (37)

[«Bizim için hayat yok, ancak hayat-ı dünya vardır. Ölürüz ve diri oluruz, hepsi dünyadadır. Dünyanın gayride bizim için hayat olamaz. Zira; biz ba's olunmayacağız.» Binaenaleyh; risalet da'vasında bulunan zat aldatmak ister sakın aldanmayın] demekle zuafa-yı nâsı iğfal ettiler.
Yani; küfrü irtikâb ve âhireti tekzib eden büyükler, nâsın orta halli ve fukara gürûhunu iğfal için «risalet da'vasında bulunan zat beşerdir, tıbkı sizin gibi yer, içer. Şu halde sizin üzerinize onun bir fazilet ve meziyyeti yoktur. Eğer itaat ederseniz zarar etmiş olursunuz» demekle resûlün hâl ü sıfatının beşer olmasının risalete münafi olduğunu dermeyan ederek halkı iğfale çalıştıkları gibi resûlün âhirete müteallik beyanatiyle dahî iğfale çalıştılar ve dediler ki; «O resûl size vaad eder ve der mi ki siz ölüp toprak ve kemik olduğunuzda kabrinizden çıkarsınız? Bunu vaad eden ve söyleyen resûlün sözüne inanır mısınız? Bu söz sizin vaad olunduğunuz kabrinizden kalkmanız ne kadar uzak oldu ki, aklı olan bunu kabul eder mi ve havsala-i beşer bunu alır mı? Elbette almaz. Zira; bizim için hayat yok, ancak hayat-ı dünya var. Çünkü; dünyada hayat bulur, dünyada ölürüz. Halbuki biz ba's olunmayacağız» demekle nâsı resûle ittiba'dan men'ettiler. İşte şurası gariptir ki risaleti beşere münasib görmeyenler ulûhiyeti a'cez-i mahlûk olan putlara münasib görür ve ona ibadet ve âhireti inkâr ederler. Evvelen yok iken Allah'ın icad ettiğini i'tiraf ettikleri halde var olup öldükten sonra ihya olunacaklarına inanmazlar. Halbuki âhiret olmasa adalet-i İlâhiye tamamiyle tecelli etmez. Zira; zalimin zulmü ve kavinin zayıfa tasallutu cezasız kalır. Bu ise hikmet ve adalete muhaliftir. Şu halde adaletin tamamiyle tecelligâhı olacak bir mahal lâzımdır ki işte o da dar-ı âhirettir.

***
Vâcib Tealâ âsî ümmetlerin resûllerine karşı müdafaalarından ve vaki' olan ta'nlarından bazı aharı beyan etmek üzere :

إِنۡ هُوَ إِلاً رَجُلٌ ٱفۡتَرَىٰ عَلَى ٱللهِ ڪَذِبً۬ا وَمَا نَحۡنُ لَهُ ۥ بِمُؤۡمِنِينَ (38)

buyuruyor.

[Ahireti tekzib ve küfrü irtikâb eden büyükler ve kavmin ileri gelen söz kesenleri avama dediler ki; «nübüvvet davasında bulunan zat olmadı, ancak yalan olarak Allah'a iftira eder bir recûl oldu. Halbuki biz o recüle iman edenlerden değiliz. Zira; müfteri ve yalancı olan kimseye iman edilmez» demekle nâsı imana meyletmekten men'ettiler.]
Yani; kavmin eşrafının bu ta'ndan maksatları kendilerinin sözünü dinleyen nâsın aşağı tabakasını imandan men'etmektir. Çünkü; aşağı tabaka onların sözlerini dinleyip iktida ettiklerinden onlara «Bizim anladığımız bu recül, iman etmeye lâyık bir kimse değildir. Biz ona iman etmedik, isterseniz siz iman edin» gibi tenfiratta bulundular. Velhasıl beşeriyetin risalete münafi olduğunu ileri sürmekle ve âhiretin ahvalini havsala-i beşerin almadığını beyanla ve recül-ü müfteri demekle halkın zihnini teşviş ettiler.

***
Vâcib Tealâ temerrüdün nihayesine varıp resûlleri imanlarından me'yus olunca Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere ;

قَالَ رَبِّ ٱنصُرۡنِى بِمَا كَذَّبُونِ (39)

buyuruyor.

[«Ey beni enva-ı ni'metiyle terbiye eden Rabbim ! Onların beni tekzibleri mukabilinde bana nusret ver ve imdad et.» Zira; nusretine muhtacım Yarabbi ! Tebliğde kusur etmedim, fakat on lara te'sir etmedi ve ezalarına da tehammülüm kalmadı] demekle Rabbisine iltica etti. Çünkü; insanların her zaman nusret-i İlâhiyeye ihtiyaçları olduğu gibi bilhassa bazı umur-u mühimmede daraldığında nusret-i İlâhiyeyi istemek âdet-i kadime ve enbiyanın dahi meslekleri olduğuna bu âyet delâlet eder. Bundan evvel ayni elfazla Hazret-i Nûh'un ilticası da hikâye olunmuştu.

***
Vâcib Tealâ resûlün münacatını kabul ve sabırla emrettiğini beyan etmek üzere:

قَالَ عَمَّا قَلِيلٍ۬ لَّيُصۡبِحُنَّ نَـٰدِمِينَ (40)

buyuruyor.

[Resûlün şu tazarruuna karşı Allah-u Tealâ «Azıcık zamanda sabret acele etme. Elbette onlar azabı görecek, sabah vakti nadim olacaklardır» dedi.]

فَأَخَذَتۡہُمُ ٱلصَّيۡحَةُ بِٱلۡحَقِّ فَجَعَلۡنَـٰهُمۡ غُثَآءً۬‌ۚ

[Binaenaleyh; onları hakka mukarin olarak sayha ahzetti. Sayhanın ahzı ile biz onları ufacık çör çöp kıldık.]

فَبُعۡدً۬ا لِّلۡقَوۡمِ ٱلظَّـٰلِمِينَ (41)

[«Uzak olurcasına uzak olsun kavm-i zalim» dedik.]
Yani; kavmini ıslah için gönderilen resûlün kavmine nasihati te'sir etmeyip imanlarından me'yus olarak Rabbisine ilticası üzerine Rabbisi dedi ki «Ey Resûl-ü Mükerrem ! Sen azıcık bir zaman sabret, onların azablarının gelmesinde ta'cil etme. Biz intikamımızı alırız. Elbette onlar azabı müşahede edince nedamet edecekler. Zira; azaba alâmet ve aynı kahır olan dehşetli sayha semâ cihetinden bağteten zuhur edince onları sayha tuttu. Binaenaleyh; biz onların cesedlerini kuruttuk âdeta sel suyunun önünde ve köpüğü üzerinde giden ufacık çör çöp gibi kıldık ki, hiç ehemmiyetleri ve sıkletleri kalmadı. Şu halde helâk ve mahv ü nâbedid oldular ve yalnız bu dünyada helâk olmakla kalmadılar. Zira; onlar haklarında «hudud-u İlâhiyeyi tecavüzle zulmeden zâlimler rahmet-i İlâhiyeden uzak olsunlar» denildi. Şu halde dünyada helâk oldukları gibi âhirette dahî rahmet-i İlâhiyeden uzak ve muazzep olacakları bu âyetle beyan olunmuştur. Gerçi bu âyette nedamet ettikleri beyan olunmuşsa da bu nedamet hâl-i yeiste olduğundan kabul olunmadığı cihetle kusurlarının affına sebeb olacak nâfi' bir nedamet değildir.
G u s â ' ; Taberi ve Hâzin'in beyanları veçhile sel suyunun yüzünde giden yaprak ve ot kurularının kırıntılarından hâsıl olan hafif ve menfeattan âri değersiz şeylerdir. Yani «onları bihakkın sayha ahzedince biz onları ihlâk ettik ve asla menfeat olmayan ufacık toz ve toprak gibi kıldık» demektir.
(فَبُعۡدً۬ا لِّلۡقَوۡمِ ٱلظَّـٰلِمِينَ) Küfürleri ve âhireti tekzibleri ve resûllerine iftiraları sebebiyle zâlim olan kavmin rahmetten baîd olduklarını ihbar olmak ihtimali olduğu gibi aleyhlerine duâ olmak ihtimali de vardır. Helâklerini ve rahmetten uzak olduklarını ihbar olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Kavm-i zâlim küfürleri ve zulümleri sebebiyle helâk ve rahmet-i İlâhiyeden uzak oldular. Dünyada asla eserleri kalmadı ve âhirette muazzeb olacaklardır] demektir. Duâ ve lâ'net olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Kavm-i zâlim rahmet-i İlâhiyeden uzak olsun] demektir. Her iki surete nazaran bu cümle kâfirleri istihfaf ve ihanet için varid olmuş bir fıkradır. Çünkü; dünyada helâk olduklarını beyandan sonra âhirette niam-ı İlâhiyeden uzak ve mahrum olacaklarını dahî beyan veyahut baid olmalarına duâ etmek elbette onların ihanetlerini müş'irdir.

***
Vâcib Tealâ Nûh (A.S.) ın ve ondan sonra gönderdiği bazı resûllerin ümmetleriyle cereyan eden mübahaseleri beyan ettiği gibi bunlardan sonra ba'solunan enbiya-yı kiramdan ba'zılarının kıssalarını icmalen işaret etmek üzere :

ثُمَّ أَنشَأۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِمۡ قُرُونًا ءَاخَرِينَ (42)

buyuruyor.

[Nûh, Hûd ve sair ba'zı resûllerin kavimlerinin inkirazından sonra arkasından başka kavimleri icad ettik.]

مَا تَسۡبِقُ مِنۡ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسۡتَـٔۡخِرُونَ (43)

[Hiç bir ümmet eceline tekaddüm ve teehhür etmez.]
Yani; Dünya, kıyamete kadar i'mar eden milletlerden hâlî olmaz. Elbette dünyayı i'mar edecek kavmin biri giderse diğeri gelir. Binaenaleyh; kavm-i Nûh tufanla ve kavm-i Hûd sayhayla helâk olduktan sonra biz onların akibinde bir çok kavimler ve milletler icad ettik ve her birerlerine resûller gönderdik ve bizim indimizde marzi olan ahkâmı resûllerimiz ümmetlerine tebliğ ettiler. Kabul edenler saadet-i dareyne vasıl oldu ve kabul etmeyenlerin her biri birer nevi' gazabla helâk olup gittiler ve lâkin hiç bir ümmetin helâki mukadder olan vakt-i muayyeni üzerine tekaddüm ve teehhür etmez. Binaenaleyh; her ümmetin helâki muayyen olan zamanda elbette vücud bulur velev bir dakika olsun tehallüf etmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet maktul olan kimsenin ecel-i mukadderiyle öldüğüne delâlet eder. Zira; ecelinden evvel katlolunsa ecelin tekaddüm ve teehhür etmesi lâzım gelir. Halbuki tekaddüm ve teehhür bu âyete muhaliftir.
Her şahsın bir eceli olduğu gibi her milletin dahi bir ecel-i muayyeni olduğuna ve inkırazının o ecele tekaddüm ve teehhür etmediğine delâlet eder. Her ümmetin helâki; isyanları ve zulümleri temadi edip bekalarında başkalarına menfeatleri olmayacağı ve helâklerinde gayre zararları dokunmayacağı tahakkuk ettiği bir zamanda vâki' olduğu müfessirînin cümle-i beyanatlarındandır. Çünkü; menfeatleri olsa o menfeati muhafaza ve helâkleri başkalarına mazarratı mucib olsa o mazarrattan başkalarını vikaye için mazarrat mündefi' ve menfeat istifa olununcaya kadar bekalarına riayet olunmak lâzım gelirdi.

ثُمَّ أَرۡسَلۡنَا رُسُلَنَا تَتۡرَا‌ۖ كُلَّ مَا جَآءَ أُمَّةً۬ رَّسُولُهَا كَذَّبُوهُ‌ۚ

[Geçmiş ümmetlerin helâklerinden sonra biz, bir biri arkasında resûllerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmetin resûlü o ümmete geldiğinde onlar kendilerine gelen resûlü tekzib ettiler.]

فَأَتۡبَعۡنَا بَعۡضَہُم بَعۡضً۬ا وَجَعَلۡنَـٰهُمۡ أَحَادِيثَ‌ۚ

[Onlar resûllerini tekzib edince biz bazılarının helâkini bazılarına tâbi' kıldık. Halbuki, biz onları sonra gelenlere bir takım haber, kısas ve hikâyeden ibaret sözler kıldık ki, halk aralarında söylenir ve hallerinden bahsolundukça teaccüb olunur.] Yani hariçte eserleri kalmadı, ancak hikâyeleri kaldı.

فَبُعۡدً۬ا لِّقَوۡمٍ۬ لآً يُؤۡمِنُونَ (44)

[Helâk olup yalnız sözleri kalınca uzak olsun Rahmet-i İlâhiyeden iman etmeyen kavim.]
Yani; Ümem-i mütekaddimeden bazılarının inkirazından sonra biz adaletten inhirafla itaattan çıkan kavimlere araya fetret girmeksizin birbiri arkasında mütevaliyen resûllerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete ıslah ve tarik-ı hakka da'vet için resûl geldiyse kendilerini ıslah için gönderilen o resûlü tekzib ettiler. Binaenaleyh; onların tekziblerine mukabil biz onları ihlâk ettik, fakat ihlâklerinde bazılarının helâkini bazısına tâbi' kıldık ve onların küfriyatlarından yer yüzünü tathir ettik ve onların sebeb-i helâklerini ve ahval-i gayr-i lâyıka ve ef'al-i kabihalarını âleme kısas ve hikâye kıldık ki, âlemde ancak haberleri ve sözleri kaldı ve herkes konuşup onların hallerinden ve helâklerinden ibret alsınlar. Asîleri biz ihlâk edince iman etmeyen kavim rahmet-i İlâhiyeden baîd olmakla baîd oldu. Zira; hepsi helâk oldu ve dünyadan ayrılıp gittiler. (تترى) Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile birbiri arkasında birer birer gelmektir. Çünkü rusûl-i kiram; herkesin risaletine ta'yin olunan zamanda ümmetlerini ıslah için ba's olunmuşlardır ki, biri geldi tebligat ve ıslahatla meşgul oldu. O gitti sonra diğeri geldi. Velhasıl bu minval üzere devam etti gitti.
Hulâsa; Rusûl-u Kiramın birbiri arkasında ba's olundukları ve her ümmete resûlleri geldiğinde o resûlü tekzib ettikleri ve onların tekziblerine mukabil tekzib edenlerin helâkleri de birbiri arkasında vuku' bulduğu ve âlemde yalnız haberleri ve hikâyeleri kaldığı ve haklarında «iman etmeyen kavim rahmetten baîd olsun» denildiği ve âhirette ebeden muazzeb olarak kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Rusûl-u Kiramın birbiri arkasından gönderildiğini icmalen beyandan sonra Hazret-i Musamn Firavun'a resûl gönderildiğini tafsilen beyan etmek üzere :

ثُمَّ أَرۡسَلۡنَا مُوسَىٰ وَأَخَاهُ هَـٰرُونَ بِـَٔايَـٰتِنَا وَسُلۡطَـٰنٍ۬ مُّبِينٍ (45) إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلاًيْهِۦ

buyuruyor.

[Geçmiş ümmetlerin inkırazından sonra Musa ve biraderi Harun'u biz âyetlerimiz ve açık mu'cizeyle Firavun'a ve cemaatine gönderdik.]

فَٱسۡتَكۡبَرُواْ وَكَانُواْ قَوۡمًا عَالِينَ (46)

[Musa ve biraderi Harun (A.S.) resûl olarak onlara gelince Firavun ve cemaati iman etmekten kendilerini büyük addettiler ve o zamanda onlar gayet mütekebbir bir kavim idiler.]
Yani; şu helâki beyan olunan akvamın inkirazından sonra biz Musa ve biraderi Harun (A.S.) ı kudretimize ve kemâl-i san'atımıza delâlet eden âyetlerimizle ve Firavun'a galebe edecek mucize-i kat'iyyeyle Firavun'a, Firavun'un vükelâsına ve kavminin ileri gelenlerine resûl olarak gönderdik ve onların ıslahına me'mur ettik. Vakta ki, Musa ve biraderi onları hakka ve tarik-ı tevhide da'vet ettiklerse de imanı kabulden ve Hazret-i Musa'ya ittiba'dan kendilerini büyük addettiler. Zira; kendi i'tikatlarınca ve o zamana nisbetle onlar âlî ve mütekebbir bir kavim idiler. Hatta Firavun rububiyet da'vasına kadar cesaret etmişti. Çünkü; o zamanda Mısır hükümeti dünyanın en kuvvetli hükümetlerinden ma'dud olduğundan bütün dünyaya nazaran Firavun ve kavmi nefislerinde bir büyüklük görüyorlar ve Musa (A.S.) a tâbi' olmayı kendilerine âr addediyorlardı. Bu sebepten imandan istikbar ettiklerini Cenab-ı Hak (فَٱسۡتَكۡبَرُواْ) kavl-i münifiyle ve diğer akvam arasında kuvvetli addolunduklarını ve kendi zuumlarınca kendilerini pek yüksek farz ettiklerini (وَكَانُواْ قَوۡمًا عَالِينَ) nazm-i şerifiyle beyan buyurmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile â y a t la murad; din-i hakka delâlet eden deliller ve Hazretti Musa'nın mu'cizeleridir. S u l t a n ile murad; Firavun'a fiilen galebe eden denizin yol olması gibi büyük mu'cizelerdir. Çünkü; Musa (A.S.) ın küçük ve büyük bir çok mu'cizeleri vardı. Yahud â y e t l e r le murad; Beyzâvînin beyanı veçhile Sure-i A'raf'ta beyan olunan Hazret-i Musa'nın mu'cizelerinden ma'dud olan dokuz alâmetler ve s u l t a n - ı m ü b i n le murad; Hasmı uzam eden açık mu'cizelerdir: Asâ-yı Musa gibi. Çünkü asâ; Hazret-i Musa'nın mu'cizelerinin esası ve bilfiil Firavun'a galebeyi te'min eden mu'cizesidir. Asâ bir çok mu'cizelere vesile olmuştur. Meselâ yılan suretine inkilâb etmesi, sâhirlerin sihirlerini yutması, denize işaretle denizin yarılması, taşa vurmakla pınarın kaynaması ve saire gibi bir çok mu'cizelere asâ-yı Musa masdar olmuş ve sultan-ı mübin unvanını almıştır. Bu âyetde Firavun'un ve kavminin evsaf-ı mezmumelerinden ikisi beyan olunmuştur.
B i r i n c i s i ; istikbar,
İ k i n c i s i ; umur-u dünyada sair akvama nisbetle âli olmalarıdır ki, bu iki sıfatları imanlarına mani' olmuştur. Binaenaleyh şevket, kuvvet ve servette makbul olan; insanı tuğyana ve isyana sevketmeyendir. Çünkü; insanın isyanına sebeo olan kuvvet ve servet; aynı isyan hükmündedir. Binaenaleyh; o misilli servetler ve kuvvetler mezmumdur.

***
Vâcib Tealâ Hazret-i Musa ve biraderi Hazret-i Harun'u Firavun'a resûl gönderdiğini ve onların imandan istikbar ettiklerini beyandan sonra Firavun'un ve kavminin söyledikleri sözleri ve tekzib edip helâk olanlar zümresinden olduklarını beyan etmek üzere :

فَقَالُوٓاْ أَنُؤۡمِنُ لِبَشَرَيۡنِ مِثۡلِنَا وَقَوۡمُهُمَا لَنَا عَـٰبِدُونَ (47)

buyuruyor.

[Musa ve Harun (A.S.) onlara risaletlerini tebliğ edince Firavun ve cemaati «bizim mislimiz iki beşer'e biz iman eder miyiz? Halbuki onların kavmi bize ibadet eder gibi itaat eder bizim kölelerimiz mesabesindedirler» dediler.]

فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُواْ مِنَ ٱلۡمُهۡلَكِينَ (48)

[Şu sözleri üzerine Firavun ve kavmi o iki resûllerini tekzib ettiler. Binaenaleyh; onlar helâk olan ümmetler zümresinden oldular.]

وَلَقَدۡ ءَاتَيۡنَا مُوسَى ٱلۡكِتَـٰبَ لَعَلَّهُمۡ يَہۡتَدُونَ (49)

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, biz onlar ihtida etsinler için Musa (A.S.) a Tevrat'ı verdik.]
Yani; Hazret-i Musa ve Harun onlara resûl olarak gelib din-i hakka ve tarik-ı istikamete da'vet edince onlar kendi aralarında müşavere ettiler ve müşaverelerinin neticesi olarak dediler ki «bizim ulüvv-ü kadrimiz ve celâlet-i şanımızla beraber kendi emsalimiz iki beşere iman ve inkiyad eder miyiz? Halbuki onların neş'et ettikleri kavim ve kabileleri bize ibadet eder gibi kemâl-i tevazu'la hizmet ve itaat ediyorlar. Şu halde onlara hakimken şimdi bunlara iman etmekle mahkûm ve âmir iken me'mur mu olalım? Bu bize âr ve ayıb değil mi?» demekle imandan istinkâf ettiler, yalnız istmkâfla kalmadılar, tekzib de ettiler ve bu tekzibleriyle helâk olan ümmetler zümresinden oldular. Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz Musa (A.S.) a zahiri ve batını ıslah edecek ve o zamanda ibadın cümle ahvaline kâfi olan Tevrat'ı verdik ki Musa'nın kavmi olan Benî İsrail ihtida etsinler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun ve kavminin Hazret-i Musa ve biraderinin nübüvvetlerinde şüphelerinden birisi; beşeriyet ve beşeriyetin ıcabatında enbiya-yı kiramla kendi aralarındaki müşabehete binaen enbiyanın ahvalini kendi hallerine kıyas etmektir. Şu halde kendilerinin nebi olamadığı cihetle her beşerin nebi olamayacağına hükmetmişlerdir. Halbuki bu kıyaslarının fesadı meydandadır. Zira; nüfus-u beşeriye; asıl kuvâ ve idrakte müştereklerse de ancak o kuva ve idrakin derecelerinde küllî farkları vardır. Çünkü; zekâ, fetanet ve kuvve-i kudsiye cihetinden insanlar arasındaki dereceler müsavat kabul etmez. Hatta bazı kimseler ekser eşyada taallüme ve tefekküre bile muhtaç olmaksızın başkalarının bilmediği ve senelerce teallüm edip öğrenemediği şeyleri feraset ve fetanetiyle bilir. Bahusus nübüvvet; mevhibe-i İlâhiyedir. Allah-u Tealâ istediği kuluna verir, hiç kimse «niçin verdin?» diyemez.
Bu âyette Tevrat'la ihtida; Benî İsrail'e aittir. Çünkü Tevrat;. Firavun'un garkından sonra nazil olmuştur. Binaenaleyh i h t i d a ile murad; Benî İsrail'in ihtidasıdvr.

***
Vâcib Tealâ Musa (A.S.) ın Firavun'la vâki' olan mübahasesini icmalen beyandan sonra Hazret-i İsa'nın ve validesinin kudret-i İlâhiyeye alâmet olduklarını beyan etmek üzere :

وَجَعَلۡنَا ٱبۡنَ مَرۡيَمَ وَأُمَّهُ ۥۤ ءَايَةً۬ وَءَاوَيۡنَـٰهُمَآ إِلَىٰ رَبۡوَةٍ۬ ذَاتِ قَرَارٍ۬ وَمَعِينٍ۬ (50)

buyuruyor.

[Ve biz Hz. Meryem'in oğlunu ve anasını kudretimize alâmet kıldık ve iskân ettik onları yüksek bir mahalde ki, o mahal, karar sahibi ve tatlı suya malikti.]
Yani; Biz Azimüşşan Hazret-i Meryem'in oğlu İsa (A.S.) ı ve onun anası Meryem'i kemâl-i kudretimiz ve bedayi'-i hikmetimize delâlet eder alâmet kıldık. Zira; Hazret-i İsa babasız harikulade ve fevkattabia olarak zuhur edip hâl-i sahavette validesinin beraetine şehadet etti. Kezalik validesinin erkek görmeksizin çocuk getirmesi ve kış gününde yaş meyvenin nezdinde bulunması gibi bir çok kerametlere ehil olması bizim kudretimize delâlet eder alâmat-ı azime cümlesindendir. Bir takım Yehûd'un mütekebbir ve gaddarları meskenlerinden çıkardıkları halde biz onları yüksek ve insanlara karargâh ve suyu tatlı bir mahalde iskân ettik. O mekân; iskâna gayet elverişli ve dünyaca istenilen her şey mevcuttu.
Gerçi zahirde Hazret-i İsa ile validesi ayrı ayrı alâmetler gibi iseler de Hazret-i İsa'nın babasız doğması ve validesinin erkeksiz doğurması ikisi bir alâmet olduğuna işaret- için Cenab-ı Hak ikisini bir alâmet olmak üzere beyan etmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile R e b v e ; yüksek bir maketidir. Arz-ı Şam'da dünyaca âb u havası güzel, suyu tatlı, meyvesi bol ve rahat bir mahalde olduğunda şübhe yoktur. Zira; Cenab-ı Hak sena buyurmuştur. Hazret-i İsa'nın validesiyle beraber o yüksek mahalle gitmelerinin sebebi; zamanın bazı gaddarları tarafından vaki' olan eza ve tazyiktir. Çünkü; bazı kâhinlerin Yehûd'un gaddarlarının sebeb-i izmihlali Hazret-i İsa olacağını haber vermeleri üzerine Hazret-i İsa'yı tahariye başlayınca taraf-ı İlâhiden hicretleri emrolunmakla o mahall-i mübareke hicret etmişlerdi. Oniki sene orada kaldıkları ve ba'dehu kendi beldelerine avdet ettikleri mervidir. O zaman Hazret-i İsa tebliğe me'mur olmamıştı.

***

Vâcib Tealâ Hazret-i İsa ve validesinin kudret-i İlâhiyeye alâmet olduğunu beyan ettiği gibi tümle enbiyanın mükellef oldukları a'mali dahi beyan etmek üzere :

يَـٰٓأَيُّہَا ٱلرُّسُلُ كُلُواْ مِنَ ٱلطَّيِّبَـٰتِ وَٱعۡمَلُواْ صَـٰلِحًا‌ۖ إِنِّى بِمَا تَعۡمَلُونَ عَلِيمٌ۬ (51)

buyuruyor.

[Ey resûller ! Tayyibattan yiyin ve amel-i salih işleyin. Zira işlediğiniz amelinizi ben bilirim ve amelinize göre ceza veririm.]
Yani; ey Rusûl-u Kiram ! Size mubah kıldığımız ni'metlerden yiyin ve ind-i İlâhimizde makbul ve marzi olan güzel ameller işleyin. Zira; ben sizin cümle a'malinizi bilir ve her birine mükâfat-ı hasene veririm.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile; her resûlün şu hitaba mazhar olduğuna delâlet eder. Ancak her biri kendi zamanında ayrı ayrı hitab olunmuşlardır, yoksa bir zamanda mecmuuna birden hitab olunmuş değildir. Zira; enbiya-yı izam bir zamanda cem'olmadılar ki mecmuuna birden hitab olunsun. Şu halde ba'zı tayyibatı nefsine haram kılmakla rühbaniyyet iddiasında bulunanların iddialarını bu âyet reddetmiştir. Çünkü; hiç bir nebinin şeriatında tayyibatın haram olmadığına bu âyet delâlet eder.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile emir; ibaha içindir. Binaenaleyh; tayyibatı ekletmek mubahtır vâcib değildir. T a y y i b a t ile murad; helâl, safi, vücudun kıvamına hadim ve intifamda günah olmayan hububat ve meyve nev'inden olan me'kûlâttır.
Vâcib Tealâ âyetin ahirinde kullarının amelini bildiğini beyanla emrine muhalefetten ihtiraz etmek lâzım olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah'ın «Allah-u Tealâ tayyiptir, tayyibi kabul eder ve Rusûl-u Kirama emrettiği şeyle mü'minlere emreder ve bir kimse ki elini semaya kaldırır duâ eder halbuki yediği, içtiği ve giydiği haramdır. Onun duâsı nasıl kabul olur» buyurduğu (Ebu Hüreyre) radiyallahu anh hazretlerinden mervi olduğu Hâzin'de mezkûrdur.
R u s û l ile murad; Rusûl-u Kiramın cümlesinin olması zahirdir. Çünkü tayyibatı yemek ve amel-i salih işlemekle emir; cemi' enbiyanın semtlerinde mevcud olduğundan Rusûl-u Kiramdan ba'zısına tahsise bir sebep yoktur. Amel-i salihden evvel helâl lokma yemek ve helâli amel-i salih üzere takdim etmek lâzım olduğuna işaret için tayyibatı yemekle emrin amel-i salih işlemekle emir üzerine takdim olunduğu Nisâbûrî'nin cümle-i beyanatındandır.
Hulâsa; cümle enbiyanın tayyibatı yemeye me'zun ve amel-i salih işlemekle me'mur oldukları ve Allah-u Tealâ'nın ilmi cümlesinin ameline lâhik olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

وَإِنَّ هَـٰذِهِۦۤ أُمَّتُكُمۡ أُمَّةً۬ وَٲحِدَةً۬ وَأَنَا۟ رَبُّڪُمۡ فَٱتَّقُونِ (52)

[Şu beyan olunan şeriat ve tarikat sizin tarikat-ı vahidenizdir ve ben de sizin Rabbinizim. Binaenaleyh; bana ittika edin.] Korkun benden, kaçının haramdan.
Yani; Ey millet-i İslâmiye ! Şu sizin dininiz ve şeriatiniz birdir ve cümleniz bu şeriati kabul ve amel etmekle me'mursunuz. Zira; usül-ü i'tikatta cümle şeriatler müttefiktir. Binaenaleyh; cümle insanların i'tikad noktasında birleşmeleri lâzımdır. Ben de sizi enva-ı ni'metile terbiye eden Rabbinizim. Şu halde bana muhalefetten nefsinizi sakının ve harama meyletmeyin, ancak helâl ve tayyib olan şeyleri yiyin.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette ü m m e t le murad; millet ve şeriattır ve hitab da Rusûl-u Kiramadır. Zira; Rusûl-u Kiramın cümlesi usül-ü i'tikatta bir din üzeredirler. Çünkü usül-ü i'tikad; hiç bir şeriatta değişmez ve değişemez. Binaenaleyh;' cümle enbiyanın şeriatları i'tikad hususunda ayrılmaz müttefiktirler. Zira usül-ü i'tikadın esası; Zatullah, sıfâtullah, nübüvvet ve ahval-i âhirete müteallik mesaü olup gerek zat-ı İlâhî ve sıfat-ı Sübhanî, gerek nübüvvet ve âhiret tebeddül etmez ki zamanına göre şeriatlarda i'tikad tebeddül etsin. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey Rusûl-u Kiram ! Şu i'tikad-ı hakkada sizin milletiniz bir millettir ve bunda teaddüd yoktur. Binaenaleyh; usül-ü şerayi' olan i'tikadiyatta ihtilâfınız yok, hepiniz bir milletsiniz ve ben de sizin Rabbinizim. Bana isyandan nefsinizi vikaye edin ve benden korkun] demektir.

***
Vâcib Tealâ i'tikadiyatın cümle enbiyanın şeriatinde bir olduğunu beyandan sonra nâsın i'tikadiyatta ihtilâf ettiklerini beyan etmek üzere :

فَتَقَطَّعُوٓاْ أَمۡرَهُم بَيۡنَہُمۡ زُبُرً۬ا‌ۖ

buyuruyor.

[Nâsın dinleri, beyinlerinde fırka fırka dağıldı.]

كُلُّ حِزۡبِۭ بِمَا لَدَيۡہِمۡ فَرِحُونَ (53)

[Her fırka kendi ihtiyar ettiği din ve mezhebiyle mesrur olur.]

فَذَرۡهُمۡ فِى غَمۡرَتِهِمۡ حَتَّىٰ حِينٍ (54)

[Şu halde Habibim ! Terket onları ölünceye kadar cehaletleri içinde.]
Yani; esas i'tibariyle i'tikad-ı hakta mezheb ve millet bir olduğu halde nâsın din hususunda işleri ve i'tikatları dağıldı, parça parça oldu. Çünkü; bazısı Yahudi, bazısı Nasrani, bazı aharı Mecusi ve putperest gibi bir çok i'tikad-ı batıl erbabı hasıl oldu. Esas i'tikad; hak olan din-i vâhid olduğu halde milel-i muhtelife ve cemaat-i müteaddide meydana geldi ve hasıl olan milletler kendi mesleği ve dini ile mesrur olur. Çünkü; kendini haklı ve gayrileri haksız gördüğünden intisab ettiği dinle iftihar eder ki onun hilâfını irtikâb etmek ihtimali olmaz. Binaenaleyh; batılı irtikâb eden kimseyi dahî batıldan döndürmek muhtemel olmayınca Habibim ! Terket sen onları cehaletleri içinde vefat edinceye kadar.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile (حتى حين) lâfzındaki h i n ile murad; vefat edecekleri ve sekerat-ı mevtte azabı görecekleri zamandır. G a m r e ; gaflet, cehalet, küfür ve dalâlettir. (كل حزب) h i z b ; fırka ve cemaat manâsınadır. Yani «aslında millet bir olduğu halde nâsın i'tikadda mezhebleri edyan-ı muhtelife ve mezahib-i müşettete oldu ve her fırka kendi dini ve mezhebiyle iftihar eder, nasihat kabul etmez, hak söz dinlemez. Hâl böyle olunca Habibim ! Sen onları cehalet ve dalâletlerinde ve vefat zamanları sekerat-ı mevtlerinde azabı muayene edip hasret ve nedametleri hâsıl oluncaya kadar terket» demektir.
(حتى حين) Azabı muayene edecek zaman olunca sekerat-ı mevte, kabre, kıyamette muhasebe zamanına, Cehenneme velhâsıl azap muayene olunacak mevki'lerin cümlesine şamil olup bâtıl mezhebe sülük edenleri tehdid ve Resûlullah'ı tesliye olduğu Nisâbûrî'nin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ i'tikad noktasından mezhebin bir olup fakat nâsın müteferrik mezheblere teferruk ettiğini ve herkesin kendi mezhebiyle iftihar eylediğini ve nasihat dinlemeyenleri hali üzere terketmek lâzım olduğunu beyandan sonra bâtıl mezheb sahiplerine verilen ni'metlerin haklarında hayre alâmet olmadığını beyan etmek üzere:

أَيَحۡسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُم بِهِۦ مِن مَّالٍ۬ وَبَنِينَ (55) نُسَارِعُ لَهُمۡ فِى ٱلۡخَيۡرَٲتِ‌ۚ بَل لاً يَشۡعُرُونَ (56)

buyuruyor.

[Yanlış mezheb taşıyanlar zannederler mi ki bizim onlara vermiş olduğumuz mal ve evlâtla onlar için hayrata müsaraat ederiz ve bu ni'metler onlar hakkında hayırdır? Eğer böyle zannederlerse bu zan bâtıldır. Zira; zanları gibi değildir, belki onlar bilmezler.]
Yani; biz bâtıl din ve i'tikad taşıyanlara mal ve evlâd gibi bir çok ni'metler veriyoruz. Onlar zannederler mi ki bizim verdiğimiz mal ve evlâd ile onlar için hayre sür'at ederiz? Böyle zan fâsiddir. Çünkü; bizim verdiğimiz ni'metler onlar haklarında istidraçtır, belki onlar istidraç olduğunu bilmezler. Zira; behayim gibi idrakten hâli oldukları için istidraçla ni'met ve hayrat beynini tefrik etmezler. Binaenaleyh; haklarında nikmet olan şeyleri aynı ni'met zannederler.
Hulâsa; bâtıl mezheb sahihleri haklarında mal ve evlâd gibi zahirde ni'met olan şeyleri hakiki ni'met zannettikleri halbuki onlar hakkında ni'met olmadığı ve ni'met olanı ve olmayanı bilmedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ erbab-ı fıskın nail oldukları ni'metler, haklarında hayır olmayıp istidraç olduğunu beyan ettiği gibi hayre müsaraat edenlerin sıfatlarını dahi beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ هُم مِّنۡ خَشۡيَةِ رَبِّہِم مُّشۡفِقُونَ (57)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Rablerinin azabından korkarlar. İşte onlar hayrata müsaraat edenlerdir.]

وَٱلَّذِينَ هُم بِـَٔايَـٰتِ رَبِّہِمۡ يُؤۡمِنُونَ (58)

[Ve şol kimseler ki onlar Rablerine îman ederler. îman edenler elbette hayrata müsaraat edenlerdir.]

وَٱلَّذِينَ هُم بِرَبِّہِمۡ لاً يُشۡرِكُونَ (59)

[Ve şol kimseler ki onlar Rablerine şirketmezler.]

وَٱلَّذِينَ يُؤۡتُونَ مَآ ءَاتَواْ وَّقُلُوبُہُمۡ وَجِلَةٌ أَنَّہُمۡ إِلَىٰ رَبِّہِمۡ رَٲجِعُونَ (60)

[Ve şol kimseler ki onlar sadakât-ı mefruzadan ve nafileden verdikleri şeyleri kalbleri korkar oldukları halde verirler. Zira; onlar Rablerinin rızasına rucu' ederler.]

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ يُسَـٰرِعُونَ فِى ٱلۡخَيۡرَٲتِ وَهُمۡ لَهَا سَـٰبِقُونَ (61)

[İşte şu evsafı haiz olanlar hayrata sür'a t ederler. Halbuki onların hâl ü şanları hayrata sa'yle sairlerine sebkat etmektir.]
Yani hayrata sa'yeden; mezahib-i batıla erbabı değildir, belki hayrata sa'yeden şol kimselerdir ki onlar Allah'ın azabından şiddetle korkan ve ibadete devam edenlerdir. Çünkü; Allah'tan lâyıkı vechüzere korkmak dünyada Allah'ın gazabından ve âhirette azabından korktuğuna binaen günahlardan kaçmasını ve hayrata sa'yini mucib olur. Ve şol kimseler ki onlar Rablerinin âyetlerine îman ettiklerinden lâyıkıyla evamir ve nevahiyi kabul ve tasdik ettikleri cihetle mucibiyle amel etmekle hayrata sa'yederler ve şol kimseler ki onlar Rablerine şirketmedikleri cihetle ibadetlerinde riya etmedikleri gibi ibadetlerini ihlâs üzere eda etmekle hayrata sa'yederler. Ve şol kimseler ki onlar sadakât-ı mefruza ve nafileden verdiklerinin kabul olunup olurimayacağından kalbleri korkar ve Rablerinin huzuruna rucu' edeceklerini düşünür ve amellerinin rızaya muvafık olup olmadığını bilmediklerinden endişe eder ve korkularına binaen envâı hayrata sa'yederler. İşte şu ta'dad olunan sıfatları haiz olan kimseler envâı hayrata sa'yedenlerdir. Çünkü; onların Allah'tan korkmaları ve îman edip şirketmemeleri ve huzur-u İlâhiye rucu'larını ikrarla kalbleri titreyerek sadakalarını vermeleri aynı hayrat olduğu gibi hayrat-ı saireyi işlemeye dahi sevkeder. Binaenaleyh; onlar da hayrat işlemekte sairlerine sebkat ederler. Hayrata nail olacaklarda bu dört sıfatın bulunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve ehl-i îmanın bu sıfatlara dikkat ve i'tina etmeleri lâzım olduğunu tavsiye buyurmuştur.
Mü'minlere lâyık olan dört sıfatdan,
B i r i n c i s i ; Malâya'niden ihtirazı mucib olan havfullahtır.
İ k i n c i s i ; İbadette şirk-i hafi olan riyayı terketmektir.
Ü ç ü n c ü s ü ; İbadet-i maliye ve bedeniyesini edada rızaya muvafık olmamasından endişe edip amelinin kabul olunmaması korkusuyla beraber eda etmektir.
D ö r d ü n c ü s ü ; Cümle a'malin esası olan îmanı olmaktır.
Bunların cümlesine sa'yhı sebebi; onların huzur-u İlâhiye rucu'larını nazar-ı i'tibara almaları olduğunu Vâcib Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; âhirete îman edip amelinin cezasını göreceğini ve amel defterleri eline verilip sual olunacağını ve amelinin iyisi kötüsünden ayrılacağını i'tikad eden kimsenin elbette şu evsâfı iktisaba sa'yedip kesb-i hayrat için çalışacağında şüphe yoktur. Amma îmanında za'f olan veyahud âhirete hiç iman etmeyen kimse hiç bir kötülükten çekinmez. Şu halde mü'min-i kâmil; hem ibadet eder, hem Allah'tan korkar. Amma fasık ve facir; ibadet etmediği gibi Allah'tan da korkmaz.
Hulâsa; insanları hayrata sevkeden esbabın Allah'tan korkmak, iman etmek, vahdaniyeti ikrarla şirketmemek ve zekâtlarını riyasız eda ile a'malini ihlâs üzere işlemek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ mü'min-i muhlisin evsafını beyan ettiği gibi bu evsaf m vüs' u takat dairesinde olduğunu dahî beyan etmek üzere:

وَلاً نُكَلِّفُ نَفۡسًا إِلاً وُسۡعَهَا‌ۖ وَلَدَيۡنَا كِتَـٰبٌ۬ يَنطِقُ بِٱلۡحَقِّ‌ۚ وَهُمۡ لاً يُظۡلَمُونَ (62)

buyuruyor.

[Her nefse biz teklif etmeyiz, ancak takati mikdarı teklif ederiz ve bizim indimizde hakkı söyler kitab vardır. Halbuki kullarımız asla zulüm olunmazlar.]

بَلۡ قُلُوبُہُمۡ فِى غَمۡرَةٍ۬ مِّنۡ هَـٰذَا

[Belki kâfirlerin kalbleri bizim şu kitabımızdan gaflet ve cehalet içindedir.]

وَلَهُمۡ أَعۡمَـٰلٌ۬ مِّن دُونِ ذَٲلِكَ

[Ve kâfirler için bizim beyan ettiğimiz başka amelleri vardır.]

هُمۡ لَهَا عَـٰمِلُونَ (63)

[Onlar ancak onu amel ederler.]
Yani; mü'minlerin evsaf-i sabıkaya sa'yetmeleri lâzımdır. Zira; biz hiç bir nefse takatinin fevkinde bir amel teklif etmeyiz. Binaenaleyh; kullarımıza teklif ettiğimiz ahkâm-ı şer'iyye kudret-i beşerin tahammül edebileceği bir nisbette olup tahammülün fevkinde bir şey yoktur ve bizim indimizde her insanın a'malini yazmağa müekkel olan meleklerin yazdıkları kitap vardır ki, o kitab doğruyu söyler ve herkesin amelini olduğu gibi haber verir. Binaenaleyh; kullar asla zulmolunmazlar. Çünkü; vakıa muhalif hiç bir şey yok ki, zulmolunsunlar. Zira; melekler defterine ne yazmışsa ona göre cezalandıklarından ibadetlerinin sevabından noksan veyahut günahlarının azabından ziyade olmaz ki, zulüm olsun. Belki o kâfirler küfürde şiddetle musir olduklarından onların kalpleri bizim kitabımızdan şiddetle gaflet ve cehalet içindedirler ve cehaletlerine binaen bu misilli kitapları da inkâr ederler. Halbuki insanın fevz ü felahı ve sebeb-i necatı o kitapta yazılı olduğu gibi hâib ü hâsir olarak helâki ve ebeden azaba duçar olacağı da o. kitapta yazılıdır. Zira; insanın her ameli yazılı olduğundan sevab ve günah onda mevcuttur. Halbuki kâfirlerin şu beyan olunan mü'minlerin amelinin gayrı bir takım şirk, iftira alallah, Rusûl-u Kiramın da'vetlerini reddetmek ve âyetleri inkârla küfriyatta ısrar gibi amelleri vardır, Onlar ancak mu'tad üzere bunları işlerler.
Hulâsa bu âyet; altı hükmü hâvidir.
B i r i n c i s i ; Cenab-ı Hakkın kullarına teklifi kulların kudreti nisbetinde olup kudret-i beşerin harici bir şeyle teklif etmemesidir.
İ k i n c i s i ; Herkesin amelleri yazılı ind-i İlâhide bir kitap olup o kitabın hakkı söylemesidir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Herkes defterinde yazılı amele göre ceza görüp asla zulm olunmayacaklarıdır.
D ö r d ü n c ü s ü ; Kur'an'dan ve ahkâm-ı şer'iyeden kâfirlerin kalplerinin cehalet içinde olmasıdır.
B e ş i n c i s i ; Ehl-i küfrün mü'minlerin amellerinin gayrı küfriyata dair bir çok amelleri bulunmasıdır.
A l t ı n c ı s ı ; Kâfirlerin ancak bu gibi fena amelleri işlemek âdetleri olmasıdır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin halleri küfürde ısrar ve imandan gaflet olduğunu beyandan sonra belâya mübtelâ olduklarında Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini beyan etmek üzere:

حَتَّىٰٓ إِذَآ أَخَذۡنَا مُتۡرَفِيہِم بِٱلۡعَذَابِ إِذَاهُمۡ يَجۡـَٔرُونَ (64)

buyuruyor.

[Hatta biz onların zengin ve ni'met sahihlerini azabla ahzettiğimizde derhal onlar bize iltica ederler.]

لاً تَجۡـَٔرُواٱلۡيَوۡمَ‌ۖ

[Bizim tarafımızdan onlara «bugün iltica etmeyin» denir.]

إِنَّكُم مِّنَّالاً تُنصَرُونَ (65)

[Zira; bugün siz bizim tarafımızdan yardım olunmazsınız.] 3645

قَدۡ كَانَتۡ ءَايَـٰتِى تُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَكُنتُمۡ عَلَىٰٓ أَعۡقَـٰبِكُمۡ تَنكِصُونَ (66) مُسۡتَكۡبِرِينَ بِهِۦ

[Muhakkak benim âyetlerim sizin üzerinize okundu. Âyetler okununca siz ökçeniz üzerine kibrederek arkası arkaya dönersiniz.]

سَـٰمِرً۬ا تَهۡجُرُونَ (67)

[Geceleri o âyetleri hikâye eder hezeyan edersiniz ve şan-ı Kur'an'a yakışmayan şeyler söylersiniz.]
Yani; kâfirler maasiye musir olarak bizi tanımazlar. Hatta bizim onların zenginleriyle maldâr olub envâı ni'metimizle rahat olanlarını günahları sebebiyle belâ ile mübtelâ ve azapla muahaze edinceye kadar bu tanımamaları devam eder. Vakta ki, biz onları azapla muahaze edince görülür ki, derhal bize iltica eder ve yardım isterler. Halbuki rahat günlerinde bizim azabımız asla hatırlarına gelmiyordu, azabı görüb bize yalvarmaya başlayınca onları dergâhımızdan tardiçin deriz ki «bugün bize yalvarmayın. Zira; bizim tarafımızdan siz yardım olunmazsınız. Çünkü; şimdiye kadar müracaat etmediğiniz için yabancısınız» demekle reddeder ve deriz ki «muhakkak bizim âyetlerimiz Resûlümüz vasıtasiyle sizin üzerinize tilâvet olundu. Size münasib olan elfazını kemâl-i dikkatle istima' ve meanisini mütalâa ile hak olduğunu tasdik edip amel etmek iken bilâkis siz âyetleri işitince ökçeniz üzerine arkanıza döner ve beyt-i şerifle kendinizi büyük addederdiniz ve geceleri beytin etrafında Kur'an'ı hikâye eder, sihirdir ve şiirdir demek gibi bir takım hezeyan söylersiniz. Ey müşrikler ! Haliniz böyle olunca hangi yüzünüzle dergâhımıza müracaat edersiniz ve müracaata utanmaz mısınız? İyi ve rahat vaktinizde aramıyordunuz da başınıza bir iş geldiğinde mi müracaat edersiniz?» demekle müracaatlarını reddederiz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile a z a b la murad; bu âyette azdb-ı âhiret olduğuna dair rivayet varsa da dünyada kati ü esaret ve kıtlık gibi azab-ı dünya murad olduğu dahî mervidir. Çünkü; âsilere isyanları sebebiyle âhirette azab olacağı gibi dünyada dahi alelekser seyyiatın şeameti görülür. Bilhassa Resûlullah ehl-i Mekke'nin kıtlıkla mübtelâ olmalarına duâ etti ve üç sene aleddevam kıtlık oldu ve çok perişan olup bütün cifeleri ve kemik parçalarını yedikleri mervidir. İşte insanlar hâl-i vüs'atlerinde Allah'ı unutur ve bir belâya uğradıklarında Allah'a iltica ederler. Halbuki müzayaka zamanında müracaat edip kabul olunmak için her zaman müracaatın lâzım olduğuna ve müracaat etmeyip de belâ zamanında müracaat etmenin fayda etmeyeceğine işaret etmiştir. Velhasıl Rabbisine kemâl-i ihlâsla her zaman müracaat eden mü'minlerin müracaatlarını kabul edeceğine işaret olduğu gibi bol zamanında Allah'ı hatır u hayaline getirmeyip de müzayaka zamanında iltica edenlerin red olunacaklarına dahi delâlet vardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak erbab-ı isyanın belâ zamanında müracaatlarını reddin ü ç v e ç h i l e esbabını beyan etmiştir:
B i r i n c i s i ; Kendilerini ıslah için âyetler tilâvet olunduğunda arkalarını dönmeleridir ki, Kur'an'dan uzak bulunurlar ve nefret üzere dururlar. Şu halde bu cümle nefretlerini beyan hakkında darb-ı meseldir. Çünkü; bir şeyden nefret edip uzak olan kimse hakkında Araplar «ökçesi üzerine döndü» derler. İşte şu âdete binaen kâfirlerin Kur'an'dan ve Kur'an'ı tilâvet eden Resûlullah'tan nefretlerini Cenab-ı Hak arkalarını dönmeleriyle beyan buyuruyor ki, kemâl-i nefretlerinden kinayedir.
İ k i n c i s i ; Beyt-i şerife mücavir olmakla kibretmeleri ve Beyte iltica etmekle her şeyden halâs oluruz zannetmeleridir. Çünkü; onlar «Biz Kabe'nin etrafında komşuyuz. Binaenaleyh; bize hiç kimse galebe edemez ve her şeyden eminiz» derler ve ehl-i iman üzere tekebbür ederlerdi. İşte Cenab-ı Hak şu tekebbürlerinin bab-ı İlâhiden tartlarına sebeb olduğunu beyanla ümmet-i Muhammedi tevazua da'vet etmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Müsamerelerinde Kur'an'ı zemmetmeleridir. Müsamere; Geceleyin konuşmak ve eğlence yapmaktır. Çünkü ehl-i Mekke'nin âdetleri; akşamdan sonra beytin etrafına toplanarak bir takım hikâyelerle meşgul oldukları zaman başlıca hikâyeleri Kur'an ve Kur'an'ın ahkâmını eğlence yapmaları, inkâr etmeleri, evamir ve nevahisine i'tirazla Kur'an'a yakışmayan sihir ve şiirdir gibi hezeyanla meşgul olmalarıdır. Cenab-ı Hak onların bu gibi eğlencelerinin bab-ı İlâhiden tardolunmalarına sebeb' olduğunu beyanla bunlar gibi ahkâm-ı şer'iyeyi eğlence yapanların inayet-i İlâhiyeden mahrum olacaklarını beyan etmiştir. Gerçi şu tafsilâta nazaran âyet ehl-i Mekke'yi zemmediyorsa da zemmin sebebi olan sıfat ve ahlâk kimlerde bulunursa onlara ve Kur'an'a mu'teriz bulunan her kavme ve her şahsa şâmildir. Çünkü; i'tibar elfazın umumunadır, sebebin hususuna değildir.
Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile M ü t r e f ; ni'met sahibi ve rahat olan kimsedir. (إِذَاهُمۡ يَجۡـَٔرُونَ) C i ' r ; fezi' ve feryatla yardım için müracaat etmek ve yalvarmaktır. (تَنكِصُونَ) N e k e s ; arka arkaya gitmektir. Yani, Onlar fena amellerine devam ederler biz onlardan ni'met sahihlerini azabla ahzedinceye kadar. Vakta ki rahat olan ni'met sahihlerini biz azabla ahzedince derhal fezi' ve feryatla yardım istemeye başlar ve yalvarırlar. Fakat biz onlara «Bugün yalvarmayın. Zira; azabı muayene ettikten sonra bizden size bir yardım yok ve bizim kudretimize delâlet eden âyetlerimiz sizin üzerinize tilâvet olunduğunda siz ve beyt-i şerife civar olmakla kibreder olduğunuz halde arkasın arkaya dönmekle nefretinizi gösterir ve geceleri Kur'an'ı aranızda eğlence yapardınız» demekle taraf-ı İlâhiden nusret göremeyecekleri beyan olunur.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin nusretten mahrum olmalarının sebebi Kur'an'dan nefretle i'raz etmeleri olduğunu beyandan sonra Kur'an'dan i'razlarının sebebini beyan etmek üzere :

أَفَلَمۡ يَدَّبَّرُواْ ٱلۡقَوۡلَ أَمۡ جَآءَهُم مَّا لَمۡ يَأۡتِ ءَابَآءَهُمُ ٱلاًوَّلِينَ (68)

buyuruyor.

[Müşrikler i'raz ederler de Kur'an'ı ve manâsını düşünmediler mi ve düşünmeksizin i'raz etmek lâyık olur mu? Yoksa onlara evvel geçen babalarına gelmeyen kitap mı geldi ve o kitap resûl göndermek caiz olmadığını mı söyledi?]

أَمۡ لَمۡ يَعۡرِفُواْ رَسُولَهُمۡ فَهُمۡ لَهُ ۥ مُنكِرُونَ (69)

[Yoksa onlar resûllerini bilmediler. Binaenalyeh; resûllerini inkâr mı ediyorlar?]

أَمۡ يَقُولُونَ بِهِۦ جِنَّةُۢ‌ۚ

[Yoksa onlar resûllerini haşa cinnetle hükmettiklerinden mi îman etmezler?]

بَلۡ جَآءَهُم بِٱلۡحَقِّ وَأَڪۡثَرُهُمۡ لِلۡحَقِّ كَـٰرِهُونَ (70)

[Resûlullah'ta cinnet yok, belki o resûl onlara hak olan Kur'an ve din-i İslâmla geldi. Halbuki onların ekserisi hakka buğz eder ve hakkı sevmezler.]

وَلَوِ ٱتَّبَعَ ٱلۡحَقُّ أَهۡوَآءَهُمۡ لَفَسَدَتِ ٱلسَّمَـٰوَٲتُ وَٱلاًرۡضُ وَمَن فِيهِنَّ‌ۚ

[Ve eğer hak onların arzularına ittiba' etmiş olsaydı gökler ve yer yüzü ve yerle gök arasında bulunan mevcudat fasid olur ve intizamından çıkardı.]

بَلۡ أَتَيۡنَـٰهُم بِذِڪۡرِهِمۡ فَهُمۡ عَن ذِكۡرِهِم مُّعۡرِضُونَ (71)

[Belki biz onlara şeref verecek Kur'an'ı getirdik fakat onlar Kur'an'dan i'raz ederler.]
Yani; müşrikler Kur'an'ı inkâr ederler de Kur'an'ın elfazında olan letafeti ve manâsında olan hakayıkı ve kelimelerinin birbirine olan mutabakatını ve tertibinde olan garabeti düşünmediler mi? Ve düşünmeksizin reddetmek lâyık olur mu? Düşünmüş olsalardı Kur'an'ın takat-ı beşerden hariç, fesahat ve belagat üzerine müştemil olduğunu bilir ve îman ederlerdi. Çünkü; kendileri fesahat ve belagat sahibi erbab-ı lisandan idiler. Yoksa onlara babalarına gelmeyen bir kitap mı geldi ve o kitap onlara resûl gelmeyeceğini mi söyler? Halbuki onların evveL geçen babalarına kitap geldi ve resûl gönderildi. Onlardan îman edenler ve etmeyenler oldu. Binaenaleyh; resûl göndermek, kitap inzal etmek yeni bir âdet değildir. Şu halde müşriklerin istinadı babalarını taklit olup edille ile istidlal olmadığından îman etmediler. Çünkü îman edince; babalarının dinini terketmek icab ettiğinden babalarının dinini terketmeyi kendilerine âr ve ayıb saydıkları için îman etmemişlerdir. Yahud onların îman etmemeleri resûllerini bilmediler de bilmediklerine binaen mi inkâr ederler? Halbuki resûllerini çocukluğunda ve büyüklüğünde, bildikleri gibi hasebini ve nesebini, sadakatini ve emanetini de bilirler. Zira; kendi kabile ve beldelerinde meydana geldiği için onlarca her hali ma'lûm ve gizli bir hali olmadığı halde bilmedikleri bir kimse gibi inkâra kalkışmaları insafsızlığın nihayesi olduğundan taraf-ı İlâhiden «yoksa bilmiyorlar da ondan mı inkâr ederler?» denmekle zem ve tekdir olunmuşlardır. Yahud onlar haşa Resûlullah'a cinnetle hükmettiklerinden mi îman etmediler? Halbuki Resûlullah nübüvvetini izhar etmezden evvel akl ü zekâsı, kiyaset ve feraseti ve ülüvv-ü kadri kendi aralarında müsellemdi. Sonra Resûlullah nübüvvet da'vasında bulunup şirk ve sair âdat-ı cahiliyeyi terketmelerini emredince aklında halel var cinnet var —haşa— ne söylediğini bilmez gibi bir takım iftiraya ve buğz u adavete cesaret ettiler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu cür'etlerinin sebebi ikidir :
B i r i n c i s i ; Avam-ı nâsı Resûlullah'a itaattan men'etmek,
İ k i n c i s i ; Kendi zuumlarınca nefislerinde gördükleri azamete karşı Resûlullah'a itaati ve da'vetine icabeti âr addetmektir. Halbuki isnad ettikleri şeylerin cümlesi iftira ve bâtıldır, belki Resûlullah onlara hak.olan Kur'an ve vakıa mutabık bir din ile geldi ki, o din; ittiba' edenlerin çare-i necatlarıdır fakat ekserisi babalarını taklide düşkün olduklarından Kur'an'ı ve din-i hakkı sevmezler ve dine ittibaı mansıplarına münafi addederlerdi. Binaenaleyh; Resûlullah'a iman etmemek ve başkalarının imanına mani' olmak için her türlü iftiraya cür'et ederler ve ağızlarına geleni söylemekten çekinmezlerdi. Eğer Hak, onların arzularına ittiba' etmiş olsaydı âlem fasid olurdu. Çünkü; arzuları şirketmek ve müteaddid âline bulunmaktadır. Müteaddid âlihenin vücudu ise âlemin fesadını muciptir. Müşriklerin arzuları şehevat-ı nefsaniyeye ittiba' ile enva'ı mezalimi ika' etmek olduğu cihetle arzuları hemen mefsedetten ibarettir. Binaenaleyh; onların arzularına ittibam âlemin harabına bâdi olacağında şüphe yoktur. Şu halde Hakkın, insanların arzusuna ittiba' etmesi âlemin intizamını ihlâl ettiği cihetle olamaz, belki biz onlara va'zolan ve menfeat veren Kur'an'ı Resûlleri vasıtasiyle getirdik ve lâkin kendilerine şeref verecek dinden ve Kur'an'dan i'raz ederler.
Müşriklerden ba'zıları hakkı sevmekle beraber kendi kabilelerinin levminden korkularına binaen hakkı terkettiklerine işaret için Vâcib Tealâ bu âyette ekserisinin sevmediğini beyan etmiştir. Çünkü çokluğun sevmediğini beyan; azlığın Hakkı sevdiğini beyan etmektir ki insanlar her zaman ve her şeyde öyledir. Zira; bir kısmı daima hak arar, ittiba' eder ve hakkı sever. Diğer bir kısmı tabiatında olan huşunet hasebiyle hakkı sevmesine mani' olur veyahud gözettiği bir menfaatini hakka münafi bulduğundan veyahud mansıbını muhafaza için hakkı sevmez ve bir kısım insanlar da kalbinde hakkı sever fakat bazı süfehanın levminden korktuğu için zahirde hakkı sevmez görünür ve sevdiğini izhar edemez.
Vâcib Tealâ kâfirlerin Kur'an'dan i'razlarına dört şey sebep olduğunu beyan buyurmuştur.
B i r i n c i s i ; Kur'an'ın elfazını ve manâsını lâyıkiyle dü-şünmemeleridir.
İ k i n c i s i ; Babalarına gelmeyen bir kitabın kendilerine gelip risaletin aslı olmadığını beyan etmek ihtimalidir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Resûlullah'ı bildikleri halde bilmez gibi inkâr etmeleridir.
D ö r d ü n c ü s ü ; Resûlullah'a haşa cinnet isnad etmeleridir.
İşte Kur'an'ı düşünmemeleri, kendilerine bir kitap gelmesiyle babalarına gelmemiş olmasından i'raz etmeleri Resûlullah'ı bildikleri halde inkâr etmeleri ve Resûlullah'a cinnet isnad etmeleri hususları batıl olub Resûlullah'ın Hak olan Kur'an'la ve din-i İslâmla geldiğini beyanla Cenab-ı Hak kâfirlerin i'tikadlarını reddetmiştir.
Tefsir-i Hâzin'in beyanı veçhile âyette h a k la murad; Kur'an olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer Kur'an onların muhabbet ettikleri i'tikadlarına göre nazil olmuş ve arzularına ittiba' etmiş olsaydı âlem fâsid olurdu lâkin Kur'an asla onların arzusuna tabi' değildir.] demek olur.

أَمۡ تَسۡـَٔلُهُمۡ خَرۡجً۬ا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيۡرٌ۬‌ۖ وَهُوَ خَيۡرُ ٱلرَّٲزِقِينَ (72)

[Yahud Habibim ! Sen risaletini tebliğe onlardan ücret mi istersin, ücret isteyeceğini zannederler de onan için mi iman etmez? Senin Rabbinin sana verdiği sevab ve en a'lâ dereceler onların vereceği ücretten daha hayırlıdır. Halbuki Allah-u Tealâ razıkların hayırlısıdır.]
Yani; eğer sana fakr u faka isnadiyle kendilerinden ücret isteyeceğini zannederler de ücret korkusuna binaen îman etmezlerse bu zanları yanlıştır. Zira; senin onlardan ücret talebine ihtiyacın yok ve tenezzül etmezsin. Çünkü; Rabbin Tealâ'nın sana verdiği ücret her şeyden hayırlıdır, rızık hususunda arz ve ihtiyaç lâzım gelirse Allah-u Tealâ'ya arz u ihtiyaç lâzımdır.Zira; Allah-u Tealâ razıkların hayırlısıdır. Yani Allah'tan başka razık yoktur. Var farzolunsa Allah-u Tealâ cümlesinden hayırlıdır. Çünkü; Allah'ın verdiği rızık hayırlı ve devamlı olduğu gibi çok da olur. Gerçi kulların bazısı bazısına atiyye vermek suretiyle rızkına sebep olursa da devamı olmadığı gibi onun da halikı Allah-u Tealâ'dır.
Resûlullah'ın ücret istemediği halde Cenab-ı Hakkın «Yoksa Habibim ! Sen onlardan ücret mi'istersin ki onlar îman etmezler?» demesi kâfirlerin başlarına vurmak ve onlar için i'tizara salih bir şey olmadığını beyan etmektir. Çünkü; Kur'an'ın ulüvv-ü tabakasını düşündüler mi? Hayır ! Onlara başka bir kitap geldi de ta'limat mı veriyor? Hayır ! Resûlü bilmezler de ondan mı inkâr ediyorlar? Hayır ! Resûlullah'ta cinnet var da onun için mi îman etmezsiniz? Hayır ! Yoksa Resûlullah onlardan ücret mi istiyor? Hayır ! Şu halde kâfirlerin adem-i imanlarına sebep addedecek bir özürleri yoktur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin mezheplerini ibtâl ettikten sonra Resûlullah'ın getirmiş olduğu tarikin hak olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِنَّكَ لَتَدۡعُوهُمۡ إِلَىٰ صِرَٲطٍ۬ مُّسۡتَقِيمٍ۬ (73)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen onları doğru yola da'vet edersin.]

وَإِنَّ ٱلَّذِينَ لاً يُؤۡمِنُونَ بِٱلاًخِرَةِ عَنِ ٱلصِّرَٲطِ لَنَـٰا كِبُونَ (74)

[Halbuki âhirete iman etmeyenler doğru yoldan meylederler.]
Yani; kâfirler cadde-i adaletten inhiraf edip ıslaha muhtaç oldukları cihetle Habibim ! Vahyimiz icabı sen onları tarik-ı müstakim olan tarik-ı tevhide da'vet edersin ve lâkin şol kimseler ki onlar âhirete îman etmezler. Onlar senin da'vet ettiğin tarik-ı tevhid ve istikametten udûl ederler. Çünkü âhiretten korkmak; îmanın erkân-ı mühimmesindendir. Binaenaleyh; âhiret korkusu olmadığından onlar senin da'vetini kabul etmezler. Zira hakkı aramaya insanları sevkeden en kuvvetli sebep; âhiret korkusudur. Bu korku da onlarda yok ki hakkı arasınlar.
Bu âyette Cenab-ı Hak Resûlünü tarik-ı Hakka da'vet ettiğini beyanla sena ettiği gibi müşrikleri de âhirete îman etmemek ve Haktan ayrılmakla zemmetmiştir. Çünkü (لَنَـٰا كِبُونَ) N e k i b ; Haktan sapmak ve Hakkın gayri bâtıl cihetine meyletmektir. Âhirete inanmayan ve âhiretten korkmayan bir kimse elbette haktan çıkmaktan ve bâtılı irtikâptan çekinmez.

وَلَوۡ رَحِمۡنَـٰهُمۡ وَكَشَفۡنَا مَا بِهِم مِّن ضُرٍّ۬ لَّلَجُّواْ فِى طُغۡيَـٰنِهِمۡ يَعۡمَهُونَ (75)

[Eğer biz onlara merhamet etsek ve kendilerine isabet eden zararı kaldır sak onlar mütehayyir oldukları halde tuğyanlarında inad ederler ve isyanlarından vaz geçmezler.]
Yani; eğer biz onlara lûtfetsek mübtelâ oldukları kıtlık, veba, zelzele ve fakr u faka gibi zararlarını üzerlerinden kaldırsak onlar isyanlarında devam ederler ve bizim zarardan kurtarmamız onları ikaz etmez. Çünkü; tıynetlerinde olan temerrüdleri onları îmandan men'etmekle haktan ayrılmağa sevkeder. Binaenaleyh; mütehayyir olarak tuğyanlarında inad üzere devam ederler.
Kâfirlere nekadar lûtfolsa küfürlerinde inad edeceklerine işaret için tuğyanlarında devamlarından Vâcib Tealâ Lecac ile ta'bir etmiştir. Çünkü l e c a c ; bir şeyde temadi edip uzatmaktır. Şu halde rahmet-i İlâhiye ve gazab-ı sübhaniyenin kulların haline göre nazil olacağına ve kulların isyandan feragat etmedikleri müddetçe rahmetin nazil olmayacağına bu âyet delâlet eder.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Resûlullah'ın Kureyş'in aleyhine duâsı eseri şiddetli kıtlık kabile-i Kureyşi ihata edip son derece darlığa duçar oldukları bir zamanda (Ebu Süfyan) huzur-u risalete gelir ve «Ya Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendi kabilen Kureyş helâk oluyor. Babalarını kılıçla Bedir vak'asında öldürdün oğlanları da kıtlık ve açlıkla ölüyor. Sen âleme rahmet olarak ba'solunduğunu söylüyorsun. Şu halde duâ et Allah-u Tealâ bu belâyı bizim üzerimizden kaldırsın» demesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin zararını defetmek onların günahları terketmelerine sebep olmayacağını beyandan sonra bilfiil azapla muahaze dahi onların itaatlerine sebep olmadığını beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَخَذۡنَـٰهُم بِٱلۡعَذَابِ فَمَا ٱسۡتَكَانُواْ لِرَبِّہِمۡ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ (76)

buyuruyor.

[Zat-ı Ulûhiyetimc yemin ederim ki biz onları kati ü esaret, kıtlık, açlık ve sair maişetlerinde müzayaka ile muahaze ettik. Onlar Rablerine asla tevazu' etmediler ve kibirlerinden Rablerine tazarru' da etmezler, belki daha ziyade ısrar ettiler.]

حَتَّىٰٓ إِذَا فَتَحۡنَا عَلَيۡہِم بَابً۬ا ذَا عَذَابٍ۬ شَدِيدٍ إِذَا هُمۡ فِيهِ مُبۡلِسُونَ (77)

[Hatta onlar üzerine şiddetli bir azap kapısı açtığımızda derhal her hayırdan kat'-ı ümid ederler. Bununla canib-i Ulûhiyetimize asla teveccüh etmezler.] Binaenaleyh; her ne zaman muahaze olunsalar günaha ısrar ederler, asla mütenebbih olmazlar.
Bu âyette i k i n c i a z a p la murad; kıtlık; olduğuna nazaran kıtlığın dünya ukubetlerinin pek büyüğü olduğuna işaret için Vâcib Tealâ azabı, şiddetle tavsif etmiştir. Çünkü; insanları açlık kadar terbiye eden bir şey olmadığı cümlenin malûmudur. Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette e v v e l k i a z a p la murad; Kati ü esaret ve saire gibi azaylardır. A z a b - ı ş e d i d le murad; kıtlık ve açlıktır. Çünkü açlıkla azap dünyaca her türlü âzâbın fevkinde, devamlı ve bütün kuvaya te'sir eden üzüntülü bir azap olduğundan âyette açlıkla azap şiddetle tavsif olunmaya şayandır. (فَمَا ٱسۡتَكَانُواْ) Tevazu' ve inkiyad etmediler demektir. Çünkü i s t i k â n e t ; tezellül ve tevazu' manâsınadır. (وَمَا يَتَضَرَّعُونَ) Duâ ve niyaz ederek Rablerine iltica da etmezler demektir. Çünkü t e z a r r u ' ; yalvarmak manâsınadır, isyanlarında devam edip asla mütenebbih olmadıklarına işaret için
(ا يَتَضَرَّعُونَ) istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuştur. (مُبۡلِسُونَ) mütehayyir ve her türlü hayırdan ümidlerini keserler demektir. Yani «Biz ehl-i şirki kati ü esaret gibi azapla muahaze ettiğimizde onlar asla tevazu' etmediler ve itaat göstermediler ve azabın ref'i için tazarru' da etmezler. Binaenaleyh; bu halleri ve temerrüdleri devam eder hatta biz onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda her türlü kuvvetleri kesilir ve bütün a'sabları za'fa duçar olduğundan her hayırdan ümidlerini keserler» demektir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i şirkin her veçhile itaata meyletmediklerini beyandan sonra bundan evvelki âyette Rab lâfzının icmalen ifade ettiği terbiyenin bazı envaını tafsil etmek üzere :

وَهُوَ ٱلَّذِىٓ أَنشَأَ لَكُمُ ٱلسَّمۡعَ وَٱلاًبۡصَـٰرَ وَٱلاًفۡـِٔدَةَ‌ۚ قَلِيلاً۬ مَّا تَشۡكُرُونَ (78)

buyuruyor.

[Rabbiniz Tealâ şol Zat-ı eceli ü a'lâdır ki sizin için kulaklar, gözler ve kalpler halketti. Bunların cümlesi şükrü vâcib olan ni'metlerden olduğu halde siz az şükredersiniz.]
Yani; Allah-u Tealâ şol Zat-ı lâtiftir ki O zat işitilmesi lâzım olan şeyleri işitmeniz için size kulağınızı ve görülmesi lâzım olan şeyleri görmek için gözlerinizi ve düşünülecek şeyleri düşünmeniz için kalblerinizi halketti ki siz bunları hüsn-ü isti'malle dahili ve harici ma'kulât ve mahsusatı idrak ederek i'tikad-ı Hakka ve sırat-ı müstakime istidlal edesiniz. Bu ni'metlerin cümlesi şükrü vâcib olan büyük ni'metlerden olduğu halde siz azıcık şükreder ve lâyık olduğu şükrünü yerine getirmezsiniz. Çünkü; bu ni'metlerin kadrini takdir edemediğinizden bunların her birini mevzi'-i lâyıkına vaz' etmediğinizden vezaif-i diniye ve dünyeviyenizi lâyikiyle yerine getiremiyorsunuz. Zira her nimetin şükrü; o nimetin kadrini bilmek ve yerinde istimal etmektir. Binaenaleyh yerinde istimal olunmayan nimet; Zayi olduğu gibi bittabi şükrü de eda olunmaz. Şu halde sahibi küfran-ı nimet etmiş olur.
Âflahü Tealâ'nın insana vermiş olduğu azalar içinden menafi-i diniye ve dünyeviyeye hizmette göz, kulak ve kalbin faydası diğerlerinden ziyade olduğundan bu âyette bu üçünü zikirle tahsis olunduğu Medarik'in cümle-i beyanatındandır. Gerçi insanın bütün uzuvları kendi hakkında pek büyük nimet ise de insanın sebebi saadeti olan îman; kalble hakkı tasdik ve lisanla ikrardan ibaret olup gözüyle hakkı görüp, kulağıyla duyup kabul etmek dinî ve dünyevî umur-u mühimmeden olduğu cihetle bunlar tasrih olunduğu gibi lâyik-ı veçhüzere şükrü eda olunmadığından Cenab-ı Hak kullarını tevbih etmiştir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delil-i aharı beyan etmek üzere :

وَهُوَ ٱلَّذِى ذَرَأَكُمۡ فِى ٱلاًرۡضِ وَإِلَيۡهِ تُحۡشَرُونَ (79)

buyuruyor.

[Sizin uzuvlarınızı icad eden Allahii Tealâ şol zat-ı eceli ü âladır ki yer yüzünde sizi halketti, ancak onun canib-i manevisine ba's olunursunuz.]

وَهُوَ ٱلَّذِى يُحۡىِۦ وَيُمِيتُ

[Ve Allah-u Tealâ sizi nutfeden ihya eder ve sonra öldürür.]

وَلَهُ ٱخۡتِلَـٰفُ ٱلَّيۡلِ وَٱلنَّهَارِ‌ۚ

[Gecenin ve gündüzün tedbiri ve ihtilâfı onun halkıyle olduğu cihetle ona mahsustur.]

أَفَلاً تَعۡقِلُونَ (80)

[Bu kadar delâili görür de düşünmez misiniz? Şu sayılan delillerin kâffesi bizim kudretimize ve vahdaniyetimize delâlette kâfi değil mi?]
Yani; insanlar için Allah-u Tealâ'nın sıfât-ı kâmile sahibi olduğunda şek ve tereddüt kapıları kapanmıştır. Zira; O Allah-u Tealâ yer yüzünde sizi halketti ve tenasülle çoğalttı ve kürre-i arzda iskânı kabil olan yerlere dağıttı, döşedi. Allah'ın verdiği nimetlere şükür ve vazife-i diniyeyi eda edip etmediğinize dair sual etmek ve cezasını görmek için ancak onun canib-i mânevisine haşrolunursunuz. O Allah-u Tealâ ki kullarını ihya ve imâte eder ve mevt sebebiyle dar-ı âhirete intikâl ettirir, amelinizin cezasını görürsünüz. Hayata benzeyen gündüz ve ölüme benzeyen gecenin ihtilâfı, tedbir ve tasarrufu onun yed-i kudretiyle hâsıl ve ona mahsustur. Bu gibi vahdaniyetime delâlet eden delilleri düşünmez misiniz ki bâtıl mezhepler ihtiyar ediyorsunuz?

بَلۡ قَالُواْ مِثۡلَ مَا قَالَ ٱلاًوَّلُونَ (81)

[Müşrikler kudretullaha, haşr ü neşre delâlet eden âyetleri tefekkür etmezler, belki onlar kendilerinden evvel geçen babalarının dedikleri sözlerin mislini derler.] Zira; onlar evvel geçenleri taklide mühhemik olduklarından delillere atf-ı nazar etmezler. Halbuki delâille istidlal etmek vâcibtir. Çünkü itikadda taklid; muteber değildir.

***
Vâcib Tealâ babalarının kelâmları misilli kelâmlarını hikâye etmek üzere :

قَالُوٓاْ أَءِذَا مِتۡنَا وَڪُنَّا تُرَابً۬ا وَعِظَـٰمًا أَءِنَّا لَمَبۡعُوثُونَ (82)

buyuruyor.

[Onlar âhireti inkâr hususunda «Biz ölüp toprak ve kemik olduğumuzda mı bahs olunacağız?»] dediler.
Yani; «bizim hayatımız münkariz ve vücudumuz toprak olup kemiklerimiz dağılarak her biri bir yerde kaldığında mı biz bahsolunacağız? Haşa böyle şey olur mu? Bizim .için ancak hayat; hayat-ı dünyadır ve dünyanın arkasında başka hayat yoktur» demekle haşri tamamen inkâr ve toprak olmayı hayata münafi zannettiler. Halbuki dünyaya gelmeden evvel toprak olduklarını düşünmüş olsalardı bu inkâra cür'et etmezlerdi. Çünkü; insanın maye-i asliyesi topraktan hasıl olan gıdadan tahassul eden nutfe olduğu için esası toprak olduğu halde dünyada hayat bulunca âhirette de hayat bulacağı evleviyetle sabittir.

***
Vâcib Tealâ haşri inkâr edenlerin sözlerinin bakiyesini beyan etmek üzere :

لَقَدۡ وُعِدۡنَا نَحۡنُ وَءَابَآؤُنَا هَـٰذَا مِن قَبۡلُ إِنۡ هَـٰذَآ إِلآً أَسَـٰطِيرُ ٱلاًوَّلِينَ (83)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ hakkı için biz ve bizden evvel babalarımız şu haşir ve neşirle muhakkak vaadolunduk. tşte şu vaadolunan haşir olmadı, illâ evvel geçenlerin yalanları oldu.]
Yani; toprak olmanın hayata münafi olduğunu iddia ve haşri inkâr etmekle iktifa etmediler ve dediler ki, «biz risâlet davasiyle gelen zat tarafından haşirle vaadolunduğumuz gibi bundan evvel babalarımızda zamanlarının resûlleri tarafından va'adolundular. Şu va'adolunan haşir ve yevm-i kıyamette kabirden kalkmak sözleri olmadı, illâ evvel geçenlerin yalanlandır. Zira; her gelen bununla va'adolunmuş. Maahâza her gelen bununla va'adolunduğu halde gidenlerden hiç bir geri gelen de yoktur. Eğer söyledikleri sözlerin aslı olsaydı şimdiye kadar gidenlerden dirilip geri gelen olurdu. Halbuki kimsenin gelmemesi yalan olduğuna delildir.» İşte hava ve hevesine tâib olan ve şehevatı nefsaniyesine ittibaı akl-i selimin hükmüne tercih eden erbab-ı hava bu gibi sözleri söylemekten çekinmezler ve bu gibi, evhamına tabi olup hayalât üzere itiraz edenlerden dünya hiç bir zaman hâlî kalmamıştır.

3659
***
Vâcib Tealâ müşriklerin haşri inkârlarını beyan ettiği gibi öldükten sonra insanları ihya etmeye kaâdir olduğunu dahi beyan etmek üzere :

قُل لِّمَنِ ٱلاًرۡضُ وَمَن فِيهَآ إِن ڪُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ (84)

buyuruyor.

[Habibim ! Haşrı inkâr eden kâfirleri ilzam için de ki, «Arz ve arz üzerinde olan hayvanat ve sair mahlûkât kimindir, bunları kim icad etti, tasarrufat ve tedbirleri kime aittir? Eğer ilminiz var da bilirseniz bunların halikını bana söyleyin» demekle vahda niyyeti ikrara davet etti.]
سَيَقُولُونَ لِلَّهِ‌ۚ

[Bu suale cevapta onlar «bunların cümlesi Allah'ındır» derler.]

قُلۡ أَفَلاً تَذَكَّرُونَ (85)

[Onlar yer yüzünde mevcud olan mahlûkat Allah'ın olduğunu ve onların ziynetlerini halk ve tedbiri umur eden Allah-u Tealâ olduğunu ikrar edince Yâ Ekremer Rusûl ! Sen onlara «Allah-u Tealâ'nın haşre kudretini inkâr eder de ey müşrikler ! Şu âlem-i mükevvenatı icat ettiğini düşünmez misiniz ve bunları icada kaadir olanın haşre ve neşre kaadir olacağını tezekkür etmez misiniz, iyi düşünseniz de bunları inkâr etmeseniz olmaz mı?» demekle düşünmeden haşri inkârlarından dolayı tevbih et.]
Yani; Haşri inkâr edenlere «arz ve arz üzerinde olan mevcudat kimindir?» yollu sual; Allah'ın olduğunu beyanla verdikleri cevaplariyle kendilerini ilzam için sevkolunmuştur ki «siz nasıl oluyor ki bu âlem-i mükevvenatı ibtidaen Allah'ın halkettiğini ikrar edip duruyorsunuz da âlem-i uhrada ihya ve iadeyi inkâr ediyorsunuz? Bu, tenakuz değil midir ve bu gibi mutenakız sözleri söyler de düşünmez misiniz? Bir taraftan bu kadar âlemi halka kudret-i kâmile sahibi olduğunu iddia ederken diğer taraftan haşre aczini iddia etmek ikisi birbirine zıt ve münafi değil mi?» demektir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu âyette kâfirleri bir kaç cihetle tevbih ve tahkir etmiştir :
B i r i n c i s i ; Arz kimin ve halikı kimdir? demekle cehaletlerine işaret etmiştir.
İ k i n c i s i ; İlminiz ve idrakiniz varsa haber verin bana bunu? demekle idrakten hâli olduklarını iş'ar etmiştir.
Ü ç ü n c ü s ü ; Haşri inkâr eder de düşünmez misiniz9 demekle düşüncesiz behaim menzilinde olduklarını beyanla tevbih etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hak insana düşünmeye liyâkat ve iktidar vermişken o iktidarı sarfetmeyip mühmel ve muattal bırakmak tamiri gayri kabil bir hakikat olduğu cihetle kabahat ve nefsini behaim menziline tenzil etmektir. Zira; insanın behaimden farkı ve imtiyazı, tefekkürledir. Binaenaleyh; tefekkürü olmayan insanın behaimden farkı yoktur.

3660
***
Vâcib Tealâ haşri inkâr edenleri delil-i ahârle ilzam etmek üzere :

قُلۡ مَن رَّبُّ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ ٱلسَّبۡعِ وَرَبُّ ٱلۡعَرۡشِ ٱلۡعَظِيمِ (86)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen haşri inkâr edenlere de ki «Yedi kat göklerin ve arş-ı azimin rabbısı kimdir?»]

سَيَقُولُونَ لِلَّهِ‌ۚ

[Elbette onlar «Bunların cümlesi Allah'ındır» derler.] Çünkü; bunların halikı Allah-u Tealâ olduğundan Allah'ındır demeye mecbur olurlar.

قُلۡ أَفَلاً تَتَّقُونَ (87)

[Habibim ! Bu âlem-i mükevvenatın halikı Allah-u Tealâ olduğunu ikrar edince sen onlara de ki «bu cesim âlemin halikı Allah-u Tealâ olduğunu ikrarınızla beraber haşri inkâr eder de Allah'ın gazabından korkmaz mısınız? Zira; bu inkârınız gazabı mucib olduğundan korkmanız lâzımdır.»]
Yani; Habibim ! Haşri inkâr edenleri ilzam için sen de ki, «ey müşrikler ! Siz haşrın imkânsızlığından bahsedersiniz. Yedi kat göklerin ve onları ihata eden arş-ı âzamin maliki ve rabbisi kimdir, bu kadar cesametle bu âlem-i ulviyi kim halketti, yıldızlarla onu kim tezyin etti ve direksiz üzerinizde kim durdurdu?» Senin şu sualine karşı onlar «semâvatın ve arşın halikı ve rabbisi Allah'tır, mülk onundur ve âlem-i ulvide tasarruf ona mahsustur.» derler ve böyle demeye mecbur olurlar. Zira; Allah'ın gayri bir halik olmadığına sarahat-ı akıl delâlet ettiğinden edna aklı olan kimsenin bu âlemin halikı; Allah-u Tealâ olduğunu ikrara mecburdur. Çünkü; hilafını iddiaya imkân yoktur. Onlar âlem-i ulvinin halikı Allah-u Tealâ olduğunu ikrar edince sen onlara de ki, «siz haşri inkâr eder de Allah'tan korkmaz mısınız? Nasıl oluyor ki pek büyük ve cesim şeyleri halkettiğini ikrar ederken gayet zayıf ve ehven olan insanları ihya edemiyeceğinden bahseder ve Allah-u Tealâ'ya hâşâ aciz nisbet edersiniz.»

3661
***
Vâcib Tealâ arz ve semâvatın halikı olduğunu kıyameti inkâr edenlere ikrar ettirmek suretiyle ilzam ettikten sonra bilcümle mevcudatın halikı ve maliki olduğunu ikrârlarıyla da ilzam etmek üzere :

قُلۡ مَنۢ بِيَدِهِۦ مَلَكُوتُ ڪُلِّ شَىۡءٍ۬ وَهُوَ يُجِيرُ وَلاً يُجَارُ عَلَيۡهِ إِن كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ (88)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen haşri imkânsız görüp inkâr edenlere de ki «Mevcudatın küllisinin mülkü ve tasarrufu kimin elindedir? Halbuki mevcudata mâlik olan zat istediği kimseye yardım eder, her türlü belâyadan kurtarır, gazap ettiği kimseyi onun gazabından kurtaracak yoktur.» Çünkü; Allah'ın azap etmek istediği kimseyi yardım edip azaptan kurtarabilen olamaz. Eğer ilminiz varsa haber verin bana kimdir bunların mâliki?] demekle sual edince :

سَيَقُولُونَ لِلَّهِ‌ۚ

[Onlar «elbette Allah'tır ve bunların mülkü ve tasarrufu Allah'ındır» derler.] Çünkü; mülk Allah'ın olup tasarrufu yed-i kudretinde olduğundan hiç kimsenin inkâra mecali yoktur.
3662

قُلۡ فَأَنَّىٰ تُسۡحَرُونَ (89)

[Habibim ! Onlar cümlesinin mâliki ve halikı Allah-u Tealâ olduğunu ikrar edince sen onlara de ki «bunları ikrarla beraber nasıl aldanmasınız ki haşri inkâr edersiniz ve nereden hileye tutulmuşsunuz ki muktaza-yı akl ü hikmet olan haşri inkâra cür'et ve kütüb-ü semâviyenin mazmununu tekzib edersiniz? Haşrin vukuuna ne gibi mani var ki ikrara yanaşmazsınız.]

بَلۡ أَتَيۡنَـٰهُم بِٱلۡحَقِّ وَإِنَّهُمۡ لَكَـٰذِبُونَ (90)

[Belki biz enbiya-yı kiramı hak ve doğru itikadla getirdik ve müşrikler muhakkak yalancılardır.] Çünkü; Enbiyanın «Allah birdir ve ibâdete müstahaktır, Allah'ın gayri hiç bir kimsenin ve hiç bir şeyin ibâdete iştikakları yoktur, âhiret ve haşr ü neşir vardır» dedikleri hak ve doğrudur ve müşriklerin «putlar ibâdete müstahak ve melekler Allah'ın kızlarıdır ve âhiret yoktur» dedikleri yalan ve bâtıldır. Çünkü; davaları kendi evhamları üzerine müptenidir. Metin bir delile müstenid değildir.

3663
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin yalancı olduklarını beyandan sonra yalanlarını tekid etmek üzere :

مَا ٱتَّخَذَ ٱلله مِن وَلَدٍ۬ وَمَا ڪَانَ مَعَهُ ۥ مِنۡ إِلَـٰهٍ‌ۚ إِذً۬ا لَّذَهَبَ كُلُّ إِلَـٰهِۭ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلاً بَعۡضُهُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ hiç bir veled ittihaz etmedi ve kendisiyle beraber hiç bir ma'bud olmadı. Eğer kendisiyle beraber ma'bud olmuş olsaydı her ma'bud mahlûkuyla temeyyüz eder ve ayrıca kendi mahlûkuna sahib olur ve mahlûkuna gayrın taarruzuna meydan vermez. Binaenaleyh; herkesin mahlûku kendi yanında olurdu. Şu halde birini diğerine tağallup etmekle aralarında muharebe cereyan ederdi.] Halbuki muharebe ve birinin diğerine galebe etmesi gibi bir şeylerin olmaması ilâhta taaddüt olmamasına delâlet eder.

سُبۡحَـٰنَ ٱللهِ عَمَّا يَصِفُونَ (91)

[Ben Allah-u Tealâ'yı müşriklerin isnad ettikleri nekaisin cümlesinden tenzih ederim.]
Yani; kâfirlerin «Allah-u Tealâ veled ittihaz etti» dedikleri yalandır. Zira; Allah-u Tealâ doğmadı ve doğurmadı. Binaenaleyh hiç bir veled ittihaz etmedi. Çünkü; veled; cismin levâzımındandır. Allah-u Tealâ cisim değil ki cismin levazımından olan veled ittihaz etsin ve Allahü Tealâ ile beraber gerek âlemi icadı zamanında ve gerek icadından sonra bir ma'bud ve halik olmadı ve olamaz. Zira; Allah'la beraber ma'bud u âhar bulunmuş olsaydı her ma'bud kendi mahlûkuyla mümtaz olur, diğerinden ayrı gider, her ma'budun icad ettiği memleketi ve sair mahlûkatı ayrı ayrı birer iklim olur ve kendi iklimine sahip olur. Şu halde yekdiğeriyle «sen beri gittin ben öte geldim» demekle muharebe kapıları açılır ve bazısı bazısına galebe eder, âlemin intizamına halel gelir ve âlemde karar ve sükûnet olmazdı. Halbuki bu intizamın devam edip asla halel gelmediği malûmdur. Şu halde İlâhta taaddüt yoktur, müşriklerin isnad ettikleri şeylerden Allah-u Tealâ münezzehtir ve ben de tenzih ederim.
Hulâsa; Allah'ın velede ihtiyacı olmayıp veled ittihaz etmediği, kendisiyle beraber ma'bud-u aharın bulunmadığı, eğer başka ilâh olmuş olsaydı her ilâh kendi mahlûkuyla beraber olup bazısının bazısına galebe edeceği, halbuki âlemde öyle bir galebeyle nizâm-ı âleme bir halel gelmediği.ve Allah-u Tealâ'nın, kâfirlerin tavsif ettikleri nekaisten münezzeh olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin isnâd ettikleri nekaisten münezzeh olduğunu delil-i âherle isbat etmek üzere:

عَـٰلِمِ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَـٰدَةِ فَتَعَـٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِڪُونَ (92)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ gaaibi ve hâzırı bilir. Binaenaleyh; müşriklerin isnad ettikleri nekaisten, veled ittihazından, şerik ve nazîrden Allahü Tealâ yüce oldu ve teali buyurdu.] Çünkü; Allah'ın gayrileri gerçi hazır olan şeylerden bazılarını bilirlerse de gaaib olan şeyleri bilmediklerinden menfaatları tekâmül edemez ve bundan dolayı bir çok zarara uğradıkları dahi olur. Çünkü; akıbetini bilmiyerek başlar. Şu halde gaaibi bilmeyen bir kimse hiç bir zaman gaaibi bilen kimseye şerik olamaz. Binaenaleyh; gaaibi büen vacib'ül vücud kendine nekais isnad eden müşriklerin hallerini bilir ve onların cezalarını vereceğine bu âyetle işaret olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ müşriklerden kat'ı alâka ederek Rabbisine münacatta bulunmasını resûlüne tavsiye etmek üzere :

قُل رَّبِّ إِمَّا تُرِيَنِّى مَا يُوعَدُونَ (93)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen bize tazarru suretiyle «Ya Rabbi ! Müşriklerin vaadolundukları azabı elbette sen bana göster» de.]

رَبِّ فَلاً تَجۡعَلۡنِى فِى ٱلۡقَوۡمِ ٱلظَّـٰلِمِينَ (94)

[«Ya Rabbi ! Beni kavm-i zâlimler içinde kılma ve onlarla beraber bulundurma» demekle zâlimlerle bulunmamam bizden iste.]

وَإِنَّا عَلَىٰٓ أَن نُّرِيَكَ مَا نَعِدُهُمۡ لَقَـٰدِرُونَ (95)

[Halbuki biz onlara vaadettiğimiz azabı sana göstermeğe kaadiriz. Elbette gösteririz sende görürsün.]

ٱدۡفَعۡ بِٱلَّتِى هِىَ أَحۡسَنُ ٱلسَّيِّئَةَ‌ۚ

[Habibim ! Onların seyyielerini muharebe ve münazaadan daha güzel delail-i kafiyeyle defet.]

نَحۡنُ أَعۡلَمُ بِمَا يَصِفُونَ (96)

[Zira; onlar m sana isnat ettikleri şeyleri ve seni neyle tavsif ettiklerini biliriz.]
Yani; Resûlullah müşriklerin ezalarından dilğir olunca Cenab-ı Hak Resûlüne «Ya Rabbi ! Müşriklerin vaadolundukları azabı bana göster ve beni kavm-i zalime mukarin kılma» demekle duâ etmesini tavsiye ettikten sonra onlara vaadettiği azabı Resûlüne göstermeğe kaadir olduğunu beyanla elbette göstereceğine işaret etmiştir. Bundan sonra Cenab-ı Hak resûlüne muharebeden daha keskin ve daha güzel delillerle onların küfürlerini defetmesini emirle beraber kendisi Resûlüne yaptıkları ezayı bildiğini beyanla intikamını alacağına işaret etmiştir.
Vâcib Tealâ Resûlü masum olduğu cihetle zâlimlerle muazzep olmıyacağını bildiği halde ubudiyetini izharla tevazuun ve Cenab-ı Hakka her şeyde ilticanın lüzumuna işaret için Resûlüne zalimlerle azap olunmamasını istirham etmesini emir buyurmuş ve tazarru'da mübalağa için rabb lâfzı iki kere' zikrolunmuştur. Kusuru olmayan kimseleri bazı kere zalimlerin şeameti ihata ettiğine işaret için ümmetine talim olmak üzere Cenab-ı Hak Resûlüne tazarru'yla emretmiştir. Çünkü; zâlimler içinde bulunan mazlumlar zâlimlerin zulmüne sükût ettiklerinden zâlimlere nazil olan belâya ile onların da mübtelâ oldukları âlemde çok kere vuku bulan hadisattandır.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile (İbni Abbas) hazretlerinin rivayetine nazaran a h s e n le murad; kelime-i tevhid ve s e y y i e yle murad; şirktir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ya Ekremer Rusûl ! Sen kelime-i tevhidle müşriklerin şirkini defet ve o yolda mukabelede bulun] demektir. Binaenaleyh; sen onlardan iraz ve seyyielerine iyilikle müdâfaa ve mukabele et. Çünkü; kötülüğe iyilikle mukabele olunursa onların temerrüd ve inad damarlarını yumuşatmak suretiyle insafa gelmek ihtimalleri vardır.
Cenab-ı Hakkın Resûlüne emri ümmetine dahi emir olduğu cihetle kötülüğe iyilikle emir, bizlere de emir olduğundan bizim de kötülüğe karşı iyilikle mukabele etmemiz lâzımdır. Lâkin Beyzâvî'nin beyanı veçhile kötüye iyiliğin; dinde zaaf ve gevşeklik icab etmemesi şarttır. Çünkü; kötüye iyilik o kötünün kötülüğünün tezayüdüne ve tuğyanına sebep olursa o zaman kötülüğe kötülükle mukabele lâzımdır. Eğer a h s e n le murad; emr-i bilma'ruf ve s e y y i e yle murad; münker olursa manâ-yı nazım: [Habibim sen emr-i bilma'rufla münkerâtı defet.] demektir.
Tefsir-i Hâzin'de bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olduğu rivayet olunmaktaysa da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet, esah olan mensuh değil muhkemdir. Çünkü; Emr-i dine zarar vermiyecek ve mürüveti ihlâl etmiyecek derecede fâsık olan kimselere mudarat etmek meşru'dur. Bu âyet de sûret-i meşruada müdarat ile emirdir. Zira; alelekser kötüye kötülükle mukabelenin neticesi fena olduğu ve müdaratın neticesi de iyi olduğu görülmektedir.

***
Vâcib Tealâ Resûlüne müşriklerle ne gibi muamele olacağını beyandan sonra istiazeyle emretmek üzere :

وَقُل رَّبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنۡ هَمَزَٲتِ ٱلشَّيَـٰطِينِ (97) وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَن يَحۡضُرُونِ (98)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen bize münşeatında de ki «Ey benim Rabbim ! Ben şeytanların vesvesesinden sana sığınır ve iltica ederim. Beni onların şerrinden muhafaza et Ya Rabbi ! Vesvese için onların bana hazır olmalarından da sana sığınırım. Binaenaleyh; gerek vesveselerinden ve gerek vesvese için hazır olmalarından muhafaza etmeni istirham ederim» demekle münacatta bulun ki şeytandan mahfuz kalasın.]
Yani ya Ekremer Rusûl ! Sen de ki «Ya Rabbi beni namazımda ve Kur'anı tilâvetimde ve sana arz-ı hâcât için münacatımda şeytanların vesvesesinden ve benim huzuruma onların hazır olmalarından sana iltica eder sığınırım» demekle dergâhımıza müracaat et.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile h e m e z a t ; şeytanın vesveseleridir. Şeytanın çok vesvese ettiğine ve vesvesesinin bir çok çeşitleri olduğuna işaret için (هَمَزَٲتِ) cemi' sığasiyle varid olmuştur. Çünkü; şeytanın kıyamete kadar insanları iğva edeceğine yemin ettiğinden mühim işlerde ve sekerat-ı mevt gibi müzayaka anlarında şaşırtmak için insanın etrafını çevirmekten ve defaatla müracaat etmekten hali kalmadığına binaen Cenab-ı Hak kullar için şeytanın şerrinden Rablarının inayet ve himayesine iltica lâzım olduğunu talim etmiştir. Şu halde şeytan insanı azdırmak için her saatte fırsat gözetmekte olduğundan ona mukabele olmak üzere insan da her zaman Rabbisinden istirham üzere bulunmalı. Şu kadar ki burada hitab zahirde Resûlullah'a ise de hakikatte ümmetinedir. Zira; Resûlullah'ın ins ü cinnin şeririnden masuniyeti ve kendinin masum olması te'minat-ı ilâhiye altında olduğu halde Resûlüne istiazeyle emrediyor ki ümmetinin daha ziyade iltica ve istiazeye muhtaç olduklarını beyan etmektir. Binaenaleyh insan için her zaman şeytanın şerrinden istiaze ve Rabbısına iltica etmek vazife-i diniyedir.

***
Vâcib Tealâ kâfirin küfrünün devam edeceği zamanın nihayesini beyan etmek üzere :

حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَ أَحَدَهُمُ ٱلۡمَوۡتُ قَالَ رَبِّ ٱرۡجِعُونِ (99) لَعَلِّىٓ أَعۡمَلُ صَـٰلِحً۬ا فِيمَا تَرَكۡتُ‌ۚ

buyuruyor.

[Onlar küfürlerinde devam ederler. Hatta onlardan birine 3668 ölüm geldiğinde «Ya Rabbi ! Ruhumu kabziçin gelen melekleri benden döndür ve hayatım bir müddet devam etsin me'mul ki terkettiğim dünyada amel-i salih işler azaptan kurtulurum» demekle ecelinin te'hirini ister.]

كَلآٓ‌ۚ إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَآٮِٕلُهَا‌ۖ

[Fakat onun te'hirini istemesi doğru değildir. Zira; ric'atine dair onun ağzından çıkan bir kelimedir, onu söyleyen de odur.]
Çünkü; hasret ve nedamet her tarafını ihata ettiğinden zaruri söylenen bir sözdür. Zira; rûhunu kabza gelen meleklerin rûhunu almadan geri gitmeleri mümkün değildir. Fakat bir sözdür, o âsi kimse şaştığından onu söyler.
Yani; kâfirlerin küfrü vefat edecekleri zamana kadar devam eder, Hatta onlardan birine ölüm geldiğinde Cenab-ı Hakka iltica eder ve «Ya Rabbi ! Beni dünyaya döndür ve bir müddet rûhumu kabzetme. Me'mul ki ben terkedeceğim dünyada zayi ettiğim îmanı ve sair a'mal-i salihayı işlerim» demekle ecelinin te'hirini ister. Halbuki hal ü şan onun istediği ve söylediği gibi değildir. Zira; «beni dünyaya döndür» demek; bir kelimedir ki o kelimeyi ancak o âsi olan kimse söyler fakat hiç tesiri olmadık bir sözdür. Çünkü; onun o dakikada rûhunun kabzına irade-i İlâhiye teallûk ettiğinden iradenin hilafını istemekte fayda yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette (رَبِّ ٱرۡجِعُونِ) deki hitap; Cenab-ı Hakkadır. Gerçi (ٱرۡجِعُونِ) cemî' ise de vahid-i muazzamdan cem'ile tabir lisan-ı arapta câridir, bu da o kabildendir. Şu halde «Ya Rabbi ! Beni döndür» demektir ki ömrünün bir müddet daha uzamasını istemektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âsi olan kimse muhtazar iken melekler rûhunu kabza gelerek hasret her tarafını ihate edip azabı muayene ettiği zamanda şaştığından ömrünün bir müddet daha uzayıp rûhunu kabziçin gelen melekleri Cenab-ı Hakkın geri çağırmasını istirhamdan ibarettir. Yahud şu talep yevm-i kıyamette azab-ı Cehennemi müşahede ettiği zamanda vukuu bulacaktır, lâkin bu taleplerden hiç birisinin fayda etmiyeceğini beyan için Cenab-ı Hak «bu bir kelime-i mücerrededen ibarettir. Onu âsi olanlar söylerler ve bir faideyi müfid olmaz» buyurmuştur.
(فِيمَا تَرَكۡتُ‌) T e r k e t t i ğ i ş e y le murad; dünya ve dünyadan terkettiği emvalidir. Yani «döndür beni Ya Rabbi ! Dünyada amel-i salih işleyeyim ve terkettiğim emvalin zekâtını ve sadakasını vereyim işlediğim ve ifsad ettiğim amelleri islâh edeyim» demektir.

وَمِن وَرَآٮِٕهِم بَرۡزَخٌ إِلَىٰ يَوۡمِ يُبۡعَثُونَ (100)

[Onlar dünyaya dönmesini isteseler de dönemezler. Çünkü; onların önlerinde bir ma'ni var ki o ma'ni bunların ba'solunacakları güne kadar ricatlerine set çekmiştir.] Binaenaleyh; dünyaya dönmekle zayi ettikleri amelleri tedarik etmeleri mümkün değildir.
Yani; âsilerin sekerat-ı mevtinde dünyaya dönmelerini istemeleri faydasızdır. Zira; onların rûhları kabzolununca önlerinde ölümle kıyamet arasından ibaret olan bir berzah vardır. Binaenaleyh; onlar ba'solunacakları güne kadar hayat bulamazlar. Yevm-i ba'sta bir hayata rucu' ederler ki o da hayat-ı âhirettir. Şu halde Nisâbûrî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile «Yevm-i ba'sa kadar hayata ma'ni bir berzah var» demek bilkülliye ümitlerini kesmektir ki yevm-i ba'sta dünyaya ricat mümkün değildir. Çünkü; dünya yoktur ki dünyaya rücu' olsun.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyamete işaretten sonra kıyamette cereyan edecek ahvali beyan etmek üzere :

فَإِذَا نُفِخَ فِى ٱلصُّورِ فَلآً أَنسَابَ بَيۡنَهُمۡ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ وَلاً يَتَسَآءَلُونَ (101)

buyuruyor.

[İsrafil tarafından sûra üfürüldüğünde insanlar arasında neseple iftihar yoktur. Zira; o günde neseb, hasep ve saire gibi dünya 3670 şerefinin hükmü olmadığı cihetle bu gibi şereflerin asla revacı olmaz. O günün şiddet ve dehşetinden hiç kimse diğer kimsenin halinden soramaz.] Zira; herkes kendi derdiyle meşguldür. Hatta baba evlâdın ve evlât babasının hâlinden sual etmesi mümkün olamaz.

فَمَن ثَقُلَتۡ مَوَٲزِينُهُ ۥ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ (102)

[Herkesin hal-i perişanisi birbirinin halini sormaya meydan bırakmayınca sevabı ve hayratına aid olan mizanları ağır olan kimseler ancak fevzü felah buluculardır.]
Yani; Emvâtın kabirlerinden kalkmaları için İsrafil sûra üfürdüğünde insanlar arasında o günde asla nesebe itibar olunmaz. Çünkü; O günün şiddeti icabı herkes kendi derdiyle meşgul oldukları cihetle beyinlerindeki karabete ve nesebe riayet olmadığı gibi birbirinin halini sormaya bile dermanları olamaz. Zira; herkesin kendi derdiyle meşguliyeti başkasının derdini sormaya zaman ve meydan bırakmaz ki sorabilsin. Bunun numuneleri umumî seferberlik zamanında görülmüştür ki hiç bir kimse diğerinin derdini sormaya vakit bulamamış ve herkes kendi derdiyle meşgul olmuştur. Halbuki dünya meşguliyeti O günün şiddetine hiç kıyas kabul etmez. İşte O günde sevabinın çok olmasıyla mizanı ağır olan kimseler kurtulacaktır.
Kazî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kıyamette insanların birbirinin halinden sual edemiyecekleri beyan olunması diğer âyetlerdeki birbirinin hallerinden sual edeceklerini beyana münafi değildir. Çünkü; kıyamette birçok dereceler, mevkifler ve mutaadit merhaleler olduğu cihetle âyetler arasında tenakuz yoktur. Zira; bu dünyada olduğu gibi bazı mahallerde birbirinin halinden suale zaman bulamazlar ve diğer mahalde suale ve konuşmaya vakit bulur. Ariz ve amik konuşurlar. Meselâ kabirlerinden kalkınca herkesi istilâ eden dehşet birbirinin halinden suale mâni olur. Bu âyet o zaman o mahalde sual edemiyeceklerini beyan eder. Hz. Âişe (R.A.) nm Resûlullah'tan rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah «Nâs kıyamette üç mahalde zühul eder.
B i r i n c i s i ; Herkesin kitabı eline verilirken,
İ k i n c i s i ; Ameli tartılırken,
Ü ç ü n c ü s ü ; sırattan geçerken. Bu üç mevzide herkes kendi derdiyle meşgul olur, gayrin halinden bahse mecali olmaz» buyurmuştur. Amma sıratı geçip Cennete girince herkes yekdiğerinin halinden sual eder. Şu halde âhirette insanların birbirinin halinden sual edeceklerine dair olan âyetler kıyametin bazı mevkiflerine ve Cennete mahmuldür. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Zira: Tenakuzun şartı; kaziyyelerin zamanları ve mekânları bir olmaktır. Kıyamette insanların birbirinin halinden sual edip etmiyeceklerine dair olan âyetlerin zamanları ve mekânları ayrıdır.
Beyzâvî'nin işareti veçhile bu âyette nesebi nefiy; nesebin menfeatını nefyetmektir. Binaenaleyh; neseb sebebiyle dünyada birbirlerine olan muavenet kabirden kalkınca olamıyacaktır. Şu halde neseple iftiharda da bir fayda yoktur. Hatta o günde oğul babadan ve baba oğuldan, kardeş kardeşten ve zevç zevceden firar ettikleri gibi o günde birinin diğerinden alacağı olsa onu almakla ferah eder asla hatır bilmez.

***
Vâcib Tealâ mizanı ağır olanların felah bulacaklarını beyandan sonra mizanı hafif olanların ehl-i Cehennem olacaklarını beyan etmek üzere:

وَمَنۡ خَفَّتۡ مَوَٲزِينُهُ ۥ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ فِى جَهَنَّمَ خَـٰلِدُونَ (103)

buyuruyor.

[Günahı ağır olmakla sevabı hafif olan ve mizanları hafif gelen kimseler şol kimselerdir ki onlar nefislerine zarar ettiler, hatta Cehenneme dahil oluncaya kadar masiyete devam ettiklerinden onlar ebediyyen Cehennemde kalacaklardır.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile m i z a n la murad; a'malin tartıldığı mizan olduğu gibi nefsi a'mal olmak ihtimali de vardır. Çünkü; bazı ahadis-i celilede a'mal-i hasanenin suret-i hasenede bir cism-i nûranî olarak mizanın sağ tarafına ve a'mal-i kabihanın bir cismi zulmanî suretinde mizanın sol tarafına konarak tartılacağı ve hangi taraf ağır gelirse ona itibar olunacağı mervidir. Kâfirlerin zararları nefs-i azaba müstahak olmakla olduğu gibi Cennetteki makamlarını Cehennem azabına değişmekle dahî hüsrandadırlar. Çünkü; her kulun Cennet ve Cehennemde birer makamı bulunup hangisine istihkak kesbederse diğerini terkedeceğine ve o terkettiği makama diğer birinin varis olacağına dair tafsilât bu sûre'nin evvelinde sebketmiştir.

3672
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hüsranını ve Cehennemde muhalled kalacaklarını beyan ettiği gibi Cehennemdeki suret-i kabihalarını dahi beyan etmek üzere :

تَلۡفَحُ وُجُوهَهُمُ ٱلنَّارُ وَهُمۡ فِيہَا كَـٰلِحُونَ (104)

buyuruyor.

[Mizanı hafif olan âsilerin yüzlerini Cehennem ateşi yakar ha'buki onlar Cehennemde yüzlerini pürterirler.]
Yani; kâfirler Ceheneme girince yüzlerini şiddetle Cehennem ıteşi yakar ki onların üst ve alt dudakları yerlerinden sıyrılır ve ateşin şiddetinden o deriler büzülür bir araya toplanır. Binaenaleyh; yüzlerinde ekşilik ve çirkinlik hâsıl olur, bakılmaz bir hale gelir. Bu halin ufacık bir numunesi kebapçının kızartmış olduğu başlarda görülür ve onlarda olan sırtarıklık Cehennemde yanacak yüzlere bir numune olabilir. Mamaafih Cehennem ateşi dünya ateşiyle kıyas kabul etmediği gibi ölmüş hayvan başı da Cehennemde yanmış sağlam insan başına kıyas kabul etmez.
(تَلۡفَحُ) ; şiddetle ateş yakar demektir. (كَـٰلِحُونَ) k ü l u h ; ateşin şiddetle yakmasından dudaklarını ve dişlerinin üzerinden sıyrılıp dişlerinin açığa çıkmasıdır ki ona lisanımızda sırtarına ve pürterme denir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cehennemin hallerini beyan ettiği gibi Cehenneme girdiklerinde taraf-ı ilâhiden ehl-i Cehenneme tekdir suretiyle varid olacak hitabı beyan etmek üzere :

أَلَمۡ تَكُنۡ ءَايَـٰتِى تُتۡلَىٰ عَلَيۡكُمۡ فَكُنتُم بِہَا تُكَذِّبُونَ (105)

buyuruyor.

[Benim âyetlerim sizin üzerinize tilâvet olunup da siz de o âyetleri tekzib etmediniz mi?]
Yani; kâfirler Cehennem azabında yanıp ıztırapları tezâyüt edince Cenab-ı Hakka şikâyet ve feryat etmeleri üzerine taraf-ı İlâhiden tekdir tarikıyla denilir ki «Ey Ehl-i Cehennem bizim kudretimize ve emvatı haşredeceğimize, Cennete ve Cehenneme delâlet eden âyetlerimiz resûller vasıtasiyle sizin üzerinize tilâvet olunup tebliğ olunmadı mı, onların tebliğleri üzerine siz o âyetleri tekzip etmediniz mi, bu âyetler taraf-ı İlâhiden değildir, demediniz mi ve şu müptelâ olduğunuz azapları inkâr etmediniz mi? İşte o inkâr ettiğiniz azap şimdi size lâhik oldu. Binaenaleyh; sizin için necat yoktur» demekle bab-ı İlâhiden tart ve şikâyetleri reddolunur.
Hulâsa; mizanı hafif olan kimsenin Cehennemde muhalled olarak yanacağı cihetle nefsine zarar ettiği, Cehennem ateşinin yüzlerini yakacağı, onların yüzlerinin derileri yüzülmek ve dişleri meydana çıkmakla pürtereceği ve taraf-ı İlâhiden «âyetlerimiz tilâvet olunup tekzip etmediniz mi?» denmekle tekdir olunacakları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Cehennem tekdir olunduktan sonra tekrar müracaat edeceklerini beyan etmek üzere :

قَالُواْ رَبَّنَا غَلَبَتۡ عَلَيۡنَا شِقۡوَتُنَا وَڪُنَّا قَوۡمً۬ا ضَآلِّينَ (106)

buyuruyor.

[Ehl-i Cehennem «Ey bizim Rabbimiz ! Bizim üzerimize şekavettiniz galebe etti. Biz tarik-ı Haktan çıkmış bir kavimdik» derler.]

رَبَّنَآ أَخۡرِجۡنَا مِنۡہَا فَإِنۡ عُدۡنَا فَإِنَّا ظَـٰلِمُونَ (107)


[«Ey bizim Rabbimiz ! Bizi Cehennemden çıkar. Eğer biz eski halimize tekrar avdet edersek muhakkak nefsimize zulmederiz» demekle Cenab-ı Hakka ilticada bulunurlar.]
Yani; kâfirler Vâcib Tealâ'nın «benim âyetlerim sizin üzerinize tilâvet olunmadı mı ve siz tekzib etmediniz mi?» gibi tekdirini işittikten sonra tazarru tarikıyla derler ki «Ey bizi nimetleriyle terbiye eden Rabbimiz ! Dünyada şekavetimiz ve şehevat-ı nefsaniyemiz bizim üzerimize galebe etti, nefsimizin arzusuna ittiba ettik, yoldan çıkmış ve delâleti irtikâb etmiş bir kavmolduk. Kusurumuzu itiraf ediyoruz. Şu halde ey bizim Rabbimiz ! Sen bizi Cehennemden çıkar. Eğer biz eski halimize avdetle şekaveti irtikâb edersek nefsimize zulmetmiş oluruz. Zira şekavet; azaba sebep olduğu cihetle şekaveti irtikâb etmek nefse zulüm ve aynı azaptır» demekle kusurlarını itirafla Cenab-ı Hakka yalvarır ve Cehennemden kurtulmalarını isterler.

***
Vâcib Tealâ onların istirhamlarını beyan ettiği gibi onlara vereceği cevabı da beyan etmek üzere :

قَالَ ٱخۡسَـُٔواْ فِيہَا وَلاً تُكَلِّمُونِ (108)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ «sükût edin Cehennemde, bana bir daha söylemeyin» demekle reddeder.]

إِنَّهُۥكَانَ فَرِيقٌ۬ مِّنۡ عِبَادِى يَقُولُونَ رَبَّنَآءَامَنَّافَٱغۡفِرۡلَنَاوَٱرۡحَمۡنَاوَأَنتَ خَيۡرُ ٱلرَّٲ حِمِينَ (109)

[Dünyada hâl ve şan şöyle olmuştu ki bizim kullarımızdan bir fırka vardı, onlar «Ey bizim Rabbımız ! Biz îman ettik binaenaleyh; sen bizim günahlarımızı mağfiret et ve bize merhamet buyur. Zira sen; ihsan eden merhamet sahiplerinin hayırhsısın» demekle münacaatta bulunur.]

فَٱتَّخَذۡتُمُوهُمۡ سِخۡرِيًّا حَتَّىٰٓ أَنسَوۡكُمۡ ذِكۡرِى

[Onların yalvarmalarına karşı Cenab-ı Hak buyurur ki «Siz bize tazarru ve niyaz eden halis kullarımızı maskara ittihaz ettiniz. Hatta istihzada o kadar ileri gittiniz ki onları istihza ile iştigaliniz size benim zikrimi unutturdu.»]

وَكُنتُم مِّنۡہُمۡ تَضۡحَكُونَ (110)

[Halbuki siz onların ibadetlerine ve bize yalvarmalarına mutaallik hallerinden gülerdiniz.]
إِنِّى جَزَيۡتُهُمُ ٱلۡيَوۡمَ بِمَا صَبَرُوٓاْ

[O hâlis kullarımın sizin ezalarınıza sabırları sebebiyle bu gün onları ben güzel ceza ile cezalandırdım.]

أَنَّهُمۡ هُمُ ٱلۡفَآٮِٕزُونَ (111)

[Zira «Onlar; ancak fevzü felah bulup kurtulmuşlardır» demekle onları reddeder.]
Yani; kâfirlerin Cehennemde Cenab-ı Hakka yalvarmalarına karşı onları tahkir etmek üzere kemâl-i hakaret ve ihanetle «sükût edin Cehennemde ve bana bir daha söz söylemeyin. Zira; siz Cehennemden çıkamryacağınız gibi azabınız da tahfif olunmaz. Şu halde beyhude çağrışıp bağrışmayın ve siz kendi kusurunuzu itiraf ederken nasıl oluyor ki azaptan kurtulmak istersiniz» demekle Cenab-ı Hak müracaatlarını reddeder ve reddinin sebebinde şunu da beyan eder ve der ki «dünyada hal ü şanınız benim 3678 kullarımdan bir fırka bize yalvarır ve derlerdi ki (Ey bizim Rabbimiz ! Biz îman ettik. Binaenaleyh; bizi mağfiret et ve merhametinle ihsan et. Zira sen; ihsan edenlerin hayırlısısın) demekle tazarru' ederlerdi. Onların bu tazarru'ları sebebiyle siz onları maskara ittihat etmiştiniz. Halbuki o vakit onlarla beraber sizin de îman etmeniz lâzımdı. îman etmediğiniz gibi îman edenleri de istihza ettiniz ve istihzanızı o kadar ileri götürdünüz ki onunla meşguliyetiniz bizim zikrimizi size unutturdu ve hatta siz onların ibadetlerine ve zikirlerine gülüyordunuz. Şimdi feryadınızda bir fayda yoktur. Zira; feryadınızın fayda edeceği zaman geçmiştir. Bu gün ben sizin istihza ettiğiniz kullarımı sabırları sebebiyle güzel ceza ile cezalandırdım. Çünkü onlar; ancak fevzü necat buluculardır» demekle ehl-i Cehennemin feryatlarını reddeder. Vâcib Tealâ'nın bu cevabı kâfirlerin yalvarmalarına karşı azap üzerine azaptır. Çünkü; kâfirlerin âbidleri istihzaları, haklarında aynı azap olduğunu beyanla beraber onların istihzalarının istihza ettikleri abitler hakkında terfi-i derecat olduğunu dahî beyan vardır. Halbuki onlar istihza ettikleri kimseleri insandan bile addetmez ve hiç bir şeyi münasip görmezlerdi. Şu halde kendi azapları olduğu gibi gayet ehemmiyetsiz addettikleri hasımlarını nimet içinde istedikleri nimetlerle mütenaim olarak görmek ve kendilerini felâket içinde perişan bir halde bulmak felâket üzerine felâkettir.
(احسؤا) H i s a ' ; köpeği hakaretle azarlamak ve havlamaktan men'etmektir. Burada ehl-i Cehennemi şiddetle tekdir ve sükût etmelerini emretmektir ki onların fezi' ve feryatlarının temadisine nihayet vermektir.
(Abdullah b. Ömer) hazretleri «ehl-i Cehennem uzun müddet Cehennemin hazinedarına yal vardıktan sonra hazinedarın; (siz burada kalacaksınız) cevabını vereceği ve. badehu bu âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakka yalvarıp taraf-ı İlâhiden gazabla (sükût edin söz söylemeyin) diye konuşmaktan men'olunurlar» buyurmuştur.
işte bu âyette beyan olunduğu veçhile her şeriatta o şeriatla amel eden ve şeriata sağlam sarılıp ahkâmını yerine getiren salîh kullar olduğu gibi onların zıddına bir takım fasıklar ve asiler dahî bulunur ki kendileri şeriat tanımadıkları gibi şeriatı tanıyanları ve ibadet edenleri istihza ve onların ibadetlerine gülmekten de hâlî kalmazlar. Hatta o kadar merak ederler ki her işlerini terkederek şeriat aleyhine söz söylemek ve erbab-ı şeriatı eğlence yapmaktan zevk alırlar ve onunla vakit geçirirler ve bu muamelelerini kendilerine bir şeref addederler. Bu gibi ahval insanlar arasında her zaman âlemde cari olan şeylerdendir. Ve elyevm bu gibi insanlar vardır ve bu haller görülmektedir. Yani; abid ve fasık mevcut olup ahitlerle eğlenmekle ve ibadetlerine gülmekle telezzüz eden fasıklar her yerde mevcuttur. Binaenaleyh; bu gibi ahkâm-ı şeriatla oynayanların âhirette nedametlerini ve görecekleri azap üzerine fezi' ve feryatlarına alacakları cevabı Cenab-ı Hak bu âyetlerde beyan buyurmuştur ki bu gibi ahvale cür'et edenleri tehdit etmiştir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin «bizi dünyaya bir daha dönderin» dediklerine cevabı beyan etmek üzere :

قَـٰلَ كَمۡ لَبِثۡتُمۡ فِى ٱلاًرۡضِ عَدَدَ سِنِينَ (112)

buyuruyor.

[Onların dünyaya dönmek istediklerine cevap olarak taraf-ı İlâhiden «dünyada ve yer yüzünde kaç sene eğleştiniz» demekle dünyada geçirdikleri ömürden sual olunurlar.] Bu suale cevapta onlar :

قَالُواْ لَبِثۡنَا يَوۡمًا أَوۡ بَعۡضَ يَوۡمٍ۬ فَسۡـَٔلِ ٱلۡعَآدِّينَ (113)

[«Şu âhiretin uzun müddetine nisbetle dünyada bir gün veyahut bir günün bazısı kadar bir müddette yaşadık zannederiz. Çünkü; müptelâ olduğumuz azabın ıztırabı bize dünyada eğleştiğimiz müddetin miktarını unutturdu. Bizimle dünyada bulunup Cennete girerek sürür içinde bulunanlar ! Bizim amelimizi ve ömrümüzü muhafazaya me'mur olup sayan meleklerden sual et» demekle cevap verirler.] Bu suali onlara soran Vâcib Tealâ'dır veyahud Vâcib Tealâ tarafından me'mur olan meleklerdir.

***
Vâcib Tealâ onların şu cevaplarına karşı sual eden kimsenin tekrar cevabını beyan etmek üzere :

قَـٰلَ إِن لَّبِثۡتُمۡ إِلاً قَلِيلاً۬‌ۖ لَّوۡ أَنَّكُمۡ كُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ (114)

buyuruyor.

[«Siz müstahak olup içinde bulunduğunuz azabin ebeden devam edeceğini bilmiş olsanız o ebediyete nisbetle dünyada yaşamadınız ancak az bir müddet yaşayıp durabildiniz» demekle cevap verir.] Çünkü; dünyada bir kimse ne kadar uzun müddet dursa âhiretin müddetine nisbetle hiç yok gibidir.

Şu sual olunan müddet dünyada ömürlerinin müddeti midir veya kabirde yattıklarının müddeti midir? İhtilâf varsa da esah olan dünyada ömürlerinin müddetinden sual olduğu Fahr-i Râzi'nin cümle-i beyanatındandır.

***
Vâcib Tealâ kıyamette insanlar üzerine câri olacak ahvali beyandan sonra kıyametin vücuduna delâlet eden delilleri beyan etmek üzere :

أَفَحَسِبۡتُمۡ أَنَّمَا خَلَقۡنَـٰكُمۡ عَبَثً۬ا وَأَنَّكُمۡ إِلَيۡنَا لاً تُرۡجَعُونَ (115)

buyuruyor.

[Siz gaflet eder de zanneder misiniz ki biz sizi abes olarak halkettik ve zanneder misiniz ki siz bizim huzur-u manevimize irca olunmazsınız? Bu zannınız fasittir?]
Yani; ey asiler ! Siz kemâl-i gaflette devam eder de bizim sizi 3679 oyuncak ve abes olarak halkettiğimizi mi zannedersiniz? Bizim huzurumuza rucu etmiyeceğinizi ve işlediğiniz amalinizden sual olunmayacağınızı mı zanedersiniz? Bu zanlarınız bâtıldır. Zira; hiç bir şeyi abes olarak halketmediğimiz gibi bilhassa insanlar abes ve mühmel olarak halkolunmamıştır. Binaenaleyh; şeriatın ahkâmını kabul, ibâdat ve taâtla mükellef olduğunuz gibi her halde a'maliniz in hesabını görmek ve cezasını almak için siz bizim huzurumuza geleceksiniz. Çünkü; eğer insanlar bizim huzurumuzda hesap vermese muti' ile âsi, sıddıkla zındık, mü'mnile kâfirin beyinlerinde fark olmamak lâzım gelir. Bu ise adalete münâfîdir. Çünkü; adalet mazlumun intikamım zâlimden almak, itaat edene sevap vermek ve âsiye azap etmektir. Yoksa iyi ve kötünün müsavi tutulması adalet değildir.
Hulâsa; insanlar behayim gibi tekliften, sevap ve azaptan hâlî olarak halkolunmayıp belki dar-ı dünyada teklif, dar-ı dünyadan dar-ı âhirete muhasebe vermek, amelinin cezasını görmek için intikal etmek; itaat edenlere sevap ve isyan edenlere azap olmak için halkolunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

فَتَعَـٰلَى ٱلله ٱلۡمَلِكُ ٱلۡحَقُّ‌ۖ لآً إِلَـٰهَ إِلاً هُوَ رَبُّ ٱلۡعَرۡشِ ٱلۡڪَرِيمِ (116)

[Hak ve sabit ve cümle mahlûkata mâlik olan Allah-u Tealâ abes halketmekten, insanları tekâliften muaf ve mühmel kılmaktan tenezzüh ve teali etti ve yüce oldu. Zira; cümle mevcudatın malik-i hakikisi ve ma'budün bilhakkıdır. Çünkü; ma'budün bilhak olmadı, ancak arş-ı kerimin Rabbisi oldu.] Gerçi müşrikler Allah'ın gayri ma'butlar ittihâz eder ve ariyet olarak mülk sahipleri varsa da hiç birisine itibar yoktur. Binaenaleyh; cümlenin ibadetine müstehak Allahü. Tealâ olduğu gibi cümle mülk de Allah'ındır. Çünkü; Allahü Tealâ sabit, dâim ve zevali yoktur.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetini isbattan sonra şirkedenleri tehdit etmek üzere:

وَمَن يَدۡعُ مَعَ ٱللهِ إِلَـٰهًا ءَاخَرَ لاً بُرۡهَـٰنَ لَهُ ۥ بِهِۦ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ ۥ عِندَ رَبِّهِۦۤ‌ۚ

buyuruyor.

[Eğer bir kimse Allah'la beraber Allah'tan başka ma'but ittihaz ederek ibadetle vücudunu itikad ederse o kimse için ma'bud-ü âhar isbatına delil yoktur. Binaenaleyh; o kimsenin bu batıl itikadının hesabı onun rabbısı indindedir. Şu halde Allah-u Tealâ onun cinayetine göre cezasını verir.]

إِنَّهُ ۥ لاً يُفۡلِحُ ٱلۡكَـٰفِرُونَ (117)

[Zira; kâfirler felah bulup azaptan kurtulamazlar.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak sûre'nin bidayesinde mü'minlerin felah bulacaklarını ve nihayesinde kâfirlerin felah bulmayacaklarını beyanla bidayetinde ve nihayetinde iki fırkanın encam-ı hallerini beyanda hüsn-ü münasebete riayet buyurmuştur.

Ayet; üç hükmü hâvidir:
B i r i n c i s i ; Allah'dan başka ma'budun vücudunu itikad eden kimsenin başka mab'udun vücudunu isbata delil bulamamasıdır.
İ k i n c i s i ; başka ma'budun vücudunu itikad eden kimsenin hesabının Rabbisi indinde olmasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; kâfirlerin felah bulmamasıdır.

***
Vâcib Tealâ Resûlüne duâ ile emretmek üzere :

وَقُل رَّبِّ ٱغۡفِرۡ وَٱرۡحَمۡ وَأَنتَ خَيۡرُ ٱلرَّٲحِمِينَ (118)

buyuruyor.
[Habibim ! Sana îman eden mü'minlere talim olmak üzere sen «Ya Rabbi günahlarımı setirle mağfiret ve nimetini ihsanla merhamet et ve sen merhamet sahiplerinin hayırlısısın» demekle duâda bulun.]

Gösterim: 601