Nahl Suresi Tefsiri

SÛRE-İ NAHL

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancak üç âyeti Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Yüz yirmi sekiz âyeti cami'dir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
أَتَىٰٓ أَمۡرُ ٱللهُِ فَلا تَسۡتَعۡجِلُوهُ‌ۚ

[Allah'ın emri olan kıyamet gelir ve geleceğinde gelmiş, geçmiş vukuat gibi şüphe yoktur. Binaenaleyh; ey müşrikler ! O emrin gelmesini isti'cal etmeyin.]

سُبۡحَـٰنَهُ ۥ وَتَعَـٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ (1)

[Allah-u Tealâ kâfirlerin isnad ettikleri nekaisten tenezzüh ve müşriklerin şirklerinden ve itikad ettikleri şerik ve nazîrden taâlî etti ve yüce oldu.]
Yani; Allah'ın emri olan kıyamet veyahut kâfirlerin helaki gelir, geri kalmaz. Çünkü; geleceğini Allah-u Tealâ haber verdi. Allah'ın haber verdiği şey elbette vuku bulur, yalan olmaz. Şu halde ey kâfirler ! Emr-i ilâhî olan azabın aceleten gelmesini istemeyin. Allah-u Tealâ müşriklerin isnad ettikleri noksan sıf atların cümlesinden münezzeh, şerik ve nazîrden beri oldu.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyette emr-i ilâhî ile murad; kıyamet günü ve o günde olacak feza' u feryad ise de Allanın vuku'ıyle hükmettiği şeyin vukuu muhakkak olduğuna işaret için her ne kadar kıyamet ileride olacaksa da olmuş ve geçmiş manâsını ifade eden mâzî sıygasıyla (اتى) kelimesi varid olmuştur. Binaenaleyh; kıyametin vukuu muhakkak olduğuna işaret için (اتى) denmişse de (يأتى) manâsı murad olunmuştur.
Âyetin sebeb-i nüzulü; Resûlullah kâfirleri dünyevî ve rûhrevî azapla tehdid edip tehdid olundukları azabın taahhur ettiğine mağrur olarak tekrar tehdid olunduklarında Rasulullah'ı istihza kasdıyla «Nazil olacak azap nerede kaldı? Her zaman söylersin, söylediğin azaptan bir eser görmedik. Gelecekse gelsin ki biz de görelim» demeleri üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzalle emrin geleceğini ve lâkin ta'cil lâzım olmadığını beyanla isti'câlden nehyetmiştir. Çünkü; olacak şey elbette olacak, fakat vaktinden evvel isti'câlde fayda yoktur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kıyametin ve kâfirlerin helaklerinin vukuundan emr-i ilâhiyle tabir; vukuatın şanına tazim içindir. E m r i n g e l m e s i yle murad; vukuatın yaklaştığına alâmetlerin zrûhuru olmak ihtimali vardır. Bu âyet nazil olunca Resûlullah iki parmağıyla işaret ederek «Ben ve kıyamet şunlar gibi ba'solundum» buyurmuştur. İsti'câl; bir şeyi vaktinden evvel taleb etmektir. Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: «Taraf-ı ilâhiden mev'ûd olan azap muhakkak gelmiş menzilesindedir. Zira; vukuu vacip olup hilaf ihtimali yoktur ve lâkin vakt-i muayyeninde olacağından vaktinden evvel taleb etmekte bir fayda olmaz. Binaenaleyh; vaktinden evvel istemeyin. Çünkü; vukuunda sizin için bir fayda yok, belki mazarrat vardır. Şu halde azabın gelmesini istical, kendi helakinizi isti'câldir. İnsanın kendi zararını ta'cil etmesi kadar bir hamakat olur mu?» demektir.
Resûlullah kâfirleri azapla tehdid ettikçe onlar «Senin haber verdiğin azap vâki olursa bizim ma'budlarımız bize şefaat eder, azaptan kurtarır» demeleri üzerine Cenab-ı Hak zatını onların isnad ettikleri şirkten tenzih ve müşriklerin ma'budlarından âlî ve cümle nekaisten berî ve putların şefaatlarıyla azaptan kurtulmak itikadı ve ümidi batıl olduğunu teşbih ve tealisini zikirle beyan buyurmuştur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin şirkleri müstemir ve devamlı olduğuna ve şirklerini beyan sırasında mertebelerinin izzet-i huzurdan zillet-i gaybete tenezzülüne işaret için muzari' ve gaib sıygasıyla (يُشۡرِكُونَ) varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin putlarından fayda göremeyeceklerini ve zat-ı ulûhiyetin cümle mevcudattan âlî olduğunu beyan ettiği gibi resûlüne bazı esrarı melekler vasıtasıyla vahyettiğini beyan etmek üzere :

يُنَزِّلُ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةَ بِٱلرُّوحِ مِنۡ أَمۡرِهِۦ عَلَىٰ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦۤ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ melekleri kendi emri için kullarından dilediği kulu üzerine semâdan vahyile indirir.]

أَنۡ أَنذِرُوٓاْ أَنَّهُۥلآ إِلَـٰهَ إلآً أَنَا۟ فَٱتَّقُونِ (2)

[Meleklerle gelen vahiyle siz kullarımı azabımla korkutun ve hâl ü şan benden başka ma'budunbilhak yoktur, ancak ben varım. Bu tevhidi kullarıma tebliğ edin ve ma'budunbilhak ancak zat-ı ulûhiyetim olunca benden korkun ve emrime muhalefet etmeyin ve hükmümü kabulle muharremattan ittika edin.]
Yani; Allah-u Tealâ kendi emrinden melekleri, insanları cehalet-i mevtinden kurtarıp hayat-ı ilm ü irfanı vermekle dirilten vahyile kullarından risalete ihtiyar ettiği kulu üzerine inzal eder ve der ki «Kullarıma benden başka ma'budunbilhak olmadığını bildirin ve ibadete lâyık ancak ben olduğumu beyanla müşrikleri korkutun ve bana ittika edin».
Kâfirler Resûlullah'a «Allah-u Tealâ kullarının bazısına hayırla ve bazısına zararla hükmettiğini teslim etsen sana bu haber nereden geldi ve buna sen nasıl vakıf oldun?» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyette m e l â i k e yle murad; Cibril-i Emin'dir. Ve şanına ta'zîm için cemi' sıygasıyla gelmiştir.
R û h la murad; Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile vahiy ve Kur'an'dır. Vahy-i ilâhi kulûb-ü nâsı ihya ettiğinden rûh denmiştir. Zira rûh; cesede hayat bahşettiği gibi vahy-i ilâhi de kalbe hayat bahşeder. İ b a d la murad; cümle kullardır. Onlardan dilediğine vahyile melek gönderdiği kimselerle murad; enbiya-yı izamdır. Binaenaleyh âyet-i celile; nübüvvetin mevhibe-i ilâhiye olup kisible olmadığına ve enbiyanın birinci vazifeleri halkı şirkten korkutmakla tevhidi ilân etmek olduğuna ve vahyin ancak melekler vasıtasıyla geldiğine ve emre imtisal ve muharremattan ictinab etmek suretiyle ittikanın vacip olduğuna ve Allah-u Tealâ dilediği kulunu mansıb-ı nübüvvete ihtiyar edip hiç kimsenin müdahaleye hakkı olmadığına delâlet eder.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet; saâdet-i beşeriyenin i'lâsı olan kemalât-ı nefsaniyeyi beyan etmiştir. Çünkü saâdet-i beşeriye; dörttür.
B i r i n c i s i ; saâdet-i nefsaniyedir ki Allah'ın vahdaniyetini tetkik edip iman etmektir. Buna (أَنَّهُۥلآ إِلَـٰهَ إلآً أَنَا۟) kelime-i tevhidiyle işaret olunmuştur ve kemâlât-ı insaniyenin a'lâsı da budur.
İ k i n c i s i ; kuvve-i ameliyedir ki insana lâzım olan a'mâl-i saliha ve menhiyattan ictinabdır. Buna da (فاتقون) emriyle işaret olunmuştur. Bu iki şerefin cümlesine işaretle (âyet-i celile insana lâzım olan kuvve-i nazariye ve ameliyeyi cemetmiştir. Binaenaleyh âyet-i celile; tekâlif-i ilâhiyenin icmalen cümlesini câmi'dir.
Ü ç ü n c ü s ü ; saâdet-i arıziyedir ki insanın âbâ' ve evlâdı tarafından nail olacağı şereftir.
D ö r d ü n c ü s ü ; mal ve mansıp cihetinden arız olan saâdet-i munfasıladır. Nâsa tebliğde enbiya-yı izamın saâdet-i diniyeyi takdim ettiklerinde bu âyette saâdet-i diniyeden, itikadiye olan tevhide ve ameliye olan ittikaya işaretle iktifa olunmuştur.
Vâcib Tealâ birinci âyette nekaisten münezzeh olduğunu beyanla icmalen tevhide işaretten sonra bu âyette sarahaten tevhidi beyan ve enbiya göndermekten maksat; tevhidin esrarını ta'lim olduğunu ve melâikenin gelmesiyle Resûlullah'ın sair nâstan mümtaz bulunduğunu beyan buyurmuştur.
Nisâbûrî'nin (Ebu Ubeyde) hazretlerinden rivayeten beyanına nazaran bu âyette r û h la murad; Cibril-i Emin'dir. Ve (بالروح) da olan (با) , (مع) manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet': [Allah-u Tealâ Cibril-i Eminle beraber melekleri, benden başka ma'bud olmayıp ancak ma'budunbilhak ben olduğumu halka ilân edin ve müşrikleri bununla korkutun emriyle kullarından dilediği kulunun üzerine inzal eder ve bazı esrarı vahyeder.] demektir. Çünkü; Bedir vak'ası gibi vakayi-i mühimmede Cibril-i Eminle beraber ehl-i İslama muavenet etmek üzere bir çok melekler geldiği gibi bundan evvel beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) ı bir oğlanla tebşir ve Lût (A.S.) ınkavmini ihlâk için Cibril-i Eminle bazı melekler nazil olmuştur.
Hulâsa; Allah'ın emriyle dilediği ve nübüvvete ihtiyar buyurduğu kulu üzerine meleklerin nazil olduğu ve enbiyanın bi'setinden maksad-ı aslî; ilân-ı tevhid ve ittika ile emir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ tevhidi beyandan sonra tevhidin delillerini beyan etmek üzere :

خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَالأرۡضَ بِٱلۡحَقِّ‌ۚ تَعَـٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ (3)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ semâvât ve arzı hakka mukarin olarak halketti ve müşriklerin şirklerinden yüce oldu.]
Yani; Allah-u Tealâ bu âlem-i mükevvenâtı şu görülen miktar ve cesamette, eşkâl ve elvanda, insanların menfaatlarına elverişli olarak yarattı ve müşriklerin isnad ettikleri şeylerin cümlesinden beri oldu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Allah-u Tealâ'nın ecsama mugayir olduğuna delâlet eder. Çünkü; halikın mahlûkun cinsinden olması muhal olduğundan ecsamı halkeden halikın ecsam cinsinden olmayacağı tabiidir, ecsam mütenahi olduğu cihetle miktar-ı muayyen ve şekl-i mukannen üzere ta'yin ve tahsis elbette bir fâil-i muhtarın vücuduna muhtaçtır. İşte o da Halik Tealâ'dır. Binaenaleyh; halik mahlûk cinsinden olmaz. Bu âyette (تعلى عمايشرقون) demek; yerden ve gökten Allah-u Tealâ'ya şerik itikad ettikleri şeylerden âlî oldu demektir. Bundan evvelki âyette (تعلى عمايشرقون) putlar bize şefaat eder diyenleri red için olduğundan tekrar yoktur. Zira; maksatlar başkadır.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine semâvâtı ve arzı icadıyla istidlal ettiği gibi eşref-i mahlûkat olan insanı icadıyla dahi istidlal etmek üzere:

خَلَقَ ٱلانسَـٰنَ مِن نُّطۡفَةٍ۬ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ۬ مُّبِينٌ۬ (4)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ insanı nutfeden halketti. Bir de görüldü ki insan Allah-u Tealâ'ya açık bir husumet edicidir.]
Yani; Allah-u Tealâ insanı hakir ve tab'-ı selimin istikrah ettiği meniden şu görülen ahsen-i suret ve âdel-i kamet üzere dirayet, fetanet, akıl ve hüsn-ü tedbir sahibi olarak halketti. Binaenaleyh; insana lâyık olan; kemâl-i itaat ve nimete şükürle halikın büyüklüğünü tasdik etmek iken bir de görülür ki insan hakla batılı tefrik hususunda Vâcib Tealâ'ya husumetle mücadele eder ve husumeti de meydandadır.
İnsan bedenle nefisten mürekkep olup Vâcib Tealâ'nın vücuduna her iki cüz'ü delil olduğuna bu âyette işaret vardır. Çünkü nutfeden halkolunmasıyla istidlal; Vâcib Tealâ'nın vücuduna insanın bedeniyle istidlaldir ve husumet etmesiyle istidlal; insanın nefsiyle istidlaldir. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bedenle istidlalin keyfiyeti olan nutfe; dördüncü hazımdan
hasıldır. Zira; hayvanda ve bilhassa insanda etibbanın beyanları veçhile hazım dörttür.
B i r i n c i s i ; hazm-ı midevîdir ki taamın midede hazmıdır.
İ k i n c i s i ; hazm-ı kebedîdir ki taamın ciğerde ve böbreklerde hazmıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; hazm-ı urukîdir ki taamın damarlara ayrılan kısmının hazmıdır.
D ö r d ü n c ü s ü ; hazm-ı bedenîdir ki taamın bedene ayrılan kısmının cevahir-i bedende hazmıdır. İşte şu dördüncü hazımda taam; ecza-yı bedene dağılınca bir cüz'ü de nutfeye ayrılır ve kuvve-i şehevaniyenin harekesiyle o nutfe bedenden ayrılınca erhâm-ı ümmehata vasıl olur ve ana rahminde şu şekil üzere halkolunup insan olması fâil-i muhtarın vücuduna ve ihtiyarına delâlet eder. Çünkü; nutfeden şekl-i âhar olması mümkünken bu suretin ihtiyar olunması elbette bir fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olmasına delâlet eder. Nutfe hiss-i harekeden ârî cemadat kabilinden olup şu şekil ve şu vaziyet üzere insanın hilkati halikının kemâline ve kudretine delâlet eder. Çünkü; şeklini ve vaziyetini nutfe muhafaza eden bir şey olmayıp akıcı bir şey olduğu halde şu şekli üzere insanın halkolunması elbette kudret-i kâmile icabıdır.
Nefs-i insaniyeyle Vâcib Tealâ'nın vücuduna istidlalin keyfiyeti; insanın bidaye-i hilkatında ilim ve irfandan, menfaat ve mazarratı idrakten âciz olmasıdır. Çünkü; validesinden infisâl ettiğinde insanın hali her hayvanın halinden aşağıdır. Hatta tavuğun pilici yumurtadan çıktığında kendine gıda olanı ve olmayanı, menfaat ve mazarratını, dostunu, düşmanını bilir. Halbuki insan hîn-i tevellüdünde bunlardan hiç birini bilmez. İşte böylece âciz olarak meydana geldiği halde rûh-u insanın terbiye ve tedriciyle her fünunu iktisab ederek erbab-ı ma'rifet ve fetanet sahibi olup her hayvanın fevkında bir müktesebat-ı ilmiye sahibi olması Vâcib Tealâ'nın hikmetine muvafık terbiyesiyle olduğunda tereddüt yoktur. Çünkü; fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olmasaydı hayvanat-ı saireriin bidaye-i hallerine nazaran nihaye-i halleri insandan daha ziyade müdrik olmamaları lâzım gelirdi. Halbuki nefselemir bunun aksinedir. Zira insan; bidaye-i halinde cümle hayvandan aşağı olduğu halde tedriçle tekemmül ve cümlesine tefevvuk eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Ubeyy b. Half) in bir çürümüş kemiği ele alıp huzur-u risalete gelmesidir. Çünkü; Resûlullah insanların öldükten sonra kabirlerinden kalkacaklarını beyan edince (Übeyy) bir çürümüş kemiği alıp huzur-u risalete gelerek «Şu çürümüş kemiği kim ihya edebilir?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Gerçi sebeb-i nüzul (Übeyy) in mücadelesiyse de cümle insanlara şamildir.
(Übeyy b. Half) ile Resûlullah arasında cereyan eden mübahase (Sure-i Yasin) de mufassalen beyan olunduğundan bu makamda bu kadarla iktifa olundu.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delillerden semâvât ve arzın ve insanın İnikatlarını zikrettiği gibi mahlûkaat-ı saire içinde hayvanatı dahi zikretmek üzere :

وَالأنۡعَـٰمَ خَلَقَهَا‌ۗ لَڪُمۡ فِيهَا دِفۡءٌ۬ وَمَنَـٰفِعُ وَمِنۡهَا تَأۡڪُلُونَ (5)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ deve, koyun ve sığır gibi hayvanatı sizin için halketti. Onların her birinde soğuğu defedecek libaslar ve kisveler ve sair menâfi' ki nesilleri ve sütleri, yoğurtları vardır ve o hayvanatın nimetlerinden yersiniz.]
Yani; Allah-u Tealâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden; insanlarla ünsiyet eden hayvanat-ı ehliyedir. Zira; hayvanat-ı ehliyeyi Allah-u Tealâ sizin menfaatiniz için halketti. Çünkü; sizin için hayvanlarda sıcağı ve soğuğu def edecek onların yününden, kılından giyeceğiniz elbiseler, sütünden, yoğurdundan, neslinden havaric-i'zaruriyenize müteallik menfaatlar vardır. O hayvanın nimetlerinden vücudunuzun kıvamı, bünyenizin devamı ve emzicenizin kuvvetlenmesi için ekledersiniz. Halbuki insanları bu hayvanların menfaatlarına tahsis etmek mümkünken bilâkis hayvanları insanların menfaatlarına tahsis etmek elbette fâil-i muhtarın ihtiyarına, vahdaniyetine ve kudret-i kâmilesine delâlet eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran insanın ihtiyacı iki kısımdır. Birincisi: zaruri olan yenilecek, içilecek ve aiyilecek şeylerdir.

***
Vâcib Tealâ insanın ihtiyacından ikinci kısmı ki zaruri olmayan şeylerdir, onları beyan etmek üzere :

وَلَكُمۡ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسۡرَحُونَ (6)

buyuruyor.

[Sizin için hayvanatta akşam vakti hanenizin etrafına geldiklerinde ve sabah vakti mer'aya gittiklerinde ziynet ve iftihar vardır.]

وَتَحۡمِلُ أَثۡقَالَڪُمۡ إِلَىٰ بَلَدٍ۬ لَّمۡ تَكُونُواْ بَـٰلِغِيهِ إلاً بِشِقِّ الأنفُسِ‌ۚ إِنَّ رَبَّكُمۡ لَرَءُوفٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (7)

[Ve o hayvanlara yüklerinizi yükletir, bir takım uzak beldelere götürürsünüz ki o beldelere varamazsınız, ancak nefislerinizin meşakkatlarıyla varırsınız. Bu meşakkatlarınızı kaldırmak için Rabbiniz bu hayvanları size ihsan etti. Zira; Rabbiniz sizi meşakkatlardan esirger ve hayvanlara sizi bindirmek ve yükünüzü yükletmekle merhamet eder.]
Yani; hayvanatın yününden ve kıllarından elbise yapmak, sütünden, yağından ve etinden yemek gibi şeylerle intifâ'ımz olduğu gibi hayvanatı, mer'ada Allah'ın verdiği otları yiyip sütle dolmuş oldukları halde mer'adan akşam vakti rahat için evlerinizin etrafına cemedip sabah vakti mer'aya salıverdiğiniz zamanda sizin için ziynet vardır. Zira; bu hayvanlar şu iki vakitte hanelerinizin etrafında görenlerin gözlerinde size ziynet olduğu gibi sizin de kalplerinize rahat ve gözlerinize sürür olur ve nâs indinde hürmetiniz artar, hayvanatın menfaatinin pek büyüklerinden birisi de kendi beldenizden başka bir çok müşkülâtla varabileceğiniz uzak beldelere srûhuletle varmak için yüklerinizi yükletir, götürür ve kolaylıkla mesalihinizi tesviye edersiniz. İşte şu menafii te'min etmeniz için Allah-u Tealâ size hayvanları halketti. Zira; Allah-u Tealâ sizi meşakkattan esirger ve işlerinizi teshil etmekle merhamet buyurur.
Tefsir-i Hâzin ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile her ne kadar hayvanatın sabah vakti mer'aya gitmesi, akşam vakti hane etrafına gelmesinden mukaddemse de akşam vakti mer'adan karnı tok ve memeleri sütle dolu olarak nimetle avdet ettiklerinden hane etrafını ganimetle doldurup tezyin ettikleri için akşam vakti geldikleri takdim olunmuştur. Çünkü; sabah vakti mer'aya gitmekle hanenin etrafını boşalttıkları için akşam kadar ziynet veremezler.
Vâcib Tealâ bu âyette hayvanatın menfaatlarinı beyanla insana nimetlerini saymakla insanın maişetinde idame-i hayatı hemen hayvana münhasır olmasına işaret etmiştir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile haraset ve ziraat ekseriyetle hayvanatla olduğundan hububatın kâffesi hayvanatın sa'y ü ameliyle olduğu gibi ticaret dahi hayvanatın ianesiyle hasıl olur. Zira; arabaların ve develerin nakliyata himmetleri malûmdur. Kezalik yağı, yünü, kılı, yavruları ve derileri insanın maişetini te'mine hadim olduğundan hemen insanın bütün maişeti bizzat ve bilvasıta hayvanata münhasırdır. Gerçi tavuk, kaz, örnek ve av hayvanatı ve denizde balık gibi en'âmın gayrı hayvanlarda yemek ve sair menâfi' varsa da bunları yemek ve onlardan intifa' etmek meyveyle telezzüz gibi olup taayyüşün esasına taalluk etmediğinden Cenab-ı Hak bu âyette (انعام) ı yani deve, sığır ve koyun gibi esasa müteallik olanları zikirle iktifa buyurmuş ve bu nimetlerin şükrünü eda lâzım olduğuna işaret etmiştir. Binaenaleyh; Nimetullah Efendi «Allah-u Tealâ bu nimetleri insanın menâfiine hadim kıldı ki, insan tekâlif-i ilâhiyeyi edaya müdavemet ve en a'lâ menazile terfi' eden hakayık-ı maarifi tahsile mülâzemetle bu nimetlerin şükrünü eda etsin, yoksa huzuzat-ı nefsaniyesine âlet kılmak için halkolunmamıştır» demekle bu nimetlerin şükrü vacip olduğunu te'yid etmiştir.
Hulâsa; hayvanat-ı ehliyenin yiyecek ve giyecek hususlarında insana bir çok menfaatları olduğu gibi sabah ve akşam vakitleri sahiplerine tezyinat ve yüklerini yükletip meşakkatla varılmak icabeden beldelere kolaylıkla varılmaya âlet ve Cenab-ı Hakkın bu gibi vasıtaları halketmekle kullarını meşakkattan kurtardığı cihetle (رؤُف) , (رحيم) ve bu nimetlerin kadrini bilip şükrünü eda vacip olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ hayvanattan intifâ'ı zaruri olanların menfaatlarını beyandan sonra intifâ'ı zaruri olmayanların menfaatlarını beyan etmek üzere :

وَٱلۡخَيۡلَ وَٱلۡبِغَالَ وَٱلۡحَمِيرَ لِتَرۡڪَبُوهَا وَزِينَةً۬‌ۚ وَيَخۡلُقُ مَا لا تَعۡلَمُونَ (8)

buyuruyor.

[Sizin binmeniz ve ziynet kılmanız için Allah-u Tealâ at, ester ve merkepleri halketti ve henüz sizin görmediğiniz ve bilmediğiniz bir çok şeyler halkeder ki onlara biner ve yüklerinizi yükletirsiniz.]
Yani Allah-u Tealâ yününden, sütünden ve etinden intifa' ettiğiniz hayvanları halkettiği gibi sizin binmeniz için atları, katırları ve merkebleri dahi halketti. Onlara binmek ve yükünüzü yükletmek suretiyle mesalihinizi tesviye hususunda seyrüsefer edesiniz. Onları akran ve emsaliniz arasında size ziynet kıldı ve sizin bilmediğiniz bir çok binitler dahi halkeder ki onlara binesiniz.
Vâcib Tealâ insanların henüz bilmedikleri bir çok binitler halkedeceğini bu âyette vaadetti ve zamanımızda bundan evvel bilinmeyen bir çok binitler halketmesiyle âyette vuku bulan vaadi ilâhinin sırrı zrûhur etti. Çünkü şimendiferler, otomobiller, bisikletler, tayyareler ve saire gibi âletler gerçi insanların ferasetleri ve dirayetleriyle meydana gelmişse de o feraset ve dirayeti ve sair esbab-ı âlâtını halkeden Allah-u Tealâ olduğu için bunların da cümlesi mahlûkat-ı ilâhiye cümlesindendir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ insanların bilmediği bir çok şeyleri müstemirren halkedeceğine işaret için istimrara delâlet eden muzari' sıygasıyla (وَيَخۡلُقُ مَا لا تَعۡلَمُونَ) buyurmuştur.
Nisâbûrî, Medarik ve Kazî'nin beyanları veçhile İmam-ı A'zam Hazretleri atın eti haram olduğuna bu âyetle istidlal etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hak eti helâl olan hayvanatı zikirden sonra eti helâl olmayan katır ve merkeble beraber atı zikretmesi atın eti haram olmasına delâlet eder ve yemenin menfaati sair menfaatlardan evlâ olduğundan eğer at etinin yenmesi helâl olsaydı binitten evvel yenmesini zikretmek lâzım gelirdi, fakat İmam-ı A'zam'dan diğer bir rivayette atın ekli haram değil, mekrûhtur ve İmameyn ve Şafiî indinde mubahtır. Zira bu âyette zikrolunan şu üç hayvanın binit için halkolunduklarını beyan; menfaatlarından birini beyan olduğu cihetle başka suretle intiâ'ın cevazına mani değildir. At, katır ve merkepten maksad-ı aslî; binit olup ziynet ona tebaan olduğu cihetle binit için halkolunduklan takdim olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ tevhidin delâilini beyandan sonra kâfirlerin küfrü irtikâba ma'zeretleri kalmadığını beyan etmek üzere :
وَعَلَى ٱللهُِ قَصۡدُ ٱلسَّبِيلِ وَمِنۡهَا جَآٮِٕرٌ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Hakka îsâl eden tarik-ı müstakimi beyan etmek Allah-u Tealâ üzerinedir ve o tariktan bazısı eğridir.]

وَلَوۡ شَآءَ لَهَدَٮٰڪُمۡ أَجۡمَعِينَ (9)

[Eğer dilemiş olsaydı Allah-u Tealâ sizin cemiinizi hidayette kılardı.]
Yani; Allah-u Tealâ kullarının maişetlerini tedbir ettiği ve maişetlerine hadim olan hayvanat ve saire halkedip kendilerine muti' kıldığı gibi tedbire daha lâyık olan umur-u dinlerini dahi tedbir ettiğinden kullarını matluplarına îsâl edecek doğru yolu beyan etmek fazl-ı ilâhi ve lutf-u sübhânî olarak Allah-u Tealâ üzerinedir. Binaenaleyh; onları tarik-ı müstakime irşad eder, doğru yolu gösterir, resûlleri ve kitapları vasıtasıyla din-i hakka davet eder ki nâs için i'tizara mecal kalmasın ve tarikin bazısı haktan meyledici ve tarik-ı tevhidin haricidir ve insanlardan bir kısmı Allah'ın gösterdiği doğru yolu terkederek batılı irtikâb ederler. Vâcib Tealâ'nın doğru yolu gösterdikten sonra eğri yolu irtikâbedenlerin «Biz bilemedik ve bulamadık» gibi i'tizara mecalleri olamaz. Zira; berahin-i kafiyeyle tarik-ı istikamet kendilerine gösterilmiştir. Eğer Allah-u Tealâ cümlemizin hidayetini murad etmiş olsaydı cümlemizi hidayette kılardı ve lâkin nâstan iradesini doğru yola sarfedenleri hidayette kıldı, amma iradesini küfür ve dalâle sarfedenleri hidayette kılmaz. Binaenaleyh; nâs esas itibarıyla ikiye münkasım olur ki birisi tarik-ı hidayeti ihtiyar edenler, diğeri tarik-ı dalâli irtikâb edenlerdir.
Tefsir-i Hâzin ve Taberî'de beyan olunduğu veçhile k a s t u s s e b i l le murad; din-i İslâm, ahkâm-ı şerayi, feraiz ve bunları beyandır. T a r i k – ı c a i r le murad; edyan-ı batıladır. Binaenaleyh âyetin hulâsası; «Cenab-ı Hak din-i hak, ahkâmını ve fera-izini beyan ediyor ve lâkin nâsın gittikleri yolların bazısı batıldır ve taraf-ı ilâhiden butlanı beyan olunduğu halde insanların bir kısmı tarik-ı batıla sülük ederek doğru yoldan çıkarlar. Eğer Allah-u Tealâ imana icbar etmiş olsaydı cemiinizi imana mecbur eder ve hidayette kılardı, lâkin mecbur etmedi» demektir. Çünkü imanda muteber olan; ihtiyarîdir, icbârî değildir. Hatta kişinin mes'ûliyetini icabeden ihtiyardır. Binaenaleyh; icbar üzere işlediği ef âlinden insan mes'ûl olmaz.
Hulâsa; Allah-u Tealâ kullarına doğru yolu gösterdiği, tarikin bazısı eğri olduğu, doğru yol kendilerine gösterildikten sonra eğri yola gidenlerin mes'ûliyetine karşı ma'zur olmayacakları, Allah-u Tealâ dilemiş olsa insanların cemiini hidayete icbar ederek cümlesini hidayette kılacağı ve lâkin icbar etmeyip herkesi ihtiyarına terkettiği bu âyetten rnüstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ hayvanat cihetinden insana ihsan ettiği nimetleri beyan ettiği gibi semadan inzal ettiği yağmurlar vasıtasıyla ihsan ettiği nimetleri dahi beyan etmek üzere :

هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬‌ۖ لَّكُم مِّنۡهُ شَرَابٌ۬ وَمِنۡهُ شَجَرٌ۬ فِيهِ تُسِيمُونَ (10)

buyuruyor.

[Kullarına doğru tariki beyan eden Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki sizin menfaatiniz için semadan yağmur suyunu inzal etti. O sudan bazısı içilir sudur \e bazısından ağaç hasıl olur. Siz o ağaçlıkta hayvanlarınızı güdersiniz.]

يُنۢبِتُ لَكُم بِهِ ٱلزَّرۡعَ وَٱلزَّيۡتُونَ وَٱلنَّخِيلَ وَالأعۡنَـٰبَ وَمِن ڪُلِّ ٱلثَّمَرَٲتِ‌ۗ

[O semadan inzal ettiği su sebebiyle Allah-u Tealâ sizin için ekin, zeytin, hurma, üzümler ve her meyveden yemenize salih olanları bitirir.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأيَةً۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَتَفَڪَّرُونَ (11)

[İşte şu zikrolunan semadan suyun inzali ve o sudan ağaçlar bitip hayvanlarm yemesi ve bir çok meyvelerin hasıl olmasında tefekkür eden kavmiçin Allah'ın kudretine büyük alâmetler vardır.]
Yani; bundan evvel beyan olunan nimetleri size halkeden Allah-u Tealâ şol vâcibülvücuttur ki sizin için sema cihetinde olan buluttan menfaat ve maslahatınıza muvafık yağmur suyunu inzal etti. O sudan sizin için içilecek miktarı berrak safî su olur. Pınarlardan kaynar, içersiniz ve o suyun bazısından ağaç hasıl olur, hayvanatınızı otlatırsınız ki onlar meşe ve köknar gibi hayvanatın yemesine yarar ağaçlar dağlarda yağmur sularıyla meydana gelir. Koyunlar ve keçiler onlardan intifa' eder, Allah-u Tealâ o yağmur sularıyla vücudunuzun kıvamı ve bedeninizin takviyesi için arpa ve buğday gibi hububatın envâ'ını sizin menfaatiniz için bitirir ve ondan ekmek ve sair nimetleri ittihaz edersiniz, ekmeğinize katık olmak için zeytin, hurma ve üzümler bitirir ki hem telezzüz eder hem de erzak ittihaz edersiniz, umur-u maişetinizi ikmâl için her nevi meyvelerden bitirir ki nimet-i ilâhiyenin kadrini bilip şükrünü eda edesiniz. İşte şu ta'dad olunan nimetlerde Allah'ın kudretine ve vahdaniyetine alâmât-ı azîme vardır ki akıllarını lâyıkıyla isti'mâl eden erbab-ı tefekkür için bunların her birinde fail-i muhtarın vücuduna vazıh deliller vardır. Çünkü; yere düşen bir taneden bir çok çatallar meydana gelir, onların her biri ayrı ayrı yapraklar verir, türlü türlü çiçekler açar. Başaklar ve o başaklardan bir çok taneler hasıl olur. Kezalik sair meyvelerde ağaçların yapraklarının rengi asla çiçeklerinin renklerine benzemez, meyvenin rengi çiçek rengine hiç benzemez, her biri bir türlü renge ve şekle malik olur, bunların cümlesi saniin fâil-i muhtar ve kudret-i kâmile sahibi olduğuna delâlet eder. Zira; fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna her birinde binlerce delil vardır. Binaenaleyh; erbab-ı fikir tefekkür ettikçe halikının vücuduna istidlal ederek tabiat vasıtasıyla olmadığını bilir ve Allah'ın vermiş olduğu nimetlerden intifa' etmek lâzım ve bu nimetlerle intifa' etmek için esbabına teşebbüs edip çalışmak bir vazife-i diniye olduğunu idrak eder. Binaenaleyh; hem dinine, hem de dünyasına çalışır. Eğer tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiat vasıtasıyla olsaydı madde-i vahideden hasıl olan şeylerin cümlesi bir şekil ve bir renk ve bir miktar üzere olur, ayrı ayrı olmazdı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hububat kıvam-ı bedene hadim ve hayat onunla kaim olduğundan hububata ait olan ekin, sair meyveler üzerine takdim olunmuş ve zeytin ekmeğe katık olduğundan hububatın yanında zikrolunmuştur. Hurmayla üzüm hem gıda hem de telezzüz içindir. Cümle meyveler semeratta dahil olduğu halde ekin, üzüm, zeytin ve hurma şereflerine binaen ayrıca zikrolunmuşlardır. Çünkü; bunlar dünya nimetlerinin devamlısı ve âmmece makbul ve menfaatları umumidir. Her yerde herkes intifa edebilir. Meyvenin cemiini saymak pek uzun olacağından Cenab-ı Hak âyetin âhirinde mecmuuna icmalen işaret etmiştir.

***
Vâcib Tealâ hayvanat ve meyvelerden kudretine delâlet eden delilleri zikirden sonra vahdaniyetine delâlet eden bazı delil-i aharı beyan etmek üzere :

وَسَخَّرَ لَڪُمُ ٱلَّيۡلَ وَٱلنَّهَارَ وَٱلشَّمۡسَ وَٱلۡقَمَرَ‌ۖ وَٱلنُّجُومُ مُسَخَّرَٲتُۢ بِأَمۡرِهِۦۤ‌ۗ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأيَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَعۡقِلُونَ (12)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ sizin mesalih ve menafiinizi tesviye için geceyi, gündüzü, güneşi, ayı ve sair yıldızları enirine muti' ve münkaad oldukları halde size onları hadim kıldı ki onların cümlesi taraf-ı ilâhiden sizin menfaatiniz için hazırlanmış ve her biri kudret-i ilâhiye tahtında makhurlardır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ her birini kullarının menfaatında istihdam için istediği mahalle götürmüş ve ayrı vazifelere me'mur etmiştir ki hiç birisi vazifesi haricine çıkamaz, bunların her biri Allah'ın kullarına ihsanıdır ve bunlardan ibret almak lâzımdır. Zira; aklı olan kavmiçin bunların her birinde Allah'ın kudretine alâmetler vardır.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet bundan evvelki âyetten neş'et eden bir suâle cevap olmak ihtimali vardır. Şöyle ki «Nebatat; ecram-ı felekiye, gece ve gündüzün te'siriyle hasıl olur. Binaenaleyh; halikın vücuduna delâlet etmez» şeklinde varid olan suâle Cenab-ı Hak «Nebatat; halikın sun'uyla hasıldır. Ecram-ı ulviyenin halkıyla değildir. Zira; ecram-ı ulviyenin te'siri farzolunduğunda ecram-ı ulviye Allah'ın emrine muti' ve münkad ve onlar da vücutlarında Allah'ın halkına muhtaç olduklarından Vâcibülvücut onları bu gibi hizmetlerde istihdam edip esbaba âdiye kıldığı cihetle nebatat halikının vücuduna delil olduğu gibi bunlar da saniin vücuduna birer burhan-ı kâfidir. Şu halde esbap ve müsebbebat cümlesi saniin sun'uyladır, başka bir şeyin te'siriyle değildir» suretinde cevap vermiş ve ecram-ı ulviyenin, gece ve gündüzün delâleti ukuul-ü selime ashabına kâfi olup tefekküre muhtaç olmadığına işaret için bunlarda âkil olan kavmiçin alâmetler olduğunu beyan etmiştir.

***
Vâcib Tealâ gece ve gündüzün ve âlem-i ulvîde bulunan ay, yıldız've güneşin emr-i ilâhiye ve cümlesi insanın menafime hadim olmak noktasından insana muti' olduklarını beyan ettiği gibi bunlardan başka mahlûkatın dahi insana muti' olduğunu beyan etmek üzere :

وَمَا ذَرَأَ لَڪُمۡ فِى الأرۡضِ مُخۡتَلِفًا أَلۡوَٲنُهُ ۥۤ‌ۗ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأيَةً۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَذَّڪَّرُونَ (13)

buyuruyor.

[Yer yüzünde elvanı, eşkâli ve hey'eti muhtelif olduğu halde sizin mizacınıza ve taayyününüze muvafık halketmiş olduğu şeylerin cümlesini Allah-u Tealâ size muti' kıldı ve bu mahlûkatın cümlesinde düşünmek şanından olan kavmiçin Allah'ın kudretine delâlet eder alâmet-i azîme vardır.] Çünkü; otlar, ağaçlar ve hayvanlar cümlesi insanların menfaatına hazır ve her ne zaman isterse insan istediği veçhile tasarruf eder, hiç birinden bir zerre bile muhalefet görmez.
İşte hilkatta, hey'ette, elvanda ve lezzette muhtelif, binlerce nev'i mevcut ve o kadar çokluğuyla hiç biri diğerine benzemez mahlûkatın madde-i asliyesi toprak olduğu halde kendileri gibi madde-i asliyesi toprak olan insanın menfaatına hadim olması ve cümlesi düşman bildikleri şeylere müdafaa ettikleri veyahut hiç olmazsa firar ettikleri halde hepsinin insana eli ve ayağı bağlı gibi inkıyad etmelerinde elbette düşünen kimseler için saniin kudretine büyük alâmet vardır.
Tefsir-i Taberî ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile (ذرأ) , (حلق) manâsınadır. (وماذرأ) leyl üzerine ma'tuf olduğundan manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ sizin için yeryüzünde halkettiği bilûmum mahlûkaatını size müsahhar kıldı.] demektir.

***
Vâcib Tealâ gerek sema ve gerek arzda insana müsahhar kıldığı nimetlerini beyan ettiği gibi denizleri dahi müsahhar kıldığını ve denizde insanlar için halkettiği nimetleri dahi beyan etmek üzere :

وَهُوَ ٱلَّذِى سَخَّرَ ٱلۡبَحۡرَ لِتَأۡڪُلُواْمِنۡهُ لَحۡمً۬اطَرِيًّ۬اوَتَسۡتَخۡرِجُواْمِنۡهُ حِلۡيَةً۬ تَلۡبَسُونَهَا

buyuruyor.

[Semada ve arzda olan mahlûkaatı size müsahhar kılan Allah-u Tealâ şol zattır ki o zat-ı latîf denizden çıkan taze balık eti yemeniz, inci, mercan v.s. gibi kıymettar ziynetleri denizden çıkarıp giymeniz için deryaları size müsahhar kıldı ve her veçhile tasarrufa size kudret verdi, re'yinize muvafık emrinize âmâde kıldı.]

وَتَرَى ٱلۡفُلۡكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦ

[Halbuki ey görmek şanından olan kimse ! Sen denizde gemileri suyu yarar ve yürür görürsün ve o gemilerle istediğiniz metâ'-ınızı alır götürürsünüz, asla meşakkat çekmezsiniz ve Allah'ın fazlından rızkınızı talebetmeniz için Allah-u Tealâ bu nimetleri size verdi ve denizleri müsahhar kıldı.]

وَلَعَلَّڪُمۡ تَشۡكُرُونَ (14)

[Me'mûl ki siz Allah'ın nimetlerini görüp hukukunu edaya kıyamla o nimetlere şükredersiniz.]
Yani; gökte yıldızları, yerde otları, ekinleri ve hayvanları size müsahhar kılan Allah-u Tealâ taze balık eti yemeniz ve takınacağınız nimetleri denizden çıkarıp tezeyyün etmeniz için denizleri sizin tasarrufunuza elverişli ve size inkıyad edecek bir halde halketti ve müsahhar kıldı, sen deryada gemileri suyu yarar gider görürsün ki gemi batmadığı gibi seyrinde dahi suûbet olmaz ve sizin deryada gemiyle seyrüsefer edip ticaret etmeniz ve Allah'ın fazlından rızkınızı istemeniz ve bu nimetlere şükretmeniz için Allah-u Tealâ denizleri müsahhar kıldı.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile acı sudan taze ve gayet leziz balığı halketmek hallâkın fâil-i muhtar olmasına delâlet eder. Çünkü; tabiatın işi olsaydı acı sudan çıkan balığın da acı olması lâzım gelirdi, yoksa acı suyun zıddına tatlı olmazdı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile balık etinin tazesi gayet nafi' olup eskisi fesada sür'at ettiğinden tazesini almak lâzım olduğuna işaret için taze et manâsına
(الحماً طرياً) varid olmuştur.
Ni'metler içinde me'kûlât kıvam-ı bedene taalluk ettiği cihetle sair ni'metler üzerine mukaddem olduğu için denizden çıkan ve yenen ni'met yenmeyen ni'metler üzerine takdim olunmuş ve denizden çıkarılan inci mercan gibi ziynetler nisvana mahsus ise de nisvamn ziynetinden telezzüz edecek erkekler olduğu için hitap ricale olmak üzere (تَلۡبَسُونَهَا) varid olmuştur.
Yıldızların, nebatatın ve denizlerin müsahhar olmalarıyla murad; bunların insanın mesalihine muvafık intifâ'ına hazırlanmış olmasıdır. Yoksa akıl sahiplerinin itaatları gibi hakîkî itaat manâsına değildir. Zira; idrakleri olmadığı cihetle filhakika itaat manâsına olan hakîkî teshir bunlarda tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; bunların m ü s a h h a r o l m a l a r ı yla murad; insanların menfaatlarına yarayışlı olmalarıdır.
M e v â h i r ; geminin suyu yarınak suretiyle sada vererek yürümesidir. Taberî'de beyan olunduğuna nazaran mevâhir; bir rüzgârla geminin ileri ve geri gitmesi ve rüzgârın esmesiyle sada vermesidir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ diğer ni'metlerini ta'dadın akabinde şükrü zikretmediği halde denizin nimetlerini zikrin akabinde şükrü zikretmek deniz ni'metinin diğerlerinden daha kuvvetli ve büyük olduğuna işaret içindir. Zira; deniz mehlekeden ibaret olduğu halde rızkın vüs'atına ve celbine ve maişetin srûhuletine sebep ve medar-ı külli kılmak mehlekeyi ayn-ı ni'met kılmak olduğu cihetle Cenab-ı Hak âyetin âhirinde şükretmek lâzım olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; insan için nail olduğu ni'metin şükrünü eda etmesi en mühim vazife-i diniyedendir. Zira şükrü eda olunmayan ni'met; daima zevale ma'ruzdur. Ni'metler içinde deniz ni'meti daha kuvvetli olduğuna işaret için deniz ni'metini beyandan sonra şükrü zikretmiştir.
Hulâsa; insanların taze balık eti yemeleri inci, mercan gibi ziynetler çıkarıp takınmaları ve Allah'ın fazlından deniz vasıtasıyla rızıklarını talebetmeleri için Allah-u Tealâ'nın insanlara denizi müsahhar kıldığı ve insanlar için denizde sefer etmek ve deniz vasıtasıyla rızık esbabına tevessül eylemek vazife-i meşrua olduğu ve denizde suyu yarmak suretiyle geminin bir rüzgârla ileri geri gittiği görüldüğü ve bu ise Allah'ın azametine delâlet eden delâil cümlesinden bulunduğu ve bu ni'metlere şükretmek insan için lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kullarına deryada halkettiği nimetlerden bazılarını beyandan sonra karada halkettiği ni'metlerden bazı aharı, beyan etmek üzere :

وَأَلۡقَىٰ فِى الأرۡضِ رَوَٲسِىَ أَن تَمِيدَ بِڪُمۡ وَأَنۡہَـٰرً۬ا وَسُبُلاً۬ لَّعَلَّڪُمۡ تَہۡتَدُونَ (15)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ yeryüzüne sabit ve yüksek dağları koydu ki yeryüzü sizinle iki tarafa meyledip muztarip olmasın ve ziraatınıza muvafık nehirler halkettik ki arazilerinizi sulayasınız, gidecek mahallerinize srûhuletle vasıl olmak ve şaşmamak için yollar halketti ki matlubunuza ihtida edesiniz.]

وَعَلَـٰمَـٰتٍ۬‌ۚ وَبِٱلنَّجۡمِ هُمۡ يَہۡتَدُونَ (16)

[Ve yol üzerinde alâmetler halketti ki o alâmetlerle yollarınızın doğru olduğunu istidlal edesiniz, gerek kara ve gerek denizde insanlar yıldızlarla yollarını doğrultmak sebebiyle ihtida ederler.]
Yani; Allah-u Tealâ'nın kullarına bir çok ni'metleri vardır. Cümle-i ni'metlerinden birisi de dağlar halkolunmazdan evvel müteharrik ve muztarip olan arzın insanları rahatsız dp dfrpcod° şiddetli harekesini kesmek ve insanları rahat ettirmek için arz üzerine yüksek ve sabit dağları koydu ki sizinle İki tarafa meyledip hareket etmesin ve dağların sikletiyle ve merkez tarafına meyletmesiyle arz sükûnet bulsun ve insanlar rahat etsin ve arz üzerinde nehirler halKettık ki ihtiyaç zamanında arazinizi sulayasınız ve bol bol hasılat alasınız ve arz üzerinde Allah-u Tealâ yollar halketti ki siz kolaylıkla matlubunuza vasıl olasınız ve yollarda alâmetler halketti ki yolunuzu şaşırmayasınız, karada ve denizde geceleri insanlardan misafir olanlar ancak yıldızlarla yollarını bilirler. Binaenaleyh; insanların ihtidası için yıldızlarını da halketti.
Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile arz üzerinde dağlar halkolunmazdan evvel arz küre-i hakîkiye olduğu cihetle su üzerinde eflâkin harekesine müşabih bir hareketle hareket ederdi ve bu harekede şiddet olduğundan insanın rahatla iskânı kaabil değildi. Cenab-ı Hak insanların makarrı olacağına binaen arz üzerinde cesîm dağlar halketti ve dağların sikleti üzerine yüklenince arzın harekesi mecrâ-yı tabiîsinde bir hareket oldu ki sükûnete yakın bir hareket olduğundan insanın iskânına kaabil bir hale geldi. Zira; insan hareketini hissedem ediğinden istirahatına mani değildir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak insanlara ni'metini ta'dad sırasında hitabederek arz sizinle sallanmasın ve iki tarafa meyletmesin diye üzerine dağları koyduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; küre-i hakikiye olup her tarafa hareketi kaabil olan arz üzerine cesim dağlar konunca o dağlar merkez cihetine teveccühle arzı hareketten meneden, çivi mesabesinde olmuş ve arzın hareketini ta'dil etmiştir. Dağların, arzın çivisi mesabesinde olduğunu Cenab-ı Hak Sure-i Nebe'de
(أَلَمْ نَجْعَلِ الأرْضَ مِهَادًا وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا) âyetiyle sarahaten beyan buyurmuştur. Bunun misali; içi boş bir gemi deryaya indirildiğinde cüz'i bir sebeple her tarafı hareket eder ve karar edemez. Fakat üzerine yük yüklendikçe karar eder ve tam yükünü bulunca iki tarafa sallanmadığı gibi kaptan yol vermeyince hareket bile etmez ve olduğu mahalde sebat eder ve rüzgârla cüz'i bir hareket ederse de o hareketi ekser-i evkatta içinde bulunan insanlar hissedemez bir halde olur. İşte arz; bidaye-i hilkatında derya üzerinde içi boş gemi mesabesinde olup dağlar üzerine yüklenince yüklü gemi gibi karar ettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile n e c i m le murad; Ülker yıldızı veyahut Ferkadan yıldızı olduğunu beyan edenler varsa da esah olan mutlaka yıldızdır. Çünkü; deryada ve karada seyrüsefer edenler yıldızların kâffesiyle yollarını doğrultabilirler ve hepsi daimi sefer edenlerin gidecekleri cihete istidlale kâfi olunca bu makamda yıldızlardan bazısına tahsis etmekten umumuna teşmil etmek daha muvafıktır. Zira; yıldızların cümlesi bu hususta menfaattan hâlî değildir. Şu halde nazm-ı âyet; cümle yıldızlara şamildir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delilleri ve o delillerin zımnında ni'metlerini beyan ettiği gibi Allah'ın gayrıya ibadetin batıl olduğunu beyan etmek üzere :

أَفَمَن يَخۡلُقُ كَمَن لَّا يَخۡلُقُ‌ۗ

buyuruyor.

[Kâfirler şirkederler de düşünmezler mi mevcudatı halkeden Allah-u Tealâ hiçbirşeyi halkedemeyen putlar gibi olur mu?]

أَفَلا تَذَڪَّرُونَ (17)

[Şirkeder de halka kaadir olan Allah-u Tealâ'ya halka kaadir olamayan âcizler müsavi olamayacağını düşünmez misiniz?]
Yani; ey kâfirler ! Allah'ın vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden delilleri ve acaip ve garaibi görür de bu kadar mahlûkaatı halkeden Allah-u Tealâ mahlûkattan hiç bir şeyi hatta bir zerreyi bile halketmeye kaadir olmayan putlar gibi olur mu? Ve halkeden halketmeyene benzer mi? Şirke devam eder de bunları düşünmez misiniz? İbadete her cihetden müstehak olan Allah'a ibadeti terkeder de ibadete hiç istihkaakı olmayan putlara nasıl ibadet edersiniz, bu delillere bakarak halikla mahlûk ve ibadete müstehak olan ma'bud-u hakîkiyle hiç müstehak olmayan putlar beynini neden tefrik etmezsiniz? Putlara ibadetinizin fasid ve mezhebinizin batıl olduğunu neden düşünmezsiniz? Halbuki sizin ibadet ettiğiniz taştan ve ağaçtan yapılma putların ibadete istihkakları olmadığını edna tezekküre malik olan kimse bilir. Siz niçin bilmiyorsunuz? Zira; deliller hep meydanda olduğu için ziyade tetkike ihtiyaç yoktur. Hakla batıl cümlesi meydandadır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; yukarıdan beri âlem-i ulvî ve âlem-i süfliden bir çok mahlûkat-ı acibeyi halkeden hallâka bunlardan hiç birini halka kaadir olmayan âcizlerin müsavi addolunmasını inkâr için sevkolunmuş ve bunu tezekkür etmeyen müşrikler tevbih olunmuştur.
H a l i k la murad; Allah-u Tealâ olduğu gibi h a l k e t m e k t e n â c i z l e r le murad; kâfirlerin Allah'ın gayrı ibadet ettikleri ma'budlarıdır. Ve âciz putlar ilimden hâlî oldukları halde onlara ibadet eden müşriklerin itikad-ı batıllarına binaen ilim sahiplerinde isti'mâl olunan (من) lafzıyla ta'bir olunmuştur. Çünkü; onlar putlara ibadet ettiler ve âlihe dediler ve bu misilli itikadın münker olduğuna işaret için inkâra mevzu olan istifham-ı inkârı ile (أَفَمَن يَخۡلُقُ) varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin mezheplerini iptal ettikten sonra ni'metinin çokluğunu beyanla batılı irtikâbedenleri tevbih etmek üzere :

وَإِن تَعُدُّواْ نِعۡمَةَ ٱللهُِ لا تُحۡصُوهَآ‌ۗ إِنَّ ٱلله لَغَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (18)

buyuruyor.

[Eğer Allah'ın ni'metlerini sayarsanız saymakla adedini zaptedemezsiniz ve saydıkça sayısı çoğalır, tüketemezsiniz. Zira; Allah-u Tealâ kullarının kusurunu affetmekle mağfiret eder ve ni'metlerini ihsan etmekle merhamet buyurur.]

وَٱللهُِ يَعۡلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعۡلِنُونَ (19)

[Halbuki Allah-u Tealâ sizin gizlediğiniz ve izhar ettiğiniz şeylerin cümlesini bilir.] Binaenaleyh; Allah'tan hiç bir şey saklayamazsınız.
Yani; bir çok ni'metlerini size ihsan eden Allah-u Tealâ'ya nasıl şirk edersiniz? Halbuki eğer Allah'ın size ihsan ettiği ni'metleri sayarsanız tüketemez ve adedini zaptedemezsiniz. Zira ni'met-i İlâhiye gayet çok olduğundan adedini sayı ihata edemez. Şu halde lâyıkı veçhile şükrünü eda edemezsiniz ve lâkin nimetin şükrünü eda edemediğinizden dolayı size azabetmez. Zira; Allah-u Tealâ ni'metin şükrünü edada vaki olan kusurunuzu setreder ve şükrünü edada kusurunuz mukabilinde derhal tabetmemek ve rızkınızı kesmemekle size merhamet eyler. Halbuki Allah-u Tealâ lisanınıza muhalii olarak kalbinizde gizlediğiniz esrarınızı ve kalbinize muvafık olmayarak lisanınızla söylediğiniz sözlerinizi bilir ve icabına göre cezanızı verir. Şu halde insan üzerine vacip olan; kalben, lisanen, dahilî ve haricî hakka teveccüh etmektir. Zira; ne kadar ni'met mukabilinde şükrünü edaya çalışsa lâyıkı veçhüzere edası abdiçin mümkün değildir. Binaenaleyh abid; daima kusurunu itirafa mecburdur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Allah'ın vücud-u insanda halkettiği sıhhat-ı beden, afiyet, akl-ı selim, göz, kulak, ağız ve burun gibi ni'metlerin ve bunlarda olan fevaidin ta'dadı kaabil değildir, insanın bilmekten âciz olduğu ni'metler ve sair umur-u diniye ve dünyeviyeye müteallik ni'metlerin hesabı yoktur ve bu ni'metlerin herbirine şükretmek insan üzerine vaciptir ve lâkin bu vücubu yoluyla eda etmek mümkün olmadığından her zaman kusurdan hâli olamaz. Lâkin bu misilli kusurlara karşı Cenab-ı Hak gafur ve rahim olduğunu beyan etmekle herkesin kusurunu itirafla dergâh-ı ulûhiyete iltica etmesi lâzım olduğuna işaret etmiştir. Hafî ve celî şükredenleri ve etmeyenleri bildiğini beyanla zat-ı ulûhiyetinin ibadete istihkaakmı beyanı te'kid etmiştir. Zira; ni'meti verenle vermeyen ve kullarının her hallerini bilenle bilmeyen bittabi' müsavi olamaz. Çünkü ma'bud. kendine ibadet eden kimsenin ibadetine mükâfata ve ibadeti terkeden kimsenin terkinden dolayı mücazatına muktedir olmalıdır ki ibadet edenler müstefid, ibadet etmeyenler mutazarrır olsunlar.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin mezheplerinin butlanını te'kid etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللهُِ لا يَخۡلُقُونَ شَيۡـًٔ۬ا وَهُمۡ يُخۡلَقُونَ (20)

buyuruyor.

[Şol putlar ki müşrikler Allah'ın gayrı olarak onlara ibadet ederler. Onlar hiç bir şey halkedemezler. Halbuki kendileri mahlûklardır.]

أَمۡوَٲتٌ غَيۡرُ أَحۡيَآءٍ۬‌ۖ

[Zira; onlar hayat eseri olmadık bir takım ölü mesabesinde cemadattır.]

وَمَا يَشۡعُرُونَ أَيَّانَ يُبۡعَثُونَ (21)

[Halbuki onlar ne zaman ba'solunacaklarını bilmezler.]
Yani; müşriklerin Allah'ın gayrı ma'bud ittihaz ettikleri şeylerin asla ibadete istihkakları yoktur. Zira; onlar mahlûkattan hiçbir şeyi, hatta ufacık bir karıncayı bile halkedemezler. Halbuki kendileri Allah'ın mahlûklarıdır. Binaenaleyh; şerik olmaya liyakatları yoktur. Çünkü; mahlûk halika şerik olamaz, müşriklerin ibadet ettikleri putlar ise cemadat kabilinden hayat eseri'olmadık bir takım ölülerdir, onlar ba'solunacakları zamanı bile bilmezler. Halbuki hayat ve idrak ma'budun şanıdır. Şu halde hayattan ve idrakten hâlî olan şey ma'bud olamaz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile putların ibadet eden kâfirlerle muhakeme olup onlardan teberri etmek üzere kıyamette ba'solunacaklarına bu âyette işaret olunmuştur. Çünkü; ba'solunacakları zamanı bilmediklerini beyan etmek; «Ba'solunacaklar ve lâkin zamanını bilmezler» demektir. Yahut «putlar kendilerine ibadet eden müşriklerin ba'solunacakları zamanı bilmezler ki onlara ceza olunacak zamanı bilsinler» demektir.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin mezheb-i batıllarını beyan ettiği gibi tarik-ı hakkı dahi beyan etmek üzere :

إِلَـٰهُكُمۡ إِلَـٰهٌ۬ وَٲحِدٌ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Sizin ma'budunuz ma'bud-u vâhiddir.]

فَٱلَّذِينَ لا يُؤۡمِنُونَ بِالأخِرَةِ قُلُوبُہُم مُّنكِرَةٌ۬ وَهُم مُّسۡتَكۡبِرُونَ (22)

[Şol kimseler ki onlar âhirete iman etmezler. Kalpleri ma'budun bir olduğunu inkâr eder. Halbuki onlar hakkı kabulden istikbar ederler.] Yani hakkı kabulden kendilerini büyük addederler.

لا جَرَمَ أَنَّ ٱلله يَعۡلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعۡلِنُونَ‌ۚ

[Şüphesiz Allah-u Tealâ onların gizli ve aşikâr amellerini bilir.]

إِنَّهُ ۥ لا يُحِبُّ ٱلۡمُسۡتَكۡبِرِينَ (23)

[Zira; Allah-u Tealâ kibredenleri sevmez.] Binaenaleyh; onların kibirleri Allah'ın kendilerine muhabbetine mani'dir.
Yani; sizi icad ve yukarıdan beri ta'dad olunan nimetleri ihsan eden ma'budunuz bir ma'buddur ki o; ferd-i vahiddir, şeriki ve naziri yoktur. Ey müşrikler ! Sizin ibadet ettiğiniz putlarınız müteaddittir. Binaenaleyh; onların ulûhiyete ve ibadete istihkakları yoktur. Şu halde âhirete iman etmeyen kimselerin kalpleri vahdaniyeti inkâr ve hakkı kabulden kendi nefislerini büyük addederler. Şüphe yok ki Allah-u Tealâ onların kalplerinde gizledikleri hakka buğzu ve resûlüne adavetlerini ve zahirde gösterdikleri temerrütlerini bilir, ona göre mücazat eder. Zira; Allah-u Tealâ hakkı kabulden nefsini âlî addedenleri sevmez. Çünkü; onlar Vâcib Tealâ'ya mahsus olan kibriyalık sıfatında iştirak etmek hülyasında bulundukları için Allah'ın muhabbetinden mahrum ve azabın eşeddine müstehaklardır, Hakkın zrûhurundan sonra küfrüzere ısrar; âhirete adem-i iman icabıdır. Eğer âhirete imanı olsa delâili tetkikle hakkı arar ve kalbi de hakkı ikrar eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak kâfirlerin küfre ısrarlarının üç sebebi olduğunu beyan etmiştir.
B i r i n c i s i ; âhirete iman etmemeleridir. Zira ahrete iman etmeyen kimse davete icabet etmez ve söz dinlemez. Binaenaleyh: küfründe devam eder.
İ k i n c i s i ; kalplerinde hakkı inkâr etmeleridir.
Ü ç ü n c ü s ü ; hakkı kabulden istikbar etmeleridir. Şu halde kibirleri delâili tetkikle iman etmelerine mani olur. Kibir ve gururun ve hakkı inkârın sebebi âhirete iman etmemek olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; kalplerinde inkârlarına ve kibirlerine âhirete iman etmemeleri delil olarak varid olmuştur ve takriri şöyledir : «Kâfirler hakkı inkâr ve kabulden istikbar ederler. Zira; onlar âhirete iman etmezler. Her kimse ki âhirete iman etmez. Onlar hakkı inkâr ve kabulden istikbar ederler. Binaenaleyh; kâfirler hakkı inkâr ve kabulden istikbar ederler» demektir. Çünkü âhirete iman; ümmülhasenattır. Âhirete iman; insanı ahlâk-ı haseneye sevk ve insafa davet ve hill ü hürmeti taharriye mecbur eder. Binaenaleyh âhirete iman; her iyiliğe vesile ve menşe'dir. Amma âhirete iman etmeyenlerin iyilikten sevap ümidi ve kötülükten ikab korkusu olmadığından her fenalığa cesaret eder. Şu halde âhirete adem-i iman her fenalığın mebdeidir ki Cenab-ı Hak bu âyette kalplerinin inkârını ve zahirlerinin istikbarını âhirete iman etmemeleri üzerine tertibetmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Resûlullah'm «Bir kimsenin kalbinde zerre kadar kibir olursa Cennet'e girmez» buyurduğunda huzur-u risalette bulunan bir zat «Yâ Rasulallah ! Her şahıs libasının ve ayakkabısının güzel olmasını ister» deyince Rasulullah'm «Allah-u Tealâ cemildir, cemali sever. Şu söylediğin şeyler cemal kabilinden sevilecek şeylerdir. Ancak kibir; haktan çıkmak ve hak olan şeye batıl demek ve hakkı kabulden temerrüd etmek ve kendinden başkalarını hakir görmektir» buyurduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetin delillerini beyandan sonra nübüvveti inkâr edenlerin şüphelerini izale etmek üzere :

وَإِذَا قِيلَ لَهُم مَّاذَآ أَنزَلَ رَبُّكُمۡ‌ۙ قَالُوٓاْ أَسَـٰطِيرُ الأوَّلِينَ (24)

buyuruyor.

[Müşriklere «Rabbiniz ne gibi şey inzal etti?» denildiğinde onlar «Evvel geçen ümmetlerin yazdıkları yalan satırları inzal etti» derler.]

لِيَحۡمِلُوٓاْ أَوۡزَارَهُمۡ كَامِلَةً۬ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ‌ۙ

[Onlar kendi günahlarını yevm-i kıyamette kamilen götürmek için Kur'an'a evvelinin esatiri dediler.]

وَمِنۡ أَوۡزَارِ ٱلَّذِينَ يُضِلُّونَهُم بِغَيۡرِ عِلۡمٍ‌ۗ

[Dahi şol kimselerin günahlarını yüklenmek için Kur'an'a esatir dediler ki onları rüesa bigayrıilmin idlâl ettiler.]

أَلا سَآءَ مَا يَزِرُونَ (25)

[Agâh olun ki onların götürecekleri günahları ne fena günah oldu.]
Yani; Mekke civarında Resûlullah'ı zem ve iman edecekleri imandan menetmek için yollar üzerine oturan müşriklere hariçten gelen huccac tarafından «Rabbiniz size ne inzal etti?» denildiğinde onlar cevapta «Geçmiş ümmetlerin kitaplarına yazdıkları yalanları inzal etti» derler ve Kur'an'a yalan dediklerinin akıbeti; onlar irtikâbettikleri küfürlerinin günahını yevm-i kıyamette kamilen götürmektir ve bigayrıilmin idlâl ettikleri kimselerin veballerini dahi götürmek için Kur'an'a esâtîr dediler. Şu halde uyanık olun, gaflet etmeyin ki bunların götürdükleri günahlar ne çirkin oldu. Çünkü; hem kendi günahları, hem de idlâl ettikleri kimselerin günahlarının birer mislini götürecekleri cihetle iki kat vebal götürecekleri için elbette günahları pek fenadır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müşriklerin dünyada gördükleri musibet ve belâ günahlarına kefaret olmayıp âhirette günahlarının ukubetlerini tamamen göreceklerine işaret için yevm-i kıyamette vizirlerini kamilen götürecekleri beyan olunmuştur. Şu halde Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyada müminlerin gördükleri musibet bazı günahlarına kefaret olacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; eğer kefaret olmayıp da müminler de tamamen veballerini yüklenecek olsalardı bu âyette tamamen yüklenmek kâfirlere tahsis olunmazdı. Halbuki vizirlerini tamamen yüklenmek kâfirlere tahsis olunmuştur.
Reis olan kâfirler idlâl ettikleri etbâ'larının günahlarının mislini götüreceklerinden tâbi'lerinin günahlarının bazısını almış olmazlar. Zira; idlâl ettikleri dâllin günahı neyse onun bir mislini alacakları cihetle dâllin günahı noksan olmadığı gibi azabı da tahfif olmaz ve idlâl edenler de idlâlleri mukabilinde idlâl ettikleri kimselerin günahlarının mislini aldıklarından âharın vizrini yüklenmiş olmazlar. Binaenaleyh; kendi dalâletleri ve aharı idlâlleri her ikisi de kendi cürüm ve cinayetleridir. Âharın cürmü değil ki (ولاتزروازرة وزراخرى) ya, yani «Bir günahkâr aharın günahını götürmez» âyetine muhalif olsun.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet, gerçi nübüvvette şüphe edenlerin şüphelerini izale için varid olmuşsa da şüpheleri inat ve mükâbereden ibaret olduğu için cevapta tehdidle iktifa olunmuştur. Çünkü; Kur'an'a muârazadan âciz olmalarıyla Resûlullah'ın nübüvveti sabit olduğundan bu acizlerinin tahakkukundan sonra itirazları inattan başka bir şey olmadığı cihetle onlara cevap ve tehdidden başka bir şey olamaz. Zira; her neyle cevap verilse inatlarında ısrar edecekleri cihetle onlar için dünyada kılıçtan, âhirette azaptan başka bir şey kalmamıştır. «Rabbiniz ne inzal etti?» suâlini irad edenler; müşriklerdir. Zira; müşriklerin bazısı bazısına alâtarikılistihza suâl etmişlerdir denilmişse de esah olan etraftan gelen kafileleri imandan menetmek için Mekke yollarına oturanlara hariçten gelenler suâl ederler ve onlar da Kur'an'ın yalan olduğunu söylerlerdi. Şu halde suâl edenler hacc için etraftan gelenlerdir, cevap verenler de Mekke yollarına ahaliyi imandan menetmek için me'mur olarak oturanlardır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin dünyada halleri Kur'an'a esatîrülevvelîn demek ve âhirete tamamen günahlarını götürmek olduğunu beyan ettiği gibi ehl-i hakka buğzedenlerin akıbetleri helak olduğunu beyanla ehl-i hakka hile etmek fikrinde olanları tehdid etmek üzere :

قَدۡ مَڪَرَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ

buyuruyor.

[Kureyş kabilesinden evvel geçen kimseler muhakkak resûllerine hile ettiler.]

فَأَتَى ٱللهُِ بُنۡيَـٰنَهُم مِّنَ ٱلۡقَوَاعِدِ

[Onlar hile edince evlerini temellerinden yıkmak üzere Allah'ın emri geldi.]

فَخَرَّ عَلَيۡہِمُ ٱلسَّقۡفُ مِن فَوۡقِهِمۡ

[Onların üstünden damları kendi üzerlerine göçtü, yıkıldı.]

وَأَتَٮٰهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِنۡ حَيۡثُ لا يَشۡعُرُونَ (26)

[Bilmedikleri cihetten onlara azab-ı ilâhi geldi.]
Yani; ehl-i hakka ve bilhassa enbiya-yı izama itiraz etmek Kureyş kabilesine mahsus bir hal değildir. Çünkü; Kureyş'ten evvel geçmiş olan kimseler resûllerine itirazla bir takım hileye cür'et ettiler. Onlar hakka itiraz edince onların hanelerini temelinden yıkmak ve kendilerini helak etmek üzere emr-i ilâhi geldi ve onlar evlerinde sakin oldukları bir zamanda üst taraflarından evlerinin damları kendi üzerlerine yıkıldı ve bilmedikleri cihetten azap geldi, haberleri olmadan helak oldular.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile ehl-i hakka hileyle adavet eden her kavme şamildir. Zira; hakka karşı hilekârlığı âdet eden milletlerin kâffesi helak olmuş ve memleketlerinin altı üstüne çevrilmiş ve haneleri esasından yıkılmış, eserleri kalmamıştır, bunlar âlemde çok defa görülmüş, inkârı gayr-ı kaabil hakikatlardandır. Amma basireti bağlanmış, kalbi hakka karşı adavetle dolmuş olan cahiller bu gibi vukuatları icabat-ı zamandan addeder, maneviyattan bilmez, bu ise eser-i cehalettir.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyette e v v e l g e ç e n l e r le murad; Babil ahalisi ve bilhassa o zamanda dünyanın en büyük hükümdarlarından olan (Nemrud b. Ken'an) ve onun etbâ'ıdır. Çünkü Nemrud; İbrahim (A.S.) zamanında dünyanın en birinci cebabiresindendi. Binaenaleyh; hakkı kabul etmez, doğru sözü dinlemez, daima ehl-i hakka hileyle adavet ederdi ve İbrahim (A.S.) ı ateşe misafir verinceye kadar zulmü uzattı. Nemrud'un hakka karşı itirazlarından birisi de ehl-i sema ile mukatele etmek üzere beş bin arşın irtifâ'ında bir saray yaptı ve onda rasathaneler tertibetti ki tarassut edip ehl-i semanın ahvaline muttali olacak ve icabında muharebe edecek. İşte Nemrud bu hülyalarla uğraştığı sırada Allah-u Tealâ şiddetli bir rüzgârla Nemrud'u ve etbâ'ını sarayın içinde oldukları halde sarayı temelinden tahriple helak etti ve o günün şiddetinden hariçde kalan ahali lisan-ı aslilerini şaşırıp her biri bir türlü lisanla meramlarını ifade etmeye başladılar. Hatta her biri diğerine meramını anlatmaktan âciz kaldıklarından bir çokları dağılıp dünyanın bir çok mahallerinde birer kabile teşkil ettikleri mervidir.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile hanelerinin içinde oldukları halde helak olduklarını tasrih için (فوق) kelimesiyle üzerlerine yıkıldığı sarahaten zikrolunmuştur. Çünkü; bu gibi hileye teşebbüs edenlerin hilelerine kendileri düşeceklerine dair bir çok âyât-ı kerime ve ahadis-i nebeviye vardır ve bumanâyı müfid olarak Araplar (من حفرلا خيه جباً وقع فيه منكباً) derler ki «Kendi kardeşine kuyu kazan kimse o kuyuya kendi yüzü üstüne düşer» demektir. İşte Kur'an'da bu gibi vukuatı beyan; kullarına ibret ve hakka karşı adavetin akıbeti her zaman felâket olduğunu beyanla Cenab-ı Hak kullarını insafa davet etmiştir.
Hulâsa; hakka karşı hile yapanların evlerinin temelinden yıkılıp damları üzerlerine çökerek helak oldukları ve zannetmedikleri yerden azap geldiği ve hilekârların akıbetleri her zaman azap olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ hakka karşı hilekârların dünyada helaklerini beyandan sonra âhirette azapla beraber rüsvâ olacaklarını dahi beyan etmek üzere :

ثُمَّ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ يُخۡزِيهِمۡ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ dünyada onları ihlâk ettikten sonra yevm-i kıyamette de rüsvâ eder.] Binaenaleyh; azapla beraber âleme karşı hacîl olurlar.

وَيَقُولُ أَيۡنَ شُرَڪَآءِىَ ٱلَّذِينَ كُنتُمۡ تُشَـٰٓقُّونَ فِيہِمۡ‌ۚ

[Ve Allah-u Tealâ müşriklere hitaben «Nerededir benim şol şeriklerim ki onlar hakkında siz ehl-i hakka adavet edersiniz» demekle onları tevbih eder.]
Yani; hilekârları Allah-u Tealâ dünyada ihlâk ettiği gibi yevm-i kıyamette dahi onları rüsvâ eder ve der ki «Ey müşrikler ! Nerededir benim şeriklerim? Siz onlar hakkında dünyada ehl-i hakka karşı adavet ve putlarınızın bana şerik olduklarını itikad ve onları himaye etmek üzere ehl-i imanla münazaa ve putlarınıza ibadet etmediklerinden dolayı onlara adavet ederdiniz. Şu halde çağırın o putları, gelsinler yardım etsinler size» demekle müşrikleri tekdir eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu ve bunun emsali âyetlerde Allah-u Tealâ'nın putlara «Benim şeriklerim» demekle nefsine muzaf kılması istihza içindir, yoksa nefsine izafet hakîkî değildir, belki kâfirlerin itikadlarını hikâyedir. Çünkü izafet-i hakikiye; nefsinde putların şerik olmalarını icabeder. Bu ise muhaldir ve ehl-i imana putlar hakkında adavetleri ehl-i imanın putlara sebbetmelerinden ve ma'bud tanımamalarından neş'et eder. Zira; her müşrik herkesin kendi gibi putlara ibadet etmesini istediğinden ibadet etmeyenlere bittabi' adavet eder.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlere azapla ihanet edeceğini ve zat-ı ulûhiyetine şerik itikad ettikleri putların nerede olduklarını tevbih tarikıyla suâl edeceğini beyandan sonra bu misilli âsîlerin âlimleri tarafından söylenecek sözleri beyan etmek üzere :

قَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ إِنَّ ٱلۡخِزۡىَ ٱلۡيَوۡمَ وَٱلسُّوٓءَ عَلَى ٱلۡڪَـٰفِرِينَ (27) ٱلَّذِينَ تَتَوَفَّٮٰهُمُ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةُ ظَالِمِىٓ أَنفُسِہِمۡ‌ۖ

buyuruyor.

[Kendilerine ilim verilen ehl-i ilim kâfirlerin azaplarını görünce derler ki «Bugün rüsvalık ve kötü azap şol kâfirler üzerinedir ki onlar nefislerine zulmedici oldukları halde melekler rûhlarını kabzettiler ki tevbeye muvaffak olmadan âhirete gittiler". Binaenaleyh; onlar için azaptan başka bir şey olmadığını beyan ederler.]

فَأَلۡقَوُاْ ٱلسَّلَمَ مَا ڪُنَّا نَعۡمَلُ مِن سُوٓءِۭ‌ۚ

[Onlar azabı görünce ortaya müsalemet korlar ve dünyadaki kibr ü gururu terkederek itaata başlarlar ve derler ki «Biz dünyada kötü amel işlemedik.»] Bu sözleriyle işledikleri günahlardan teberri etmek isterler.

بَلَىٰٓ إِنَّ ٱلله عَلِيمُۢ بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (28)

[Onların bu inkârlarına karşı taraf-ı İlâhiden denilir ki «Sizin inkârınızda fayda yoktur. Zira; Allah-u Tealâ sizin amelinizi bilir ve muktezasına göre size ceza verir. »]
Yani; kâfirler kıyamette rüsvâ olunca onları dünyada hakka davet eden enbiya ve ulema derler ki «Bugün rüsvalık ve azabın pek kötüsü şol kâfirler üzerinedir ki onlar küfrü ve envâ'-ı cinayeti irtikâpla nefsine zulmeder oldukları halde insanların ervahını kabza müekkel olan melekler onların rûhlarını kabızla vefat ettirirler ve kâfirler üzerine azap nazil olunca onlar itaat ve inkıyad. ettiklerini ortaya korlar ve «Biz kötü amel işleyen olmadık, itaat ettik» demekle beraet etmek istemeleri üzerine Allah-u Tealâ tarafından «Sizin kötü amel işlemedik demenizde fayda yoktur. Zira; Allah-u Tealâ sizin işlediğiniz amelin cümlesini bilir ve icabına göre ceza verir. Şu halde inkârınızda fayda yoktur» denilmek suretiyle inkârlarını reddettiler.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile ulemanın şu sözleri kâfirlerin azaplarını tezyid ve ihanetlerini tespit ve onlara şematetlerini izhar içindir. Çünkü; dünyada onlar hakka davet ettiklerinde istihza ve kibr ü gururla karşılar, icabet etmez ve envâ'-ı ezayı reva görürlerdi. İşte ceza amel cinsinden denildiği gibi kâfirlerin dünyadaki kibirlerine mukabil âhirette zelil olacaklarını, enbiya ve ulemayı istihzalarına mukabil enbiya, ulema ve müminlerin onlara karşı şematet izhar edeceklerini ve ehl-i hakka reva gördükleri ezalara mukabil ihanet göreceklerini Kur'an'da kullarına beyanla Cenab-ı Hak lûtfetmiş ve bu gibi ihanetten hazer etmek lâzım olduğunu kullarına tavsiye buyurmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin ilka ettikleri s e l e m le murad; selâm ve imandır. İslâm olmalarını istedikleri zaman halet-i nez'dir. Çünkü; rûh boğazına geldiğinde azabı müşahede edince her âsî nedamet ettiği gibi kâfir de iman etmek ister ve lâkin hal-i yeiste iman makbul değildir ve yevm-i kıyamette dahi iman etmek isteyeceklerini ve fena amel işlemediklerini beyan edeceklerini ve sözlerini redle tekzib olunacaklarını bu âyette Cenab-ı Hak beyanla kullarını intibaha davet etmiştir.
Ahirette yalanı tecviz etmeyenler bunların «Biz kötü amel işlemedik» dediklerini şöyle tevcih ederler. Yani «Kendi zu'mumuz ve itikadımızca biz kötülük etmedik» demektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin âhirette rüsvâ olacaklarını beyan ettiği gibi dahil olacakları mekânlarını dahi beyan etmek üzere :

فَٱدۡخُلُوٓاْ أَبۡوَٲبَ جَهَنَّمَ خَـٰلِدِينَ فِيہَا‌ۖ فَلَبِئۡسَ مَثۡوَى ٱلۡمُتَكَبِّرِينَ (29)

buyuruyor.

[Kıyamette kâfirler rüsvâ olup, ehl-i ilim tarafından da rüsvalık ve kötü azap onlar üzerine olduğu söylenip onların kötü amellerini inkârları üzerine taraf-ı ilâhiden bu sözleri reddolununca Cenab-ı Hak tarafından kâfirlere hitaben «Ebeden Cehennem içinde kalıcı olduğunuz halde girin Cehennem'in kapılarından» denilir ki herkes küfrünün ve günahının nev'ine göre hazırlanan kapıdan gireceğine işaret olunur. Bu minval üzere kahr-ı ilâhi ve gazab-ı sübhânî zrûhur edince hakkı kabulden tekebbür edenlerin makamları olan Cehennem ne çirkin oldu.] Çünkü; azab-ı elîm içinde ebeden kalmak elbette kötüdür.
Bu âyet; Cehennem'in müteaddid tabakaları olduğuna delâlet eder. Zira müteaddid kapılar; müteaddid derekeler olduğuna delildir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kıyamette cereyan edecek ahvâl üzerine şu kahrıâmiz hitabın geleceğine ve azap üzerine azap olacağına işaret için (فَٱ) lafzıyla (فَٱدۡخُلُوٓاْ) varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ; «Rabbiniz ne inzal etti?» suâline esatîrülevvelîn demekle cevap verenler kendilerinin vizrini ve idlâl ettikleri kimselerin veballerinin mislini götüreceklerini ve zalim oldukları halde rûhlarının kabzolunduğunda âhirette imanı kabul edeceklerse de kabul olunmayıp «Girin Cehennem'in kapısından» denileceğini beyan ettiği gibi «Rabbiniz ne inzal etti?» suâline «Hayır inzal etti» şeklinde cevap verenlerin ahvalini beyan etmek üzere :

وَقِيلَ لِلَّذِينَ ٱتَّقَوۡاْ مَاذَآ أَنزَلَ رَبُّكُمۡ‌ۚ قَالُواْ خَيۡرً۬ا‌

buyuruyor.

[Muharremattan içtinapla nefislerini muhafaza eden kimselere «Rabbiniz ne şey inzal etti?» denildiğinde onlar «Hayır inzal etti» derler.]

لِّلَّذِينَ أَحۡسَنُواْ فِى هَـٰذِهِ ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةٌ۬‌ۚ

[Şu dünyada Kur'an'a iman ve ahkâmıyla amel etmek suretiyle ihsan eden kimseler için mükâfât-ı dünyeviye ve sevap vardır.]

وَلَدَارُ الأخِرَةِ خَيۡرٌ۬‌ۚ

[Ve elbette dar-ı âhiretde hazırlanan ni'metler, dünyada verilen haseneden daha hayırlıdır.]

وَلَنِعۡمَ دَارُ ٱلۡمُتَّقِينَ (30)

[Ve müttekilerin makarrı olan dar-ı Cennet ne güzel oldu.]
Yani; haramdan sakınmakla nefsini mehlekeden muhafaza eden kimselere «Rabbiniz sizin ahvalinizi ıslah için resûlünüze ne gibi şey inzal etti?» diyerek vâki olan suâle cevapta müttekiler kemâl-i meserret ve memnuniyetle «Rabbimiz nebimize hayr-ı mahz inzal etti» demekle cevap verirler, Kur'an'ın ve ahkâmının hayır olduğunu beyan ederler. Şu dünyada Kur'an'ın emrine imtisal ve nehyinden içtinapla amel-i salih işlemek suretiyle ihsan eden kimseler için sevap, güzel rızk, ilm-i ledünnî, fütrûhat ve nusret vardır; elbette dar-ı âhirette hazırlanan nimetler, bu dünyada verilen ni'metlerden daha hayırlıdır. Şirkten ve sair günahlardan ittika eden müminlerin makamları olan Cennet ne güzel oldu.
Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette i t t i k a ile murad; haram olan şeylerin küllisinden ictinab etmek ve vâcibatın cemiini işlemektir. î h s a n la murad; ibadette ihsandır. H a s e n e yle murad; dünyada ihsan sahiplerine emsalleri tarafından meth ü sena ve düşman üzerine galebe, feth-i bilâd, emval-i ganimet, bol rızik ve sair ni'metlerdir. Âhirette : İhsan mukabili hasene birden ona, ondan yüze ve yüzden yedi yüze kadar sevaptır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile şu suâle cevap verenler müminlerdir. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu veçhile hacc mevsiminde etraftan gelen kafile müşriklere sorduklarında «Esâtîrülevvelîn» demekle cevap verirler ve müminlere sorduklarında «Rabbimiz hayır inzal etti» demekle cevap verdiklerini Vâcib Tealâ bu âyetle beyan etti.

***
Vâcib Tealâ müttekilerin makamlarını icmalen beyandan sonra ehl-i takvanın makamlarını ve nail olacakları nimetleri tafsil etmek üzere :

جَنَّـٰتُ عَدۡنٍ۬ يَدۡخُلُونَہَا تَجۡرِى مِن تَحۡتِہَا الأنۡهَـٰرُ‌ۖ لَهُمۡ فِيہَا مَا يَشَآءُونَ‌ۚ

buyuruyor.

[Ehl-i ittikanın nail olacakları makam; ikamete lâyık cennetlerdir ki o cennetlerin altından nehirler akar olduğu halde müttekiler o cennetlere girerler ve onlar için cennette istedikleri her nimetler vardır.]

كَذَٲلِكَ يَجۡزِى ٱللهُِ ٱلۡمُتَّقِينَ (31) ٱلَّذِينَ تَتَوَفَّٮٰهُمُ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةُ طَيِّبِينَ‌ۙ

[İşte böylece ni'metleriyle Allah-u Tealâ şol müttekileri cezalandırır ki onlar küfürden ve sair günahtan tayyib ve tahir oldukları halde melekler onların rûhlarını kabzederler.]

يَقُولُونَ سَلَـٰمٌ عَلَيۡكُمُ ٱدۡخُلُواْ ٱلۡجَنَّةَ بِمَا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (32)

[Melekler müttekilerin rûhlarını kabzedecekleri zaman müminleri tebşir suretiyle derler ki «Ey umum belâya sabredip ibadâtla mevlâsına yol bulan müttekiler ! Bütün musibet ve meşakkatlardan selâmet sizin üzerinizedir, işlediğiniz amelleriniz sebebiyle Cennet'e girin ve derecelerine nail olun.»] Bu sözleriyle ehl-i imanı tebşir ederler.
C e n n e t le murad; mahud Cennet ve Cennet'in bağları ve bostanlarııdr. A d i n le murad; mahall-i ikamettir. Yani müttekilerin âhirette ikamet edecekleri mahalleri bağlar ve bostanlarla doludur ve bağın letafetini getiren akar ırmaklar da vardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın her arzu ettiği şeyin ancak Cennet'te bulunacağına âyet delâlet eder. Zira (لهم فها) yı takdim; hasra delâlet ettiği gibi (مَا يَشَآءُونَ‌) de bulunan (مَا) lâfzı da umuma delâlet ettiğinden her arzu edilen şeyin ancak Cennet'te olacağına delâlet eder. Ehl-i narın nefislerine zulmederek vefat edip nar-ı Cahime müstehak oldukları gibi ehl-i Cennet de küfürden ve sair maâsîden tahir olarak vefat edip Cennet'e müstehak olduklarına âyet delâlet eder. Binaenaleyh Cennet'e girmenin şartı; küfürden pâk olmak olduğuna dahi delâlet eder. Çünkü; küfrüzere vefat eden kimsenin Cehennem'de ebedî kalacağına ve Cennet'ten bilkülliye mahrum olacağına nusus-u kat'iyey-i saire Kur'an'ın müteaddid mevkilerinde mevcuttur ve ehl-i Cennet'in cemi-i Afattan selâmetleri devam üzere olacağına işaret için devama delâlet eden cümle-i ismiyeyle (سلام عليكم) varid olmuş ve Cennet'te derecata nail olmak güzel amel sebebiyle olacağına binaen amelleri sebebiyle dahil olmaları emrolunacağı beyan olunmuştur.
Hulâsa; müttekilerin mahall-i ikametleri altından nehirler cereyan eden cennetler olduğu, onlar için Cennet'te her istedikleri mevcut bulunduğu, küfürden ve sair günahlardan tayyib olarak vefat eden müttekileri Allah-u Tealâ'nın böyle ni'metlerle cezalandırdığı ve meleklerin ehl-i Gennet'i selâmetle tebşir edip «Amelleriniz sebebiyle girin Cennet'e» diyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcip Tealâ nübüvveti inkâr ve ikrar edenlerin hallerini beyandan sonra nübüvveti inkâr edenlerin bazı şüphelerini beyan etmek üzere :

هَلۡ يَنظُرُونَ إلآً أَن تَأۡتِيَهُمُ ٱلۡمَلَـٰٓٮِٕڪَةُ أَوۡ يَأۡتِىَ أَمۡرُ رَبِّكَ‌ۚ

buyuruyor.

[Kâfirler gözlemezler, ancak taraf-ı ilâhiden meleklerin gelmelerini veyahut Rabbin Tealâ'nın emrinin gelmesini gözlerler.]

كَذَٲلِكَ فَعَلَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ‌ۚ

[Habibim ! Senin kavminden evvel geçenlerin halleri de bunlar gibiydi ki onlar melek gelmesini veyahut emr-i ilâhinin gelmesini gözlediler.]

وَمَا ظَلَمَهُمُ ٱللهُِ وَلَـٰكِن ڪَانُوٓاْ أَنفُسَهُمۡ يَظۡلِمُونَ (33)

[Halbuki Allah-u Tealâ onlara zulmetmedi ve lâkin onlar kendi nefslerine zulmeder oldular.]

فَأَصَابَهُمۡ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُواْ

[Binaenaleyh; onlara kendi amellerinin azabı isabet etti.]

وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَہۡزِءُونَ (34)

[Resûllerini ve tarik-ı hakka sevkeden ulemayı istihzalarının şeameti onların her taraflarını ihata etti.]
Yani; Fahri Kâinat'ın nübüvvetini inkâr eden müşrikler kemâl-i inat ve kibr ü gururlarından hiç bir şeye intizar etmezler, illâ rûhlarını kabza müvekkel olan meleklerin gelip rûhlarını kabzetmelerine veyahut azab-ı ilâhiye dair emr-i ilâhinin gelmesine ve kendilerinin ölümlerine veya muazzap olmalarına intizar ederler. Binaenaleyh; bunlardan birisi gelmedikçe iman etmezler. Amma gerek ervahı kabza me'mur olan melekler ve gerek azab-ı ilâhiye dair emir gelip azabı muayene edince iman etmek isterler ve lâkin o vakitte iman makbul değildir. Meleğin veya azaba dair emr-i ilâhinin gelmesini beklemek bunlara mahsus bir hal değildir. Zira; bunlardan evvel geçen milletlerin halleri dahi bunlar gibi küfür ve sair günahlara ısrarla iman etmemekti. Halbuki onlara azabetmekle Cenab-ı Hak zulmetmedi, velâkin onlar küfrü ve envâ'-ı cinayeti işlemekle nefislerine zulmettiler. Enbiyanın nasihatlarını dinleyip davetlerine icabet etmediler ve nefislerini mehlekeye attılar. Binaenaleyh; kendi amellerinin ukuubatı onlara isabet ve rusûl-ü kiramı istihzalarının cezası onları ihata etti. Şu halde azaptan halas olmak imkânı kalmadı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette e m r – i i l â h i yle murad; dünyada onlara azabın gelmesi ve helak olmalarına dair emir veyahut kıyamete dair emirdir. «Müşriklerin halleri şu beyan olunan iki şeyden birinin gelmesine intizar etmektir» demek; «Bu iki şeyden biri gelmedikçe iman etmezler ve bu ikiden birisi gelip azabı müşahede edince iman ederler ve lâkin fayda etmez» demektir.
Hulâsa; müşriklerin rûhlarının kabzına me'mur olan meleklerin veya azaplarına dair emrin gelmesine intizar ettikleri, bu iki emirden birine intizar bunlara mahsus olmayıp bunlardan evvel geçen milletlerin halleri de böyle olduğu, Allah-u Tealâ onlara zulmetmeyip ancak onların kendilerine zulmettikleri, amellerinin ukuubeti kendilerine isabet ettiği, ehl-i hakkı istihzalarının cezası onları ihata eylediği, halleri ve sıfatları böyle olan kimselerin akıbetleri her zaman böyle olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nübüvveti inkâr eden kâfirlerin sözlerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı dahi beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ أَشۡرَكُواْ لَوۡ شَآءَ ٱللهُِ مَا عَبَدۡنَا مِن دُونِهِۦ مِن شَىۡءٍ۬ نَّحۡنُ وَلآ ءَابَآؤُنَا وَلا حَرَّمۡنَا مِن دُونِهِۦ مِن شَىۡءٍ۬‌ۚ

buyuruyor.

[Ve sirkeden şol kimseler dediler ki «Eğer Allah-u Tealâ dilemiş olsaydı biz ve bizim babalarımız Allah'ın dûnunda bir şeye ibadet etmezdik ve Allah'ın dûnunda hiç bir şeyi haram kılmazdık.»]

كَذَٲلِكَ فَعَلَ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ‌ۚ

[Şu müşriklerin dedikleri gibi bunlardan evvel geçen millet ler de böyle dediler ve öylece işlediler.]

فَهَلۡ عَلَى ٱلرُّسُلِ إلاً ٱلۡبَلَـٰغُ ٱلۡمُبِينُ (35)

[Rusûl-ü kiram üzerine olmadı, illâ ahkâm-ı şer'iyeyi açık bir surette ümmetlerine tebliğ etmek vacip oldu.]
Yani; nübüvveti tasdik etmeyen müşrikler istihza tarikiyle dediler ki «Allah-u Tealâ bizim ve babalarımızın imanını murad etmedi. Eğer Allah-u Tealâ bizim ve babalarımızın imanını murad etmiş olsaydı biz ve babalarımız Allah'ın gayrı putlara ve sair eşyadan hiç bir şeye ibadet etmezdik, halbuki ibadet ediyoruz. Şu halde resûl göndermekte asla fayda yoktur. Çünkü; her şey onun iradesiyle olduğundan resûl göndermeye ihtiyaç yoktur. Zira; hükmü kafidir, murad ettiği şey elbette olur ve eğer Allah-u Tealâ murad etmiş olsaydı bizim zaman-ı cahiliyede nefsimize haram kıldığımız şeylerden Allah'ın dûnunda hiç bir şeyi haram kılmazdık, halbuki bir çok şeyleri haram kıldık» demekle evham ve hayallerine ittibâ' ederek vâhî delillerle istidlal ettiler ve bunların istidlalleri gibi Kureyş'ten evvel geçen ümmetler de istidlal etmiş ve aynı sözü söylemişlerdi. Halbuki irade-i ilâhiye ef'âl-i ihtiyariyede abdin iradesine tâbi olduğundan abid ef alini irade etmedikçe Allah-u Tealâ murad etmez. Hal böyle olunca rusûl-ü kiram üzerine bir kimsenin hidayeti ve imanı vacip olmadı, ancak risaletini ümmetine tebliğ ve açık surette ahkâm-ı şer'iyeyi beyan etmek vacip oldu. Binaenaleyh; efrad-ı ümmetin iman edip etmemelerinden resûller mes'ûl değillerdir. Zira; hiç bir kimseyi imana cebre me'mur olmadılar, ancak vazifeleri ümmetlerine doğru yolu göstermektir. Şu hale kat'i delillerle imanın vacip olduğunu beyandan sonra vazife ümmete aittir.
Hulâsa; müşrikler Allah'ın iradesine istinad ederek şirklerinin doğru olduğunu iddia ettikleri, «Eğer Allah-u Tealâ dilemiş olsaydı biz ve babalarımız şirketmez ve bir şeyi haram kılmazdık» dedikleri, bu sözler yalnız bunlara mahsus olmayıp evvel geçenlerin de böyle söyledikleri ve rusûl-ü kiram üzerine tebliğden başka bir şey vacip olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Rusûl-ü kiramın vazifeleri ancak tebliğ olduğunu icmalen beyandan sonra tebliğ etmekle me'mur oldukları ahkâmı tafsilen beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ بَعَثۡنَا فِى ڪُلِّ أُمَّةٍ۬ رَّسُولاً أَنِ ٱعۡبُدُواْ ٱلله وَٱجۡتَنِبُواْ ٱلطَّـٰغُوتَ‌ۖ

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz her ümmette resûl gönderdik, mühmel bırakmadık. O Resûl vasıtasıyla dedik ki «Siz Allahü Tealâ'ya ibadet ve şeytan ve sair ma'budât-ı batıladan içtinab edin. Zira; onların ibadete istihkakları yoktur.»]

فَمِنۡهُم مَّنۡ هَدَى ٱللهُِ وَمِنۡهُم مَّنۡ حَقَّتۡ عَلَيۡهِ ٱلضَّلَـٰلَةُ‌ۚ

[Resûller ibadetle emredince ümmetlerden bazılarını Allah-u Tealâ hidayette kıldı ve bazılarının sû-u ihtiyarları neticesi onlar üzerine dalâlet vacip oldu.]

فَسِيرُواْ فِى الأرۡضِ فَٱنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلۡمُكَذِّبِينَ (36)

[Eğer bu dalâlet üzere olanların helaklerinde şüphe ederseniz müsaferet edin; yeryüzünde görün, Resûllerini tekzibedenlerin akıbetleri ne oldu? Ve seyrüseferiniz sebebiyle harabelerini müşahede edin ki tekzibin akıbeti helak olduğunu bilesiniz.]
Yani; zatıma yemin ederim ki her ümmeti ıslah ve ahvalini tanzim için biz resûl gönderdik ve o resûl vasıtasıyla biz, ümmetine «Allah'a ibadet ve Allah'ın gayrı ma'budlardan içtinab edin. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak yok» demekle tevhide davet ettik. Bizim bu davetimiz üzerine o ümmetlerden bazılarını Allah-u Tealâ hidayette kıldı ki onlar iman ettiler ve necat buldular, bazıları iradelerini dalâlete sarfettiklerinden onlar üzerine dalâlet hak oldu. Zira; iradelerini hayra sarf etmediklerinden muvaffak olamadılar, dalâleti irtikâb edenlerin helaklerinde tereddüd ederseniz yer yüzünde seyrüsefer edin, görün, tekzibedenlerin akıbetleri ne oldu.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile mülkünde hakîkî tasarruf Allah'a mahsus olduğundan hidayeti ve dalâleti halkeden Allahü Tealâ'dır ve lâkin abdin iradesini sarfla kesbetmesi şarttır. Zira; abdin ef'âl-i ihtiyariyesini Allah'ın halketmesi abdin kisbine mevkuftur. Binaenaleyh; abid kâsiptir, Allah-u Tealâ da haliktır.
Emr-i ilâhinin irade-i ilâhiyeden başka olduğuna, bu âyet delâlet eder. Zira; kâfire imanla emreder, halbuki kâfir iradesini imana sarfetmediğinden Allah-u Tealâ imanını irade etmez. Şu halde emir var, irade yoktur. Binaenaleyh; «Emir, iradeyi mutazammın» diyenlerin itikadları merduddur.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran d a l â l e t le murad; azab-ı dünyevîdir. Yani «Onlar üzerine dalâlet hak oldu» demek; «İradesini küfre sarfedip küfründe devam edenler üzerine dünyada helak vacip oldu. Eğer şüphe ederseniz gidin, harabelerini görün ki akıbetlerinin ne gibi felâketlere ma'ruz kaldığını bilesiniz. Şu halde eğer küfrünüzde devam ederseniz sizin de akıbetiniz helak olacak» demektir. Bu gibi şeylerde itibar ekseriyetedir. Binaenaleyh; bazı keferenin helak olmamasıyla itiraz varid olmadığı gibi bazı akvamın helak olmamasıyla dahi itiraz varid olmaz, bilhassa bu misilli âyetler kendilerine mahsus meb'ûs olan resûllerini tekzibedenlere aittir.
Hulâsa; her ümmete bir Resûl gönderildiği, o resûlün vazifesi; ümmetine, Allah'a ibadetle emredip Allah'ın gayrıya ibadetten nehyetmek olduğu, resûl gelince her ümmetin iki fırka olup birinin hidayeti ihtiyar, diğerinin dalâleti irtikâbettiği, resûllerini tekzibedenlerin akıbetleri helak olduğunu görmek isteyenlerin seyrüsefer edip harabeleri görmek ve ondan ibret almak lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ her ümmete bir resûl gönderdiğini ve nâsın iki fırka olup dalâleti irtikâb edenlerin akıbetleri helak olduğunu beyanettiği gibi dalâleti tahakkuk edenlerin hidayete muvaffak olamayacaklarını dahi beyan etmek üzere :

إِن تَحۡرِصۡ عَلَىٰ هُدَٮٰهُمۡ فَإِنَّ ٱلله لا يَہۡدِى مَن يُضِلُّ‌ۖ وَمَا لَهُم مِّن نَّـٰصِرِينَ (37)

buyuruyor.

[Habibim ! Eğer sen kâfirlerin hidayetlerini şiddetle arzu edersen onların hidayetlerine sen kaadir olamazsın. Zira; Allah Tealâ dalâleti irtikâb edenleri hidayette kılmaz ve onlar için azab-ı ilâhiyi defedecek bir yardımcı da yoktur.] Çünkü; Allah-u Tealâ dalâleti irtikâb edenleri suret-i cebriyede imana ithal etmez, belki onlar iradelerini dalâlete sarfettiklerinden Allah-u Tealâ dalâletlerini halkeder.
Hulâsa; Resûlullah'ın kâfirlerin imanlarını şiddetle arzu etmesi fayda etmediği, dalâli irtikâb edenlerin imana muvaffak olamayacakları ve dalâli irtikâb edenlere yardım ve şefaat edecek bir kimsenin bulunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nübüvveti inkâr edenlerin şüphelerinden diğerini beyan etmek üzere :

وَأَقۡسَمُواْ بِٱللهُِ جَهۡدَ أَيۡمَـٰنِهِمۡ‌ۙ لا يَبۡعَثُ ٱللهُِ مَن يَمُوتُ‌ۚ

buyuruyor.

[Müşrikler Allah'a şiddetle yemin ettiler ve dediler ki «Vefat eden kimseyi Allah-u Tealâ ihya edip kabrinden kaldırmaz.»]

بَلَىٰ وَعۡدًا عَلَيۡهِ حَقًّ۬ا وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَ ٱلنَّاسِ لا يَعۡلَمُونَ (38)

[Evet ! Allah-u Tealâ vefat eden kimseyi ihya eder. Zira; Allah-u Tealâ ihya edeceğini vaad etti ve vaadini incaz Allah-u Tealâ üzerine hak oldu. Çünkü; vaad-i ilâhide hulf olmaz velâkin nâsın ekserisi ihya olunacaklarını bilmezler.]
Yani; müşrikler tevhidi inkâr ettikleri gibi ba'si de inkâr ederler ve bu inkârlarını şiddetli yeminleriyle te'kid ederler ve derler ki «Ölmüş olan kimseyi Allah-u Tealâ ihya edip kabrinden kaldırmaz. Zira insan; şu görülen cisimden ibarettir. Bu cisim toprağa karışıp çürüyüp yok olduktan sonra bu, tekrar iade olunmaz. Çünkü; hayat-ı hayvani zail olduktan sonra tekrar iadesi kaabil değildir». Fakat bu inkârları merduddur. Binaenaleyh; onlar elbette iade olunacaklardır. Zira; Allah-u Tealâ insanları öldükten sonra ihya edeceğini vaad etti ve vaadini yerine getirmek Allah-u Tealâ üzerine hak oldu. Şu halde onlar elbette ihya olunacaklardır, lâkin nâsın ekserisi kudret-i ilâhiyenin her şeye şamil ve ölmüş insanları ihyaya kâfi olduğunu bilmezler. Halbuki insanı iptidaen icada kaadir olan Allah-u Tealâ; öldükten sonra da ihyaya kaadirdir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet müşriklerden bir kimse hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; bir müminin müşrikte olan alacağını isteyip «Âhiret vardır, Allah'tan kork hakkını ver» dediğinde müşrik «Senin itikaad ettiğin âhiret yoktur» diyerek şiddetle yemin etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Müşriklerin inkâr ettiği gibi bugün de müşriklerden daha eşnâ' bir çok kimseler de âhireti inkâr etmektedirler. Çünkü; bütün himmetleri ve nazarları ülfet ettikleri hayat-ı dünyaya münhasır olup kudretullahın vüs'atından ve iptidaen icad olundukları madde-i asliyeleri olan bir katre meniden meydana geldiklerinden gafletleri inkârlarına sebep oluyor. Binaenaleyh; Vâcib Tealâ haşrı inkâr edenleri cehaletle zemmetmiştir. Çünkü; ilim ve idrak şanından olan kimse haşrın imkânında tereddüd etmez ve mümkün olan bir şeyin vukuunu inkâr etmekte bir manâ da yoktur. Halbuki inkârında bir çok zarar var ve lâkin ikrarında bir zarar ve güçlük olmadığı gibi, insaniyet noktasından faydaları sayılmaz ve tükenmezdir. Meselâ âhireti ikrar eden bir kimse gayrm hukukuna tecavüz edemez ve ebnâ-yı cinsini zarardan vikaye eder, bu mu fenadır? Yalandan ve âhara bigayrıhakkın ta'n u teşni gibi şeylerden ve sair ahlâk-ı zemimeden nefsini muhafaza eder; bu mu fenadır? Âhiret korkusu insanı Rabbisine vazife-i ubudiyetini edaya sevkeder; bu mu fenadır? Âhireti ikrar; insanı rahata ve mırab-ı kalpten sükunete sevkeder; bu mu fenadır? Ahiretin vukuunda şüphe yoktur. Fakat farzımuhal olarak yoktur diyenlerin sözü doğru olsa itikadından bir zarar gelmez. Lâkin âhireti itikad ettiği Müslümanların itikadiyatı âhiret önüne çıkınca başına geleceğini düşünmek daha evlâ değil midir? Âhiretin vukuuna bilumum enbiya, şeriatlar ve kütüb-ü mukaddese ittifak etmiş ve her zamanda insanların muârazadan âciz olduğu edille-i kafiyeyle vukuu sabit ve itikadı farz olmuştur. Binaenaleyh; ikrar edenler aklî ve naklî bir çok delillere istinad ederler, fakat inkâr edenlerin istinad ettikleri acaba nedir? Onların arzu-yu nefsaniyeden başka bir delile isnad edemedikleri ma'lûmdur. Şu halde âhireti inkâr; sırf dava-yı nefsaniyeden ibaret olup bu ise erbab-ı ukul nazarında hiçtir.
Hulâsa; kâfirler «Vefat etmiş olan kimseler bir daha hayat bulmaz» diyerek yemin edip yeminlerini şiddetle te'kidettikleri, ölmüş olan kimsenin kıyamette elbette dirileceğini Cenab-ı Hakkın vaad ettiği, vaadini incaz etmek Allah-u Tealâ üzerine hak olduğu ve lâkin ekser-i nâsın bunu bilmedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ haşrı inkâr edenleri reddettikten sonra haşrın vukuunda maksadı beyan etmek üzere :

لِيُبَيِّنَ لَهُمُ ٱلَّذِى يَخۡتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعۡلَمَ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓاْ أَنَّہُمۡ كَانُواْ ڪَـٰذِبِينَ (39)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ ba'sa müteallik emrini yerine getirecek ki haşrı inkâr edenlerin ihtilâf ettikleri ba'sı onlara beyan etsin ve re'yel'ayn onlara göstersin ve kâfir olanlar da kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler.]
Yani haşrın vukuuna sebep; ikidir :
B i r i n c i s i ; müşriklerin ihtilâf ettikleri haşrın vücut bulmasıyla haklı ve haksız, muti' ve âsî bilinsin, zalimle mazlum birbirinden ayrılsın.
İ k i n c i s i ; kâfirler ba'sı inkârda kendilerinin yalancı olduklarını bilsin ve küfürlerinin cezasını görsünler.
Hasrı inkârda kâfirlerin yalancı olduklarını müminlerin bildiklerine işaret için haşrın vukuuyla yalancı olduklarını bilmek kâfirlere tahsis olunmuştur. Çünkü; müminler haşrın vukuunu suret-i kafiyede bildiklerinden bu dünyada itikad etmişlerdir, amma kâfirler âhirette re'yel'ayn görünceye kadar kendilerinin yalancı olduklarını bilmediklerinden onlar yalancı olduklarını haşrın vukuunda bileceklerdir. Binaenaleyh bu âyette kâfirler iki veçhile zerhmolunmuşlardır : Birisi; kâfir, diğeri de yalancı olmalarıdır.

***
Vâcib Tealâ haşrın vukuunu ve vukuundan maksadı beyanından sonra haşrın kudret-i ilâhiyeye nisbetle gayet kolay olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّمَا قَوۡلُنَا لِشَىۡءٍ إِذَآ أَرَدۡنَـٰهُ أَن نَّقُولَ لَهُ ۥ كُن فَيَكُونُ (40)

buyuruyor.

[Biz bir şeyin vukuunu murad ettiğimizde o şeye bizim hük mümüz «Oi» emrini vermektir. Binaenaleyh; biz o şeye «Ot» em rini verince o şey derhal olur, asla muhalefet olmaz.]
Yani; küçük ve büyük bir şeyin vücut bulmasına bizim irademiz taalluk edince bizim o şeye hitabımız «Sen hadis ol, vücut bul» demektir. Bizim bu hitabımız üzerine o şey derhal vücut bulur, asla tahalluf etmez.
Hitab-ı ilâhiyeyle o şeyin vücudu arasına asla zaman girmeyip hemen vücut bulacağına işaret için ta'kibe delâlet eden (فا) lafzıyla (فَيَكُونُ) varid olmuştur. İşte emvata Cenab-ı Hakkın «Derhal hayat bulun» demesiyle hemen zaman fevt etmeden hayat bulur ve arsa-i mahşere tecemmu' ederler ve kâfirler de inkâr ettikleri haşrın nasıl vuku bulduğunu görürler. Hatta emvata «Kalkın kabrinizden» emri gelince herkes kendini kabrinin üzerinde ayakta görür ve arsa-i mahşer cihetine yürür. Şu halde emvatı haşretmek kâfirlerin zannettikleri gibi müşkül birşey değildir, ancak (كن) emrine tâbidir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin haşrı inkâr ederek şiddetle yemin ettiklerini, halbuki haşrın vukuu muhakkak olup onların itikadları batıl olduğunu ve haşir gayet kolay ve (كن) emrine tâbi' bulunduğun, kâfirlerin küfrüzere ısrar ettiklerini beyandan sonra ehl-i İslâm'ı hicrete mecbur ettiklerini ve hicret edenlerin nail olacakları mükâfatı beyan etmek üzere :

وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْفِى ٱللهُِ مِنۢ بَعۡدِ مَا ظُلِمُواْلَنُبَوِّئَنَّهُمۡ فِى ٱلدُّنۡيَاحَسَنَةً۬‌ۖ وَلأجۡرُ الأخِرَةِ أَكۡبَرُ‌ۚ لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ (41)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar düşmanları tarafından zulmolunduktan sonra Allah'ın rızasını tahsil için hicret ettiler. Elbette biz onları dünyada gayet güzel bir makamda iskân eder ve rızk-ı hasen veririz. Eğer hicret eden kimseler bilmiş olsalar onlar için âhirette hazırlanan ecir daha büyüktür.]

ٱلَّذِينَ صَبَرُواْ وَعَلَىٰ رَبِّهِمۡ يَتَوَڪَّلُونَ (42)

[Zulümden sonra hicret edenler şol kimseler ki onlar müşriklerin ezalarına sabrettiler ve ancak Rablerine itimad ettiler ve işlerinin küllisini Allah'a tefviz etmek âdetleridir.] İşte bunlar, Allah'ın âhirette vereceği ecri bilseler sabır ve tevekkülde gayretleri daha ziyade olurdu.
Yani; kâfirlerin zulm ü taaddîleri, bigayrıhakkın tecavüzleri ve ezalarıyla mazlum olduktan sonra Allah-u Tealâ'nın rızası için terk-i diyar ederek hicret edenleri elbette biz, dünyada güzel bir meskende iskân eder ve bol rızık veririz, onlar için âhiret sevabı daha büyüktür. Eğer müşrikler bilseler müminlere muvafakatla iman eder ve yaptıkları cevr ü cefaya nedametle âhiret ecrinden hissedar olurlar ve lâkin bilmezler, hicret edenler şol kimseler ki düşmanları tarafından vuku bulan cevr ü cefaya sabırla ancak Rablerine tefviz-i umur ederler ve esbab-ı âdiyeye tevessül ederlerse de esbaba itimad etmezler, ancak Rablerine itimad ederler. Çünkü; her şeyde müessir-i hakikî Rableri olduğunu ve gayra itimadda fayda olmadığını bilirler ve başkasına bel bağlamazlar.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran âyet-i celile; ashaptan Hz. (Bilâl), (Srûheyp), (Hubab), (Âbis) ve (Ebicendel) haklarında nazil olmuştur. Çünkü; bunlara Kureysiler dinlerinden döndürmek için çok eza yaparlardı. Hatta (Bilâl) Hazretlerini Mekke'nin dışında güneşe yatırıp karnının üzerine kaldıramayacağı ağır taş koymakla eza ettiklerini görünce Ebubekir Hazretleri satın alıp âzâd ettiği ve diğerlerine de envâ'-ı ezayı reva görmeleri üzerine hicretlerine müsaade olunmak üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Bu âyette h i c r e t le murad; Allah'ın rızasını tahsil ve dinini muhafaza için vâki olan hicret olduğuna işaret için (هَاجَرُواْفِى ٱللهُِ) varid olmuştur ki «Allah için hicret ettiler» demektir. Binaenaleyh; Allah'ın rızasını ve dinini muhafazanın gayrı bir maksatla bir beldeden diğer beldeye nakil kabilinden olan hicretin nazar-ı şeri'de bir kıymeti yoktur. Zira; âyette dünyâda haseneye ve âhirette daha büyük ecre sebep olan hicretin Vâcib Tealâ'nın zatı ve rızası için vuku bulan hicret olduğu sarahaten beyan olunmuştur ki muhacirîn-i kiramı dünyada Medine'de iskân ve bol rızik vermekle bu âyette dünyaya müteallik olan vaadini incaz buyurdu. Şu halde âyet; hak yolunda hicret edenlerin indallah faziletlerine delâlet eder. Bu âyette (لَو) kelimesinin cevabı mukadderdir ve takriri şöyledir : «Eğer hicret edenler hicretin sevabını ve âhirette nail olacakları dereceleri bilselerdi daha ziyade ibadet ve taat eder, düşmanlarının ezalarına daha ziyade sabır ve sebat ederlerdi» demektir. Şu manâ (لَوۡ كَانُواْ يَعۡلَمُونَ) zamiri muhacirine râci' olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile zamirin müşriklere râci' olmak ihtimaline nazaran manâ-yı nazım : [Eğer müşrikler müminlere verilecek ecr ü mesubatı bilselerdi yaptıkları ezaya nedamet eder, vazgeçerlerdi.] demektir.
H a s e n e yle murad; belde-i hanene, fütrûhat, emval-i ganimet, sair rızk-ı hasen ve refah-ı hâldir. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Ömer'in «Mûhacirinden bir kimseye emval-i ganimetten atiye verdiğinde al şunu Allah-u Tealâ sana mübarek kılsın. Zira bu atiye; sana Allah'ın vaad ettiği hasenedir ve âhirette daha büyüğü vardır» buyurdukları mervidir, bu sözleri; âyette haseneyle muradın dünyada muhacirine verilen atiye-i ilâhiye olduğuna delâlet ettiğinden âyeti tefsirdir.
M u h a c i r i n i n s a b ı r l a r ı yla murad; ibadetten hasıl olan meşakkate, hicretle hasıl olan firkata, cihatta nefislerini ve mallarını bezletmekle sarfettikleri makderete, kâfirlerin ezalarına mukavemete ve şehevat-ı nefsaniyelerini redle hasıl olan zahmete sabretmeleridir. T e v e k k ü l le murad; bilkülliye mahlûkata itimadı terkle canib-i hakka teveccüh edip her umurunda Allah'a itimad etmektir. M u h a c i r i n le murad; Resûlullah'a, ashabına ve din uğrunda hicret edenlerin cümlesine şamildir. Mrûhacirini Cenab-ı Hak bu âyette iki sıfatla sena etmiştir :
B i r i n c i s i ; sabr u sebat,
İ k i n c i s i ; tevekkül-ü tamdır. Binaenaleyh; dinini muhafaza için hicret eden bir kimse Cenab-ı Hakka itimad ederek her nereye hicret etse rızık ve rahat hc susunda zahmet çekmeyeceğine âyet ve delâlet eder ve böyle de oluyor. Ancak bazı muhacirinin perişanlığıyla bu âyete itiraz varid olmaz. Zira; ekserisinin hicreti din kaygısına mebni olmadığı gibi dinine mübalâtı bile yoktur. Çünkü mevzû'-u âyet; din için hicret edenler hakkındadır. Binaenaleyh; bu misilli kimselerin dinini muhafaza için olmadığı cihetle onlar haklarında «Âyetin sırrı zrûhur etmedi» diyerek itiraz varid değildir.
Hulâsa; kâfirler ve âsîler tarafından zulüm gördükten sonra dinini muhafaza için hicret eden kimsenin dünyada envâ'-ı haseneyi cami' bir mekâna iskân olunacağı ve âhirette daha büyük ecre ve âlî derecelere nail olacağı ve onların son derece sabır ve tevekkül-ü tam sahipleri olduğu ve eğer muhacerette olan faziletin hakikatini bilmiş olsalar daha ziyade sabr u sebat edip ibadete sa'y ü gayret edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ muhacirinin faziletlerini beyandan sonra nübüvvet hakkında kâfirlerin şüphelerini reddetmek üzere :

وَمَآ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ إلاً رِجَالاً۬ نُّوحِىٓ إِلَيۡہِمۡ‌ۚ فَسۡـَٔلُوٓاْ أَهۡلَ ٱلذِّكۡرِ إِن كُنتُمۡ لا تَعۡلَمُونَ (43)

buyuruyor.

[Habibim ! Senden evvel biz irsal etmedik, illâ ahkâmı şeriatı kendilerine vahyettiğimiz recülleri gönderdik. Ey kâfirler ! Beşerden resûl olduğunu bilmiyorsanız ehl-i ilimden suâl edin ki beşerin resûl olduğunu size haber versinler.]
Yani; kâfirler beşeriyetin risalete münafi olduğunu iddia ederek senin risaletini inkâr ederler. Halbuki yâ Ekrem-er Rusûl ! Biz senden evvel kullarımızı ıslah ve tarik-ı hakkı onlara göstermek için resûl göndermedik, illâ beşerden bir takım erkekler gönderdik ki biz o recüllere maâlim-i diniye ve ahkâm-ı şer'iyeyi vahyederiz. Eğer beşerin resûl olmasında şüphe ederseniz ehl-i ilimden suâl edin. Onlar size beşeriyetin risalete münafi olmadığını haber versinler. Zira; Ehl-i kitabın uleması resûllerin beşer olduğunu bilirler ve bu baptaki şüphenizi izale ederler.
Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; ehl-i Mekke'ye ve onların itikadında olanlara cevaptır. Çünkü; onlar «Allahü Tealâ beşerden resûl ittihaz etmekten âlîdir. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ resûl göndermek isterse melekten gönderir» derlerdi. Cenab-ı Hak bu âyetle onların bu itikadlarını reddetmiştir. Ehl-i Mekke, Yehûd ve Nasârâ'ya ehl-i kitap oldukları cihetle hüsnüzan ederler ve sözlerine inanırlardı ve Hz. Mûsâ ve İsa'nın onlara resûl olduklarını bilirler ve onlar da beşerden olduklarından ehl-i kitabın ulemasından suâl etmelerini emretti ki onlardan suâl ederlerse onlar beşerin resûl olduğunu haber verirler ve Mekke ahalisinin bu hususta şüpheleri zail olur ve bu itirazdan vazgeçerler. Çünkü; ehl-i ilim, haber verince beşere resûl ancak beşerden olup beşerden resûl göndermek âdet-i İlâhiye olduğunu ve beşerden olmak Muhammed (A.S.) a mahsus bir hâl olmadığını bilirler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bilûmum insanları davet için resûl ancak ricalden olup nisvandan ve melekten olmadığına bu âyet delâlet ettiği gibi insan bilmediği mesailde ehl-i ilme müracaat etmek vacip olduğuna dahi delâlet eder. Çünkü ehl-i ilme suâl etmeleriyle emir; vücub içindir.

***
Vâcib Tealâ beşerden ricali resûl olarak göndermek âdet-i İlâhiyesinden olduğunu ba'delbeyan resûlleri mucize ve ahkâm-ı şer'iyeyle gönderdiğini beyan etmek üzere :

بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ وَٱلزُّبُرِ‌ۗ وَأَنزَلۡنَآ إِلَيۡكَ ٱلذِّڪۡرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيۡہِمۡ وَلَعَلَّهُمۡ يَتَفَكَّرُونَ (44)

buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan resûllerimizi davalarının sıdkına delâlet eder açık mucizeler ve ahkâm-ı şer'iyelerine delâlet eder kitaplarla gönderdik. Yâ Ekrem-er Rusûl ! Nâsa inzal olunan ahkâmı senin onlara beyan etmen için biz sana Kur'an'ı inzal ettik ki onlar tefekkür ve teemmül ederler.]
Yani; biz kullarımızı, ıslah için ricali beşerden vahiyle resûllerimizi açık mucizeler ve kitaplarla gönderdik ki mucizeleri ve kitapları onların davalarının sıdkma delâlet eylesin, ümmetleri de onların sadık olduğunu bilsinler, asla şüphe kalmasın. Ve habibim ! Nâsın ahvalini ıslah için nâsa inzal olunan ahkâmı senin nâsa açık surette beyan etmen için biz Kur'an'ı sana inzal ettik ki senin ahkâmı beyan edip onlara doğru yolu gösterdiğinde me'mûl ki onlar delâilin hak ve davanın sadık olduğunu düşünürler ve Kur'an'ın muciz olduğunu biİir ve iman etmekle müstefid olurlar.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran Kur'an'da mücmel olan âyetlerin ahkâmını Resûlullah'ın tafsil üzere beyan edeceğine bu âyet delâlet eder. Zira nasa inzal olunan ahkâmı beyan için Kur'an'ın nazil olduğunu beyan etmek ahkâmı tafsilen beyan edeceğini ilân etmektir. Çünkü; bu âyetin mazmunu kitabı inzalden ve resûlü göndermekten maksad-ı aslî, resûlün ümmetine ahkâmı açık ve her birinin anlayabileceği bir derecede beyan etmesidir ve resûlün şu beyanını ümmetin kabul edip mucibiyle amel etmesi de vazife-i diniyesidir. Zira resûlün beyanı; ya âyetin mücmelinden maksadı tasrih etmek veyahut âyetin medlûl-ü aklîsine irşad etmektir. Resûlün beyanından maksad-ı aslî de ümmetin, ahkâmın hakayıkını düşünmesi ve hikmetini anlayıp iman etmesidir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an'ın mücmel ve ahadisin mübeyyen ve mufassal olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira Kur'an'ı inzalden maksat; Resûlullah'ın ahkâmını nâsa beyan etmesi için olduğunu beyan etmek, Kur'an'ın Resûlullahın beyanına muhtaç olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; Kur'an'la hadis taâruz ettiğinde hadisin tarihi muahhar olursa hadis Kur'an'ı müfessir olduğu cihetle tercih olunur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; risaletin tekemmül ettiği esasatın cümlesine şamildir. Zira beyyinat; mu'cizâtın enva'ına şamildir ki risalet mucizeyle sabit ve tekemmül ettiğinden risaletin binasına şamil olduğu gibi bab-ı ibadette muteber olan envâ'-ı tekâlife dahi şamildir. Zira z ü b ü r ; kitap manâsına olup kitap da bilûmum ahkâmı cami' olduğu cihetle, âyet risaleti ispata medar olan mucizeyi ve risaletten maksad olan ahkâm-ı şer'iyeyi ve kütüb-ü münzeleyi inzal üzerine terettüb eden ve beyandan ibaret olan vezaif-i risaleti ve ahkâmın hakayıkını teemmül ve tefekkürden ibaret olan vezaif-i ümmeti cami'dir.
Hulâsa; rusûl-ü kiramın davalarını ispat eder mucize ve ahkâmı beyan eder kitaplarla irsal olundukları, Kur'an'ı inzalden maksat; Resûlullah'ın nâsa ahkâmını beyan etmesi ve nâsın vazifesi de ahkâmın hakayıkını düşünmeleri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nâsa ahkâmını beyan etmek üzere Kur'an'ı inzal ettiğini beyan ettiği gibi Kur'an'ı kabul ve mucibiyle amel etmeyenleri tevbih etmek üzere :

أَفَأَمِنَ ٱلَّذِينَ مَكَرُواْ ٱلسَّيِّـَٔاتِ أَن يَخۡسِفَ ٱللهُِ بِہِمُ الأرۡضَ أَوۡ يَأۡتِيَهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِنۡ حَيۡثُ لا يَشۡعُرُونَ (45)

buyuruyor.

[Habibim ! Kur'an'ın manâsını düşünmezler de emin mi oldu şol kimseler ki onlar seyyiâtı hileyle işlediler. Onlar kendileriyle beraber Allah'ın arzı batırmasından veyahut bilmedikleri cihetten Allah'ın azabının gelmesinden emin mi oldular?]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl !Mekke ahalisinin lisanları üzere hallerini ıslah ve doğru yolu göstermek için bizim sana inzal ettiğimiz Kur'an'ı kabul etmezler de senin ve ashabın hakkında gizli hilelerle bir takım seyyiatı işlerler. Onlar Karun gibi kendi haneleriyle beraber Allah-u Tealâ onlarla arazilerini yere batırmasından veyahut hatırlarına gelmeyen ve bilmedikleri cihetten onlara azabın gelmesinden emin mi oldular? Neden bildiler ki isyanları icabı onları haneleriyle beraber Allah'ın yere batırmayacağını veyahut neden bildiler ki ansızın bir azap gelip Lût kavmi gibi onları ihlâk etmeyeceğini? Bunların hangisinden eminlerdir ki hileyle seyyiata devam ederler ve neden biliyorlar ki zelzele gibi bir âfetle memleketlerinin altı üstüne gelmeyeceğini ve bu emniyet kendilerine nereden geldi, hangi delile istinad ederek hileyle meşgul oluyorlar?
(مكروا) M e k i r ; gizli olarak bir kavmi veya bir şahsı ızrar için fesada çalışmaktır. İşte Kureyş kabilesi Resûlullah'ı ve etbâ'ını izrar etmek ve din-i İslâm'ı söndürmek için gizli çalıştıklarından Cenab-ı Hak mekrettiklerini beyan etmiş ve bu gibi hileleri mukabilinde âfât-ı arziye ve semaviyeyle helak olacaklarını beyanla hakka karşı hile ve desiselerle uğraşanları tehdid buyurmuştur. Binaenaleyh; her zaman facir ve fasık olan milletlerin bu misilli belâya ile müptelâ olarak mahv u münkariz oldukları görülmüştür. Bilhassa şeriata karşı hıyanet eden zümre âlemde hiç bir zaman payidar olmamıştır. İşte bu esasa binaen Cenab-ı Hak ümmet-i Mrûhammedi intibaha davet için bu âyet-i celilede hakka karşı ve Kur'an'ın ahkâmına muhalif harekette bulunanlar hangi kuvvete ve hangi delile istinad ederek Allah'ın gazabından emin olduklarını suâl edip emniyet üzere günah işleyenleri tevbih ediyor.

***
Vâcib Tealâ ehl-i hakka eza etmek için bir takım hile isti'mâl edenlerin gazab-ı ilâhiyle yere batacaklarını veyahut kavm-i Lût gibi ansızın ümid etmedikleri cihetten azabın geleceğini beyanla tehdid ettiği gibi diğer tehdidatı da beyan etmek üzere :

أَوۡ يَأۡخُذَهُمۡ فِى تَقَلُّبِهِمۡ فَمَا هُم بِمُعۡجِزِينَ (46) أَوۡ يَأۡخُذَهُمۡ عَلَىٰ تَخَوُّفٍ۬ فَإِنَّ رَبَّكُمۡ لَرَءُوفٌ۬ رَّحِيمٌ (47)

buyuruyor.

[Yahut hile yapanlar seyrüseferlerinde dönüp dolaşırken Allah'ın azabı onları ahzetmesinden emin mi oldular? Azap yakalarını tutunca onlar Allah'ı âciz kılamazlar.] Zira; dünyanın neresine gitseler Allah'ın azabı onlara ulaşır. Binaenaleyh; azabı defedip kurtulamazlar. Çünkü; Allah-u Tealâ onlara kendi memleketlerinde azab etmeye kaadir olduğu gibi diyar-ı gurbette ve hal-i müsaferetlerinde dahi azabetmeye kaadirdir. [Veyahut Allah'ın azabı onları tedriç suretiyle korkuta korkuta ahzetmesinden emin mi oldular?] Zira; Allah-u Tealâ azaplarını ta'cil etmez, bir belâ vermekle intibaha davet eder. Mütenebbih olurlarsa febihâ ve illâ diğer bir belâ ile korkutur. Ya tamamen itaat eder veyahut itaat etmez tamamen münkariz olurlar. [Çünkü; sizin rabbiniz sizi esirgeyicidir, azabınızı ta'cil etmez, tedricen intibaha davet ve müsaade etmekle merhamet eder.] Eğer bu müsaadeden istifadeyle taib ü müstağfir olursanız gazabından kurtulur ve sebeb-i necatınız olan itaate girersiniz ve illâ helak olur gidersiniz.
Ayette t a k a l l ü b le murad; leyi ü neharda ve ikbal ü idbarda azabın ahzetmesidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ gecede ve gündüzde ikbâl ve idbar hallerinde ve cümle tasarruflarında yani çift sürer, koyun güder ve malını satarken ahzeder, onlar da azabı defe kaadir olamazlar.] demektir. T a h a v v ü f ; bir şeyin tedricen tenakus etmesidir. Şu halde manâ-yı nazım : [Allah'ın azabı onları mallarında, memleketlerinde ve nefislerinde tedriç suretiyle tenkis ederek ahzeder.] demektir. Yani azar azar azap ve belâ ahzederek bir hale baliğ olur ki akıbet ne mal, ne nüfus ve ne de memleket hiç birisi kalmaz, hepsi mahv u münkariz olur, gider. Çünkü; Allah'ın inkanzını murad ettiği milletlerde alelekser âdet-i İlâhiye böyle cereyan etmiştir ki evyelâ bazı afetlerle insafa davet eder. Davete icabet etmediklerinde düşmanlarını musallat kılar, memleketleri elden çıkar, kendileri esir olur, altından kalkamayacakları musibetleri verir ve deprenemeyecek bir hale gelip hâlâ mütenebbih olmayınca bilkülliye ifna ederek yerine başka bir kavim getirir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran tahavvüfün manâsı; Evvelâ etraflarında olan akvamı tedricen ihlâk ve beldelerini tenkis etmekle arazileri tenakus ve etbâ' ve a'vanı azalmak ve kuvvetleri kısalmak suretiyle âfet ve düşman her taraflarını ihata eder bir hale gelmektir, bunlarla mütenebbih olmadıklarında helake nöbet gelir. Fakat Allah-u Tealâ kullarına raûf ve rahîm olduğu cihetle azaplarını ta'cil etmez. Binaenaleyh; bu misilli tenbihatla kâfirleri imana ve âsîleri itaata ve fasıkları ibadete davet ettikten sonra icabet etmeyenler için ihlâkin zamanı gelir.
Hulâsa; vukuattan ibret almayan kavmi Allah-u Tealâ'nın kendi vatanlarında veya müsaferet hallerinde veyahut bir takım âfetlerle alettedric muâhaze edeceği ve gazab-ı ilâhinin tedriç suretiyle gelmesi lûtuf ve merhamet-i ilâhiye eseri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirleri envâ'-ı azapla muazzap edeceğini beyandan sonra o azapla muazzap etmeye kaadir olduğunu ispat etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَىٰ مَا خَلَقَ ٱللهُِ مِن شَىۡءٍ۬ يَتَفَيَّؤُاْظِلَـٰلُهُۥعَنِ ٱلۡيَمِينِ وَٱلشَّمَآٮِٕلِ سُجَّدً۬الله وَهُمۡ دَٲخِرُونَ (48)

buyuruyor.

[Müşrikler küfrüzere ısrar ederler de Allah'ın halkettiği şeylere nazar edip görmezler mi, Allah'ın kudretini halkettiği mahlûkattan istidlal etmezler mi ki o mahlûkat Allah'a secde eder oldukları halde gölgeleri sağdan sola ve soldan sağa meyleder. Bunlara nazar edip ibret almazlar mı? Halbuki o mahlûkat gölgelcriyle beraber secde suretinde Allah'a tezellül ve tevazu' ve kemâl-i itaatla devran ederler.]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette r u ' y e t ; ibret nazarıyla bakmaktır. Çünkü nazardan maksad-ı asli ibrettir. Allah'ın her halkettiği cismin müteaddid gölgeleri olduğuna işaret için z i l â l ; cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü gölge şemse tâbi' olduğundan sabah vakti mağrib cihetine, akşam vakti meşrik cihetine ve öğle vakti şimal cihetine döner. G ö l g e n i n s e c d e's i yle murad; kemâl-i itaat ve inkıyadından ibarettir. Çünkü gölge; zevilukulden olmadığı cihetle hakîkî secde gölgede tasavvur olunmaz ve lâkin mükellef olan kimsenin Rabbisine kemâl-i itaatini izhar için tevazuun en nihayesi olan yere kapanmakla secde ettiği gibi gölge de yere döşenip azamet-i İlâhiye karşısında kemâl-i itaat üzere bulunmasından secdeyle ta'bir olunmuştur.
Mahlûkatın tevazularının devamına işaret için devama delâlet eden cümle-i ismiyeyle varid olmuştur. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (يَتَفَيَّؤُاْ) , (يميل) manâsınadır. Yani «Gölgeler güneşin aksine meyleder, döner» demektir.
Beyzâvi'nin beyanı veçhile kâfirlerin Allah-u Tealâ'nın bu kadar acaip ve garaip üzere müştemil olan ınahlûkatına nazar edip ibret almamaları ve gazab-ı İlâhiden korkmamaları emr-i münker olduğuna işaret için âyetin evvelinde inkâra delâlet eden hemze-i istifham varid olmuştur.
Hulâsa; akıl sahibi olmadıkları cihetle tekâlife mahal olmayan ecsamın gölgeleri emr-i ilâhiye imtisale âmâde ve her vakit kud-, ret-i ilâhiye altında ezilmekle yere döşenmiş olduğunu görüp insanların onlardan ibret almaları lâzım olduğu halde ibret almamaları erbab-ı akıl indinde münkerattan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ gölgelerin secde şeklinde inkıyadlarını beyandan sonra her .şey in inkıyadını beyan etmek üzere :

وَللهِ يَسۡجُدُ مَافِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَمَافِى الأرۡضِ مِن دَآبَّةٍ۬وَٱلۡمَلَـٰٓٮِٕكَةُ وَهُمۡ لايَسۡتَكۡبِرُونَ (49)

buyuruyor.

[Göklerde ve yerde mevcut mahlûkat ve bilhassa hayvanat ve melekler Allah-u Tealâ'ya secde ederler, halbuki onlar secdelerinde asla kibretmezler.]

يَخَافُونَ رَبَّہُم مِّن فَوۡقِهِمۡ وَيَفۡعَلُونَ مَا يُؤۡمَرُونَ (50)

[Onlar üst cihetlerinden nazil olması muhtemel olan azaptan Rablerinin gazabından korkarlar ve emrolundukları şeyi işlerler, asla muhalefet etmezler.]
Yani; müşrikler nasıl oluyor ki Allah'a itaati terkle isyan ederler? Halbuki semâvât ve arzda olan cümle zirûh ve melekler Allah'a itaat-ı kâmileyle itaat ve emr-i İlâhiye inkıyad-ı tamla inkıyad ederler ve üst taraflarından gelmesi muhtemel olan Rablerinin gazabından korkarlar ve devam üzere emrolundukları ibadeti işlerler ve hiç bir sebep ve bahaneyle ibadeti terketmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile secdenin iki manâsı vardır :
B i r i n c i s i ; Allah'a ibadettir. Ehl-i imanın ve meleklerin Allah'a secdeleri bu kabildendir.
İ k i n c i s i ; itaat ve inkıyaddır. Mükellef olmayan mahlûkat-ı sairenin inkıyadları bu kabildendir. Bu makamda zevilukule nispetle manâ-yı evvel ve zevil ukulün gayrıya nispetle manâ-yı sânî muraddır. Zira; her ikisinin mercileri mevcuttur. Binaenaleyh; yalnız manânın birine tahsisine lüzum yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile meleklerin mükellef olduklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü «Emrolunduklarını işlerler» demek, mükellef ve bazı ibadatla me'mur olduklarını beyan etmektir. Emrolundukları şeyleri tamamen işlemeleri nehyolundukları şeylerden içtinabı müstelzim olduğundan emirle iktifa olunmuştur. İstikbar etmemek ve her emrolunduklarını işlediklerini beyan etmek meleklerin ma'sum olduklarına delâlet ettiği gibi İblis'in melek olmadığına dahi delâlet eder. Çünkü İblis; ibadet-i İlâhiyeden istikbar etti ve emr-i İlâhiye karşı geldi. Şu halde eğer melek olsa isyan etmezdi. Harut ve Marut hakkında bazı kitaplarda isyanlarına dair yazılan şeylerin tamamen yalan ve batıl olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; onlar melektir, melekte ise isyan yoktur. Ancak birinci cildin yüzdoksanıncı sayfasında beyan olunduğu veçhile Harut'la Marufun nâsa sihir ta'lim etmeleri, nâsı imtihan için olduğu gibi o zamanda sâhirler nübüvvet davasında bulundukları için nâsın sihri bilip mucize olmadığını anlamaları ve sihirle mu'cize beynini tefrik lâzım gelip nâs sahirlerin sihrini mucize zanniyle sahirleri nebi tanımamaları için Cenab-ı Hakkın emriyle gelip nâsa beşer suretinde hakikati bildirdiklerinden onlar hakkında şu suretle bazı maslahat ve hikmete binaen sihir ta'limi isyan değildir.

***
Vâcib Tealâ gerek âlem-i revahın ve gerek âlem-i ecsamın cümlesinin itaatlarını beyandan sonra zat-ı ulûhiyetinin vâhid-i hakîkî olduğunu beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱللهُِ لا تَتَّخِذُوٓاْ إِلَـٰهَيۡنِ ٱثۡنَيۡنِ‌ۖ إِنَّمَا هُوَ إِلَـٰهٌ۬ وَٲحِدٌ۬‌ۖ فَإِيَّـٰاىَ فَٱرۡهَبُونِ (51)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ kullarına «İki ma'bud ittihaz etmeyin. Zira; ma'budunuz birdir. Ma'bud bir olunca korkunuzu ancak bana hasredin, benden gayrıdan korkmayın» dedi.]

وَلَهُ ۥ مَا فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَالأرۡضِ وَلَهُ ٱلدِّينُ وَاصِبًا‌ۚ

[Halbuki semâvât ve arzda olan mahlûka tın cümlesi Allah'ındır, daim ve vacip olarak din ve itaat Allah'a mahsustur. Allah'ın gayrı bihakkın itaat ve ibadet edecek kimse yoktur.]

أَفَغَيۡرَٱللهُِ تَتَّقُونَ (52)

[Allah'ın vahdaniyetini bilince Allah'ın gayrıya mı ittika edersiniz?]
Yani; Allah-u Tealâ kullarına tarik-ı tevhidi beyan etmek suretiyle dedi ki «Ey mükellef olan insanlar ! İki ilâh itikad etmeyin. Zira; ma'budunuz birdir ve 0 bir olan ma'bud da benim. Binaenaleyh; korkunuzu ancak bana hasredin, benden gayrı mahlûkatımdan korkmayın». Zira; korkmaya lâyık ma'bud-u hakîkî olan Allah-u Tealâ'dır. Çünkü; semâvât ve arzda olan mahlûka tın cümlesi onundur. Binaenaleyh; hepsinde tasarruf Allah'a mahsus olunca her hangisinden korksanız onun kuvvet ve kudreti Allah'ın yed-i kudretinde olduğu cihetle onu size musallat kılacak Allah-u Tealâ olduğu gibi onun şerrinden sizi muhafaza edecek yine Allah-u Tealâ'dır. Şu halde korkmaya lâyık ancak Allah-u Tealâ'dır. Halbuki din ve itaat, vacip olduğu halde Allah'a mahsustur, Allah'ın gayrı bir din sahibi yoktur. Allah'ın vahdaniyetini bildiniz de Allah'ın gayrıdan mı korkuyor ve Allah'ın gayrıya mı ittika ediyorsunuz? Mahlûkatın cümlesi Allah'ın olduğunu bildikten sonra bir takım âcizlerden korkmanız doğru mudur? Bu haliniz taaccübe şayan değil midir, nasıl oluyor ki akim harici şeyleri irtikâb edersiniz. Zira; cümle ni'metleri ihsan eden ve envâ'-ı azapla azabetmeye kaadir olan Allah-u Tealâ'yı bırakıp da bir takım âciz mahlûkata baş eğmek akıl şanı mıdır ve gülünç bir manzara değil midir? Kaadir olan Allah-u Tealâ'dan korkmayıp da mahlûkattan endişe etmek tekdire lâyık bir hâl olduğuna işaret için Cenab-ı Hak tevbihe delâlet eden istifhamla irad buyurmuştur.
(فارهبون) R e h b ; hüzün ve ıztırapla korkmaktır. Binaenaleyh; abdiçin ancak Allah-u Tealâ'dan korkup başkasından korkmamak lâzım olduğuna işaret zımnında Vâcib Tealâ zatını takdimle (فَإِيَّـٰاىَ فَٱرۡهَبُونِ) buyurmuştur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile gaybetten tekellüme iltifat tehdidde mübalâğa ve maksudu tasrih içindir. Zira maksad-ı asli; ancak Allah'tan korkmaktır. واصبا)) , (دائِماً) manâsınadır ki din, ibadet ve taat demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Devamlı ibadet Allah-u Tealâ'ya mahsustur, Allah'ın gayrıya ibadet olunmaz.] demektir. Din ceza manâsına olduğuna nazaran «Devam üzere kulunu cezalandırmak Allah-u Tealâ'ya mahsus» demektir. Çünkü; Allah'a ibadet eden devamlı ibadet eder ve Allah'ın verdiği sevap devamlı olur, amma Allah'ın gayrıya itaat eden kimsenin ibadeti o gayrın helâkiyle kesildiği ve itaat ettiği kimse ihsan etse devamı olmadığı gibi azab etse azabı da devam etmez. Çünkü; kendi zatında devamı olmayan bir mahlûkun gazabında ve ihsanında dahi devam olmayacağı tabiidir.
Ma'budu iki itikad etmek gayet çirkin bir şey olduğuna işaret için iki manâsını ifade eden (الهين) lâfzından sonra te'kid için (اثنين) lâfzı varid olmuştur. Bilûmum ihtiyaç Vâcib Tealâ'nın insanıyla ve cemi-i mekrûhat onun ianesiyle mündefi' olduğuna işaret için vahdaniyetini beyandan sonra ancak zat-ı ulûhiyetinden korkmak lâzım olduğunu beyan etmiştir.
Hulâsa; hakîkî ma'budun bir ve ma'budu müteaddid itikad etmek çirkin ve batıl ve Allah'ın azabı medid ve gazabı şedid olup azabından hiç bir kimse aharı kurtaramadığı cihetle korkmaya lâyık ancak Allah-u Tealâ olduğu, yerde ve gökte olan mahlûkat Allah'ın olduğu cihetle onlarda tasarruf Allah'a mahsus olup, Allah'ın dini ve zatına ibadet devamlı ve vacip olduğu gibi azabı da devamlı bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetini, cümle mahlûkat kendine muhtaç olduğunu, havfetmeye lâyık ancak zat-ı ulûhiyet olup onun gayrıdan havf edenlerin halleri taaccübe şayan bulunduğunu beyan ettiği gibi insanların nail oldukları ni'metlerin cümlesi Allah-u Tealâ'dan olduğunu dahi beyan etmek üzere :

وَمَا بِكُم مِّن نِّعۡمَةٍ۬ فَمِنَ ٱللهُِ‌ۖ

buyuruyor.

[Size vasıl olan her ni'met Allah'tandır.]

ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ ٱلضُّرُّ فَإِلَيۡهِ تَجۡـَٔرُونَ (53)

[Size ni'met in vusulünden sonra bir zarar isabet ederse yüksek sada ile ancak Allah'a duâ ve ona iltica edersiniz.]

ثُمَّ إِذَا كَشَفَ ٱلضُّرَّ عَنكُمۡ إِذَا فَرِيقٌ۬ مِّنكُم بِرَبِّہِمۡ يُشۡرِكُونَ (54) لِيَكۡفُرُواْ بِمَآ ءَاتَيۡنَـٰهُمۡ‌ۚ

[Size zarar isabet ettikten sonra Allah-u Tealâ o zararı sizden kaldırdığında bir de görülür ki sizden bir fırka kendilerine verilen ni'metlere küfretmek için Rablerine şirkederler.]
Yani; sıhhat-ı beden, vüs'at-ı rızık, ucuzluk, diyanet-i İslâmiye, evlâd ve emval gibi her ne ki nimet kabilinden size vasıl olursa o ni'metlerin cümlesi Allah'ın fazl u ihsanıdır. Binaenaleyh; her ni'metin şükrünü eda etmek üzerinize vaciptir. Bu misilli ni'metler size vasıl olduktan sonra sıhhat mukabilinde hastalık, bolluk mukabilinde darlık, ucuzluk mukabilinde kıtlık gibi size bir zarar isabet ettiğinde büyük sesle Allah'a iltica eder ve ondan o zararın defini ister ve inayetine dehalet edersiniz. Sizin kemâl-i ihlâsla istirhamınızdan sonra Allah-u Tealâ o zararı sizden kaldırınca görülür ki sizden bir fırka Allah'ın onlara verdiği ni'metlere küfretmek için Rablerine şirkederler. Çünkü; o zararın izalesini esbab-ı âdiyeye nispet eder ve âciz putlara ibadet ederler.
(تَجۡـَٔرُونَ) ref-i savt ve kemâl-i hüzünle duâ ederler demektir. Zarar isabet ettiğinde şiddetle duâ eylemek ve Allah'a iltica etmek insanlarda umumidir. Zararın izalesinden sonra insanlardan bazıları küfrederse de bazıları imanda sebat ve ibadete devam edeceklerine âyet-i celilede işaret olunmuştur. Çünkü şirkedenlerin bir fırka olduğunu beyan etmek; diğerlerinin iman ve ibadetlerinde devam edeceklerini beyan etmektir. Belânın isabetinde devam üzere istirhamatta bulunduklarına işaret için âyette istimrara delâlet eden (تَجۡـَٔرُونَ) muzari' sıyğasıyla varid olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet imanın mahlûk olduğuna delâlet eder. Zira iman; ni'met olup her ni'met de Allah'ın halkıyla olduğu cihetle iman da Allah'ın halkıyladır.
Hulâsa; insanların nail olduğu cümle nimetler Allah'tan olduğu, insana bir zarar isabet ederse hemen vakit geçirmeden Allahü Tealâ'ya duâ edip zararın izalesini istirham ettiği ve zarar kalktıktan sonra insanlardan bazılarının küfrettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

فَتَمَتَّعُواْ‌ۖ فَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ (55)

[Ey kâfirler !Haliniz ni'mete karşı küfretmek olunca gurur ve sürurunuzda yaşayın ve size verilen nimetlerle intifa' edin. Elbette bu halinizin fenalığını ve akıbetin vehametini yakında bilirsiniz.] Çünkü; ni'metin şükrünü bilmeyen kimse o ni'metten mahrum olmaya mahkûm olduğu gibi şükrü terkinden dolayı ebedî azaba müstehak olduğunu elbette bilirsiniz. Şu halde bu âyette ni'met-i dünya ile temettü' ve taayyüşle emir; tehdid içindir. Yani «Elinizden geleni durmayın, işleyin, fakat akıbetini bilir ve elbette nedamet edersiniz. Binaenaleyh; işleyeceğinizi işleyin ve lâkin neticesini düşünün. Zira; hatanızı bileceksiniz velâkin fayda etmeyecek» demektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin ahval-i fasidelerini beyandan sonra ba tıl sözlerinden bazılarını beyan etmek üzere :

وَيَجۡعَلُونَ لِمَا لا يَعۡلَمُونَ نَصِيبً۬ا مِّمَّا رَزَقۡنَـٰهُمۡ‌ۗ

buyuruyor.

[Müşrikler ilimden eser olmayan putlarına bizim onlara verdiğimiz rızıktan nasip kılarlar.]

تَٱللهُِ لَتُسۡـَٔلُنَّ عَمَّا كُنتُمۡ تَفۡتَرُونَ (56)

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki elbette siz iftira ettiğiniz şeylerden suâl olunursunuz.]
Yani; müşriklerin aklın harici batıl itikadlarından birisi de ilim ve idrakten hali ve cemadat kabilinden olan putlara bizim onlara verdiğimiz rızıklardan nasip alırlar ve «Bizim rızkımızı veren putlardır» demekle iftira ederler. Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki sizin, ni'metlerimizi putarınıza isnad ederek yaptığınız iftiradan elbette suâl olunursunuz ve itikad-ı batılınızın cezasını görürsünüz.
Kâfirlerin ekinlerinden, bağlarından ve hayvanlarından Allah'ın verdiği rızkı putların verdiğini itikad ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurdu ve putların ilimden hâlî olduklarını beyanla hamakatlarına işaret etti. Çünkü; putlar kendi elleriyle taştan ve ağaçtan yapma cemadat kabilinden olduğu cihetle onlarda idrakten eser olmadığı gibi rızık vermeye kaadir olmadıkları halde onların rızıklarını verdiğini itikad etmek kadar hamakat tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; bu gibi isnadatın iftira olduğu beyan olunmuştur.
Şu manâ n a s i p le murad; putların verdiğini itikad ettikleri rızıklar olduğuna nazarandır. Amma nasiple murad; kâfirlerin putlara kurban kestikleri ve putların namına sadaka ettikleri malları olmak ihtimali olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [Kâfirler merzuk oldukları azıklarından putlara kurban keserler ve sadaka verirler ve bu suretle rızıklarından bir miktarını onlara ayırırlar.] demektir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin itikad-ı batıllarından bazı aharı beyan etmek üzere :

وَيَجۡعَلُونَ للهِ ٱلۡبَنَـٰتِ سُبۡحَـٰانَهُ ۥ‌ۙ وَلَهُم مَّا يَشۡتَہُونَ (57)

buyuruyor.

[Kâfirler kızları Allah'a tahsis ederler. Allah-u Tealâ kızları veled ittihazından münezzeh oldu ve kendileri için arzularına muvafık olan oğlanları tahsis ederler.]
Yani; şerikten ve nazirden münezzeh olan Allah-u Tealâ'ya kâfirlerin iftiralarından birisi de «Kızlar Allah-u Tealâ'nın evlâdıdır» derler ve meleklerin Allah'ın kızları olduğunu itikad ve bu davalarını da meleklerin taife-i nisvan gibi mestur olmalarıyla istidlal ederler. Halbuki Allah-u Tealâ onların isnad ettikleri veled ittihaz etmek ve sair nevakıstan münezzehtir ve kendileri arzularına muvafık olan oğlanları kendilerine tahsis ederler. Çünkü oğlan evlâdı bilûmum insanların nazarında kız evlâdından daha kıymetli olduğundan Mekkeliler «Oğlan evlâdı olmak insanlara mahsustur. Allah'ın oğlu yoktur. Melekler kızlarıdır» demekle vâki' olan iftiralarını Allah-u Tealâ bu âyette beyan buyurmuş ve bu gibi iftiralardan münezzeh olduğunu (سُبۡحَـٰانَهُ) lafzıyla tasrih etmiştir. Zira; (سُبۡحَـٰانَهُ) lâfzı zat-ı ulûhiyeti nekaaisten tenzihe delâlet ettiği gibi kâfirlerin şu iftiralarının taaccübe şayan olduğuna işaretle işitenleri taaccübe sevketmektir. Çünkü; insanların garaipten bir şey işitince (سُبۡحَـٰانَهُ) lafzıyla taaccüplerini izhar etmeleri âdetleridir. Nekaisten tenzih olduğu gibi Allah'a veled ve bilhassa kız evlâdını isnad edenlerin hamakatlarına dahi işaret olunmuştur. Zira; veled ittihazı bir ihtiyaca mebni olup Allahü Tealâ cümle âlemin halikı ve bilûmum mahlûkatın maliki olduğu cihetle ihtiyaçtan münezzeh bir ganiyy-i mutlak olan zat-ı eceli ü a'lâya veled isnad etmekten daha ziyade bir hamakat olamaz.

وَإِذَا بُشِّرَ أَحَدُهُم بِٱلانثَىٰ ظَلَّ وَجۡهُهُ ۥ مُسۡوَدًّ۬ا وَهُوَ كَظِيمٌ۬ (58)

[Onlardan birisi kız evladıyla tebşir olunduğunda yüzü kararır ve çocuğun kız olduğuna gayet buğz eder.]

يَتَوَٲرَىٰ مِنَ ٱلۡقَوۡمِ مِن سُوٓءِ مَا بُشِّرَ بِهِۦۤ‌ۚ

[Hatta tebşir olunduğu kız evlâdının kötülüğünden kendi kavminden saklar ve setreder, kendi de gizlenir, kavmine görünmez, ne yapacağını düşünür ve derin düşünceye dalar.]

أَيُمۡسِكُهُ ۥ عَلَىٰ هُونٍ أَمۡ يَدُسُّهُ ۥ فِى ٱلتُّرَابِ‌ۗ أَلا سَآءَ مَا يَحۡكُمُونَ (59)

[Düşüncesinin neticesi şöyle olur. O tebşir olunduğu çocuğu zillet üzere tutsun, halka karşı utanmak ve arlanmakla beraber beslesin büyütsün mü veyahut toprağa gömsün, izini kaybetsin mi? Bu cihetlerini tefekkür eder. Agâh olun ki müşriklerin kızları Allah'a ve oğlanları kendilerine tahsis etmek ve kız evlâdından arlanmak, halktan saklamak, herkesten utanarak büyütmek veyahut toprağa gömmekle hükümleri ne kadar kötü oldu.]
Yani; zaman-ı cahiliyede müşriklerden birisi hareminin kız doğurduğu haber verilmekle tebşir olunduğunda kemâl-i kederinden yüzü siyah olur ve kız doğurduğundan dolayı haremine son derece buğz ederdi ve yeni doğan biçare masuma buğz edici olduğu halde sevmediğini yüzünde izhar eder ve kız olduğu için ar addettiğinden çocuğu kavminden saklar ve günlerce düşünür. O çocuğu diri olduğu halde toprağa gömsün, arından kurtulsun mu, yoksa arlanıp kendi hakkında zillet olduğunu itikad ederek beslesin, büyütsün mü? Fakat agâh ve mütenebbih olun ki onların bu gibi hükümleri nekadar çirkin oldu. Zira Allah'ın verdiği ni'mete buğzetmek; irade-i ilâhiye ve hikmeti subhâniyeye karşı itiraz olduğundan elbette çirkindir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zaman-ı cahiliyede hareminin hamli yaklaşan kimse zrûhur edecek çocuğun oğlan veya kız olduğu taayyün edinceye kadar nâstan saklanır. Oğlan doğarsa kemâl-i ferah ve sürurla nâsa ilân ve kendisi için o oğlanı bir şeref addederdi. Eğer kız olursa gayet mahzun olarak ne yapacağını şaşırır ve günlerce düşünürdü. Bazıları ar ve zillet addederek besler, büyütür ve bazıları da kavmine göstermeden diri diri biçare ma'sumu toprağa gömer ve kendi itikadınca o kızdan arız olan ar belâsından kurtulmuş olurdu. Bu âdet-i kerihenin sebebi (سبحان الذى) Sûresinde beyan olunacağı veçhile fukaralıkdan, nafakasından ve düşman eline esir düşmekten veyahut küfvüne verememekten korkmaktır. Hatta besleyip büyüttüklerini eski elbiselerle deve ve koyun gütmekte istihdamla hakaret ederlerdi.
Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile kız çocuğunu öldürmekte âdetleri muhtelifti. Bazıları diri diri toprağa gömer, bazıları yüksek mahalden atar. bazıları suya garkeder ve bazıları kuzu boğazlar gibi boğazlarlardı. Lâkin ekserisinin âdetleri toprağa gömmek olduğu cihetle âyette yalnız toprağa gömdükleri zikrolunmuştur. Halbuki tabiat-ı insanda evlât mahbuptur. İnsanın tab'ında muhabbet ettiği bir şeyden arlanmak ve doğuran kadının elinde bir şey olmadığı halde ona buğz etmek ve çocuğun meydana gelmesindeki esbapta kadınla beraber kendisi de müşterek olduğunu unutarak çocuğu yalnız kadına mal etmek ve o çocuktan arlanmak ve hiç kusuru olmayan çocuğa hakaaret etmek o zamanın vahşet-i âdâtındandı. İşte şeriat-ı İslâmiye bu gibi kerih âdetleri kökünden kaldırmıştır. Bu cinayetleri irtikâb edenleri mes'ûl edip çocukların intikamını alacağını Cenab-ı Hak (وَإِذَا الْمَوْؤُودَةُ سُئِلَتْ) âyetiyle beyan buyurmuştur.
(يَتَوَٲرَىٰ) örter ve saklar manâsınadır. Bu makamda doğan çocuğunu saklar manâsına olduğu gibi kendi de kavminden utanmasına binaen saklanır demek ihtimali de vardır (هون) zillet demektir. (أَمۡ يَدُسُّهُ) d e s s ; bir şeyi diğer şey içinde gizlemek ve gömmektir.
Hulâsa; müşriklerin «Allah'ın oğlu yoktur kız evlâdı vardır. Melekler onun kızlarıdır» dedikleri, kendileri oğlan evlâdına malik olduklarını maaliftihar beyan ettikleri, haremlerinin kız doğurduğu haber verildiğinde kalplerinin kederi yüzlerine arız olup siyahlandığı, gerek doğan çocuğa ve gerek doğuran kadına şiddetle buğz ettikleri, hatta çocuğu saklayıp ahaliye göstermedikleri, günlerce ne yapacağını düşündükleri, düşünmelerinin neticesi ya zilletle beraber o kızı besleyip büyütmek veyahut toprağa gömmek olduğu ve bu gibi hükümlerinin gayet çirkin olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ zaman-ı cahiliyede müşriklerin kötü âdetlerinden bazılarını beyan ettiği gibi mutlaka âhirete iman etmeyenlerin sıfatlarını ve kendi sıfatını dahi beyan etmek üzere :

لِلَّذِينَ لا يُؤۡمِنُونَ بِالأخِرَةِ مَثَلُ ٱلسَّوۡءِ‌ۖ

buyuruyor.

[Âhirete iman etmeyenler için kötü sıfatlar vardır.]

وَللهِ ٱلۡمَثَلُ الأعۡلَىٰ‌ۚ

[ Allah için sıfatın en alâsı vardır.]

وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ (60)

[Allah-u Tealâ cümle mevcudata galip ve bilûmum ef'âli hikmete muvafık bir hakimdir.]
Yani; âhirete iman etmeyen kâfirlerin kendilerine oğlan evlâdını ve Allah'a kız evlâdını tahsis etmek ve kız evlâdından arlanıp öldürmek gibi kötü sıfatları vardır, Allah-u Tealâ için velet ve zevce gibi emmare-i hudus ve noksan olan şeyleri ittihaz etmekten münezzeh olmak ve makam-ı vahdaniyet gibi sıfat-ı kemâlin cemiiyle muttasıf olmak gibi sıfat-ı âliye vardır. Halbuki Allah-u Tealâ cümleye galip ve ef'âli hikmeti cami' bir uludur.
Kâfirlerin şu sıfat-ı kabihalarla muttasıf olmalarının ve bu aklın hilafı cinayetleri irtikâplarının sebebi; âhirete iman etmemeleri olduğunu beyan için âyette ism-i mevsul varid olmuştur. Çünkü; mercii sebkettiği cihetle zamir makamı olduğundan (لهم مَثَلُ ٱلسَّوۡءِ‌) denilse olabilirdi ve onlar için kötü sıfat olduğu beyan olunmuş olur ve maksadı da ifade ederdi. Zira maksat; kâfirlerin kötü sıfat sahipleri olduğunu beyandır. Lâkin bu kötü sıfatları irtikâplarının sebebi olduğu beyan olunmazdı. Ancak (لهم) zamiri yerine (لِلَّذِينَ) ism-i mevsulü gelince bir sılaya muhtaç olup sılası da (لا يُؤۡمِنُونَ بِالأخِرَةِ) olunca bu gibi çirkin sıfatları irtikâplarının sebebi âhirete adem-i imanları olduğu beyan olunmuş ve âhirete iman etmemek envâ'-ı cinayatı irtikâba sebep olacağına dahi işaret edilmiştir.
Bu âyet; üç hükmü camidir.
B i r i n c i s i ; âhirete iman etmeyenlerin sıfatlarının kötü olduğu,
İ k i n c i s i ; Allah-u Tealâ'nın sıfatları en âlî olduğu,
Ü ç ü n c ü s ü ; Allah-u Tealâ'nın aziz ve hakim olduğudur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin cinayetlerini beyandan sonra lutf-u ilâhi olarak azaplarını tehir ettiğini beyan etmek üzere :

وَلَوۡ يُؤَاخِذُ ٱللهُِ ٱلنَّاسَ بِظُلۡمِهِم مَّا تَرَكَ عَلَيۡہَا مِن دَآبَّةٍ۬ وَلَـٰكِن يُؤَخِّرُهُمۡ إِلَىٰٓ أَجَلٍ۬ مُّسَمًّ۬ى‌ۖ

buyuruyor.

[Eğer Allah-u Tealâ zulümleri sebebiyle nâsı muâhaze etmiş olsaydı yeryüzünde hiç bir hayvan terketmezdi ve lâkin Allah-u Tealâ muayyen bir vakte kadar onların helaklerini te'hir eder.]

فَإِذَا جَآءَ أَجَلُهُمۡ لا يَسۡتَـٔۡخِرُونَ سَاعَةً۬‌ۖ وَلا يَسۡتَقۡدِمُونَ (61)

[Onların ecelleri geldiğinde ecellerinden azıcık bir saat takaddüm veya taahhur etmezler.]
Yani; Allah-u Tealâ aziz ve hakimdir. Binaenaleyh; kullarım günahları sebebiyle derhal muâhaze etmez, müsaade eder. Eğer Allahü Tealâ ahdlerini nisyan eden insanları zulümleri sebebiyle derhal muâhaze etmiş olsaydı yeryüzünde hareket etmek şanından olan hiç bir zirûh terketmez, hepsini helak ederdi ve lâkin Allah-u Tealâ lutf u ihsan olarak muayyen bir vakte kadar onların helaklerini te'hir eder ki bazıları ıslah-ı nefseder, tâib ü müstağfir olur. Allah-u Tealâ ma'siyetleri sebebiyle derhal ihlâk etmeyip ecel-i muayyenlerine te'hir edince ecel-i muayyenleri geldiğinde ne bir saat ileri ve ne bir saat geri asla takaddüm ve taahhur etmez. Hemen ilm-i ilâhide taayyün eden dakikada helak olurlar.
Nisâbûrî ve İmam-ı Katade'den naklen Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ma'siyetleri sebebiyle nâsın ve hayvanatın küllisinin helaki Hz. Nrûh zamanında bir defa vâki olmuş ve nesli ibka için ancak Nrûh (A.S.) ın gemisinde olanlar kalmıştır. «Hayvanat-ı sairenin günahları olmadığı halde insanların zulmü sebebiyle onlar niçin helak olunur?» suâline cevap; «Hayvanlar insanların menfaatleri için halkolunduklarından insanlar olmayınca hayvanlar da bir fayda ve maksat kalmadığı cihetle insanlar gidince onlar da gider» demektir. Şu halde hayvanların helakleri günah sahipleri olduğundan değildir, belki onlarla intifa' edecekler kalmadığındandır, intifa' olunmaz gibi görünen hayvanlarda dahi kiminin derisinden, kiminin kılından ve kiminin yağından elbette insanın intifâ'ı vardır ve bazılarında da bizim bilmediğimiz bir çok maslahat vardır. O maslahat insanlara ait olduğundan insanlar gitmiş olsa insanların maslahatına ait yaratılan hayvanat da gider demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; mazarrat olan şeyin küllisi haram olduğuna delâlet eder. Zira zulüm; envâ'-ı mazarrata şamildir. Amma mazarrat gerek kişinin kendi nefsine ve gerek gayra olsun mutlaka zarar ve zulüm, haramdır. Ancak zaruret messederse veyahut eşeddini def için ahaffi ihtiyar kabilinden olursa haram olan şey bazan mubah kılınır. Çünkü; iki zarar cem'olunduğunda eşeddini defetmek için ahaffini irtikâb etmek meşru'dur.
Âyetin manâsı: [Eğer Allah-u Tealâ zulümleri sebebiyle nası muâhaze etseydi arz üzerinde kimse bırakmazdı ve lâkin muahaze etmedi.] demektir. Çünkü; muâhazeyle küllisini ihlâk etse nesl-i Âdem münkariz olur ve kıyametten evvel dünyada kimse kalmazdı. Zira; her insanın ecdadında elbette bir zalim bulunur. O zalim zulmüyle helak olsa evlâdı ve ahfadı olmazdı. Halbuki helak olmadığından bir çok evlât ve ahfadı bulunuyor, her şahısta bu manâ mutasavver olunca eğer herkes kendi zulmüyle helak olsa dünyada insandan bir fert kalmazdı. Halbuki vukuat bunun aksini ispat ediyor. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak zulmeden zalimleri derhal ihlâk etmez, bazı belâya ile müptelâ kılar ve insafa davet eder. Vakt-i merhunu gelince ihlâk eder. Amma bir kavmin ekserisinin zulmü sebebiyle küllisi helak olduğu dahi çoktur. Onlardan zalim olanlar zulümleri sebebiyle helak olduğu gibi zalim olmayanlar da iptilâ kabilinden helak olurlar. Bu misilli helak; günahı olanlar haklarında azap, günahı olmayanlar haklarında terfi-i derecattır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin batıl itikadlarından bazı aharı dahi beyan etmek üzere :

وَيَجۡعَلُونَ للهِ مَا يَكۡرَهُونَ

buyuruyor.

[Kâfirler kerih görüp nefret ettikleri kız evlâdını Allah-u Tealâ için kılarlar.]

وَتَصِفُ أَلۡسِنَتُهُمُ ٱلۡكَذِبَ أَنَّ لَهُمُ ٱلۡحُسۡنَىٰ‌ۖ

[Ve kızlar Allah'ın, oğlanlar kendilerinin olduğunu söylemekle lisanlarını yalanla muttasıl kıldıkları gibi Cennet'i A'lâ kendilerinin olduğunu iddia etmekle dahi lisanlarını yalana boyarlar.]

لا جَرَمَ أَنَّ لَهُمُ ٱلنَّارَ

[Şüphesiz onlar için Cehennem ateşi vardır.]

وَأَنَّہُم مُّفۡرَطُونَ (62)

[Ve onlar sair Cehenneme gireceklerinden evvel girecekler ve onların önünde gideceklerdir.]
Yani; müşrikler riyasette kendilerine iştirak edeni sevmedikleri ve şerik kabul etmedikleri halde Allah-u Tealâ'ya putları şerik kılarlar ve kız evlâdını kendileri sevmez, melekler Allah'ın kızları olduğunu itikad ederler, lisanlarıyla yalan söylerler ve «Mrûhammed (S.A.) ın beyan ettiği âhiret doğruysa Cennet bize mahsustur» demekle Cennet'in kendilerinin olduğunu iddia ederler. Şüphe yok ki Cehennem ateşi ebedî olarak onlara yani kâfirlere mahsustur, onlar şirk ve sair maâsîye herkesten evvel ikdam ettiklerinden Cehennem'e gidenlerin mukaddemi olurlar. Çünkü; küfürde ifrat ettiklerinden herkesten evvel Cehennem'e gireceklerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetde hüsnâ ile murad; oğul evlâdıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Oğul evlâdı bize mahsustur demekle lisanları yalan söyler.] demektir. Yahut hüsna; fevz ü felah manâsınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Mezheb-i hak üzere olduğumuzdan dolayı rıza-yı ilâhiye nail olmak, fevz ü felah bulmak ve âhirette derecata vasıl olmak bize mahsustur demekle lisanları yalan söyler.] demektir.
Arapların bir kısm-ı mühimmi âhireti ikrar ederler. Hatta bi risi vefat ettiğinde develerinin en a'lâsından birini kabrinin üzerine bağlarlar, deve ölünceye kadar kalır. Meyyit kıyamette kabrinden kalktığında deve de beraber kalkıp binit olacağını itikad ederlerdi. Kâfirlerin «Cennet bize mahsus» dediklerine mukabil Allah-u Tealâ şüphesiz Cehennem'in onlara mahsus olduğunu beyan etmiş ve binaenaleyh iddiaları kendilerine reddolunmuştur.
Hulâsa; kâfirlerin kendilerine kerih gördükleri kızları Allah'a tahsis ve sevdikleri oğlan evlâdının kendilerine mahsus olduğunu iddia ettikleri, bu cihetle lisanlarının yalan söylediği, Cennet'in kendilerine mahsus olduğunu iddialarına karşı şüphesiz Cehennem ateşinin onlara mahsus olduğu beyan olunduğu ve müşriklerin Cehennem'e herkesin önünde gidecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin şu beyan olunan halleri yalnız Resûlullah'ın kavmine mahsus olmayıp geçmiş milletlerde dahi aynı hal olduğunu beyanla resûlünü tesliye etmek üzere :

تَٱللهُِ لَقَدۡ أَرۡسَلۡنَآ إِلَىٰٓ أُمَمٍ۬ مِّن قَبۡلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ ٱلشَّيۡطَـٰنُ أَعۡمَـٰلَهُمۡ فَهُوَ وَلِيُّہُمُ ٱلۡيَوۡمَ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ (63)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz senden evvel geçen ümmetlere resûl gönderdik. Resûller tarik-ı hakkı beyan edince şeytan onlara amellerini tezyin etti. Binaenaleyh; şeytan o günde onların dostlarıdır, halbuki onlar için azab-ı elim vardır.]
Yani; Habibim ! Sen kavminden gördüğün muameleye mahzun olma. Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki biz senden evvel geçen ümmetlerin aralarında vâki' olan kavga, nizâ'. zulm ü taaddi gibi zrûhur eden fena işleriyle adaletten çıkarak intizam-ı âlemi haleldar ettiklerinde hallerini ıslah için muhakkak resûller gönderdik. Resûller onları tarik-ı hakka davet ve adalete ithal etmek istediklerinde şeytan onların çirkin amellerini kendilerine güzel gösterdi, küfür ve sair cinayetlerine devam ettiler. Zira; şeytan'ın iğfalâtına aldandılar. Binaenaleyh; şeytan dünyada onların dostları oldu ki onun dostluğunda devam ektiler. Halbuki âhirette onlar için elem verici azap vardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile şeytan'ın onlara amellerini tezyin zamanından yevm ile tabir olundu ki dünya demektir. Çünkü amellerini tezyin; dünyada olur, âhirette olamaz. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile (وليهم) zamiri ümem-i salifeye râci' olmak ihtimali olduğu gibi Kureyş kavmine râci' olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Şeytan ümem-i salifenin amellerini zamanlarında tezyin ettiği gibi bugün ve şu zamanda şeytan Kureyş kabilesinin dahi dostlarıdır. Binaenaleyh; nasıl ki ümem-i salifeyi aldattı, bunları da aldatıyor. Şu halde geçmiş milletler şeytan'ı dost ittihaz etmekle helak oldular. Bunların da akıbetleri helaktir ki habibim !Kavmin seni tekziplerine mahzun olma. Zira; resûllerini tekzibetmek senin kavmine mahsus olmadığı gibi tekzibolunmak da sana mahsus değildir.] demektir.
Hulâsa; Resûlullah'tan evvel ümem-i salifeye resûller gönderildiği, şeytan'ın onlara amellerini tezyin ettiği, şeytan onların dostları olduğu, onlar için âhirette azab-ı elim bulunduğu ve Kureyş'in hali de böylece olduğu bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ resûllerini tekzib edenlerin akıbetleri helak olduğunu ba'delbeyan Kur'an'ı inzal etmekten maksadı beyan etmek üzere :

وَمَآ أَنزَلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡكِتَـٰبَ إلاً لِتُبَيِّنَ لَهُمُ ٱلَّذِى ٱخۡتَلَفُواْ فِيهِ‌ۙ وَهُدً۬ى وَرَحۡمَةً۬ لِّقَوۡمٍ۬ يُؤۡمِنُونَ (64)

buyuruyor.

[Habibim ! Senin üzerine biz Kur'an kitabını hiç bir maksada mebni inzal etmedik, illâ ihtilâf ettikleri emr-i din ve ahval-i âhireti senin nâsa beyan etmek maksadına mebni inzal ettik. İman eden kavme doğru yolu ta'rif eden ihsan-ı İlâhi olduğu halde inzal ettik.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl !Biz envâ'-ı ahkâmı ve geçmiş milletlerin ahvalini cami' olan kitabımızı sana inzal etmedik, ancak senin nâsa şol meseleyi beyan etmen için inzal ettik ki o meselede nâs ihtilâf ettiler ve mümin olan kavme tarik-ı hakkı gösterir ve ihsan-ı ilâhi olsun için gönderdik.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile nâsın ihtilâf ettikleri mesail; tevhide, kaza ve kadere, ahval-i âhirete, hill ü hürmete dair insanların efâline müteallik ahkâmdır. Kur'an'dan intifa' edenler; iman eden kimseler olduğuna binaen Kur'an'ın hidayet ve rahmet olması kavm-i mümine tahsis olunmuştur. Yoksa Kur'an'ın alelıtlak doğru yolu göstermek manâsına olan hidayeti umuma aittir, yalnız müminlere mahsus değildir. Çünkü; herkese doğru yolu gösterir ve lâkin intifa' edenler kabul eden müminlerdir. Zira; iman etmeyenler menfaat şöyle dursun adem-i imanlarından dolayı mazarrat göreceklerdir.
Hulâsa Kur'an'ı inzalden maksad; Resûlullah'ın nâsa ihtilâf ettikleri emr-i dini beyan etmesi ve Kur'an'ın müminlere ayn-ı hidayet ve rahmet olduğu bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın fevaidini beyandan sonra vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyan etmek üzere :

وَٱللهُِ أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬ فَأَحۡيَا بِهِ الأرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِہَآ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأيَةً۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَسۡمَعُونَ (65)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ sema cihetinden yağmur sularını inzal etti ve o sular sebebiyle kuruduktan sonra ölmüş ceset menzilinde olan arzı otlar, ekinler bitirmekle ihya etti. İşte şu semadan rahmeti inzal ve onun suyuyla arzı ihya etmesinde hakkı işiten kavmiçin halikın vücuduna ve vahdaniyetine alâmet-i azîme vardır.]
Çünkü; semanın fevk cihetinde bulutlar vasıtasıyla yağmur yağacak bir halde olması ve o rahmeti arzın ihtiyacına göre inzal edip arzı ihya etmesinde ve arzın kuruyup intifâ'a salâhiyeti kalmadığı bir zamanda rahmeti inzalle otları, ekinleri, gûnâgûn çiçekleri bitirmekle arzı intifa' edecek bir hale getirip tezyin etmesinde Allah'ın kudretine, irade ve ihtiyarına elbette delâlet vardır. Çünkü; bütün dünya halkı cem' olsa semadan tek bir tane yağmur damlası düşürmek imkânı olmadığı halde ihtiyaç zamanında yağmurları yağdırıp yeryüzünü onunla gülistan yapmak insanların kudretiyle olacak bir şey olmadığından elbette halikının kudret-i kahire sahibi olduğuna delâlet eder.

***
Vâcib Tealâ ecrarrw felekiye ve arziyenin kudretine delâlet eden acaibatına işaret ettikten sonra hayvanatta olan acaibata işaret etmek üzere :

وَإِنَّ لَكُمۡ فِى الأنۡعَـٰمِ لَعِبۡرَةً۬‌ۖ نُّسۡقِيكُم مِّمَّا فِى بُطُونِهِۦ مِنۢ بَيۡنِ فَرۡثٍ۬ وَدَمٍ۬ لَّبَنًا خَالِصً۬ا سَآٮِٕغً۬ا لِّلشَّـٰرِبِينَ (66)

buyuruyor.

[Sizin için iyi düşünürseniz hayvanatta büyük ibret vardır. Zira hayvanların karnında bulunan bir takım fena şeylerle kanın arasından çıkan halis sütle biz sizi sularız ki o sütü hazmı kolay olduğu gibi içenlerin boğazından da gaayet kolay geçer.]
Yani; bilcümle hayvanatta ve bilhassa koyun, deve, sığır gibi eti yenip sütü içilenlerde tefekkür ederseniz sizin için pek büyük ibret vardır. Zira; biz sizi o hayvanların karınlarından çıkan sütle sularız ki o süt, kanla hayvanın karnında olan fena şeyler arasından çıktığı halde kanın levninden ve fena şeylerin kokusundan asla eser görülmeyerek berrak, halis ve içenlere hazmı gayet kolay ve boğazdan geçmesinde asla güçlük olmaz.
Tefsir-i Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile hayvanat yemini yiyip karnında hazmedince üçe münkasım olur. Binaenaleyh; midenin altında yemin tortusu, onun üstünde sütün maddesi ve onun üstünde kanın maddesi bulunur. Bundan sonra tortu kazurata ve sütü süte mahsus olan damarlar vasıtasıyla memeye ve kan maddesi ciğer vasıtasıyla sair damarlara taksim olunduğu (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir.
Fahri Râzi'nin hukemadan naklen beyanına nazaran taksimat şöyledir : Hayvan yediği yemi hazmettiğinde safî olan kısmını ciğer cezbeder. Ciğerde temessülün vukuundan sonra beş kısma ayrılır : safra, sevda', madde-i mâiye, kan ve süt. Bu beşten safra, öde, sevda beyaz ciğere, su böbreklere ve oradan da mesaneye gider. Kan ciğerden bütün damarlara dağılır ve süt de ciğerden memeye muttasıl olan damarlara ayrılır. O damarlar süzgeçten süzer gibi sütü süzer ve memeye götürür.
Hayvanın yemiş olduğu yemin midede hazmından sonra bir taksimat muhakkaktır. Ancak o taksimat gerek (İbn-i Abbas) Hazretlerinin dediği gibi olsun, gerek hukemanın dediği gibi olsun ve gerekse henüz keşfedilmemiş bir esrar üzere taksimat vuku bulsun, her ne surette olursa olsun sütün, kanla midede kalan tortu arasından halis ve safi olarak ayrılmasında kudret-i hallâka büyük delâlet vardır. Çünkü; süt ve kanla geride kalan tortunun maddesi yem olduğunda şüphe olmadığı gibi bunların arasından sütün ayrılıp safi ve insana nâfi', bereketi çok bir surette zrûhur edip arkadaşları olan kanla tortunun renginden ve rayihâsından hiç bir eser bulunmaması ukuul-ü beşerin idrakinden âciz olduğu ve düşündükçe hayret edeceği mesaildendir. Binaenaleyh; bu hâl dahi halikın fâil-i muhtar olduğuna açık surette delâlet eder. Çünkü; erkek ve dişi her ikisi vücutta ve yemekte müşterek oldukları halde dişinin karnında yavrusunun gıdasını halketmek; aynı yemi yiyen erkekte böyle bir şey halketmemek ve sütü diğer maddelerden ayırıp yağ, su, peynir gibi birbirine zıd maddeleri bir yerde cemetmek ve memenin ucunda sütün çıkmasına mahsus menfezler halkeylemek ve yavrusu karnında bulunduğunda yavrunun gıdası rahme gidip harice çıktığında harice gitmek tabiatın yapacağı şeylerden değildir. Çünkü; tabiat iktizası olsa daima bir siyakta olması lâzım gelirdi. Halbuki muhtelif safahat ve acaip ahval üzere cereyan ediyor. İşte bunların cümlesi halikın vücuduna, kudretine, ilminin kemâline ve fâil-i muhtar olduğuna şüphe bırakmayan delâil cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ hayvanatta olan acaibe işaretten sonra ağaçlarda olan garaibe işaret etmek üzere :

وَمِن ثَمَرَٲتِ ٱلنَّخِيلِ وَالأعۡنَـٰبِ تَتَّخِذُونَ مِنۡهُ سَڪَرً۬ا وَرِزۡقًا حَسَنًا‌ۗ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأيَةً۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَعۡقِلُونَ (67)

buyuruyor.

[Ve hurmanın meyvelerinden, üzümlerden şeker, pekmez, kuru hurma, kuru üzüm gibi güzel rızıklar ittihaz edersiniz. İşte şunların cümlesinde aklı olan kavmiçin kudret-i ilâhiyeye delâlet-i azîme vardır.]
Yani; hurma ve bağ çubuklarının meyvelerinden tatlı şarap, pekmez, helva, kuru hurma ve kuru üzüm gibi güzel rızık ittihaz ederek taayyüş edersiniz ve envâ'-ı lezzetlerle telezzüz eder, refah ve saadetle vakit geçirirsiniz.
(سَڪَرً۬ا) İbn-i Abbas Hazretlerinden bir rivayete nazaran sirke manâsınadır. Yahut (سَڪَرً۬ا) met'ûmat manâsınadır. Hurmaya ve üzüme müteallik tafsilât bu sûrenin iki evvelindeki (Sûre-i Ra'd) da geçmiştir.

***
Vâcib Tealâ hayvanattan sütü ve ağaçlardan meyveleri halkettiğini beyanla kudretine delâlet eden delâili beyandan sonra arıdan bal halketmekte olan sanayi-i garibeyi beyan etmek üzere :

وَأَوۡحَىٰ رَبُّكَ إِلَى ٱلنَّحۡلِ أَنِ ٱتَّخِذِى مِنَ ٱلۡجِبَالِ بُيُوتً۬ا وَمِنَ ٱلشَّجَرِ وَمِمَّا يَعۡرِشُونَ (68)

buyuruyor.

[Habibim ! Rabbin Tealâ gayet zayıf arıya vahiy ve ilham etti ve «Sen dağlardan, ağaçlardan ve nâsın yapmış oldukları evlerden kendine mahsus evler ittihaz et» demekle arının insanlara hizmetini ve vazifesini ta'yin eyledi.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Rabbin Tealâ'nın halkettiği acaip mahlûkattan birisi de arılardır. Zira; anlara ilham edip idrak verdi ve «Ey ufacık mahlûk !Sen dağlardan, ağaçlardan, nâsın yaptığı köşklerden kendine evler yap. Orada sakin ol, o evlerin içinde insanların menfaatlarına hizmet edecek tatlılar yap» demekle arının hareketini tayin etti.
Taberî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette v a h y ile murad; ilhamdır. Allah-u Tealânın arının gayet zayıf bir hayvan olduğu halde acaip ef'âle kudret verip kudretini isti'mâli ilham etmiştir. Binaenaleyh; bütün ukalâ-yı beşer cem'olsalar yapamayıp âciz kalacakları sanayi-i garibeler meydana getiriyor ki âlem hayrettedir ve bu esrara lâyıkıyla vakıf olmak imkânı yoktur. Çünkü; arının peteğinde olan evler birbirine müsavi olduğu halde hep şekli müseddestir. Büyük ve küçük olmakta hiç farkı yoktur. Bal yapmak için o ufacık müseddesüşşekil evlerde taksimi kaabil petekler insanların yaptıkları evlerden daha mükemmel bir haldedir. Şekl-i müseddesi ihtiyar etmekteki hikmet; araları boş kalmamaktır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile eğer müseddes olmasa aralarında bazı mahallerin boş kalacağı fenn-i hendeseyle sabittir. Bu gibi küçük bir hayvanın bu misilli esrara muttali olup hikmete muvafık iş yapması elbette fâil-i muhtarın ilhamıyladır. Şu halde bu kadar küçük bir hayvanda pek büyük bir his ve âlî bir idrak halketmesi azamet-i ilâhiyeye en büyük bir burhandır. İçlerinden birini reis intihab etmesi, cümlesinin ona itaat etmesi, onun hükmünün umumunda nafiz olması ve kovanından mer'alara gidip avdetlerinde saz sadaları gibi envâ'-ı nağamatla ve musiki havalarıyla kendi mekânlarına gelip yollarını şaşırmamaları kemâl-i dirayete tavakkuf ettiğinden bunların cümlesi fâil-i muhtarın kudretine delâlet eden acaibat cümlesindendir. Arının iki kısmı olup biri vahşi dağlarda ve ağaçlarda eğleştiğine ve diğeri ehli olup insanların yaptıkları çardaklarda ve damlarda eğleştiklerine bu âyet delâlet eder.
Her dağda ve ağaçta eğleşmeyip ancak maslahata muvafık olan bazı mahallerde eğleştiğine işaret için Vâcib Tealâ ba'za delâlet eden (من) lafzıyla
(مِنَ ٱلۡجِبَالِ) buyurmuştur. Yani «Dağların ve ağaçların bazısından evler ittihaz et» demektir.
Bu âyette Vâcib Tealâ arıya evler ittihaz etmesiyle emrin manâsı; şu sanayi-i garibeyi vücuda getirecek kadar bir dirayet halketmektir. Binaenaleyh; arının hitab-ı ilâhiye muhatap olacak kadar akıl sahibi olması lâzım gelmez. Bu bahse dair tafsilât Sûre-i Neml'de gelecektir.

***
Vâcib Tealâ arıya bazı mesalihini ilhamdan sonra diğer emirlerini beyan etmek üzere :

ثُمَّ كُلِى مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٲتِ فَأَسۡلُكِى سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاً۬‌ۚ

buyuruyor.

[Arılar binalarını tamam edip mekânlarına girdikten sonra tekrar arıya ilham eder, deriz ki «Sen her meyvenin hulâsası olan çiçeklerden ve zelil ve hakir olduğunuz halde Rabbinizin gösterdiği tariklara sülük edin». Bu suretle arıların ahval-i hariciyede dahi vazifelerini ta'yin ettik.]

يَخۡرُجُ مِنۢ بُطُونِهَا شَرَابٌ۬ مُّخۡتَلِفٌ أَلۡوَٲنُهُ ۥ فِيهِ شِفَآءٌ۬ لِّلنَّاسِ‌ۗ

[Arıların karınlarından renkleri muhtelif şaraplar çıkar ki o şaraptan nâs için şifa vardır.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأيَةً۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَتَفَكَّرُونَ (69)

[İşte arıların şu beyan olunan ahval-i acibelerinden erbab-ı tefekkür için kudret-i ilâhiyeye büyük delâlet vardır.]
Yani; arıların yaptıkları evler kaabil-i iskân bir hale gelince ilham tarikıyla biz arıya deriz ki «Sen acı, tatlı arzuna muvafık meyvelerden ye, Rabbin Tealâ'nın emrine muti' ve münkad olarak sahibinizin taht-ı tasarrufunda zelil olduğunuz halde Rabbin Tealâ'nın ta'yin ettiği yollara sülük edin ki bal yapmanın yollarını ve mer'adan gelirken evlerinize yollarınızı şaşırmayın» demekle ilham ederiz ve yolları ta'yin olunan arıların karınlarından levn-i muhtelif şarap çıkar ki o şarapta nâs için şifa vardır. Zira; balgamı olan emraza bizzat balda şifa olduğu gibi balgamı olmayan emrazda dahi bal başka şeylerle mahlut olarak şifa olur. Çünkü; deva için yapılan macunlarda her halde eczanın bir kısmı bal olur. İşte şu beyan olunan arının ihtisasında olan ince ilimleri lâyıkıyla düşünen kavmiçin halikın vücuduna delâlet vardır.
Balın levni sarı, kırmızı, beyaz, bazan da siyah olduğuna işaret için elvan-ı muhtelife üzerine hasıl olduğu beyan olunmuştur ki işbu ihtilâf arının yaşında, mevsimlerin ihtilâfından neş'et eder. Meselâ oğul balının gayet beyaz olduğu ve eski arının balı sarı olduğu cümlenin ma'lûmudur.
Bu âyet-i celilede balın cinsinde şifa mevcut olduğuna delâlet vardır. Amma bazı insana ve emrazdan bazısına şifa olmaması âyetin mealine münafi değildir. Zira; âyette beyan olunan mutlaka şifadır, yoksa her derde ve her şahsa şifa olduğu beyan olunmamıştır ki bazı eşhasa şifa olmaması âyete münafi olsun. Ancak ekseriyet itibarıyla bir çok emraza şifa olduğu görülmektedir, bilhassa balgamı olan hastalıklara şifa olduğunda şüphe yoktur. Balın; arının yediği otlar ve çiçeklerden hasıl olduğuna âyet delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ'nın meyvelerden yemesini emrettikten sonra muhtelif elvanda şarap çıkardığını beyan etmesi balın arının me'kûlâtından hasıl olduğunu beyan etmektir. Balın rayihası, levni ve hatta bazan acı olması arının gezdiği mer'anın otlarına müşabih olması da bu manâyı te'yid eder. Mer'ada otların çiçeklerinde Allah'ın halkettiği deva balda içtimâ' ettiğinden balda nâs için şifa olduğu beyan olunmuştur. Rasulullah'ın karnı ağrıyan bir kimseye bal yemesini emretmesi balın şifasını tefsir etmiştir, elyevm etibbanın ishal olan kimseye müshil vermekle tedavileri Resûlullah'ın ishal olan kimseye bal yemesini tavsiyesinde işaret ettiği hikmeti ta'kib etmekten ibarettir. Çünkü bal; müshil olduğundan Resûlullah ishal olan kimsenin karnında olan fenalıkların kökünden izale olunması için bal yemesini emretmiş ve şifa da bulmuştur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile balın husulünde iki ihtimal vardır. Birinci ihtimal; geceyle nebatat ve çiçekler üzerine düşen ince rutubetlerden arı ağzına toplar, bir kısmıyla tagaddi eder, diğer bir kısmını getirir; idhar için peteğin müseddesüşşekil evlerine döker. İşte bal bundan ibarettir ki arının, her çiçeğin üzerinden almış olduğu rutubet ağzında birbirine karışmak ve hazmolmak suretiyle yekdiğeriyle imtizaç eder, ma'cun halini alır. Arının yağmurlu havaları sevmesi ve rutubetli senelerde varidatı çok vermesi bu manâyı te'yideder. Buna nazaran (يَخۡرُجُ مِنۢ بُطُونِهَا) daki b u t û n ; efvah manâsınadır. Yani; «Arıların ağzından muhtelif renklerde şarap çıkar» demektir. İkinci ihtimal; arı muhtelif çiçeklerden istediğini yer, karnında hazmeder. Hayvanat-ı saire gibi bir kısmı vücuduna gıda ve bir kısmı da tortu, diğer bir kısmı da ma'cun olur. O ma'cunu ilham-ı ilâhiyle yapmış olduğu evlere döker. İşte bal bundan ibarettir. (يَخۡرُجُ مِنۢ بُطُونِهَا) âyeti de bu ihtimali te'yid etmektedir. Çünkü butun; manâyı aslisinde müsta'mel olur. Binaenaleyh karın manâsına olan butunu ağız manâsına olan efvahla tefsire hacet messetmez. Şu kadar ki her hangi ihtimal murad olunursa olunsun bir tahminden ibarettir. Yoksa bu esrara bihakkın vakıf olmak ihtimali yoktur. Binaenaleyh vâkıf olduğunu iddia; bir zan ve tahminden başka bir şey değildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette (ذُلُلاً) , (سُبُلَ) den hâl olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Allah-u Tealâ'nın sana zelil kıldığı ve gidip gelmeyi tahsil ettiği yollardan gidip gelmekle işine devam et.] demektir. Eğer (فَأَسۡلُكِى) de bulunan zamirden hâl olursa; [Ey arı !Sen zelil ve hakir bir sinek olduğun halde emrolunduğun vazifene itaat üzere devam et.] demektir.

***
Vâcib Tealâ hayvanatta olan bazı acaibi beyandan sonra insana mahsus olan bazı garaibi beyan etmek üzere :

وَٱللهُِ خَلَقَكُمۡ ثُمَّ يَتَوَفَّٮٰكُمۡ‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ sizi halketti, sonra öldürür.]

وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَىٰٓ أَرۡذَلِ ٱلۡعُمُرِ لِكَىۡ لا يَعۡلَمَ بَعۡدَ عِلۡمٍ۬ شَيۡـًٔا‌

[Ve sizden bazıları ilim ve idrak sahibi olduktan sonra hiç bir şey bilmez bir hale gelsin için erzel-i ömre reddolunur.]

إِنَّ ٱلله عَلِيمٌ۬ قَدِيرٌ۬ (70)

[Zira; Allah-u Tealâ herkesin halini bilici ve halketmeye ve icaddan sonra ifna eylemeye ve erzel-i ömre reddetmeye kaadir bir kudret-i kâmile sahibidir.]
Yani; Allah-u Tealâ lutf u keremiyle sizi halketti ve sanayi-i garibe icadına, havadis-i âleme ve tedbir-i umura ilm ü idrak verdi. Ba'dehu muhtelif sebepler ve ecillerle bazınızı hal-i sabavette, bazınızı hâl-i şebapta, bazınızı hal-i şeyhrûhette sizi öldürür ve sizden bazınız ömrün gayet kötüsüne reddolunur ki bildikten sonra bir şey bilmez olsun ve ne yaptığını bilmez, söylediğini unutur bir hale gelsin ve bilsin ki Allah-u Tealâ evvelâ icada ve ilim sahibi kılmaya ve sonra ifnaya kaadirdir. Binaenaleyh; ilimden cehle, kuvvetten za'fa, zekâvetten gabavete, dirayetten hamakata reddeder. Zira; Allah-u Tealâ insanların hallerini bilir ve onların hallerine muvafık maslahatı halka kaadirdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanlarda ve ecellerinde olan tefavüt Allah-u Tealâ'nın takdiriyle olduğuna âyette tenbih vardır. Zira; bünyelerini terkip ve mizaçlarını ta'dil eden Allah-u Tealâ olunca ecellerini takdir eden de Allah-u Tealâ olduğunda tereddüt yoktur. Çünkü; tabiatın muktezası olsa hep bir siyak üzere olup bu derece ihtilâf ve tefavüt olmamak icabeder.
Beyzâvî ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran insan için erzel-i ömür; yetmiş beş veyahut doksan beş yaş olduğunda ihtilâf varsa da Hz. Ali'den mervi olan erzel-i ömür yetmiş beş yaşında olmaktır ve erzel-i ömür insanın ne söylediğini ve ne yaptığını bilmez hal-i tufuliyet gibi bir hâl kesbetmesidir, âyette erzel-i ömür mutlaka insanlar hakkında zikrolunduğu için bir sınıfa tahsis yoktur. Binaenaleyh; her insanda olması muhtemeldir. Şu kadar ki salâh-ı halle muttasıf olanlarda, tilâvet-i Kur'an'a devam ve ulûm-u şer'iyeyle iştigal edenlerde erzel-i ömür olmadığı mervidir ve vukuat da bu rivayeti te'yid etmektedir. Âbid olan kimselerin ömrü uzadıkça salahları tezayüd ettiğinden bu misilli kimselerde bunaklık gayet az görüldüğü meydanda bir hakikattir.

***
Vâcib Tealâ insanın âlim olduktan sonra cahil ve kavî olduktan sonra zayıf olduğunu beyan ettiği gibi insanların yekdiğerine nispetle mütefavit olan hallerini dahi beyan etmek üzere :

وَٱللهُِ فَضَّلَ بَعۡضَكُمۡ عَلَىٰ بَعۡضٍ۬ فِى ٱلرِّزۡقِ‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ rızıkta bazınızı bazınız üzerine tafdil etti.]

فَمَا ٱلَّذِينَ فُضِّلُواْ بِرَآدِّى رِزۡقِهِمۡ عَلَىٰ مَا مَلَڪَتۡ أَيۡمَـٰنُہُمۡ فَهُمۡ فِيهِ سَوَآءٌ‌ۚ

[Allah-u Tealâ insanların bazılarını rızıkta bazı âhar üzerine tafdil edince rızıkta bollukla tafdil olunan kimseler kendi rızıklarının mülk-ü yemin ile malik oldukları memlûklerine reddedemezler. Binaenaleyh; malik ve memlûk cümlesi rızıkta müsavidirler.]

أَفَبِنِعۡمَةِ ٱللهُِ يَجۡحَدُونَ (71)

[Allah'ın tafdili meydanda olduğunu bilirler de nimetlerini mi inkâr ederler?]
Yani; Allah-u Tealâ sizin bazınızı bazınız üzerine tafdil etti ki zengin, fakir, miskin, ümerâ ve reâyâ gibi bir takım kısımlara taksim olundunuz. Hatta bazınız hem kendi rızkınıza hem de a'van, etbâ', evlâd ve memlükünün rızkına mütevelli oldunuz ve bazınız da gına ile fakr arasında kifaye miktarı rızıkla vakit geçiriyorsunuz. Zira; ilm-i İlâhide herkesin taksimatı ma'lûmdur. Hâl böyle olunca rızkının vüs'atıyla tafdil olanlar kendilerine mahsus olan rızıklarını memlûklerine reddeder olmadılar. Zira; reddine kaadir değillerdir. Çünkü; kendi rızıkları kendilerinin intifâ'ına mahsustur, belki memlüklerine verdikleri rızık memlüklerin kendi rızıklarıdır. Şu kadar ki. onların rızkına bunlar mütevellidirler. Binaenaleyh; bunların elleriyle sarf olunur, malik ve memlûk cümlesinin rızkını Allah-u Tealâ halkettiğinden hepsinin rızkı, taksimi veçhile Allah'tandır. Şu halde efendiler etbâ'larının rızkını kesemezler ve vermemek istediklerinde etbâ'larının rızkını onlara îsâlde vasıtalık vazifesinden istifa etmiş olurlar. Allah-u Tealâ başka vasıtayla îsâl eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların fazilette tefavütleri yalnız rızka münhasır değildir. Belki zekâ, belâdet, hüsn-ü cemâl kubh-u manzar, akıl ve kiyaset, sıhhat ve maraz gibi şeylerin cümlesinde tefavütleri ve birbirlerinden farkları mevcuttur. İnsanın rızkı akıl ve zekâsıyla değil, belki Allah'ın ihsanıyladır. Çünkü; en ziyade aklı olan kimsenin son derece çalıştığı halde fakir olup karnını duyuramadığı ve en ahmak bir kimsenin milyonlara malik olduğu her yerde ve her zaman görülen bir hakikattir. Şu kadar ki herkesin rızık esbabına tevessül etmesi ve çalışması vezaif-i diniye cümlesindendir. Binaenaleyh atalet; diyanet-i İslâmiyede memnu'dur ve herkes sa'yile me'murdur. Amma sa'yi neticesinde az veya çok vermek Allah'ın iradesine bağlı olduğundan insanların «Bu neden böyle oldu?» demeye salâhiyetleri yoktur.
Taberî ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet Allah'a sirkeden müşrikleri red ve mezheplerinin butlanına tenbihtir. Yani «Memlûk ve malik cümlesi müsavi olup hepsinin rızkı Allah'tan olunca ve hiç bir kimse diğerinin rızkını veremeyince ve memlûkün bir takım hususatta kendinize müsavi olduğunu kabul etmeyince siz nasıl oluyor ki mahlûku halika müsavi kılar ve mahlûka ibadet edersiniz ve kendiniz âciz mahlûk olduğunuz halde etbâ'ınızın size şerik olmalarına razı olmazsınız da cümle âlemin halikı olan Allahü Tealâ'ya şeriki nasıl lâyık görürsünüz ve şirkeder de Allah'ın nimetlerini inkâr mı edersiniz?» demektir.
Hulâsa; Allah'ın insanları rızıkta bazılarını bazıları üzerine tafdil ettiği, rızıkta tafdil olunanlar kendi rızıklarını memlüklerine veremedikleri, malik ve memlûk cümlesinin dergâh-ı ulûhiyette müsavi oldukları halde Allah'ın şu ni'metlerini unutup da şirketmeleri insanlar için bir emr-i münker olduğu ve kendi nazarlarında malik nıemlûke müsavi olamayınca mahlûkun halika müsavi olamayacağı evleviyetle sabit olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ insanların ahvalinden vahdaniyetine delâlet eden bazı delâili beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

وَٱللهُِ جَعَلَ لَكُم مِّنۡ أَنفُسِكُمۡ أَزۡوَٲجً۬ا وَجَعَلَ لَكُم مِّنۡ أَزۡوَٲجِڪُم بَنِينَ وَحَفَدَةً۬ وَرَزَقَكُم مِّنَ ٱلطَّيِّبَـٰتِ‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ sizin için kendi cinsinizden zevceler halketti ve zevcelerinizden size oğlanlar ve hafidler halketti ve sizi güzel rızıklardan merzuk etti.]

أَفَبِٱلۡبَـٰطِلِ يُؤۡمِنُونَ

[Allah'a şirkeder de batıla mı iman ederler?]

وَبِنِعۡمَتِ ٱللهُِ هُمۡ يَكۡفُرُونَ (72)

[Ve onlar ancak Allah'ın ni'metine küfrederler.]
Yani; Allah-u Tealâ'nın size ni'meti çoktur. Zira; Allah-u Tealâ sizin ünsiyet etmeniz için kendi cinsinizden tabiatınıza muvafık zevceler halketti ve zevcelerinizden kendinize benzer oğlanlar ve oğlanların oğulları hafidler halketmekle size muavinler ve hizmetçiler verdi, sizi enva'-ı ni'metler, temiz ve leziz olan meyveler, ekmekler ve sair me'kûlâtla merzuk etti ki bunlarla intifa ederek mizacınıza itidal ve vücudunuza kuvvet gelsin, bu vesileyle taat-ı ilâhiyeye müdavim olmakla bu nimetlerin şükrünü eda edesiniz, kâfirler, tebaiyet etmeye evlâ olan Kur'an'a tebaiyeti terkeder de batıl olan putlara mı iman ederler? Ancak Allah'ın ni'metine küfür ve binaenaleyh; Allah'ın gayrı âciz mahlûklara ibadet ederler, halbuki ni'meti kuvvete, kuvveti de ibadete sarf için Allah-u Tealâ kullarına ni'metlerini ihsan eder. Şu halde ni'meti ibadet için sarfetmeyenler o ni'mete küfretmişlerdir.
H a f e d e ; hafidin cem'idir. H â f i d ; oğlunun oğlu ve kızının oğludur. Evlât insan hakkında ni'met olduğu gibi evlâdın evlâdı da ni'met olduğundan Cenab-ı Hak hafidi dahi ni'met sırasında zikretmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin ni'meti inkâr etmeleriyle murad; nimeti Allah'ın gayrı putların verdiğini itikaad etmeleri ve nimetin kadrini bilmeyip şükrünü eda etmemeleridir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra müşriklerin ibadetlerini beyanla mezheplerini reddetmek üzere:

وَيَعۡبُدُونَ مِن دُونِ ٱللهُِ مَا لا يَمۡلِكُ لَهُمۡ رِزۡقً۬ا مِّنَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَالأرۡضِ شَيۡـًٔ۬ا وَلا يَسۡتَطِيعُونَ (73)

buyuruyor.

[Kâfirler Allah'ın gayrı bir takım putlara ibadet ederler ki o putlar yağmurların hazinesi olan sema cihetinden bir damla rahmet indirmeye ve otların madeni olan yerden tek bir tane ot bitirmeye ve bu vesileyle kâfirlere azıcık bir rızık vermeye malik olamazlar ve malik olmaya istitaatları dahi yoktur.] Zira; o putlar kendi nefislerine ait celb-i menfaata ve def'-i mazarrata kaadir değiller ki ibadet edenlere rızık vermeye malik olsunlar. Şu halde rızka müteallik hiç bir kimseye azıcık bir şey bile vermeye malik olamazlar ve kudretleri de yoktur.

فَلا تَضۡرِبُواْ للهِ الأمۡثَالَ‌ۚ

[Putlarınız size bir şey vermeye kaadir olamayınca Allah-u Tealâ'ya hiç bir şeyi teııbih etmeyin ve ona putlarınızı mesîl addetmeyin.] Çünkü; cümle mahlûkat Allah'ın halkıyla vücut bulmuştur. Şu halde Allah'ın halkettiği mahlûk halika müsavi ve müşabih olur mu? Elbette olamaz. Zira; mahlûk, halika, merzuk, razika ve âciz kaadire hiç bir cihetle benzemez. Binaenaleyh; şirketmek caiz değildir.

إِنَّ ٱلله يَعۡلَمُ وَأَنتُمۡ لا تَعۡلَمُونَ (74)

[Çünkü; Allah-u Tealâ sizin ahvalinizi ve ma'budlarınızın cemadat kabilinden olduğunu bilir, halbuki siz durub-u emsalinizin hatasını bilmezsiniz. Zira; eğer bilmiş olsanız mahlûku Allah'a teşbihe cesaret etmezsiniz.] Yahut manâ-yı nazım: [Eşyanın künhünü Allahü Tealâ bilir, siz bilmezsiniz. Binaenaleyh; Allah'ın size bildirdiğinin gayrı durub-u emsale cesaret etmeyin] demektir.
Putlar zevilukulden olmadıklarından akıl sahiplerinin gayrıda isti'mâl olunan (ما) lafzıyla ta'bir olunmuştur. Putlar rızka müteallik bir şeye malik olmadıkları gibi malik olmaya iktidarları da olmadığını beyan için malik olmadıklarını beyandan sonra adem-i istitaatları da beyan olunmuştur. Yani «Hiç bir kimseyi azıcık bir şeyle merzuk etmeye malik olmak iktidarını haiz değillerdir. Binaenaleyh; malik olmadıkları gibi rızık vermek hususunda esbab-ı temellükten bir sebep tahsiline dahi kudretleri yoktur» demektir. Nisâbûrî, Kazî ve Keşşafta beyan olunduğu veçhile (وَلا يَسۡتَطِيعُونَ) zamiri kâfirlere raci' olmak ihtimaline nazaran vıanâ-yı âyet: [Kâfirler kendilerine rızıktan azıcık bir şey vermeye malik olmayan putlara ibadet ederler. Halbuki kendileri hayat, ilim ve idrak sahipleriyken bir kimseye rızık vermeye kudretleri yoktur. Binaenaleyh; cemadat kabilinden olan putların kudretleri olmadığı evleviyetle sabittir.] demek olur.

***
Vâcib Tealâ putlara ibadet eden müşriklerin mezheplerinin batıl olduğunu beyandan sonra itikadlarının butlanını te'kidetmek üzere :

ضَرَبَ ٱللهُِ مَثَلاً عَبۡدً۬ا مَّمۡلُوكً۬ا لَّا يَقۡدِرُ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬ وَمَن رَّزَقۡنَـٰهُ مِنَّا رِزۡقًا حَسَنً۬ا فَهُوَ يُنفِقُ مِنۡهُ سِرًّ۬ا وَجَهۡرًا‌ۖ هَلۡ يَسۡتَوُ ۥنَ‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ hiç bir şeye kaadir olmayan abd-i memlükü misâl olarak beyan etti ve şol kimse ki biz onu kendi tarafımızdan güzel rızıkla merzuk ettik ve merzuk ettiğimiz rızıktan o kimse gizli ve aşikâr nefsine ve muhtaç olanlara infak eder. Şu halde hiç bir şeye kaadir olmayan abd-i memlükle infaka malik ve muktedir olan kimse müsavi olurlar mı?]

ٱلۡحَمۡدُ للهِ‌ۚ

[Her bir sena edenlerin senası Allah'a mahsustur.] Çünkü; cümlenin rızkını veren odur.

بَلۡ أَڪۡثَرُهُمۡ لا يَعۡلَمُونَ (75)

[Belki nâsın ekserisi hamdin Allah'a mahsus olduğunu bilmezler.]
Yani; ey müşrikler !Sizin putları Allah'a müşabih ve müşarik kılmanız tasarruftan âciz ve hiç bir şeye malik olmayan abd-i memlükü hür ve serbest ve bir çok mala malik istediği gibi tasarruf eder ve arzu ettiği kimseleri infak eden kimseye müşabih kılmaya ve ikisini mertebeden müsavi tutmaya benzer ve sarahat-ı akıl bu müsavatı tecviz etmez. Halbuki bunlar hilkatta ve suret-i beşerde müsavilerdir. Nasıl oluyor ki siz halik, razık ve kaadir olan Allah-u Tealâ ile hiç bir şeye kaadir olmayan âciz putlar beynini müsavi kılar da putlara ibadet edersiniz. İşte şu manâyı beyan etmek ve size anlatmak için Allah-u Tealâ hiç bir şeye kaadir olmayan abd-i memlükü ve muktedir olan maliki misâl olarak beyan eder ve der ki «Aciz ve hiç bir şeye malik olmayan abidle şol kimse ki biz onu helâl rızıkla merzuk ettik ve o kimse rızkını hiç kimsenin muttali olamayacağı gizli ve açık mahallerde istediği gibi infak eder. Bunun ikisi müsavi olur mu ki âciz putlara, kaadir olan Allah-u Tealâ'yı müsavi kılıyorsunuz? Halbuki medh ü sena; her şeye kaadir ve herkesin rızkını veren Allah'a mahsustur, putların hamde istihkakları yoktur. Zira; her şeyden âciz ve her sıfat-ı memdrûhadan ve meziyetten mahrumlardır, belki ekser-i nâs hamdin Allah'a mahsus olduğunu bilmez. Binaenaleyh; âciz putlara ibadet ederler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu misâl; müşrikleri intibaha davet ve Allah'la putlar beynini tefrik için irad olunmuştur. Yahut kâfirlerle müminler beynini tefrik için irad olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [İbadet-i ilâhiyeden mahrum ve kurbiyet-i İlâhiyeden matrud olan hakir kâfirlerle ibadetle meşgul, Rabbisinin emrine muti', mahlûkata şefkat ve merhametle me'lûf ve lutf-u İlâhiye mazhar olan abd-i mü'min müsavi olur mu?] demektir.

***
Vâcib Tealâ putlara ibadet edenlerin itikadlarının batıl olduğunu bir misal-i hariciyle beyandan sonra ikinci bir misalle dahi beyan etmek üzere :

وَضَرَبَ ٱللهُِ مَثَلاً۬ رَّجُلَيۡنِ أَحَدُهُمَآ أَبۡڪَمُ لا يَقۡدِرُ عَلَىٰ شَىۡءٍ۬ وَهُوَ ڪَلٌّ عَلَىٰ مَوۡلَٮٰهُ أَيۡنَمَا يُوَجِّههُّ لا يَأۡتِ بِخَيۡرٍ‌ۖ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ putlarla kendi beyninde müşareket olmadığını insanların anlayabileceği ikinci bir misâlle dahi beyan etti ki o misâl iki kimseden birisi hiç bir şeye kaadir olmaz. Dilsiz, sağır, aklı kısa ve meramını ifadeden âcizdir. Binaenaleyh; onu mevlâsı hangi cihete gönderse asla hayırla gelmez ve getiremez ve mevlâsı üzerine ağırlıktan ibarettir ve efendisi de üzerine büyük bir yük addeder ve lâkin başından savamaz.]

هَلۡ يَسۡتَوِى هُوَ وَمَن يَأۡمُرُ بِٱلۡعَدۡلِ‌ۙ وَهُوَ عَلَىٰ صِرَٲطٍ۬ مُّسۡتَقِيمٍ۬ (76)

[Böyle elinden hiç bir şey gelmeyen ve mevtasının üzerine yük plan dilsiz ve sağır abd-i nıemlükle elinden her şey gelir ve kendisi doğru yol üzerinde olduğu halde nâsa adaletle emreder ve herkes yüzünden intifa' eden kimse müsavi olur mu? Hiç bir şeye kaadir olmayan âcizle her şeye kaadir ve kudret-i kâmile sahibi mertebede bir olur mu? Elbette olamaz.] İşte şu iki recülden âciz olan kaadir olana müsavi olamadığı gibi cemadat kabilinden olan putlar her şeyin halikı ve razikı olan Vâcibülvücudda elbette müsavi ve müşabih olamaz.
Vâcib Tealâ bu âyette evvelki recülde dört sıfat zikretti.
B i r i n c i s i ; dilsiz olması,
İ k i n c i s i ; hiç bir şeye kaadir olmaması,
Ü ç ü n c ü s ü ; mevlâsına yük olması,
D ö r d ü n c ü s ü ; her nereye gönderilse hayırla gelmemesidir. İkinci recülde de bu dördün zıddı olan sıfatların bulunduğuna işaret etmiştir. Çünkü adaletle emretmek; lisana, kudrete ve halka menfaata yani hayır sahibi olmaya ve kimseye yük olmamaya delâlet ettiğinden adaletle emretmek suretiyle şu evsaf-ı erbaayı cemetmiştir. İşte putlar; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile ebkem olan recüle benzerler. Zira; onlar tekellüme kaadir olmadıkları gibi hiç bir şeye kaadir değillerdir ve onlara ibadet eden âbidler üzerine sikletten ve yükten ibarettir. Çünkü; âbidler onlara kurban kesmek, sadaka vermek ve tezyin etmek gibi şeylerle infak ederler. Putlar ise onlara hiç bir şeyle infak edemezler, amma Allah-u Tealâ; adaletle emir, kullarını infak ve doğru yolu göstermekle saadete îsâl eder. Binaenaleyh; her şeyden âciz putlarla kudret-i kâmile sahibi olan Allah-u Tealâ müsavi olur mu? Elbette olamaz.
Hulâsa; herşeye muktedir olan bir recülle hiç bir şeye muktedir olmayan recül beyninde müsavat olamadığı gibi kaadir ü kayyum olan Allah-u Tealâ ile âciz putlar beyninde müsavat olamayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ zat-ı ulûhiyetle putlar arasında müsavat olamayacağını açık misallerle beyan ederek müşrikleri intibaha davet ettikten sonra ulüvv-ü şanını ve azamet-i burhanını beyan etmek üzere :

وَللهِ غَيۡبُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَالأرۡضِ‌ۚ

buyuruyor.

[Semâvât ve arzın gaiplerini bilmek Allah-u Tealâ'ya mahsustur.]

وَمَآ أَمۡرُ ٱلسَّاعَةِ إلاً كَلَمۡحِ ٱلۡبَصَرِ أَوۡ هُوَ أَقۡرَبُ‌ۚ

[Kıyametin vuku ve emri olmadı, ancak gözbebeğinin debrenmesi kadar az bir zaman veyahut gözün hareketinden daha yakın bir zaman oldu.]

إِنَّ ٱلله عَلَىٰ ڪُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ۬ (77)

[Zira; Allah-u Tealâ her şeye kaadir kudret-i tâmme sahibidir.]
Yani; yerde ve göklerde mevcut olan mahlûkatın ahvalini ve adedini ve her birinin keyfiyet-i taayyüşlerini, ecellerini, her birinin esrarını ve sair gizli olan şeyleri bilmek Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı hiç bir kimse semâvât ve arzın esrarını bilemez ve mev'ûd olan kıyametin vukuu ve nâsın hesap için kaim olması olmadı, illâ göz kapaklarının inip çıkacağı kadar veyahut ondan daha az bir zaman oldu. Zira; gözkapağının hareketi bir zamana muhtaçtır. Kıyametin vukuu ise emr-i ilâhinin taallukuyla bir anda vuku bulacaktır. Çünkü; Allah-u Tealâ her şeye kaadir ve bilhassa kıyameti derhal ikameye kudret-i kâmile sahibidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile k ı y a m e t ; nâsın haberi olmadan defaten vuku bulacağına işaret için saat denmiştir. Allah-u Tealâ'nın ilm-i kâmil ve kudret-i tâmme sahibi olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; semavat ve arzın gaybı kendine mahsus olması ilminin kemâline ve kıyametin bir anda ikamesi kudretinin azametine delâlet eder. Gözün hareketi ânlardan terekküb eden zamanda olup kıyametin vukuu ânlardan birisinde vuku bulması mümkün olduğuna işaret için göz hareketinden daha sür'atlı olacağını Cenab-ı Hak beyan etmiştir. Zira; (او) kelimesi bu makamda (بل) manâsına olduğundan sahih olan kıyametin vukuu hareketinden daha yakın olacağı kafidir. Yoksa (او) şek manâsına değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak sekten münezzehtir. Binaenaleyh; Allah'ın kelâmında şek olmaz ve şekke delâlet eden elfazdan müstefad olan şek kullarına aittir. Şu halde Nisâbûrî'nin beyanı veçhile (أَوۡ هُوَ أَقۡرَبُ‌) yani «Kıyametin vukuunun göz hareketinden daha yakın olması mübalâğaya mahmul değil, hakikata mahmuldür. Binaenaleyh göz hareketinden daha az bir zamanda olacağı muhakkaktır.

***
Vâcib Tealâ ilminin ve kudretinin kemâlini beyandan sonra ilminin ve kudretinin kemâlini te'kid etmek üzere :

وَٱللهُِ أَخۡرَجَكُم مِّنۢ بُطُونِ أُمَّهَـٰتِكُمۡ لا تَعۡلَمُونَ شَيۡـًٔ۬ا

buyuruyor.

[Ey insanlar !Siz bir şeyi idrak etmez olduğunuz halde Allah-u Tealâ sizi validelerinizin karınlarından dünya yüzüne çıkardı.]

وَجَعَلَ لَكُمُ ٱلسَّمۡعَ وَالأبۡصَـٰرَ وَالأفۡـِٔدَةَ‌ۙ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ (78)

[Ve sizin şükretmeniz için Allah-u Tealâ size göz, kulak ve kalpler halk etti ki onlarla siz işitilecek şeyleri işitir, görülecek şeyleri görür, bilinecek şeyleri bilirsiniz.]
Yani; eşyadan hiç bir şeyi idrak etmez olduğunuz halde Allah-u Tealâ sizi analarınızın karınlarından çıkardı ve o zamanda cehalette, menfaat ve mazarratınızı farketmemekte cemadattan farkınız yoktu, Allah-u Tealâ sizin âlât-ı idrakinizi ve esbab-ı ma'rifetinizi hazırladı. Binaenaleyh; cehilden ilme ve hamakattan zekâvete ve gabavetten dirayete intikal etmeniz için Allah-u Tealâ işitilmek şanından olan şeyleri işitmenize, görülmek şanından olan şeyleri görmenize, bilinmek şanından olan şeyleri bilmenize vesile ve âlât olmak üzere göz, kulak ve kalplerinizi halketti ki bu ni'metlere şükredesiniz, Kur'an'ı ve ahadis-i nebeviyeyi işitip umur-u diniye ve dünyeviyenizi onlardan istinbat ve acayip ve garaibi gözlerinizle görüp ibret alasınız. Kalplerinizle umur-u garibeyi idrak edip cehlinizi izale ve nimet-i ilâhiyeyi ve mün'im olan Allah'ın kadrini bilip şükrünü yerine getirmekle ubudiyetinizi izhar edesiniz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette zikrolunan göz, kulak ve kalp diğer azalarla beraber validelerin karınlarında halk olunurlarsa da bu azalarla idrak ve intifa dünyaya çıktıktan sonra olduğundan Vâcib Tealâ evvelâ validelerin karnından ihracını ve saniyen bu azaları halkettiğini beyan etmiştir ki hilkatta sair azalarla beraberlerse de intifâ'da muahhar olduklarına işaret olunmuştur.
Hulâsa; insanların batn-ı ümnıehattan çıktıklarında hiç bir şey bilmez bir halde oldukları, sonra bedenleri tekemmül ettikçe gözleriyle görüp, kulaklarıyla duyar, kalpleriyle bilir, ulûm ve maarifi iktisapla cehaletten ilme intikal ettikleri ve bu azaları halketmekten maksat bunları hüsn-ü istimalle vahdaniyete istidlal ederek nail oldukları nimetlerin şükrünü eda etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kıyameti bir anda ikameye kudretine delâlet eden delil-i aharı beyan etmek üzere :
أَلَمۡ يَرَوۡاْ إِلَى ٱلطَّيۡرِ مُسَخَّرَٲتٍ۬ فِى جَوِّ ٱلسَّمَآءِ

buyuruyor.

[Müşrikler vahdaniyeti ve kudreti inkâr ederler de yerle gök arasında muti ve münkad oldukları halde uçan kuşlara nazar edip görmezler mi?]

مَا يُمۡسِكُهُنَّ إلاً ٱللهُِ‌ۗ

[O kuşları cevv-i semada hıfzetmez ve tutmaz, ancak Allah-u Tealâ hıfzeder ve tutar.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لأيَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يُؤۡمِنُونَ (79)

[İşte şu kuşların ağır cisim oldukları halde havada bağsız uçmalarında, sebat ve karar edip düşmemelerinde iman eden kavm-için vahdaniyet-i ilâhiyeye ve kudret-i subhâniyeye delâlet eden alâmetler vardır.]
Yani; Allah-u Tealâ'nın kudret-i kâmilesine delâlet eden delillerden birisi de kuşların havada uçmalarıdır. Şu halde müşrikler semanın altında bulunup hava-yı lâtifle dolu ve cism-i kesiften boş olan mahallerde emr-i ilâhiye muti' oldukları halde kanatlarını döşemek suretiyle uçan kuşlara nazar edip görmezler mi? Allah-u Tealâ'dan maada o kuşları havada kimse hıfzedip tutamaz. Bunu bilmezler mi, o kuşları bir nokta-i istinad olmadan havada tutmak ve onlara havada uçmaya kudret vermek Allah'ın vahdaniyetine ve kudretine delâlet etmez mi? Bunların her birinde iman eden kavmiçin saniin kudretine deliller vardır. Bunlarla istidlal etmek lâzım değil mi? Çünkü; kuşları uçabilecek kanatlarla ve kanatları her kuşun cismine göre halketmek fâil-i muhtarın vücuduna pek açık bir delildir. Eğer tabiat vasıtasıyla olsa ecsamın cümlesi ve bilhassa hayvanatın hepsi cismiyette müşterek olduklarından hayvanatın cümlesinin uçması lâzım gelirdi. Zira tabiat; ecsamın cümlesinde müşterek olunca hepsinde iktizasını icra edeceğinde şüphe yoktur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile c e v v ; sema ile arz arasında havayla dolu vâsi meydanlıktır. Kuşların bu meydanlıkta oniki mil yükselip ziyade yükselemedikleri (Kâ'b) Hazretlerinden mervidir.

***
Vâcib Tealâ kuşlarda ibrete şayan olan ahval-i acibeyi beyan ettiği gibi insanlara ni'met olup kudret-i ilâhiyeye delâlet eden delilleri beyan etmek üzere :

وَٱللهُِ جَعَلَ لَكُم مِّنۢ بُيُوتِڪُمۡ سَكَنً۬ا

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ sizin için evlerinizden mesken halketti ki rahatınız için o evlerde sakin olursunuz.]

وَجَعَلَ لَكُم مِّن جُلُودِ الأنۡعَـٰمِ بُيُوتً۬ا تَسۡتَخِفُّونَهَا يَوۡمَ ظَعۡنِكُمۡ وَيَوۡمَ إِقَامَتِڪُمۡ‌ۙ

[Ve Allah-u Tealâ sizin için hayvanatın derilerinden evler halketti ki o evleri siz gerek göç günlerinizde ve gerek ikamet günlerinizde hafif addeder, istediğiniz yerlere alır götürür ve arzu ettiğiniz yere kurar, içinde oturursunuz.]

وَمِنۡ أَصۡوَافِهَا وَأَوۡبَارِهَا وَأَشۡعَارِهَآ أَثَـٰثً۬ا وَمَتَـٰعًا إِلَىٰ حِينٍ۬ (80)

[Ve Allah-u Tealâ koyunların yünlerinden, develerin yapağılarından, keçilerin kıllarından aba ve şalvar gibi giyinecek, kilim ve keçe gibi döşenecek, heybe ve torba gibi elinizde kullanacak meta' ve levazım-ı beytiye halketti ki hîn-i mevtinize kadar bunlardan intifa' edesiniz.]
Yani; Allah-u Tealâ sizin için taş, kerpiç, kiremit ve ağaçtan sakil süknâlar halketti ki hal-i hazarınızla ikamet ve istirahat edersiniz. Ancak işbu evler hal-i seferinizde nakli mümkün olmayıp yerinde sabittir, hayvanatın derilerinden çadırlar halketti ki o çadırları siz hafif addedersiniz. Binaenaleyh; göç günlerinizde istediğiniz yerlere alır, götürürsünüz ve bir mahalde ikamet ettiğiniz günlerde istediğiniz yere kurar, altında rahat edersiniz. Koyunların ve develerin yünlerinden, keçilerin kıllarından çul, çuval gibi esasat-ı beytiyenizi halketti ki ölünceye kadar intifa edersiniz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile insan için mesken; iki olup
B i r i n c i s i ; tastan, ağaçtan yapılıp nakli mümkün olmadığını,
İ k i n c i s i ; deriden ve hayvanatın yünlerinden yapılıp hayvanat üzerinde nakli mümkün çadırlar olduğunu ve hafif olup nakli mümkün olan meskenler insanlar için ayn-ı nimet olduğunu Vâcib Tealâ bu âyette beyan etmiştir. Esasla meta' beyninde fark olduğuna işaret için metâ', esas üzerine atfolunmuştur. Zira e s a s ; insanın üzerine giymek için yapmış olduğu aba ve şalvar gibi şeylerdir. Metâ' ise evlerde döşenmek ve ziynet için yapılan şeylerdir. Yahut esas; hanenin bilcümle levazımatıdır. M e t â '; ticaret için yapılıp satılan şeylerdir. Şu halde herhangimanâ murad olunursa olunsun esasla metâ' beyninde fark vardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile hayvanatın tüylerinden yapılan çadırlarda deriden yapılanlar dahi dahildir. Zira; hayvanatın tüyleri deriden çıktığı için deri de onlarda dahildir. A s v a f ; koyunun yünü, e v b a r ; devenin yünü; e ş ' a r ; keçinin kılıdır. Bunların her cümlesi; çadır, esasât-ı bey tiye ve metâ'-ı ticaret olduğundan Cenab-ı Hakkın insanların menfaatları için yarattığı nimetleridir. (الى حين) H i n ; zamandan bir müddettir. Bunlardan yapılan çadır ve sair şeyler kuvvetli olduğu için müddet-i medide devam ettiğinden Cenab-ı Hak «Bir müddet intifa' edersiniz» buyurmuştur. Yahut hîn; burada mevt zamanıdır. Buna nazaran «Ölünceye kadar bunlarla intifa' edersiniz» demektir.

***
Vâcib Tealâ insan için halkettiği nimetlerden bazılarını ba'delbeyan bazı aharı beyan etmek üzere :

وَٱللهُِ جَعَلَ لَكُم مِّمَّا خَلَقَ ظِلَـٰلاً۬ وَجَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلۡجِبَالِ أَڪۡنَـٰنً

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ m ahi ûkaa tından sizin için gölgeler ve dağlarda mağaralar halketti ki güneşin hararetinden ve soğuğun şiddetinden nefsinizi muhafaza edersiniz.]

وَجَعَلَ لَكُمۡ سَرَٲبِيلَ تَقِيڪُمُ ٱلۡحَرَّ وَسَرَٲبِيلَ تَقِيكُم بَأۡسَڪُمۡ‌ۚ

[Ve Allah-u Tealâ sizin için sizi sıcaktan muhafaza eden gömlekler ve düşmanınızın şiddetinden ve hücumundan muhafaza eden zırhlar ve sair âlât-ı harbi halketti ki nefsinizi hararetten ve düş manın şerrinden himaye eder ve sakınırsınız.]

كَذَٲلِكَ يُتِمُّ نِعۡمَتَهُ ۥ عَلَيۡڪُمۡ لَعَلَّكُمۡ تُسۡلِمُونَ (81)

[İşte Allah-u Tealâ şu sayılan ni'metleri halkcttiği gibi sizin itaat ve inkıyad etmeniz için böylece sizin üzerinize ni'metini itmam eder ki ibadetinizi Allah'a hasredesiniz ve ni'metlerin kadrini bilip inkıyad üzere bulunasınız.] Çünkü; ta'dad olunan ni'metleri gören bir âkil için Allah'ın kudretlerini müşahede etmemek kaabil değildir. Zira; kızıl etten ve yaş deriden kuru kılların zrûhuru kudret-i ilâhiyeye açık burhandır. Bunu inkâra kim cür'et edebilir? Bunları müşahede edip de iman etmemek hamakattan oaşka bir şey değildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan misafir veya mukim olmaktan hâli olamadığı gibi misafir de zengin olup maiyetinde çadır götürmek veya fakir olup çadır götürememekten dahi hali olamadığından Cenab-ı Hak evvelki âyette mukimle zenginin meskenlerini ve bu âyette fakir olarak misafirlerin mağaralar meskenleri olduğunu beyan ettiğinden ni'metini itmam ettiğini zikretmiştir. Şu ni'metlerin kâffesinde maksat; ni'metin kadrini bilmekle ve o ni'meti halkeden hallâka itaat ve şükrünü eda etmekle azab-ı ilâhiden salim olmak olduğuna işaret olunmuştur. Düşmanlara karşı âlât-ı harp tedarik etmek pek büyük ni'met olduğu beyan edilmiştir. Hükümetin harp için bilcümle tedarikâtı ni'metler cümlesinden olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmekle âlât-ı harbi tedarik etmek ehl-i iman için vezaif-i diniye cümlesinden olduğunu tavsiye buyurmuştur. Binaenaleyh; hükümet-i İslâmiyenin daima düşmana karşı hazırlıkta bulunması vacip olduğu gibi efrad-ı milletin de bu hususta hükümete muavenet etmesi vaciptir.
Hulâsa; insanların istirahatları için Allah'ın gölgeler, sıcak ve soğuktan muhafaza için misafirlere dağlarda mağaralar ve sıcaktan vikaye için gömlekler ve çadırlar ve düşmanın şiddetinden sıyanet için zırhlar ve sair âlât-ı harbi halkettiği ve şu beyan olunan ni'metleri halkla kullarına ni'metini itmam eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ insanlar için halkettiği nimetlerden bazılarını beyandan sonra nasihat-ı nebeviyeyi dinlemeyenlerin mes'ûliyet kendilerine âit olduğunu beyan etmek üzere :

فَإِن تَوَلَّوۡاْ فَإِنَّمَا عَلَيۡكَ ٱلۡبَلَـٰغُ ٱلۡمُبِينُ (82)

buyuruyor.

[Habibim ! Eğer i'raz ederler, senin nasihatini dinlemezlerse senin üzerine vacip olan ancak açık tebliğ etmektir.] Binaenaleyh; habibim ! Sen tebliğ ettikten sonra mes'ûliyet onlara aittir.

يَعۡرِفُونَ نِعۡمَتَ ٱللهُِ ثُمَّ يُنڪِرُونَہَا

[Onlar Allah'ın ni'metini bilirler. Sonra o ni'meti inkâr ederler.] Çünkü; ibadetlerini, ni'meti veren Allah'ın gayrıya sarfederler.

وَأَڪۡثَرُهُمُ ٱلۡكَـٰفِرُونَ (83)

[Onların ekserisi kâfirlerdir.] Zira; nübüvvet-i Mrûhammediyeyi bildikten sonra küfürde ısrar ve binaenaleyh; ni'meti rıza-yı İlâhinin gayrıda isti'mâl ederler.
İnsanlar içinde sabi, ma'tûh ve mecnun gibi mükellef olmayanlar bulunduğuna işaret için müşrikleri zemmolmak üzere sevk olunan âyette Cenab-ı Hak ekserisinin kâfir olduğunu beyan etmiştir. Nimet-i ilâhiyeyi bildikten sonra inkâr, bilmeden inkârdan daha şeni' olduğundan Vâcib Tealâ bildikten sonra inkâr ettiklerini beyan ve (ثُمَّ) ile te'kid buyurmuştur. Çünkü; bilmeyerek kabahatin cezası birdir ve lâkin bilerek kabahatin cezası ikidir.
Yukarıdan beri sayılan ni'metlerin halikı Allah-u Tealâ olduğunu müşriklerin bildiklerini ve lâkin putların şefaatlarıyla halkettiğini itikad ederek putlara ibadetle inkârlarını izhar ve ni'metin hukukunu edadan i'raz eylediklerini beyanla müşriklerin zemmi sarahaten beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin dünyada imanı kabulden ve nasihati dinlemekten i'raz ettiklerini beyan ettiği gibi âhirette vâki olacak ahvali dahi beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ نَبۡعَثُ مِن كُلِّ أُمَّةٍ۬ شَهِيدً۬اثُمَّلايُؤۡذَنُ لِلَّذِينَ ڪَفَرُواْوَلاهُمۡ يُسۡتَعۡتَبُونَ (84)

buyuruyor.

[Zikret habibim ! Şol günü ki o günde biz her ümmetten amellerine şehadet etmek üzere birer şahit ba'sederiz ki o şahit; onların iman veya küfürlerine şehadet eder. Ve şahidin şehadetinden sonra kâfirlere i'tizar için izin verilmez ve onların rızaları da talcb olunmaz.]
Yani; habibim !Kâfirlerin ni'meti inkâr etmekle ibadetlerini putlara sarfetmeleri yanlarına kalmaz, elbette cezasını göreceklerdir. Binaenaleyh sen zikret şol günü ki o günde biz her ümmetin imanına, küfrüne ve ni'metin kadrini bilip şükrünü eda ettiğine veyahut ni'meti inkâr edip şükrünü eda etmediğine şehadet eder birer şahit ba'sederiz ve o şahidin şehadetinden sonra kâfirlere i'tizar için izin verilmez. Zira; i'tizar edecek özürleri yoktur ve dünyaya itikadlarını tashih için rücû' etmeye izin isterler, ona da izin verilmez. Çünkü; dünyadan giden için dünyaya bir daha dönmek yoktur ve onlara izin verilmekle rızaları da aranmaz. Yani «Rabbinizi İrza edin» de denmez. Çünkü; Rablerinin gazabı muhakkak olduğundan Rablerinin onlardan razı olmak zamanı geçmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlere i'tizar için izin verilmediği gibi şahitlerin şehadetlerine itiraz etmelerine dahi izin verilmez. Binaenaleyh; onlar için i'tizar etmek ve söz söylemek ve şahide itiraz eylemek ve dünyaya bir daha dönmek yoktur.
(يُسۡتَعۡتَبُونَ) İ s t i ' t a b ; itab talebetmek, yani onlar için söz söylemeye ve i'tizar etmeye izin verilmediği gibi Cenab-ı Hak'tan onlara itab etmesi dahi talebolunmaz. Çünkü i t a b : gazap tarikıyla incinecek söz söylemektir. Bir kimse hasmının itab edip sonra razı olacağını ve itabla iktifa edip kusurunu affedeceğini bilirse hasmından itab talebeder ve hasmı da itabla söyleyeceğini söyler ve sözleriyle öfkesini alır ve gazabını teskin eder ve husumetten vazgeçer. Ama hasmın affetmek ihtimali olmadığında itab talebetmez. Çünkü; talepte bir manâ yoktur. İşte şu esasa binaen kâfirlerin cinayetleri affolunmayacağına işaret için Vâcib Tealâ bu âyette onlar için itab taleb olunmayacağını ve itab olmayınca Cenab-ı Hakkın rızasına dahi nail olmayacaklarını beyan etmiştir.
Yevm-i kıyamette her ümmet için ba'solunacak ş a h i t le murad; her ümmetin resûlü olduğu Hâzin'in ve Medarik'in beyanları cümlesindendir. Çünkü; ümmetlerin muhasebe zamanında iman edenlerin imanlarına ve iman etmeyenlerin küfürlerine resûlleri şehadet edeceğini Cenab-ı Hak bu âyette ve bunun emsali âyetlerde beyan buyurmuştur. Şu halde rusûl-ü kiram şehadet ettikten sonra onların dünyaya rücû' edip fevtettikleri amellerini tedarik için taraf-ı İlâhiden müsaade olunmakla rızaları talebolunmaz. Buna nazaran (وَلاهُمۡ يُسۡتَعۡتَبُونَ) «Onların rızaları taleb olunmaz» demektir. Yahut Nisâbûrî ve Keşşafın beyanları veçhile «Onlara Rabbinizi irzâ edin» denmez. Zira âhiret; dar-ı amel değil ki onların Rablerini irzâ etmeleri teklif olunsun. Binaenaleyh; onlara «Rablerinin rızasını tahsil için amel etmeleri teklif olunmaz» demektir.
Hulâsa; yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakkın her ümmetin ameline şehadet etmek üzere resûllerini şahit göndereceği, resûllerin şehadetinden sonra kâfirlere i'tizar için söz söylemeye ve dünyaya rücû' etmeye izin verilmeyeceği, onların rızaları aranmayacağı veyahut onlar için Cenab-ı Hak'tan rıza taleb olunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin kıyamette vâki olacak hallerinden baz aharı beyan etmek üzere :

وَإِذَا رَءَا ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ ٱلۡعَذَابَ فَلا يُخَفَّفُ عَنۡہُمۡ وَلا هُمۡ يُنظَرُونَ (85)

buyuruyor.

[Zalimler azabı gördüklerinde onlardan azap tahfif olunmaz ve fevtettikleri amellerini tedarik için onlara mühlet verilmez ve sözleri dinlenmez.]

Yani; dünyada nefsine ve gayra zulmeden kâfirler gözleriyle Cehennem azabını görüp Cehennem'e girdikten sonra onlardan azap tahfif olunmadığı gibi onlara nefes almak için bir müddet mühlet dahi verilmez. Velev bir dakika olsun azaptan hâlî kalmazlar.

***
Vâcib Tealâ müşriklerin âhirette görecekleri ahvalden bazı aharı beyan etmek üzere :

وَإِذَا رَءَا ٱلَّذِينَ أَشۡرَكُواْ شُرَڪَآءَهُمۡ قَالُواْ رَبَّنَا هَـٰٓؤُلآءِ شُرَڪَآؤُنَا ٱلَّذِينَ كُنَّا نَدۡعُواْ مِن دُونِكَ‌ۖ

buyuruyor.

[Şirk eden müşrikler Allah'a şerik olduğunu itikad ettikleri şeriklerini görünce derler ki «Ey bizim Rabbimiz !Şu gördüğümüz putlar bizim sana şerik addettiğimiz şol şeriklerimizdir ki biz senin gayrın olarak onlara ibadet eder olmuştuk»] demekle putlardan şikâyet edince :

فَأَلۡقَوۡاْ إِلَيۡهِمُ ٱلۡقَوۡلَ إِنَّكُمۡ لَڪَـٰذِبُونَ (86)

[Putlar onlara söz atarlar ve cevap verirler, derler ki «Siz ey müşrikler !Mrûhakkak yalancılarsınız. Çünkü; siz bize ibadet etmediniz, belki siz hava ve hevesinize ve arzu-yu nefsaniyenize ibadet ettiniz ve istediğinizi işlediniz.» Putlar bu sözleriyle müşriklerin şikâyetlerini reddederler. ]
Yani; dünyada sirkeden müşrikler şirkettikleri putları görüp şefaat edemeyeceklerini bilince kemal-i tahassür ve nedamet üzere derler ki «Ey bizim Rabbimiz !Senin gayrın olarak ibadet ettiğimiz şeriklerimiz şunlardır». Müşriklerin şu şikâyetleri üzerine putlar onlara cevap olmak üzere söz atarlar ve derler ki «Biz ma'bud olmadığımız halde bize ma'bûd dediğinizde siz elbette yalancısınız. Zira; şehevat-ı nefsaniyenize tâbi' olarak bizim gibi bir takım âcizlere ma'bud demekle iftira ettiniz».
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile putlar cemadattan oldukları cihetle söz söylemeye iktidarları yoksa da Cenab-ı Hakkın âhirette onları cemedip hayat ve tekellüme kudret verip müşrikleri reddedeceklerine bu âyet ve emsali âyetler delâlet eder. Şu halde putları ihya ve kâfirleri tekzib ettirmek onları tahkir ve kederlerini tezyid içindir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile müşriklerin bu sözden maksatları putlara atf-ı cürüm ederek kendilerinin azaptan kurtulacaklarını zannetmek ve azaplarının bir kısmını putlara tahmil veyahut putların huzurunda taaccüplerini izharla kendi hatalarını itiraf etmektir.

وَأَلۡقَوۡاْ إِلَى ٱللهُِ يَوۡمَٮِٕذٍ ٱلسَّلَمَ‌ۖ وَضَلَّ عَنۡهُم مَّا كَانُواْ يَفۡتَرُونَ (87)

[O günde müşrikler putların tekzibettiklerini görünce Allah-u Tealâ'ya itaat ve inkıyad izhar ederler. Halbuki onların putlar şefaat edecek ve onlar vesilesiyle takarrub ilâllah etmek gibi isnatları ve iftiraları onlardan kaybolur ve ümid ettikleri muavenet ve yardımdan hiç bir şey göremezler.]
Yani; zalimler dünyada kibrettikten sonra yevm-i kıyamette Allah'ın hükmüne inkıyadlarını izhar ederler, fakat fayda etmez. Zira; itaatin zamanı geçtiği için o günde İslâmiyet izharında menfaat olamaz ve putların yardım edeceklerine dair iftiraları zayi ve batıl olur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin azaplarını beyandan sonra din-i Mrûhammediye iman etmek isteyenleri menedenlerin hallerini beyan etmek üzere :

ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ ٱللهُِ زِدۡنَـٰهُمۡ عَذَابً۬ا فَوۡقَ ٱلۡعَذَابِ بِمَا ڪَانُواْ يُفۡسِدُونَ (88)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar küfrettiler ve yalnız küfürle iktifa etmediler; belki küfürleriyle beraber tarik-ı ilâhi olan din-i İslama dahil olmak isteyenleri drûhulden menettiler. Onların ifsadları sebebiyle biz azaplarının üzerine azap ziyade ettik.]
Yani; şol kimseler ki onlar tıynetlerinde olan fenalığa binaen küfrü ihtiyar ettikleri gibi fukara-yı nası ve zuafa-yı enamı Allah'a ve resûlüne imandan, din-i İslâm'a ve Kur'an'ın ahkâmına ittibâ'dan menettiler ve kendi küfürlerine tarik-ı hakka ittibâ'dan nâsı menetmelerini zamla hem dâll hem de mudil oldular. Binaenaleyh; onların gayrıları ifsadetmeleri sebebiyle kesbetmiş oldukları masiyet mukabilinde asıl küfürleriyle müstehak oldukları azabın fevkında azaplarını ziyade ederiz ki biri küfürleri, diğeri de ibadullahı idlâlleri sebebiyle azapları iki kat olacaktır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile azaplarının ziyade olması küfürlerinin ziyade olmasındandır. Çünkü; kendileri küfrü irtikâb ettikleri gibi başkalarını da küfre sevketmişlerdir. Şu halde küfrüzere küfrü irtikâb etmeleri azap üzere azapla muazzap olmalarına sebep olmuştur. Azabın ziyadeliği; ateş üzerine eza eden hayvanlarla dahi azab olunmaları veyahut hararet üzerine bürudetle ve bürudet üzerine hararetle azabolunmaları veyahut ateşle azabın iki kat olması ihtimali ihtilaflıdır. Şu kadar ki azabın iki kat olacağı kafidir. Çünkü; bu âyetin sarahat-ı kat'iyesiyle sabittir. Amma keyfiyetin nasıl olacağında kat'iyet yoktur. Binaenaleyh; muhtelefünfihtir.
Hulâsa; bir kimse kendi fesadı ihtiyar ettiği gibi başkalarını da fesada sevkederse indallah azap üzerine azapla muazzap olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin kendileri iman etmemekle beraber iman edecekleri imandan menettiklerine mukabil azaplarının ziyade olacağını beyan ettiği gibi yevm-i kıyamette nebilerinin; onların küfürlerine şehadet edeceğini dahi beyan etmekle tehdid etmek üzere :

وَيَوۡمَ نَبۡعَثُ فِى كُلِّ أُمَّةٍ۬ شَهِيدًاعَلَيۡهِم مِّنۡ أَنفُسِہِمۡ‌ۖ وَجِئۡنَا بِكَ شَہِيدًا عَلَىٰ هَـٰٓؤُلآءِ‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Zikret şol günü ki o günde her ümmetin kendi cinslerinden aleyhlerine şahit ba'sederiz ve o şahit onların amellerine şehadet ederler ve seni de şu kâfirler üzerine şahit olarak getiririz. Onlar üzerine şehadet edersin.]

وَنَزَّلۡنَا عَلَيۡكَ ٱلۡكِتَـٰبَ تِبۡيَـٰنً۬ا لِّكُلِّ شَىۡءٍ۬ وَهُدً۬ى وَرَحۡمَةً۬ وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُسۡلِمِينَ (89)

[Ve senin üzerine umur-u din ve umur-u dünyayı, helâli, haramı, ahval-i âhireti, ahlâkı, âdabı, vaaz u nasihati, durub-u emsali ve kısas-ı enbiyayı beyan eder ve kullara doğru yolu gösterir ve Müslümanlara taraf-ı ilâhiyemizden ihsan ve müjde olduğu halde biz Kur'an'ı habibim ! Senin üzerine inzal ettik.] Binaenaleyh; sen onlara tebliğ edersin ve Kur'an'ın ahkâmını onlara birer birer tefhim ettikten sonra mes'ûliyet onlara aittir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile her nebi ba'solunduğu kabileden olduğundan şahidin o ümmetin kendi nefislerinden olacağı beyan olunmuştur. Çünkü her ümmetin nebisi o ümmet hakkında şahit'olacağı defaatla beyan edilmiştir, Resûlullah'ın şanını i'lâ için her ümmete şahit ba'solunacağını beyandan sonra ayrıca Resûlullah'ın kendi ümmetine şahit olacağı zikrolunmuştur. Ü m m e t le murad; cemaat ve bir kavimdir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile gerçi ahkâm-ı şer'iyenin bazısı ahadis-i nebeviye, icmâ'-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha ile sabitse de bunların edille-i şer'iyeden olup kendilerinden ahkâm istinbat olunmasının cevazı Kur'an'la sabit olduğu gibi bunlar Kur'an'da olan icmali tafsil ve muğlâk olan âyetleri tefsir olduğu cihetle bilûmum ahkâmın esası Kur'an olduğundan bu âyette Kur'an'ın her şeyi beyan ettiği sarahaten zikrolunmuştur. Binaenaleyh Kur'an; bazı ahkâmı icmalen beyan eder, tafsili hadiste olur, bazısını işaretle beyan eder; kıyas-ı fukaha onu izah eder ve bazısını tafsilen beyan eder, başka delillerle tafsile hacet kalmaz. Kur'an ulemaya nazaran her şeyi beyan eder. Zira; ulema ahval-i beşere ait ahkâmı Kur'an'dan istinbat edebilirler. Binaenaleyh; Kur'an'a (تِبۡيَـٰنً۬ا لِّكُلِّ شَىۡءٍ۬) denilmiştir. Cemi-i halka doğru yolu gösterdiği için (هُدًى) denilmiştir. İmanla beraber amel edip bir çok derecelere nail olacaklara ihsan-ı ilâhi olduğundan (رحمةً) denilmiştir.
Kur'an'la amel eden müminlerin hîn-i vefatlarında amelleri sayesinde kazandıkları derecelerde tebşir olunacaklarından Kur'an'ın (بشرى) olduğu beyan olunmuştur.
Hulâsa; her ümmetin ameline şahadet için o ümmetin kendi cinslerinden ba'solunan nebinin şahit olacağı, bizim nebimizin de ümmeti üzerine şahit olarak getirileceği, Kur'an'ın her şeyi beyan ettiği ve kullara doğru yolu gösterir hidayet ve amel edenlere rahmet ve büşrâ olduğu bu âyetin fevaidi cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın her şeyi beyan ettiğini ve hidayet ve rahmet olup ehl-i İslâm'a tebşir olduğunu beyandan sonra Kur'an'ın cami' olduğu ahkâmın bazısını beyan etmek üzere :

إِنَّ ٱلله يَأۡمُرُ بِٱلۡعَدۡلِ وَٱلاحۡسَـٰنِ وَإِيتَآىِٕ ذِى ٱلۡقُرۡبَىٰ وَيَنۡهَىٰ عَنِ ٱلۡفَحۡشَآءِ وَٱلۡمُنڪَرِ وَٱلۡبَغۡىِ‌ۚ يَعِظُكُمۡ لَعَلَّڪُمۡ تَذَكَّرُونَ (90)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ adalet ve lâyıkı vechüzere ibadet ve akrabaya atiye vermekle, sıla-i rahimle emir, zinadan, şirkten, ebna-yı cinsinize zulüm ve tecavüzden nehiy ve sizin tezekkür ve teemmül etmeniz için size vaazeder.]
Yani; Allah-u Tealâ gerek ameliyat, gerek itikadiyat, gerekse muamelâtın kâffesinde adaletle emreder. Zira; adalet olmayan şeyde yümn ü bereket olmaz. İbadette şartlarına riayetle eda ve feraize itina ile kötülük edenlere iyilik etmekle ve her şeyde insafla emreder. Kezalik akrabaya infak etmekle, hüsn-ü muaşeretle, güzel duâ ile emreder, zina gibi kuvve-i şehevaniyeye ve behimiyeye tebaiyetten nehyeder. Zira; kuvve-i şehevaniyede ifrat ve harama tecavüz etmek insanın en çirkin ahvalindendir. Şirk gibi en büyük cinayetten ve efal ü akvâlde caiz olmayan münkeratın cümlesinden ve gayrın hukukuna tecavüz suretiyle zulüm ve udvandan nehyeder. Zira; Kur'an'ın ahkâmını tezekkür ederek nasihat kabul etmeniz için Allah-u Tealâ size vaaz eder.
Adalet; kelime-i tevhidin mazmununda dahil olduğundan adaletle emir; kelime-i tevhidle emri mutazammındır. Zevilkurbâya i'tâ ile emir; muhtaç oldukları nafakayı vermek ve icabında hizmet etmek, ziyaretlerini terk etmemek ve duâdan unutmamakla emretmektir.
F a h ş a ile murad; zina, işte ve sözde mezmum olan şeylerdir. M ü n k e r â t ; Kur'an'a ve sünnet-i Resûlullah'a muhalif olan her şeydir.
B a ğ y ; zulüm ve gayr üzerine tekebbür etmektir. Zira; bunların cümlesi nazar-ı şeri'de çirkindir. Binaenaleyh; bunları irtikâb edenler günahkâr ve mezmumlardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; hayrın ve şerrin envâ'ını cami'dir. Zira adalet, ihsan ve akrabaya riâyet; feraize, vâcibata, nevafile, hüsn-ü âdaba, ahlâka, insanların yekdiğerine karşı muamelelerine, akraba ve taallûkat beyninde hüsn-ü imtizaca, şefkat ve merhamete şamil olduğundan cümle hayrat bu üç kelimede münderictir. Kezalik fahşâ', münker ve bağiy; ef'âl-i kabiha ve akval-i mezmume ve gayrın hukukuna tecavüz ve sair ma'siyetlerin cümlesine şamil olduğundan bu üç kelimede dahi şerrin cümlesi münderictir. Çünkü; fahşâ şer olduğu gibi şer'an münkerattan olan şeyler ve aharın hukukuna tecavüzle zulmetmek dahi serdir.
Hulâsa; ibadette ve nâsla muamelede adalet etmek vacip, ebnâ-yı cinsine, akraba ve taallûkaata muhtaç oldukları muavenet lâzım, frûhşiyat ve emsali bilûmum günahların terki vacip olduğu ve insanların tezekkür ve teemmül etmeleri için bu misilli ahkâmı beyanla Allah-u Tealâ'nın kullarına vaaz ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ icmalen emir ve nehyin cemiine işaretten sonra bazılarını tafsilen beyan etmek üzere :
وَأَوۡفُواْ بِعَهۡدِ ٱللهُِ إِذَا عَـٰهَدتُّمۡ

buyuruyor.

[Muahede ettiğinizde Allah'ın ahdini yerine getirin.]

وَلا تَنقُضُواْ الأيۡمَـٰنَ بَعۡدَ تَوۡڪِيدِهَا

[Allah'ın ismiyle yeminlerinizi te'kid ettikten sonra bozması »••.]

وَقَدۡ جَعَلۡتُمُ ٱلله عَلَيۡڪُمۡ كَفِيلاً‌ۚ

[Halbuki siz yemininizi yerine getirmek üzere Allah'ı üzerinize şahit ve kefil kıldınız.] Binaenaleyh; yemin ve ahdinizi nakzetmeyin.

إِنَّ ٱلله يَعۡلَمُ مَا تَفۡعَلُونَ (91)

[Zira; Allah-u Tealâ sizin işlediğinizi bilir.]
Yani; kendi ihtiyarınızla işlemesini iltizam ettiğiniz nezir ve Resûlullah'a biat v.s. gibi ifası lâzım olan şeylerin cümlesini ve rûhdenize terettüb eden feraiz ve vacibat gibi hukuk-u bedeniye ve maliyenizi imanınız icabı vâki olan muahedeniz veçhile bunların cümlesinde Allah'ın ahdini ifa edin ve sair insanlarla muahede ettiğinizde muahedenizi yerine getirin ve işlerinizde yemin edip esmâ-i ilâhiyeden birisiyle yemininizi te'kid ettiğinizde bozmayın. Halbuki yemininizde ismini zikirle Allah'ı üzerinize şahit ve kefil kıldınız. Çünkü; bir işi görmek için Allah'ın ismiyle yemin etmek Allah'ı kefil kılmaktır. Allah'ı şahit ve kefil kıldıktan sonra ahdinizi ve yemininizi nakzederseniz büyük kabahat işlemiş olursunuz ve işlediğiniz kabahati saklayamazsınız. Zira; Allah-u Tealâ sizin her işlediğinizi bilir ve muktezasına göre ceza verir. Yeminin tafsilâtı Sûre-i Bakara ve Mâide'de beyan olunmuştur.
Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet-i celile Resûlullah'a biat eden kimseler hakkında nazil olmuştur. Buna nazaran Resûlullah'a biatin icabatını ifa etmekle emirse de lâfz-ı âyet insanlardan vuku bulan rûhudatın cümlesine şamildir. Binaenaleyh; âyetin hükmü umumidir, hususi değildir.
Hulâsa; muahede vukuunda ahdin icabatını ifa etmek ve Allah'ın ismiyle te'kid olunan yemini bozmamak vacip olduğu, yeminle ahdini te'kideden kimseler ahdlerine Allah'ı kefil kılmış oldukları ve insanların işledikleri her şeyi Allah-u Tealâ'nın bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ahdi ifa ile emir ve nakz-ı ahidden nehyettikten sonra nakz-ı ahdetmeyi bir misalle beyan etmek üzere :

وَلا تَكُونُواْ كَٱلَّتِى نَقَضَتۡ غَزۡلَهَا مِنۢ بَعۡدِ قُوَّةٍ أَنڪَـٰثً۬ا

buyuruyor.

[Siz şol hatun gibi olmayın ki o hatun iğirdiği ipliğini büküp fitil yapıp kuvvetlendirdikten sonra nakzeder.]

تَتَّخِذُونَ أَيۡمَـٰنَكُمۡ دَخَلاَۢ بَيۡنَكُمۡ أَن تَكُونَ أُمَّةٌ

[Yeminlerinizi beyninizde birbirimizi aldatmak için gizlice hile ittihaz edersiniz ki, kuvvetli bir cemaat olasınız diye.]

هِىَ أَرۡبَىٰ مِنۡ أُمَّةٍ‌ۚ إِنَّمَا يَبۡلُوڪُمُ ٱللهُِ بِهِۦ‌ۚ

[O ümmet diğer bir ümmetten daha kuvvetli olursa da. Halbuki Allah-u Tealâ emrettiği şeyi vefa etmenizle ancak sizi tecrübe eder ve imtihan muamelesi yapar ki vaadinizi ifa eder misiniz veya etmez misiniz?]

وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ مَا كُنتُمۡ فِيهِ تَخۡتَلِفُونَ (92)

[Ve sizin ihtilâf ettiğiniz şeyleri Allah-u Tealâ yevm-i kıyamette elbette size beyan eder. Binaenaleyh; ahdinize, vefanıza sevap ve nakz-ı ahdinize ceza verir.]
Yani; siz beyninizde vâki' olan muamelâtınızda, yekdiğeriyle ahid ve mukavelenizde bir kavim diğerinden kuvvetli olduğu için onun kuvvetine aldanarak kuvvetli tarafa meyletmek ve siz de kuvvetli bir cemaat olmak için yeminlerinizi birbirinizi aldatmakta ve hilenize alet eder olduğunuz halde nakz-ı ahdetmekte ve sözünüzden dönmekte şol hatun gibi olmayın ki o hatun yünden veya kıldan iplik eğirir ve eğirdiği ipliği büküp fitil yapıp kuvvetlendirdikten sonra onu söker, bozar, dağıtır ve bozmasında sür'at da eder. Binaenaleyh; daima bir taraftan amel edip diğer taraftan amelini bozmakla meşgul olduğundan emeği zayi olur, boşa gider ve sa'yımn semeresini görmez. Şu halde siz de sa'yını boşa veren hatun gibi mukavele ve ahdinizi nakızla emeğinizi heba etmeyin ve Allah-u Tealâ elbette yevm-i kıyamette sizin ihtilâf ettiğiniz şeyleri size beyan eder. Binaenaleyh; sizin saklamanızda bir fayda yoktur.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile ahdini ve yeminini bozanların hallerini temsille insanın başladığı bir işte sebat etmesi lâzım olduğunu tavsiye etmiştir.
Kazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette zikrolunan hatunla murad; Kureyş'ten (Reyte) isminde muayyen bir hatundur ki onun âdeti; sabahtan öğleye kadar kendi ve cariyeleri yünden ve kıldan ip eğirip büküp urgan yapmak ve öğleden sonra kendine arız olan vesveseye binaen ördüğü ipi ve eğirdiği ipliği bozup dağıtarak emeğini zayi etmek ve sa'yım abes kılmaktı. Çünkü; ahmak olduğundan beyhude nefsine zahmet ederdi. İşte Cenab-ı Hak başladıkları işlerin neticesini almadan bozanların, ahdini nakzedenlerin hallerini bu hatunun haline teşbihle kullarını bu gibi sebatsız hallerden nehyetmiştir.
Çünkü; insan başladığı işi bir zaman düşündükten sonra başlayıp emek sarfettikten sonra devam edip neticesine intizar etmek lâzımken onu yarım bırakmak ve sarfettiği düşünce ve emeklerini zıyaa uğratmak akıl şanı olmadığından Cenab-ı Hak bu gibi devamsızlığı nehyetmiştir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet bundan evvelki âyete merbutttur. Yani «Ahdinizi ifa edin, yemininizi bozmayın. Eğer ahdinizi ifa etmez, yemininizi bozarsanız şu, eğirdiği ipliği bozan hatun gibi olursunuz ve emeğiniz boşa gider» demektir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (أَنڪَـٰثً۬ا) nekes lâfzının cem'idir. N e k e s ; ipliği fitil yapıp kuvvetlendirdikten sonra bozmaktır. (دخلاً) bir kimseyi aldatmak için zahirde ahdine vefa eder gibi görünüp batında ahdini nakzettiğini gizlemektir ki zahirde dost görünüp batında adavetini saklamak ve fırsat gözetmek ve gadirle hıyanet etmektir.
İşte Araplardan bazı kabile müminlerle muahede edip muahedelerini yeminleriyle takviye eder ve lâkin Kureyş'i daha kavî gördükleri zaman kendilerini kuvvetli bir cemaat olmak emeliyle ahidlerini nakızla onlara inzimam etmeyi kalplerinde saklar ve yeminleriyle ehl-i imanı aldatmak isterler, fırsat bulduklarında yeminlerine bakmayarak sözlerinden dönmekten çekinmezlerdi. Bu gibi muahedeyi nakzedenleri Cenab-ı Hak ahmak bir hatuna teşbihle zemmetmiştir. Binaenaleyh; zahirde muahede ettiği kimsenin zayıf, diğerinin kavî olduğuna bakmayıp hemen ahdinde ve sözünde sebatın lüzumunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; başkasını aldatmak için yeminini vesile ittihaz ve yaptığı şeyi bozmaya sa'yetmek fena olduğu, muahede ettiği kavmi zayıf görmekle ahdini nakzetmek caiz olmadığı, Allah-u Tealâ'nın emrettiği şeyle insanlara imtihan muamelesi yaptığı, yevm-i kıyamette ahdini ifa edenleri ve etmeyenleri bildiği ve herkesin lâyık olduğu cezayı vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nakz-ı ahdin haram olduğunu beyandan sonra ahde vefa etmek için insanları cemetmeye kaadir olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَوۡ شَآءَ ٱللهُِ لَجَعَلَڪُمۡ أُمَّةً۬ وَٲحِدَةً۬ وَلَـٰكِن يُضِلُّ مَن يَشَآءُ وَيَهۡدِى مَن يَشَآءُ وَلَتُسۡـَٔلُنَّ عَمَّا كُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (93)‌

buyuruyor.

[Eğer Allah-u Tealâ istemiş olsaydı sizi millet-i vahide kılar ve bir din üzerinde bulundurur ve cümleniz ahdinizi ifa ederdiniz ve lâkin hikmet-i ilâhiye bunun hilafını iktiza ettiğinden Allah-u Tealâ istediği kulunun sû-u ihtiyarına binaen idlâl eder ve istediği kulunun hüsn-ü ihtiyarına binaen hidayette kılar ki, o kulunu saadete îsâl eder ve elbette siz amelinizden suâl olunursunuz.] Binaenaleyh; eğer ameliniz hayırsa hayırla ve serse.şerle mücazat görürsünüz.
Allah-u Tealâ'nın idlâli, dalâleti ihtiyar edenlerin irade-i cüz'iyelerini dalâle sarf etmeleri üzerine dalâllerini halk ettiğinden cebir lâzım gelmez. Çünkü; kulun ef'âl-i ihtiyariyesinde Allah'ın iradesi kulun iradesine tabidir. Binaenaleyh abid; iradesini ma'siyete sarfedince Allah-u Tealâ o ma'siyeti onun yedinde halketmek suretiyle idlâl eder ve kezalik abid iradesini hayra sarfedince Vâcib Tealâ onun yedinde hayrı halketmekle hidayette kılar.

***
Vâcib Tealâ bundan evvelki âyette mutlaka nakz-ı ahdetmekten kullarını nehyettiğini beyandan sonra hususî bazı mesailde nakz-ı ahdetmekten nehyetmek üzere :

وَلا تَتَّخِذُوٓاْ أَيۡمَـٰنَكُمۡ دَخَلاَۢ بَيۡنَڪُمۡ فَتَزِلَّ قَدَمُۢ بَعۡدَ ثُبُوتِہَا وَتَذُوقُواْ ٱلسُّوٓءَ بِمَا صَدَدتُّمۡ عَن سَبِيلِ ٱللهُِ‌ۖ وَلَكُمۡ عَذَابٌ عَظِيمٌ۬ (94)

buyuruyor.

[Siz yalanlarınızı terviç için yeminlerinizi birbirinizi aldatmak zımnında beyninizde alet ittihaz etmeyin. Eğer yeminlerinizi yekdiğerinizi aldatmaya gizlice alet ittihaz ederseniz iman üzere sabit olup kararlaştıktan sonra ayağınız kayar, sebat edemezsiniz ve tarik-ı ilâhi olan din-i İslâm'dan meyliniz sebebiyle dar-ı dünyada kötü azabı tadarsınız. Halbuki âhirette sizin için büyük azap vardır.]
Yani; yeminlerinizi beyninizde nâsı aldatmak için gizli bir hile ittihaz ederek nâsa emniyet verip sonra yemininizi nakızla halka gadretmeye cesaret etmeyin. Eğer bu misilli hileye cür'et ederseniz hilenizin zararı kendinize ait olur. İslâm ve iman üzere sebat edip kararlaştıktan sonra ayağınız kayar, zarar görürsünüz ve din-i ilâhiden dönmeniz ve başkalarını menetmeniz sebebiyle dünyada gazab-ı ilâhi eseri kötü azabı tadarsınız ve âhirette dahi sizin için azab-ı azîm vardır. Binaenaleyh dünyada ve âhirette her iyilikten mahrum olursunuz.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile selâmet ve afiyetten sonra sû-u iradesi neticesi bir belâya uğrayan ve mihnete duçar olan kimseler haklarında âyet-i celile darbımeseldir.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Mekke'de Resûlullah'a iman eden kimselerden bazıları nakz-ı ahdederek mürted olmaları üzerine onları tehdid için âyetin nazil olduğu mervidir. Çünkü; Resûlullah'a biat ederek ahid verip iman ve İslâm üzerinde bir müddet sebat ettikten sonra imandan dönmekle ayakları kaydı. Dünyada ve âhirette azabı tattılaı, rezil ve rüsvâ oldular. Çünkü; İsîâm olup seâdeti bulduktan sonra mürted olup sefalete daldılar.
Sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile bu âyet; nakz-ı ahdi ve yeminini alet-i fesad ittihaz etmesi irtidadına ve imandan çıkmasına sebep olan kimseler haklarındadır, yoksa mu'tekid ve mümin olan kimsenin alelade muamelâtta diğerini aldatmak üzere yapmış olduğu yemini günah-ı kebireden ise de küfrünü müeddî olmadığından imandan ayağı kaymış ve din-i İslâm'dan çıkmış olmaz.
Hulâsa; insanın yeminini ticarette ve sair hususatta diğer insanları aldatmaya alet etmesi haram olduğu, eğer yeminini aldatmaya bir hile ittihaz ederse İslâmiyette sebat ettikten sonra ayağı kayıp haktan çıkmış olacağı ve tarik-ı ilâhiden çıkanların dünyada ve âhirette azap görecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ahdi nakzetmek ve Resûlullah'a biattan dönmek dünyada ve âhirette azabı mucip olduğunu ba'delbeyan dünya metâ'ma aldanarak ahdini nakzetmek ve azıcık bir paraya değişmek haram olduğunu dahi beyan etmek üzere :

وَلا تَشۡتَرُواْ بِعَهۡدِ ٱللهُِ ثَمَنً۬ا قَلِيلاً‌ۚ إِنَّمَا عِندَ ٱللهُِ هُوَ خَيۡرٌ۬ لَّكُمۡ إِن ڪُنتُمۡ تَعۡلَمُونَ (95)

buyuruyor.

[Allah'ın ahdini nakzetmek mukabilinde azıcık metâ'-ı dünyayı satın almayın. Zira; Allah-u Tealâ indinde mevcut olan sevap eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır.]
Yani; siz Allah-u Tealâ'ya ahdi ve resûlüne biati nakzetmeniz mukabilinde metâ'-ı dünyayı almakla ahdinizi azıcık bir paraya değişmeyin, belki ahdinizi yerine getirin. Eğer bilirseniz Allah'ın size dünyada vereceği nusret, emvâl-i ganimet, düşmanlarınıza galebe ve âhirette vereceği sevap sizin için ahdinizi nakzetmek mukabilinde alacağınız emval-i dünyadan hayırlıdır.
Keşşaf, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile Kureyş kabilesi ehl-i imanın zayıf olanlarına irtidad etmelerini teklif ve irtidad ettikleri surette bir çok mal vereceklerini vaad ederlerdi. İşte onların bu vaadleri üzerine Cenab-ı Hak ehl-i İslâm'ı bu misilli vahi vaadlere aldanmaktan bu âyetle nehyetti ve ahdinde sebat ve imanında devam üzere olanların nail olacakları ecr ü mesûbât dünyada alacakları maldan daha hayırlı olduğunu beyanla âhiret sevabını dünya metâ'ına değişmemelerini tavsiye etmiştir. Zira âhiret; bakî ve safîdir. Dünyada alacakları para ise zevale ma'ruz olduğu cihetle ehemmiyeti yoktur. Binaenaleyh; âhiret sevabını dünya metâ'ına değişmek âkil şanı değildir.

***
Vâcib Tealâ dünya metâ'ının fâni ve ahirette verilecek sevabın bakî olduğunu beyanla kendi indinde olan sevabın hayırlı olduğunu ispat etmek üzere :

مَا عِندَكُمۡ يَنفَدُ‌ۖ وَمَا عِندَ ٱللهُِ بَاقٍ۬‌ۗ وَلَنَجۡزِيَنَّ ٱلَّذِينَ صَبَرُوٓاْ أَجۡرَهُم بِأَحۡسَنِ مَا ڪَانُواْ يَعۡمَلُونَ (96)

buyuruyor.

[Sizin indinizde olan metâ-ı dünya tükenir ve Allah-u Tealâ indinde olan sevap bakîdir ve zatıma yemin ederim ki sabreden kimseleri, amellerinin gayet güzel ecirleriyle cezalandırırız.]
Yani; Allah-u Tealâ indinde mevcut olan ecir hayırlıdır. Zira; sizin indinizde olan metâ'-ı dünya ve ahdinizi nakız mukabilinde alacağınız emval tükenir, Allah-u Tealâ indinde alacağınız ecir bakîdir. Şu halde bakî olan âhiret ecri fânî olan dünya metâ'ından elbette hayırlıdır, zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüş-şan amellerinin gayet güzellerinin ecriyle şol kimseleri cezalandırırız ki onlar ahidlerini ifada ve yeminlerinde sebat, imanlarında devam üzere müşriklerden görecekleri meşakkatlara sabrettiler, dünya malına tama' ederek ahidlerini bozmadılar. Binaenaleyh; onları güzel ecirle cezalandırırız.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet bundan evvelki âyette Allah-u Tealâ indinde olan ecr ü mesûbâtın hayırlı ve nimet-i Cennet'in bakî olmasına delildir, düşmanlarından gördükleri cevrü cefaya, müptelâ oldukları fakr u fâkaya ve tekâlif-i ilâhiyenin meşakkatına sabredenlerin ecirleri amellerinin muktezası olan sevaptan daha ziyade güzel olacağını beyanla Cenab-ı Hak ehl-i imanı sabr u metanete ve imanlarında sebata terğib etmiştir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile a m e l i n a h s e n i yle murad; feraiz, vacibat ve mendubattır. Çünkü; mubah olarak işlenilen şeyler dahi müminin amelinde dahildir. Ve lâkin mubahta ecir yoktur. Şu halde ecir; amelin ahseninedir, yoksa her amele değildir.

***
Vâcib Tealâ ahdini muhafaza hususunda sabredenlerin güzel ecir alacaklarını beyandan sonra kendi ahdiyle iltizam ettiği ahkâmı şeriatı lâyıkıyla eda eden kimselerin nail olacakları ecri beyan etmek üzere :

مَنۡ عَمِلَ صَـٰلِحً۬ا مِّن ذَڪَرٍ أَوۡ أُنثَىٰ وَهُوَ مُؤۡمِنٌ۬ فَلَنُحۡيِيَنَّهُ ۥ حَيَوٰةً۬ طَيِّبَةً۬‌ۖ وَلَنَجۡزِيَنَّهُمۡ أَجۡرَهُم بِأَحۡسَنِ مَا ڪَانُواْ يَعۡمَلُونَ (97)

buyuruyor.

[Erkek veya kadından bir kimse mümin olduğu halde amel-i salih işlerse vefatından sonra biz onu güzel bir hayatla elbette ihya ederiz ve elbette onları amellerinin gayet güzelinin ecriyle cezalandırırız.]
Yani; Allah-u Tealâ'ya, resûlüne ve âhirete iman eden erkek veya hatundan bir kimse imanının muktezası olan amel-i salih işlerse biz onu dünyada helâl rızıkla merzuk ve âhirette hayat-ı tayyibeyle ihya eder ve amellerinden gayet güzellerinin cezasıyla cezalandırırız. Amel-i salihten intifâ'ın şartı iman olup imanı olmayanların amellerinden intifa' edemeyeceklerine bu âyet delâlet eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile h a y a t - ı t a y y i b e ; dünyada helâl rızka nail olmakla taat etmek ve taatın halâvetini bulmaktır, müminin rızkı ne kadar az olsa maişeti kâfirin maişetinden daha tatlı ve rahat olur. Çünkü mümin; insanın rızkı Allah'ın takdiri ve tedbiriyle olduğunu bildiğinden taksim-i ilâhiye rıza ve nail olduğu rızka kanaatla kalbi rahat olur. Amma kâfirin kanaati olmadığından rızkı ne kadar çok ve zengin olsa kalbi darlıktan hâli olmaz. Binaenaleyh; müminin hayatı rahat ve kâfirin hayatı mihnettir.
Yahut hayat-ı tayyibeyle murad; kabirde Münkir ve Nekir'in suâline güzel cevap vermekle saâdet-i ebediyeye ve âhirette Cennet'e nail olmaktır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Mümin olduğu halde amel-i salih işleyen kimseyi Cennet'e ithal etmekle biz elbette güzel hayatla ihya deriz.] demektir.

***
Vâcib Tealâ müminin amelinin güzeliyle mücazat edeceğini beyandan sonra amelin güzeli şeytan'ın vesvesesinden hâlî olmak lâzım olduğuna işaret etmek üzere:

فَإِذَا قَرَأۡتَ ٱلۡقُرۡءَانَ فَٱسۡتَعِذۡ بِٱللهُِ مِنَ ٱلشَّيۡطَـٰنِ ٱلرَّجِيمِ (98)

buyuruyor.

[Habibim ! Sen Kur'an' ı kıraat ettiğinde merdud olan şeytan'ın şerrinden Allah-u Tealâ'ya iltica et.]

إِنَّهُ ۥ لَيۡسَ لَهُ ۥ سُلۡطَـٰنٌ عَلَى ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَلَىٰ رَبِّهِمۡ يَتَوَڪَّلُونَ (99)

[Zira; şeytan'ın, iman edip Rablerine tefviz-i umur ederek dergâhına iltica eden kimselere galebesi yoktur.]
Yani; insanın amelinde ihlâs ve şeytan'ın vesvesesinden hâlî olması lâzımdır. Binaenaleyh; habib-i zişanım ! Sen Kur'an okumak murad ettiğinde rahmet-i ilâhiyeden uzak ve dergâh-ı subhâniyeden matrud olan şeytan'ın şerrinden Allah-u Tealâ'ya sığın ve şerrinden mahfuz kalmanı Cenab-ı Hak'tan istirham et. Zira; şeytan'ın müminler ve Rablerine mütevekkil olan muhlisler üzerine tasallutu olamaz. Şu halde istiâzeyle Allah'a tefviz-i umur et ki şerrinden halâs olasın.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an okuyan kimse üzerine istiâzenin vacip olması tilâvetten hasıl olan ecri riya ve sum'a gibi şeyleri şeytan'ın vesvese etmekle tilâveti ziyaa uğratmak ihtimaline binaen kıraatdan sonradır diyenler varsa da ekser-i ashap ve fukahanın ittifakları tilâvet murad eden kimsenin tilâvete başlayacağı zaman istiâze etmesi vaciptir. Ayette hitap; Resûlullah'a ise de murad ümmetidir. Çünkü; Resûlullah şeytan'ın vesvesesinden mahfuzdur. Şu halde âyet; ümmet-i Mrûhammed'e ta'limdir.
Cenab-ı Hak bilûmum nâsa şeytan'ın vesvese ilkasına malik olmadığını beyan, müminlere ve Rablerine tefviz-i umur eden mütevekkillere tasallut edemeyeceğine işaret için dergâh-ı ulûhiyete iltica ile tefviz-ı umur edenlere musallat olamayacağını beyan etmiştir.

***
Vâcib Tealâ şeytan'ın kimlere musallat olduğunu beyan etmek üzere :

إِنَّمَا سُلۡطَـٰنُهُ ۥ عَلَى ٱلَّذِينَ يَتَوَلَّوۡنَهُ ۥ وَٱلَّذِينَ هُم بِهِۦ مُشۡرِكُونَ (100)

buyuruyor.

[Ancak şeytan'ın tasallutu şol kimseler üzerinedir ki onlar şeytan'a itaatla onu dost ittihaz ettiler ve şol kimseler üzerine tasallut eder ki onlar şeytan'ın emriyle Allah'a şirkederler.]
Yani; şeytan'ın tasallutu ancak kendine itaatla dost olup şirkedenler üzerinedir ki şeytan sebebiyle Allatta şirkettiğinden şeytan'ın kahrı altında zebun demektir. Şeytan'ın, halis müminlere musallat olamayacağına âyet delâlet eder. Zira halis mümin; Cenab-ı Hakka itimad-ı tamla itimad ettiğinden şeytan'ı dost ittihaz etmez ki musallat olsun.

***
Vâcib Tealâ şeytan'ın tasallut edeceği kimseleri beyandan sonra şeytan'ın dostlarından nübüvvette şüphe edenleri beyan etmek üzere :

وَإِذَا بَدَّلۡنَآ ءَايَةً۬ مَّڪَانَ ءَايَةٍ۬‌ۙ وَٱللهُِ أَعۡلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُوٓاْ إِنَّمَآ أَنتَ مُفۡتَرِۭ‌ۚ بَلۡ أَكۡثَرُهُمۡ لا يَعۡلَمُونَ (101)

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ inzal ettiğini bildiği halde Biz Azîmüşşan bir âyetin yerine diğer âyeti tebdil edip mensüh olan âyetin yerine nâsih olan âyeti getirdiğimizde müşrikler derler ki «Yâ Mrûhammedi Sen ancak iftira ediyorsun». Belki onların ekserisi neshin hikmetini bilmezler.]
Yani; biz bazı hikmetimize binaen âyetlerden bazılarını nesheder ve nesholunan âyetin yerine icab-ı zamana göre nâsın haline muvafık diğer âyeti getirdiğimizde Allah-u Tealâ olmuş, olacak, gelmiş, gelecek şeylerin cümlesini ve neshedip hükmünü kaldırdığımız âyeti, zamana ve nâsın haline muvafık olarak onun yerine getirdiğimiz âyeti herkesten ziyade bildiği halde müşrikler resûlümüze «Yâ Mrûhammedi (SA.) Sen Allah'a iftira ediyorsun. Meramını terviç ettirmek, sözünü dinletmek ve hükmünü yürütmek için kendi indinden söylediğin sözü Allah'a isnad ediyorsun. Binaenaleyh; istediğini getirip diğerini kaldırıyorsun» dediler, böyle söylemekle kendileri resûlümüze iftira ettiler, hatada bulundular. Zira; ekserisi bilmez ve neshin hikmetini anlamazlar, binaenaleyh; resûlümüze iftiraya cür'et ederler.
Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette t e b d i l ; nesih manâsınadır. Yani «Bir âyeti neshedip yerine diğer âyeti getirdiğimizde» demektir. Çünkü; bir zamana muvafık olan hüküm diğer zamanda muvafık olmadığından ikinci zamana muvafık ve halkın maslahatına mutabık diğer bir âyeti getirmek âdet-i ilâhiyedir. İşte şu manâca neshe itirazla nübüvvete ta'neden müşrikleri red için Cenab-ı Hak
(وَٱللهُِ أَعۡلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ) buyurmuştur ki «Allah-u Tealâ halkın maslahatına muvafık inzal ettiği âyetleri bilir» demektir.
Tefsir-i Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bir âyet nazil olduktan sonra onun hükmünü refedecek diğer âyet nazil olduğunda müşrikler ta'na vesile ittihaz ederek «Mrûhammed (S.A.) ashabını istihza ediyor. Zira; bir gün bir şeyle emreder, ertesi gün ondan döner, ashabını nehyeder, başkasını emreder» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Vâcib Tealâ bu âyeti inzalle müşriklerin ta'nlarına sebep; ekserisinin cehaleti ve nesihte olan hikmeti bilmedikleri olduğunu beyan etmiştir, elyevm ahkâm-ı şeriata itiraz edenlerin itirazlarına sebep; ahkâm-ı şeriatın gavamızına vakıf olamadıklarından naşi cehaletleridir.
Hulâsa; bazı âyet nesholunup yerine diğer âyet geldiğinde kâfirlerin Resûlullah'a «Sen müfterisin» dedikleri ve halbuki Allah-u Tealâ inzal ettiği âyetlerin kullarının hallerine muvafık ve hikmete mutabık olduğunu herkesten ziyade bildiği ve müşriklerin itirazları cehaletlerinden neş'et ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ bazı âyetlerin neshi üzerine müşriklerin Resûlullah'a itiraz ettiklerini beyandan sonra müşriklere verilecek cevabı beyan etmek üzere :

قُلۡ نَزَّلَهُ ۥ رُوحُ ٱلۡقُدُسِ مِن رَّبِّكَ بِٱلۡحَقِّ لِيُثَبِّتَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَهُدً۬ى وَبُشۡرَىٰ لِلۡمُسۡلِمِينَ (102)

buyuruyor.

[Kur'an'ın bazı âyetlerinin nesholunması üzerine habibim !Sana müfterisin diyen kâfirlere sen de ki «Kur'an'ı semadan Cibril-i Emin indirdi, bana vasiyet etti ve dedi ki: Yâ Mrûhammed (S.A.) !Bu Kur'an'ı, seni envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rabbin Tealâ tarafından hakka mukarin olarak sana ben getirdim. Bununla Rabbin Tealâ senin nübüvvetini te'yid ve davam tasdik etti ve müminlerin imanlarını takrir ve tesbit etmek ve ehl-i imana hidayet ve büşrâ olmak için Allah-u Tealâ Kur'an'ı inzal etti ki kullarının hallerini ıslah etsin.»]
Yani; habibim !Kâfirlerin nesih vesilesiyle ta'nlarına cevap olarak sen de ki «Kur'an'ı rûh-u mutahhar olan Cibril-i Emin hikmete muvafık, maslahata mutabık ve hakka mukarin olduğu halde Rabbin Tealâ tarafından müminleri imanlarında sabit kılmak için hidayet ve beşaret olarak hasbezzaman maslahata muvafık inzal etti. Zira; Müslümanlar nâsih olan âyeti işitip manâsını düşünüp iman edince akaitleri sabit ve kalplerinde imanları rasih ve mutmain olurlar. Kur'an'dan intifa' edenler Müslümanlar olduğundan Kur'an'ın hidayet ve beşaret olması ehl-i İslama tahsis olunmuştur. Zira Kur'an'a iman etmeyenler onun menfaatından mahrumlardır.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin nübüvvette şüphelerinden bazılarını ba'delbeyan bazı aharı beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ نَعۡلَمُ أَنَّهُمۡ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ ۥ بَشَرٌ۬‌ۗ

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak biz biliriz. On lar «Kur'an'ı Mrûhammed (S.A.) e beşer ta'lim eder» derler.]

لِّسَانُ ٱلَّذِى يُلۡحِدُونَ إِلَيۡهِ أَعۡجَمِىٌّ۬ وَهَـٰذَا لِسَانٌ عَرَبِىٌّ۬ مُّبِينٌ (103)

[Halbuki onların meyledip Kur'an'ı nispet ettikleri lisan; acemidir. Manâsını anlamazlar. Şu senin onlara tilâvet ettiğin Kur'an ise manâsı zahir arabîdir, binaenaleyh onların nisbet ettikleri lisanla Kur'an arasında bir münasebet yoktur, şu halde nasıl oluyor ki arabî olan Kur'an'ı anlamadıkları lisan-ı acemiye nisbet ederler.]
Yani; Habibim zatıma yemin ederim ki muhakkak biz biliriz, sana ve Kur'an'a ta'neden kâfirler derler ki, Mrûhammed (S.A.) nebi olmadığı gibi Kur'an da taraf-ı ilâhiden gelmiş bir kitap değildir, zira Kur'an'ı Mrûhammed (S.A.) e Rumiyyül'asıl olan bir beşer ta'lim ediyor, bu suretle Kur'an'a ta'netmeye cesaretle mu-ârazadan âciz olduklarını izhar ederler, halbuki onların hakikattan meylederek Kur'an'ı nisbet ettikleri lisan, acemidir. Binaenaleyh manâsını fehmetmezler, şu senin onlara beyan ettiğin Kur'an ise manâsı ve lâfzı mu'ciz lisan-ı arabîdir ki manâsı onlara zahirdir. Nisâbûrî, Taberî, Hâzin, Medarik ve Kazî'nin beyanları veçhile ehl-i Mekke Resûlullah'a «Şu beyan ettiğin Kur'an'ı, Mrûhammed (S.A.) kendi gibi beşerden taallüm ediyor. Taraf-ı ilâhiden geldi dediği yalandır» demeleri üzerine onları red için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Ayette zikrolunan b e ş e r le murad; (Bel'am), (Yaiş Cebir) isminde Nasranî bir kaç kimselerdir ki onlar Mekke'de bazı kimselerin köleleriydi. Bunlar Mekke'de demircilik işler, kılıç yapar, ehl-i kitap olduklarından Tevrat ve İncil kıraat eder ve Resûlullah gelip geçerken onları görür ve din telkin ederdi. Binaenaleyh; Resûlullah'm din-i İslâmı telkin için onlara bazan mülakatını gören Mekkeliler her fırsattan istifadeye haris olduklarından «Mrûhammed (S.A.) Kur'an'ı şu acemi olan bir kaç kimselerden taallüm ediyor» demekten çekinmediler ve bu vesileyle kendi zu'm-u batıllarınca ta'na bir yol buldular. Cenab-ı Hak onları iki cihetle bu âyette reddetmiştir:
B i r i n c i s i ; Resûlullah'm onlardan işittiği lisan acemidir. Ey Mekkeliler !Siz ve Resûlullah onun manâsını anlamazsınız. Kur'an ise arabîdir. Binaenaleyh; manâsını anlarsınız. Nasıl oluyor ki anladığınız Kur'an'ı anlamadığınız lisana nispet edersiniz. Halbuki Mrûhammed (S.A.) lisan-ı acemiyi nereden öğrendi ve ne zaman taallüm etti demektir.
İ k i n c i s i ; «Sizin dediğiniz gibi manâsını onlardan taallüm ettiği farzolunsa lâfz-ı Kur'an'ın onlardan olmadığı sizce de ma'lûmdur. Halbuki Kur'ah'ın manâsı mu'ciz olduğu gibi lâfzı da mucizdir. Niçin lâfzına muaraza edemiyorsunuz? Maahaza Kuran'-ın müştemil olduğu ahkâmı ve envâ'-ı ulûmu taallüm etmek o ilimlerde mahir ve emsaline faik bir muallime bir çok seneler mülâzemet edip onun dersine müdavemet etmekle hasıl olması icabeder. Yoksa demircilikle meşgul olan bir kaç kimse ayda ve haftada bir kere tesadüf etmekle tahsil olunur bir şey midir? Binaenaleyh; bu gibi evhamatla itirazınız ey müşrikler !Aczinizin eseridir, hakîkî bir itiraz değildir» demek olur.
İşte bu gibi itirazlar bundan evvel bazı âyetlerde beyan olunduğu veçhile şeytan'ın vesvesesiyle onun dostları tarafından vâki' olur. Çünkü; şeytan'ın insanları iğfal etmek için bir çok hileleri vardır. İcabına ve şahsına göre onları isti'mâl eder ve aldatabileceği kimselerden emeğini asla esirgemez ve fırsatı da kaçırmaz.
Hulâsa; Kur'an'ı Cibril-i Emin'in inzal ettiği, Kur'an Müslümanların imanlarını tesbit edip hidayet ve büşrâ olduğu, müşriklerin Resûlullah'a Kur'an'ı, lisan-ı acemi olan beşerden taallüm eder dediklerini Allah-u Tealâ'nın bildiği, halbuki onların isnad ettikleri beşerin lisanı acemî olup Kur'an ise arabî olmakla beyinlerinde asla münasebet olmamakla bu isnat ve iftiranın evhamdan ibaret olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'a ta'nedenlerin itirazlarını reddettikten sonra Kur'an'a iman etmeyenleri tehdid etmek üzere :

إِنَّ ٱلَّذِينَ لا يُؤۡمِنُونَ بِـَٔايَـٰتِ ٱللهُِ لا يَہۡدِيہِمُ ٱللهُِ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ (104)

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'ın âyetlerine iman etmezler. Allah-u Tealâ onları hidayette kılmaz. Halbuki onlar için elem verecek azap vardır.]

إِنَّمَا يَفۡتَرِى ٱلۡكَذِبَ ٱلَّذِينَ لا يُؤۡمِنُونَ بِـَٔايَـٰتِ ٱللهُِ‌ۖ وَأُوْلَئِكَ هُمُ ٱلۡڪَـٰذِبُونَ (105)

[Yalanı itftira eden ancak şol kimselerdir ki onlar Allah'ın âyetlerine iman etmezler. İşte şu yalanla iftiraya cesaret edenler ancak yalancılardır.] Binaenaleyh; yalan onlardan Mrûhammed (S.A.) e tecavüz etmez. Zira; bu gibi büyük yalanlara ve iftiraya cür'et etmek onlara mahsustur.
Yani; Allah'ın âyetlerinin taraf-ı ilâhiden olduğunu tasdik etmeyenleri Allah-u Tealâ tarik-ı necat ve selâmete muvaffak kılmaz. Dünyada tarik-ı necata hidayet olmayınca âhirette onlar için azab-ı elîm vardır. Onlar «Resûlullah iftira ediyor ve Kur'an'ı beşerden taallüm ettiği halde taraf-ı ilâhiden geldi diyor» dediler. Halbuki yalanı iftira eden ancak onlardır. Zira; Allah'ın âyetlerine iman etmeyenler müfterilerdir. Binaenaleyh; iftira ve yalan onlara münhasırdır. İşte bu gibi kendi ef'âllerini gayra isnad etmek isteyenler ancak yalancılardır. Şu halde doğru söyleyen ve din-i hakka davet eden nebiye yalan tecavüz etmez.
Yalan ekseri insanlarda bulunduğu halde yalanın bunlara mahsus olduğunu beyan etmek, yalancılıkta bunların kemâle vasıl olduklarına işaret içindir. Gerçi başkaları da yalan söylerlerse de Allah'ın resûlüne iftira edenlerin derecesine varamadıkları cihetle büyük yalanlara cesaret etmek bunlara mahsus demektir. Bu manâyı ifade etmek için âyette yalancı olduklarını beyan; haşra delâlet eden (هم) zamiriyle (أُوْلَئِكَ هُمُ ٱلۡڪَـٰذِبُونَ) varid olmuştur.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin yalancı olduklarını beyandan sonra küfrün bazı envâ'ını beyan etmek üzere :

مَن ڪَفَرَ بِٱللهُِ مِنۢ بَعۡدِ إِيمَـٰنِهِۦۤ إلاً مَنۡ أُڪۡرِهَ وَقَلۡبُهُ ۥ مُطۡمَٮِٕنُّۢ بِٱلايمَـٰنِ

buyuruyor.

[Eğer bir kimse iman ettikten sonra küfrederse azaba müstehak olur, illâ kalbi imana mutmain olduğu halde küfrüzere ikrah olunursa o kimse azaptan ma'fuv olur.]

وَلَـٰكِن مَّن شَرَحَ بِٱلۡكُفۡرِصَدۡرً۬افَعَلَيۡهِمۡ غَضَبٌ۬ مِّنَ ٱللهُِ وَلَهُمۡ عَذَابٌ عَظِيمٌ۬ (106)

[Ve lâkin kalbi küfürle münşerih olan için dünyada gazab-ı İlâhi ve âhirette azab-ı azîm vardır.]
Yani bir kimse iman edip müslim olduktan sonra Allah'a küfrederse Allah'ın gazabına müstehak olur, illâ şol kimse ki kalbi imanla mutmain ve imanına asla tagayyur arız olmadığı halde kâfirler tarafından katil ve sair ukuubatla küfrüzere icbar olunup lisanıyla nefsini kurtarmak için kelime-i küfrü söylerse o kimse iman üzere daimdir. Binaenaleyh; onun üzerine gazap olmadığı gibi azap da yoktur, belki kalbinde imanına halel gelmediğinden başına gelen musibete sabır ve imanda sabit olduğu cihetle o kimse için büyük ecir de vardır. Ve lâkin şol kimseler ki kalbi küfürle dolu ve teklif olunan küfrü kabule kalbi açıktır. Binaenaleyh; küfrü istihsan ederek kabul ederse onlar üzerine gazab-ı ilâhi vardır. O halde âhirette büyük azaba duçar olacaklardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kelime-i küfrü tekellüme cevaz verilecek kadar icbarın miktarında ihtilâf varsa da esah olan katil ve azasını kesmek ve tahammül edemeyeceği kadar döğmek gibi şeylerle tehdidini ika' edecek bir kimsenin tehdid etmesidir. Şu beyan olunan suret üzere tehdid olunduğunda teklif olunan kelime-i küfrü tekellüm etmekle nefsini kurtarmaya rûhsat-ı şer'iye vardır. Binaenaleyh; kalbi imanla sabit olduğu halde tekellüm ederse kâfir olmaz, ma'fuvdur. Eğer tekellüm etmez, sabrederse azimetle amel ettiğinden me'curdur. Amma ikrah vacibi terk veya muharrematı işlemekle meselâ hınzır etini yiyeceksin diyerek icbar olunursa teklifi kabul etmek vaciptir. Eğer sabreder, teklifi kabul etmez, helak olursa vacibi terkle nefsini mehlekeye attığından günahkâr olur.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile iptidâ-yı İslâm'da Mekke müşrikleri ehl-i İslâm'ın fukarasına 'çok eza etmişlerdi. Hatta (Ammar) ı ve pederi (Yasir) i ve validesi (Sümeyye) yi irtidad etmek üzere icbar edip (Yasir) ile haremi (Sümeyye) yi tekliflerini kabul etmediklerinden katlettiler. İslâm'da evvel şehid olanlar bunlardır. (رضى الله عنهما) (Yaser) in oğlu (Ammar) Hazretleri lisanıyla onların tekliflerine mümaşat edip ellerinden halâs olup huzur-u Risalete geldiğinde Resûlullah'a «Ammar kâfir oldu» dediklerinde Resûlullah «Ammar'ı başından ayağına kadar iman ihata etti ve iman kemiklerine karıştı. Binaenaleyh; (Ammar) kâfir olmaz» dedi. O sırada huzur-u risaletpenâhîde ağlayan (Ammar) ın gözlerinin yaşını Fahri Kâinat mübarek elleriyle sildi ve kalbi imanla sabit olunca lisanen tekellümün imana zararı olmadığını Resûlullah'ın haber vermesi üzerine bu âyetin Resûlullah'ı tasdik için nazil olduğu mervidir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin, Müslümanları küfre icbarlarının sebebini beyan etmek üzere :

ذَٲلِكَ بِأَنَّهُمُ ٱسۡتَحَبُّواْ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا عَلَى الأخِرَةِ وَأَنَّ ٱلله لا يَهۡدِى ٱلۡقَوۡمَ ٱلۡڪَـٰفِرِينَ (107)

buyuruyor.

[İşte şu kâfirlerin, Müslümanları irtidada icbarlarının sebebi; onların hayat-ı dünyayı ihtiyar edip âhiret üzerine tercih etmeleridir ve Allah-u Tealâ kâfir olan kavmi hidayette kılmaz.]
Yani; kâfirlerin zevale ma'ruz ve bekası olmayan hayat-ı dünyaya muhabbetleri ve bakî olan âhiret üzerine tercih ederek şehevat-ı nefsaniyelerine ittibâ'ları kendilerinin küfrüzere ısrar ve gayrıları küfre icbar etmelerine sebep olmuştur. Kâfirlerin iradelerini küfre sarfetmeleri sebebiyle Allah-u Tealâ onları tarik-ı necata îsâl etmez. Hayat-ı dünyaya lüzumundan ziyade muhabbet; insanın helakine sebep olan küfre müeddi olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin dünyaya muhabbetleri küfre ısrarlarına sebep olduğunu beyandan sonra dünyaya muhabbetlerinin sebebini beyan etmek üzere :

أُوْلَـٰٓٮِٕكَ ٱلَّذِينَ طَبَعَ ٱللهُِ عَلَىٰ قُلُوبِهِمۡ وَسَمۡعِهِمۡ وَأَبۡصَـٰرِهِمۡ‌ۖ وَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡغَـٰفِلُونَ (108)

buyuruyor.

[İşte şu dünyayı âhiret üzerine tercih edenler şol kimselerdir ki Allah-u Tealâ onların kalplerini kendi sû-u ihtiyarları sebebiyle mühürledi ki onlar imanın esrarını ve tevhidin îsâl edeceği saadeti fehmedemedikleri gibi imanın lezzetini de tadamazlar ve kulaklarını mühürledi ki imanın delillerini işitmezler ve gözlerini mühürledi ki onlar bu âlem-i mükevvenata nazar-ı ibretle bakamazlar. Binaenaleyh; gözlerinde olan perde-i inat hakkı görmelerine mani'dir. tşte şu kalpleri hakkı idrak etmez, kulakları duymaz ve gözleri görmez olan kimseler ancak âhiretten gaafillerdir.] Bu gafletleri onları dünyaya muhabbette ifrata sevketmiştir.

لا جَرَمَ أَنَّهُمۡ فِى الأخِرَةِ هُمُ ٱلۡخَـٰسِرُونَ (109)

[Şüphe yok ki onlar elbette âhirette zarar göreceklerdir.] Zira dünyayı âhiret üzerine tercih ve iman üzerine küfrü ihtiyar ettiklerinden huzur-u ilâhiden matrudlar ve saâdet-i ebediyeden mahrumiyete mahkûmlardır. Çünkü; bunlar kalplerini, gözlerini, kulaklarını hayra sarfetmediklerinden kendilerine gelecek azaptan gafil ve o azabın define çaresaz olacak imandan âtıl olduklarından elbette bunların zararı herkesin zararından daha büyük olacağında şüphe yoktur. Zira ceza; cinayete göredir ki bunlar ömürlerini ebedî azaba sebep olan küfre sarfetmekle zayi ettiler.

***
Vâcib Tealâ küfre ısrar ve kalbi mutmain olarak kelime-i küfrü tekellüm edenlerin ahkâmını beyanla kâfirler tarafından muazzep olduktan sonra hicret edenlerin nail olacakları mertebeyi beyan etmek üzere :

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِنۢ بَعۡدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَـٰهَدُواْ وَصَبَرُوٓاْ إِنَّ رَبَّكَ مِنۢ بَعۡدِهَا لَغَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (110)

buyuruyor.

[Ahvali beyan olunan kâfirlerin dünyada ve âhirette hallerini işittikten sonra habibim !Senin Rabbin Tealâ şol kimseleri hayırlı ceza ile cezalandırır ki kâfirler onları irtidad ettirmek için fitneye koyup azabettikten sonra hicret ettiler. Memleket ve mülklerini, akraba ve taallukatım terkle diyar-ı gurbeti ihtiyar eylediler. Sonra dinlerini i'lâ için düşmanlarıyla mücahede ettiler, düşmanlarından gördükleri ezalara, fakr u fâkaya, gurbetin firkatına sabrettiler ve büyük ecre nail oldular. Zira; Rabbin Tealâ onların fitnelerinden sonra günahlarını mağfiret ve âlî dereceler ihsanla merhamet eder.]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlerin ezalarına tahammül edemeyerek Medine'ye hicret eden fukara-yı ashaptan (Ebi Cendel) ve (Ayaş) gibi zevat-ı kiram hakkında âyetin nazil olduğu mervidir. İnsanların tabiatında ekseriyetle zebunkeşlik vardır. Binaenaleyh; müşrikler ehl-i imanın cümlesine husumet ederlerse de ashabın hatırlı ve servet sahibi olanları hakkında husumetlerini fiile çıkaramazlar ve lâkin fukara gürûhuna envâ'-ı ezayı reva görürlerdi. İşte bu gibi müşriklerin eza ve azaplarından sonra hicret edenlere dünyada nusret, galebe ve âhirette afv ü mağfiretle merhamet edeceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir. Binaenaleyh; Allah'ın mağfiret ve merhametine sebep olarak üç şey beyan olunmuştur.
B i r i n c i s i ; kâfirler tarafından fitne olunup azap olunduktan sonra hicret etmeleri,
İ k i n c i s i ; düşmanlarıyla feda-yı cana hazır olarak mücahedeye kıyam etmeleri,
Ü ç ü n c ü s ü ; düşmandan gördükleri ezaya ve terk-i vatandan hasıl olan firkata ve diyar-ı gurbette gördükleri mihnet ve meşakkata sabretmeleridir. Gerçi bu âyet ashab-ı kiram hakkında nazil olmuşsa da din uğrunda hicret, mücahede ve sabırla muttasıf olan kimselerin cümlesi hakkında bu ahkâm carî olup bu sıfatlar kendisinde bulunan kimselerin her zaman mağfiret ve merhamet-i ilâhiyeden hisseyab olacakları şüphesizdir.

***
Vâcib Tealâ hicret edenleri mağfiret edeceği günü beyan etmek üzere :

يَوۡمَ تَأۡتِى ڪُلُّ نَفۡسٍ۬ تُجَـٰدِلُ عَن نَّفۡسِہَا وَتُوَفَّىٰ ڪُلُّ نَفۡسٍ۬ مَّا عَمِلَتۡ وَهُمۡ لا يُظۡلَمُونَ (111)

buyuruyor.

[Habibim ! Rabbin Tealâ muhacirlere şol günde mağfiret ve merhamet eder ki o günde her nefis kendi şahsıyla mücadele eder ve her nefis hayr ü şer her ne amel ettiyse ameliyle öldürülür ve amelinin cezası verilir, halbuki onlar asla zulmolunmazlar.]
Yani; zikret habibim !Şol günü ki o günde her şahıs gördüğü dehşet ve şiddet üzerine kendi nefsiyle muhasama eder. Çünkü; kendi amelini teftiş edip bir takım çirkin amellerini defterinde görünce rûhla ceset yekdiğerine atf-ı cürüm ederek husumete başladıklarından başkalarını gözü görmez, ancak kendi derdiyle meşgul olmaya mecbur olur. Zira her nefis; kendi ameliyle vefat ettirildiğinden defter-i a'malinde amelinin cümlesini görür ve onunla mücazat olunur. Halbuki onlar asla zulmolunmazlar. Yani günahları üzerine bir zerre ziyade konmadığı gibi sevapları da bir habbe noksan olmaz.
Hulâsa; yevm-i kıyamette her nefsin kendi zatını levmedip şahsıyla mücadele edeceği, herkesin kendi ameliyle vefat edip cezasını tamam alacağı ve hiç bir kimseye asla zulmolunmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirleri azab-ı âhiretle tehdid ettikten sonra azab-ı dünya ile dahi tehdid etmek üzere :

وَضَرَبَ ٱللهُِ مَثَلاً۬ قَرۡيَةً۬ ڪَانَتۡ ءَامِنَةً۬ مُّطۡمَٮِٕنَّةً۬ يَأۡتِيهَا رِزۡقُهَا رَغَدً۬ا مِّن كُلِّ مَكَانٍ۬

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ bir karyeyi misal olarak beyan etti ki o karye âfetten emin ve rızık cihetinden kalpleri rahat ve binaenaleyh; ıztırap yok, sükûnet var. Çünkü; bol olduğu halde rızıkları her taraftan gelir ve rızık cihetinden asla endişe görmezler.]

فَڪَفَرَتۡ بِأَنۡعُمِ ٱللهُِ

[Fakat bu kadar bolluğa karşı karye ahalisi Allah'ın nimetlerine küfrettiler.] Çünkü; şükrünü eda etmediklerinden küfran-ı ni'mette bulundular.

فَأَذَٲقَهَا ٱللهُِ لِبَاسَ ٱلۡجُوعِ وَٱلۡخَوۡفِ بِمَا ڪَانُواْ يَصۡنَعُونَ (112)

[Binaenaleyh; onların işledikleri günahları sebebiyle Allah-u Tealâ açlık ve düşmandan korku elbiselerini onlara tattırdı.]
Yani; Allah-u Tealâ ni'metine şükredenlerle ni'metine şükretmeyip küfran-ı ni'met edenler beynini tefrik için bir karye ahalisini misal olarak beyan ettik ki o karye ahalisi düşman korkusundan ve açlık beliyesinden emin ve kalpleri rahattır. Çünkü; her taraftan o karyeye bol rızık gelir. Fakat bu kadar emniyet ve vüs'ata malik olduğu halde ni'metin kadrini bilmediler. Binaenaleyh; küfran-ı ni'metle halika ibadeti terkettiler. Onlar mün'imin vermiş olduğu ni'metin kadrini bilmeyince Allah-u Tealâ o karye ahalisine açlık ve düşman korkusunu elbise gibi her taraflarını ihata ettirmek suretiyle tattırdı.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu misal; umum-u ni'mete müstağrak olup kadrini bilmediklerinden o ni'metleri hikmete tebeddül eden her karyeye şamil olmak ihtimali olduğu gibi (Mekke) karyesi için olup misal olarak diğer karyelerin buna kıyas olmak ihtimali dahi vardır. Çünkü; (Mekke-i Mükerreme) Harem-i Şerif hürmetine afetten emin, ahalisi rahat ve kalpleri mutmain yani ıztırap ve sıkıntıları yok ve Arap kabileleri Harem-i Şerif münasebetiyle Mekke'ye merbut ve Mekke ahalisi yazın Şam ve kışın Yemen cihetine seyrüsefer ederler, Harem ahalisinden oldukları cihetle seyrüseferleri taarruzdan salim ve bu sayede sair kabilelerden ziyade ticaretleri bol olup, servet ü sâmân sahibi olduklarından diğer kabileler bunlara muhtaç, bunların ise sahile yakın olmak itibarıyla rızıkları denizden ve karadan gelir, dünyaca refah ve saadet mevcutken bu ni'metlerin kadrini bilmeyip halika ibadeti terkle putperestliği ileri götürdüklerinden ıslah ve irşada son derece ihtiyaçlarına binaen taraf-ı İlâhiden lûtuf olarak gönderilen resûle iman etmedikleri gibi envâ'-ı ezayı dahi reva gördüklerinden Cenab-ı Hak onları yedi sene açlıkla mübtelâ kıldı. Hatta açlığın şiddetinden kan ve leşler yediler, İslâmiyet şevket bulunca onları imana getirmek, tehdidle insafa davet etmek için Resûlullah'm gönderdiği askerlerle korku her taraflarını ihata etti. Binaenaleyh; emniyetleri korkuya, rahatları mihnete, sükûnetleri ıztıraba, kesretleri kıllete, vüs'atları şiddete tebeddül etti, ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını şaşırdılar. Hatta Resûlullah'ı hicrete mecbur ettikleri halde reislerini Mekke'den Medine'ye Resûlullah'a ricaya gönderdiler. «Cümle kabail-i Arabın sana nispetleri vardır, bilhassa Mekke ahalisi akrabalarındır. Açlığa tahammülleri kalmadı. Rabbine duâ et, kıtlığı kaldırsın, ucuzluk versin, nisvana ve sıb-yana merhameten şefaat et. Şu beliyeden kurtar bizi» demekle Resûlullah'tan istirham ettiler. İşte Mekke ahalisini iki şey ihata etmiştir ki birisi açlık, diğeri asakir-i Resûlullah'tan korkudur. Bunların her ikisi de elbise gibi her taraflarını ihata ettiğine işaret için teşbih tarikıyla açlık ve korku libasını Allah-u Tealâ onlara tattırdığını beyan buyurmuştur. Yani «Libas gibi her taraflarını ihata eden açlığı ve korkuyu tattırdı» demektir. (فَأَذَٲقَهَا) cümlesi makabline netice makamında olduğundan bunların müptelâ oldukları açlığın ve korkunun sebebi; küfran-ı ni'met olduğuna (فا) lafzıyla işaret olunmuştur ki (فَأَذَٲقَهَا) cümlesi (بالعم الله ت وكفر) cümlesi üzerine terettüb ettiğinden açlığı ve korkuyu tatmalarının sebebi ve illeti; küfran-ı ni'mettir. Şu halde Allah'ın verdiği ni'meti inkâr eden her kavmin akıbeti felâket olduğunu beyan için Vâcib Tealâ Mekke ahalisini misal olarak bu makamda irad buyurmuştur ve takriri şöyledir: «Mekke ahalisine günahları sebebiyle Allah-u Tealâ korku ve açlık libasını tattırdı. Zira onlar; Allah'ın ni'metlerini inkâr ettiler. Her karye ahalisi ki Allah'ın ni'metlerini inkâr eder, Allah-u Tealâ onlara açlık ve korku libasını tattırır. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ Mekke ahalisine elbise gibi her taraflarını ihata eden açlık ve korkuyu tattırdı» demektir.
Hulâsa; Allah-u Tealâ'nın ihsan ettiği ni'metlerin, gerek dinî ve gerek dünyevî olsun herbirini inkâr edip şükrünü eda etmeyen kavmin başı belâya ve mesaipten hâli olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Mekke ahalisinin küfran-ı ni'met ettiklerini ve bu sebeple açlık ve korkuyla mübtelâ olduklarını beyandan sonra ni'meti inkâr ettiklerinin keyfiyetini beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ جَآءَهُمۡ رَسُولٌ۬ مِّنۡہُمۡ فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمُ ٱلۡعَذَابُ وَهُمۡ ظَـٰلِمُونَ (113)

buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Mekke ahalisine kendi cinslerinde resûl geldi. Onlar o resûlü tekzib ettiler. Binaenaleyh; zalim oldukları halde Allah-u Tealâ'nın azabı onları muâhaze etti.]
Yani; Mekke ahalisi müptelâ oldukları açlık ve korkuya müstehak oldular. Zira; zatıma yemin ederim ki onlara kendi cinslerinden Mrûhammed (S.A.) muhakkak resûl olarak geldi. Onları din-i hakka davet etti. Fakat onlar tekzib ettiler, davetine icabet etmediler ki Allah'ın verdiği ni'metin kadrini bilemediklerinden inâr ettiler. Binaenaleyh; zalim oldukları halde onları azap muâhaze etti.
Beyzâvi'nin beyanı veçhile bu âyette r e s û l le murad; Mrûhammed (S.A.) dir. Zamir; Mekke ahalisine râci'dir. A z a p la murad; kaht u gala ve havftir. Resûlullah'ın kendi cinslerinden nesebini ve halini bildikleri bir zat-ı şerif olduğu cihetle iman etmeleri lâzımken bilâkis onların tekzib etmeleri temerrüd ve inattan ibaret olduğu için Allah-u Tealâ'nın onları birtakım belâyaya müptelâ kılarak azab ettiği beyan olunmuştur ki resûlü tekzib eden ve şeriatıyla amel etmeyen kavmin belâdan hâlî olmayacağına dahi işaret olunmuştur. Şu kadar ki Mekke'ye gönderilen resûl kendi ırklarından olduğu gibi enbiyanın efdali olduğu cihetle onu tekzip pek büyük bir cinayet olduğundan dünyaca en büyük azap olan kıtlık ve açlıkla terbiye olunmuşlardır. Zira açlıkla terbiye; derhal helak olmaktan daha dehşetli ve şiddetlidir.

***
Vâcib Tealâ açlıkla terbiyeleri, küfürleri sebebiyle olduğunu beyandan sonra küfrü terkederlerse bol yiyip içmelerine müsaade olunacağını beyan etmek üzere :

فَكُلُواْ مِمَّا رَزَقَڪُمُ ٱللهُِ حَلَـٰلاً۬ طَيِّبً۬ا وَٱشۡڪُرُواْ نِعۡمَتَ ٱللهُِ إِن كُنتُمۡ إِيَّاهُ تَعۡبُدُونَ (114)

buyuruyor.

[Kâfirlerin halleri resûllerini tekzip olunca ey müminler !Helâl ve tayyib olarak Allah'ın size ihsan ettiği rızıktan yiyin ve Allah'ın ni'metlerine şükredin. Eğer Allah'a ibadet ederseniz.] Şu halde müşrikler şirkten vazgeçer, resûllerini tasdik ederek Allah'a ibadet ederlerse, onlar da yesinler, içsinler. Bu âyette emir ve hitap; müminlere olduğuna nazaran müşriklere tariz ve onları imana teşviktir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım: [Ey müminler !İmanınız sebebiyle Allah'ın size helâl kıldığı emval-i ganimetten ve sair merzuk olduğunuz rızıklardan yiyin ve Allah'ın nimetlerine şükredin. Kâfirlerin küfürleri ve ni'met-i ilâhiyeyi inkârları sebebiyle müptelâ oldukları açlıktan siz selâmette olun. Eğer Allah'a ibadet ederseniz bu ni'metiniz devam eder.] demektir. Amma âyette hitap müşriklere olduğuna nazaran manâyı âyet: [Ey kâfirler !Küfrün cezası açlık ve sair azap olanca terkedin küfrü, yiyin Allah'ın merzuk ettiği helâl ve tayyib rızıklarından, bırakın şirkiniz icabı yemiş olduğunuz necasetleri, şükredin Allah'ın güzel ni'metlerine. Eğer Allah'a ibadet ederseniz ibadetinizin mükâfatını görürsünüz.] demektir.

***
Vâcib Tealâ helâli yemekle emrettikten sonra yenmesi caiz olmayan muharrematı beyan etmek üzere :

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيۡڪُمُ ٱلۡمَيۡتَةَ وَٱلدَّمَ وَلَحۡمَ ٱلۡخِنزِيرِ وَمَآ أُهِلَّ لِغَيۡرِ ٱللهُِ بِهِۦ‌ۖ

buyuruyor.

[Ey müminler !Sizin üzerinize din-i İslâm'da haram olmadı, ancak lâşe, akan kan, hınzır eti ve Allah'ın gayrı olan putların isimleri zikrolunarak boğazlanan hayvanların etleri haram oldu. Bunlardan maada Allah'ın verdiği rızıkların cümlesi helâldir.]

فَمَنِ ٱضۡطُرَّ غَيۡرَ بَاغٍ۬ وَلا عَادٍ۬ فَإِنَّ ٱلله غَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ۬ (115)

[Şu sayılan şeyler haram olunca bir kimse yol kesmek, adam soymak gibi bâğî ve hudud-u ilâhiyenin haricine çıkmakla tecavüz eder olmadıkça haram olan şeylerden ekle muztar ve mecbur olursa onlardan yemesinde zarar yoktur. Zira; Allah-u Tealâ muztar olarak yenilen şeylerden hasıl olan günahları mağfiret ve bunları zaruret zamanında yemeye müsaade etmekle merhamet eder.]
Bu âyette haram olduğu beyan olunan dört şeyin daima haram olduğuna işaret için Kur'an'da dört defa zikrolunmuştur. Zira; bunların hürmeti Sûre-i Bakara'da [Cilt: Bir, Sh: İkiyüzseksendokuz.], Sûre-i Mâide'de [Cilt: Üç, Sh : Binyüzkırkiki.] ve Sûre-i En'am'da [Cilt: Dört, Sh: Binbeşyüzellibir.] ve bu sûre'de zikrolunmuştur. Bunlardan birisi Mekke'de vahyin evvellerinde, diğeri Medine'ye hicretin kubeylinde, üçüncüsü hicretin evvelinde, dördüncüsü de âhir-i ey-yam-ı Resûlullah'ta nazil olmuştur ki bunların zaman-ı saadette helâl olduğu bir zaman olmadığı beyan olunmuştur. Çünkü; bunları yemekte insana mazarrat şiddetli olduğundan asr-ı saadette mubah kılındığı zaman olmamıştır.
Zaruretin, haramı mubah kıldığı bu âyetle sabittir. Çünkü; şu dört şey hurmet-i kafiyeyle haram olduğu halde zaruret zamanında mubah olunca diğer haram olan şeylerin zaruret zamanında mubah olacağı evleviyetle sabit olur.
Hulâsa; lâşe, kan, hınzır eti ve putların ismi zikrolunarak kesilen hayvanların eti haram olduğu, zulüm ve tecavüzden âri olarak bunlardan yemeye zaruret messedince yerse zarar olmayacağı, zaruretten dolayı yemekten hasıl olan kusuru Allah'ın affedeceği ve zaruret zamanı telef-i nefisten muhafaza için Allah'ın bunları yemeye müsaade etmekle kullarına merhamet buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ muharrematı beyandan sonra şeriatta beyan olunandan başka bir şey için âhad-ı ümmet tarafından helâl veya haram demek caiz olmadığını, bey an etmek üzere:

وَلا تَقُولُواْ لِمَا تَصِفُ أَلۡسِنَتُڪُمُ ٱلۡكَذِبَ هَـٰذَا حَلَـٰلٌ۬ وَهَـٰذَا حَرَامٌ۬ لِّتَفۡتَرُواْ عَلَى ٱللهُِ ٱلۡكَذِبَ‌ۚ

buyuruyor.

[Allah-u Tealâ'ya yalanla iftira etmeniz için lisanlarınızın, yalanı kendine sıfat ittihaz ettiğinden dolayı şu şey helâldir ve şu şey haramdır demeyin.]

إِنَّ ٱلَّذِينَ يَفۡتَرُونَ عَلَى ٱللهُِ ٱلۡكَذِبَ لا يُفۡلِحُونَ (116)

[Zira; yalanla Allah'a iftira eden kimseler felah bulamazlar.]

مَتَـٰعٌ۬ قَلِيلٌ۬ وَلَهُمۡ عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ (117)

[Zira; onların iftira etmekle intifa' edecekleri şey gayet azdır. Halbuki onlar için bu iftiralarından dolayı azab-ı elim vardır.] Şu halde azıcık bir menfaat için büyük bir iftiraya cesaret etmemek lâzımdır. Zira; acılı azabı muciptir.
Yani; yalanla Allah-u Tealâ'ya iftira etmeniz için lisanlarınızın muttasıf olduğu yalanı elinizde alet ederek şu şey helâldir ve şu şey haramdır demeyin. Zira bir şeyin helâl veya haram olduğunu beyan etmek, resûlleri vasıtasıyla Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Şu hâlde Allah-u Tealâ'nın helâl veya haram olduğunu beyan etmediği bir şeyin hill ü hürmetine kendi indinizden hükmetmeyin. Eğer hükmederseniz lisanınızın âdeti üzere muttasıf olduğu yalanla Allah-u Tealâ'ya iftira etmiş olursunuz. Binaenaleyh; din-i İslâm'da helâl veya haram olduğu beyan olunmayan şeye lisanlarınızın alışmasından ağzınıza geleni söylemeyin ki Allah'a iftira etmiş olmayasınız. Zira; sol kimseler dünyada ve âhirette fevz ii felah ve çare-i necat bulamazlar ki onlar yalanla Allah'a iftira eder ve bilmedikleri şeyin hill ü hürmetine dair hükmederler, onların intifa' etmek için iftira ettikleri şey azıcık bir şeydir ve intifâ'ı da gayet azdır. Halbuki âhirette onlar için bu iftiralarına mukabil elem verir azap vardır. Çünkü; delilsiz bilmediği şeye fetva- vermekle büyük cinayet işlediğinden azabı elemlidir.
Vâcib Tealâ şeriatında hükmü beyan olunmayan bir şeye kendi indinden hükmeden kimseleri lisanlarının yalanla muttasıf olması, Allah'a iftira etmiş olmaları, bu iftiranın azameti nispetinde menfaatlarının gayet az bulunması, bu gibi müfterilerin felâhyab olamamaları ve bu iftiralarının azab-ı elîme sebep olacağını beyanla zem ve tehdid etmiştir. Maatteessüf şu zamanda ekser-i nâs hill ü hürmeti hava ve heveslerine uydurmak istediklerinden hemen edille-i şer'iyeyi bilen ve bilmeyen cümlesi müctehid olmak ve istediğine helâl, istemediğine haram demek hülyâsında bulunmaktadırlar. İşte bu gibi arzular; şeriatı tahrif ve ahkâmını tağyir arzusundan başka birşey değildir. Zira; Tevrat ve İncil ashabı da tahrife böyle başlamışlardı. Şu kadar ki Tevrat ve İncil mütevatir olmadığından onlar elfazında tahrif etmişlerdir. Amma Kur'an'ın elfazını tahrif beşerin kudreti haricindedir. Zira hıfzı; kefalet-i İlâhiyeyle te'min olunmuştur. Nâsın arzuları ahkâm-ı şer'iyeyi hevesat-ı nefsaniyelerine uydurmak olduğundan gerek ticaret ve gerek sair hususatta asla yümn ü bereket olmadığı gibi hey'et-i mecmuada dahi felah ve necat olmuyor. Binaenaleyh; envâ'-ı mihen, meşakkat, âlâm, ekdar, âfât ve beliyattan hali kalmıyor. Zira; Allah'ın gösterdiği yolu terkedenler hiçbir zaman dalâlet-i cismanî ve dalâlet-i rûhanîden kurtulamazlar. Ta ki dönüp dolaşıp gösterilen yolu bulalar. Eğer bulamazlarsa dünyada ve âhirette elemden başka birşey göremezler.
Hulâsa; hill ü hürmetin me'hazı şer'i şerif olduğundan bir kimse kendi indinden birşeye helâldir veya haramdır demekle hükmederse iftira alâllah etmiş olacağı ve Allah'a iftira edenlerin felâhyab olamayacakları ve dünyada iftiralarından intifalarının gayet az olduğu ve âhirette azab-ı elime duçar olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ şeriat-ı İslâmiyede helâli ve haramı beyan ettiği gibi Yahudilere dahi hillü hürmeti beyan ettiğini zikretmek üzere :

وَعَلَى ٱلَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمۡنَا مَا قَصَصۡنَا عَلَيۡكَ مِن قَبۡلُ‌ۖ وَمَا ظَلَمۡنَـٰهُمۡ وَلَـٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَہُمۡ يَظۡلِمُونَ (118)

buyuruyor.

[Habibim ! Bundan evvel (Sûre-i En'am'da) senin üzerine bizim hikâye ettiğimiz şeyleri Yahudiler üzerine biz haram kıldık ve onlara haram kılmadığımız şeyleri haram kılmakla biz zulmetmedik ve lâkin onlar bir takım günahları irtikâbla kendi nefislerine zulmettiler.]
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Sûre-i En'am'da [Cilt: Dört, Sh. Binbeşyüzelliiki.] zikrolunduğu veçhile Vâcib Tealâ Yahudilere her tırnak sahibi sığır ve davardan kesilen hayvanın içyağını Yahudilerin cinayetlerine bedel-i ukuubet olarak haram kıldı. Çünkü Yahudilerin bu misilli nimetlerden mahrumiyetlerine sebep kendileri olduğundan nefislerine zulmettiklerini beyan etmek; vuku bulan ma'siyetlerine ceza olmak için haram kılındığını beyan etmektir. Binaenaleyh; Yahudilere haram olan şeylerden bazıları onlara ukuubet içindir. Yoksa mazarrat olduğundan değildir. İşte buna binaen ümmet-i Mrûhammediye üzerine içyağı helâl kılınmıştır. Zira; bir millet için olan ukuubetin diğer millete sirayeti yoktur. Şu halde bir şeyin hürmeti mazarratına binaen olduğu gibi vücud-u insana mazarratı olmadığı halde insanlara ceza olarak dahi haram olduğu vardır ki herkes cürmünün cezasını nimetten mahrumiyetle görsün.

***
Vâcib Tealâ helâli haram ve haramı helâl kılmak insanlar için caiz olmadığını beyandan sonra bilûmum günahların tevbeye mani olmadığını beyan etmek üzere :

ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ عَمِلُواْ ٱلسُّوٓءَ بِجَهَـٰلَةٍ۬ ثُمَّ تَابُواْ مِنۢ بَعۡدِ ذَٲلِكَ وَأَصۡلَحُوٓاْ إِنَّ رَبَّكَ مِنۢ بَعۡدِهَا لَغَفُورٌ۬ رَّحِيمٌ (119)

buyuruyor.

[Şu zikrolunan ahkâmı beyandan sonra habibim !Rabbin Tealâ şol kimselere mağfiret eder ki onlar cehalet sebebiyle iftira ve bühtan gibi bir takım günahlar işlediler ve bu günahları işledikten sonra tevbe ettikleri gibi amellerini de ıslah ettiler. Onların şehevat-ı nafsaniyelerinin şevkiyle işledikleri günahlarına tevbe ettikten sonra Rabbin Tealâ tevbelerini kabulle merhamet ve günahlarını setirle mağfiret eder.]
Hâzin'in ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile (سوء) lâfzı küfre ve iftira alellaha ve sair günahlara şamil olduğundan âyet bilûmum ma'siyetten tevbenin kabulüne delâlet eder. Binaenaleyh âyetten maksat; Cenab-ı Hakkın kullarına rahmet ve mağfiretinin vüs'atını beyan etmektir. C e h a l e t ; Allah'a ve azabına cehalete şamildir ki şehevat-ı nefsaniyenin galebesiyle yaptığı işin akıbetini düşünmemektir. Şu halde insanlar kötülüğü cehalet sebebiyle işlerler. Zira; âkil ve bihakkın âlim olan kimse fena fiile cür'et etmez. Çünkü akıl; insanı daima fenalıktan meneder bir müdebbir olduğu gibi ilim de işin neticesini ve üzerine terettüb edecek fenalığı düşünmeye sevkeder bir silâhtır. Binaenaleyh; fenalığı irtikâb eden kimsenin irtikâb ettiği zamanda akıldan ve ilimden tecerrüd ettiğine bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak kötülüğü cehalet sebebiyle işlediklerini beyan etmiştir ki cehalet; akıldan ve ilimden tecerrüd etmek manâsınadır ve hariçteki vukuat da bu manâyı te'yid eder. Çünkü; fenalığı işleyenlerin yüzde doksan beşi cinnet-i muvakkata halinde işler ve sonra aklı başına gelir, nedamet eder. Fakat ne çare ki kötülüğü işlemiş bulunur.

***
Vâcib Tealâ bu sûre'de müşriklerin mezheplerini iptalle nübüvvete ta'nlarını ve bazı eşyaya haram ve helâl demek âhad-ı nâs için caiz olmadığını beyandan sonra beşerden resûl olmaz diyenleri Hz. İbrahim'in risaletiyle ilzam etmek üzere :

إِنَّ إِبۡرَٲهِيمَ كَانَ أُمَّةً۬ قَانِتً۬ا لله حَنِيفً۬ا

buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) Allah-u Tealâ'ya muti' ve edyan-ı batılayı red ve din-i hakka meyleder olduğu halde cemaat makamma kaim bir muktedabih oldu.]

وَلَمۡ يَكُ مِنَ ٱلۡمُشۡرِكِينَ (120) شَاڪِرً۬ا لأَنۡعُمِهِ‌ۚ

[İbrahim (A.S.) Allah'ın ni'metlerine şükredici olduğu halde müşriklerden olmadı.]

ٱجۡتَبَٮٰهُ وَهَدَٮٰهُ إِلَىٰ صِرَٲطٍ۬ مُّسۡتَقِيمٍ۬ (121)

[Allah-u Tealâ risaletine ihtiyar etti ve İbrahim (A.S.) ı doğru yola hidayette kıldı.]

وَءَاتَيۡنَـٰهُ فِى ٱلدُّنۡيَا حَسَنَةً۬‌ۖ

[Biz İbrahim'e dünyada güzel rızıklar, Salih evlât ve uzun ömür gibi hasene verdik.]

وَإِنَّهُ ۥ فِى الأخِرَةِ لَمِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ (122)

[Halbuki İbrahim (A.S.) âhirette suleha zümresindendir.]
Yani; ey müşrikler !Siz beşerden resûl olmaz diyerek Mrûhammed (A.S.) ın risaletine itiraz edersiniz. Halbuki bu itirazınızla beraber ibrahim (A.S.) ın resûl olduğunu ikrar eder ve ona nispetle iftihar ediyorsunuz. Zira; İbrahim (A.S.) Allah-u Tealâ'ya itaat eder, eğrilik yapmaz ve daima meyl ü muhabbeti doğruluğa olduğu halde kendinden sonra gelenlerin ittibâ'larına şayan ümmet-i vahideydi. Ey müşrikler !Sizin iddia ettiğiniz gibi Hz. İbrahim müşriklerden olmadı. Zira; muvahhid ve erbab-ı tevhidin muktedabihidir.
İbrahim (A.S.) Allah'ın nimetlerine şükreder olduğu halde' Allah-u Tealâ resûl kıldı ve kendine dost ittihaz etti, doğru yola hidayette kıldı, biz, dünyada risalet ve ni'metlere şükretmek ve zikr-i cemil sahibi kılmak, uzun ömür, bol rızık ve salih evlât vermek gibi hasene ihsan ettik, Hz. İbrahim elbette âhirette suleha zümresindendir.
Beyzâvî; Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Hz. İbrahim'de birçok cemaat ve milletlerde içtimâ' eden kemâlât-ı insaniye, fezail-i cemile ve ahlâk-ı hamide içtimâ' ettiğinden her ne kadar İbrahim (A.S.) şahs-ı vahidse de ahlâk ve âdet cihetinden bir ümmet mesabesinde olduğuna işaret için ümmet denmiştir. Zira; büyük bir cemaatın mezâyâsını cami' olan zatın kemâlât noktasından cemaat mertebesinde olduğunda şüphe yoktur. Yahut ümmet denilmesi kendisinden sonra gelen milletler için hayra alâmet ve muktedabih olduğundandır. Zira; ehl-i tevhidin imamıdır. Hal-i sabavetinden hal-i mematına kadar din-i hak üzere olduğuna işaret için (حَنِيفً۬ا) denmiştir. Çünkü h a n i f e ; doğru yola giden ve daima batıldan hakka meyletmekle hakka muhabbet eden kimsedir. Sünnet olmak, kurban kesmek ve ibadet-i haccı eda etmek gibi mühim ibadetlerde İbrahim (A.S.) ın sünnetleri bizim şeriatımızın ahkâmı cümlesinde dahildir. Vâcib Tealâ bu âyette İbrahim (A.S.) ın menakıb-ı celilesinden dokuzunu zikretmiştir :
B i r i n c i s i ; İbrahim (A.S.) şahs-ı vahid olduğu halde büyük bir ümmetin cemedebileceği fezail-i ahlâkiyeyi cemettiği cihetle ümmet-i vahide menzilinde olmasıdır.
İ k i n c i s i ; her halinde Allah-u Tealâ'ya muti' ve münkad olmasıdır.
Ü ç ü n c ü s ü ; daima doğru din ittihaz etmesidir.
D ö r d ü n c ü s ü ; muvahhid olup müşriklerden olmamasıdır.
B e ş i n c i s i ; ni'met-i İlâhiyenin cemiine şükretmesidir.
A l t ı n c ı s ı ; Allah-u Tealâ'nın dost ittihaz etmesidir.
Y e d i n c i s i ; dünyada sırat-ı müstakime hidayette kılınmasıdır.
S e k i z i n c i s i ; dünyada hasene verilmesidir.
D o k u z u n c u s u ; âhirette salihin zümresinden olup makaamat-ı âliyede bulunmasıdır. Binaenaleyh; bu âyet İbrahim (A.S.) ın saâdet-i dareyni cemettiğine delâlet eder. Kur'an'da Cenab-ı Hakkın bize bu menakıb-ı âliyeyi beyandan maksadı; iktidası mümkün olan kısımlarda bizim iktida etmemizdir. Meselâ İbrahim (A.S.) Allah'a muti', batılı sevmez, hakka meyl ü muhabbet eder, şirketmez ve ni'mete şükreder. İşte bizlerin de aynı sıfat ve ahlâkta bulunmamız lâzımdır. Hz. İbrahim misafirsiz taam yemediğinden şakir unvanını almıştır. Bizim de aynı ahlâkta olmamız lâzımdır, yoksa Avrupa'da misafir sevmezler diyerek brûhul gibi Allah'ın ve insanların sevmediği bir denaeti taklid etmekte manâ yoktur.

***
Vâcib Tealâ İbrahim (A.S.) ınmenakıbını beyandan sonra bizim peygamberimize ve ümmetine de bu menakıb-ı âliyeye ittibâ' etmelerini emretmek üzere :

ثُمَّ أَوۡحَيۡنَآ إِلَيۡكَ أَنِ ٱتَّبِعۡ مِلَّةَ إِبۡرَٲهِيمَ حَنِيفً۬ا‌ۖ وَمَا كَانَ مِنَ ٱلۡمُشۡرِڪِينَ (123)

buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) ın evsafını beyandan sonra habibim !Biz sana vahyettik ve dedik ki «Batıldan berî ve doğru olduğun halde ceddin İbrahim (A.S.) ın milletine ittibâ' et. Çünkü İbrahim (A.S.); müşriklerden olmadı ve daima tevhid üzere bulundu.» Binaenaleyh; halkı din-i hak ve tevhide davet etti. Şu halde yâ Ekrem-er Rusûl ! «Sen de onun mesleğine ittibâ' ederek nâsı tevhide davet ve şirkten nehyet» demekle ittibâ lâzım olan mesailde ittibâ'ın lüzumunu sana tavsiye ettik.]
İşte Cenab-ı Hakkın resûlüne tavsiyesi ümmetine tavsiyedir. Binaenaleyh; Hz. İbrahim şeriatında mensrûh olmayan meseleler ümmet-i Muhammed hakkında da ayn-ı şeriat olup ittibâ' vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü şerayi-i sabıka ahkâmından Kur'an'da Allah'ın bize beyan ettiği ve resûlünün hadisinde haber verdiği ahkâm, bize şeriat olup amel etmek vacip olduğu kavaid-i şer'iye ve usuliyemiz iktizasındandır.

***
Vâcib Tealâ Hz. İbrahim (A.S.) Cuma gününü bayram ittihaz etmişken Yehud'un Cumartesi gününü ihtiyarlarıyla Cumartesine riayeti onlar üzerine vacip kıldığını beyan etmek üzere :

إِنَّمَا جُعِلَ ٱلسَّبۡتُ عَلَى ٱلَّذِينَ ٱخۡتَلَفُواْ فِيهِ‌ۚ

buyuruyor.

[Cumartesine riayet etmek ancak şol kimseler üzerine vacip oldu ki onlar riayet etmek vacip olan günde nebilerine ihtilâf ve itiraz ettiler.]
Beyzâvî ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Hz. Mûsâ (A.S.) Yehûd kavmine Cuma gününü bayram ittihâz edip riayet etmelerini emretti. Onlar da «Cumartesi gününde Cenab-ı Hak âlemin icadından fariğ olduğundan yevm-i ferağdır. Binaenaleyh; biz o günü bayram ittihaz eder, işten fariğ oluruz» demeleri üzerine Allah-u Tealâ o güne riayeti onlar üzerine vacip kıldığını bu âyette beyan buyurmuş ve Cumartesi gününe riayeti teşdid etmiştir. Hatta av avlamak ve sair bir iş tutmak onlar üzerine haram kılındı, Cumartesi gününde av avlayanların suretleri maymun suretine tebeddül etti. Onlardan bazıları Hz. Musa'ya ittibâ' ve bazıları itiraz etmekle ihtilâf ettikleri gibi Cumartesi gününde av avlamayı bazıları helâl ve bazıları haram kılmakla dahi ihtilâf ettiler.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile yevm-i Cuma âlemin icadının tekmil olduğu gün olduğundan Cenab-ı Hak ümmetlere Cuma gününe riayeti vacip kılmıştı. Fakat Mûsâ (A.S.) ın beyanı üzerine Yahudiler «Cumartesi yevm-i rahattır. Biz o günde rahat etmek isteriz» dediler ve yevm-i sebti ihtiyar ettiler. Nasârâ'ya Hz. İsa da Cuma'ya riayetin lüzumunu beyan etmişse de onlar da Pazar gününü ihtiyar ettiler ve bu cihetle peygamberlerine muhalefette bulundular. Amma bizim resûlümüze Cenab-ı Hak Cuma gününe riayeti emretti ve ümmetine tebliğ buyurdu, ümmeti de kabul etti, Allah-u Tealâ o güne mahsus Cuma namazıyla da emretti ki ehl-i imana bir şeref ve cemaat-ı kübra ile mabudun azametine karşı kulların ubudiyetini izhar etmek meziyetini dahi ihraz ediyorlar. Fakat Cuma gününde Yehûd ve Nasârâ gibi bizim de işimizi terkederek muattal bir surette yatmamız lâzım değildir. Zira İslâmyiette tatil ve boş saat yoktur.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَيَحۡكُمُ بَيۡنَہُمۡ يَوۡمَ ٱلۡقِيَـٰمَةِ فِيمَا ڪَانُواْ فِيهِ يَخۡتَلِفُونَ (124)

[«Habibim ! Senin Rabbin Tealâ yevm-i kıyamette onlar beyinlerinde ihtilâf ettikleri meselede elbette hükmeder.» Binaenaleyh; muhik olanlara sevap verir ve batılı ihtiyar edenlere azabeder, haklı ve haksız kıyamette ma'lûm olur.]

***
Vâcib Tealâ Hz. İbrahim'in milletine ittiba'ı emirden sonra resûlünün şeref ve meziyetini ümmetine izhar ve mekârim-i ahlâkını ikmâl etmek üzere :

ٱدۡعُ إِلَىٰ سَبِيلِ رَبِّكَ بِٱلۡحِكۡمَةِ وَٱلۡمَوۡعِظَةِ ٱلۡحَسَنَةِ‌ۖ وَجَـٰدِلۡهُم بِٱلَّتِى هِىَ أَحۡسَنُ‌ۚ

buyuruyor.

[Habibim ! Rabbin Tealâ'nın dinine nâsı açık deliller ve güzel vaazla davet et ve onlarla muhkem ve gayet güzel mukaddimelerle, mülayim ve tatlı sözlerle mücadele et ki davetin hüsn-ü te'sir hasıl etsin.]

إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعۡلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ‌ۖ وَهُوَ أَعۡلَمُ بِٱلۡمُهۡتَدِينَ (125)

[Zira; habibim !Senin Rabbin Tealâ tarik-ı tevhidinden çıkan kimseyi ve tarik-ı tevhide vasıl olan mühtedileri herkesten ziyade bilir.]
Yani; Habib-i Zşianım !Sen cemi-i nâsı tarik-ı hakka davete ve salâh yollarını herkese göstermeye dünya ve âhiret menfaatlarına irşada me'mur olunca Rabbin Tealâ'nın tariki olan din-i hakka nâsı şüpheleri izale edecek muhkem ve hikmeti mutazammın deliller, güzel vaazlar, gayet tatlı sözlerle, meşhur mukaddimelerle, yumuşak sözlerle ve zihinlerinde te'sir edecek durub-u emsalle tarik-ı hakka davet et ki davetinde h'n-ü te'sir hasıl olsun. Zira Rabbin Tealâ; tarik-ı haktan çıkıp nefsine ittibâ' ve tarik-ı sevaba ihtida edenleri herkesten ziyade bilir. Binaenaleyh; senin vazifendavet etmektir. Şu halde davetine icabet edenleri ve etmeyenleri Rabbin Tealâ bilir ve herkesin müstehak olduğu cezayı verir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile insanları tarik-ı hakka davetin sureti; üçtür:
B i r i n c i s i ; edille-i kafiye ve yakiniyeye davettir. Bu kısım davet; nâsın zeki ve eşyayı hakikatıyla bilmek isteyenleri haklarındadır.
İ k i n c i s i ; mev'ize-i haseneyle davettir. Bu kısım davet; delâil-i iknaiyeyle nâsın fıtrat-ı selime sahibi olanları haklarındadır.
Ü ç ü n c ü s ü ; âdâb-ı münazara ve bir takım mukaddematla davettir. Bu kısım davet; nâsın muannid, mücadele ve muhasamaya meyledenler haklarındadır. Çünkü bu kısım halkı davet hasmı ilzam için sevk olunan mukaddimelerle olur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak resûlüne esna-yı davette insanların herbirinin haline riayet ve herkesin istidadına göre davet etmesini emretmiş ve davetin tanklarını beyandan sonra Vâcib Tealâ resûlüne davetin te'siriyle me'mur olmadığını beyan için dalâlette devam edenleri ve davete icabet edip hidayeti kabul edenleri bildiğini bildirmiştir ki davetine icabet etmeyip temerrüd edenlerden kalb-i nebevileri mahzun olmasın.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Habibim !Nâsın ulûm ve maarifte kâmil olanlarını delâil-i kafiyeyle ve fıtrat-ı selime ashabını ve evsat halde olanlarını delâil-i iknaiye ve mev'ize-i beliğayla ve nâsın edna mertebede olup mücadele ve muhasamaya meraklı olanlarını mücadele-i haseneyle tarik-ı hakka davet et. Şu vazifeyi ifadan sonra davetine icabet etmeyenlere mahzun olma. Zira; Rabbin Tealâ onların hepsini bilir ve herkesin lâyık olduğu cezayı verir.] demektir.
İşte bu âyet-i celilede hitap; Fusılullah'a ise de bittebi' ümmetine de hitap olduğundan vaizle bu üslûba riayet etmeleri ve vaazlarında nâsın haline riayet ederek zamana ve zemine muvafık olarak vaaz etmeleri lâzımdır.
Hulâsa; tarik-ı hakka davete nâsın liyakat ve istidadlarına göre davetin vacip olduğu, davet eden zatın davetin te'siriyle me'mur olmadığı, davete icabet eden ve etmeyenleri Cenab-ı Hakkın herkesten ziyade bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ davetin tanıklarını beyandan sonra hîn-i müca dele ve mücazatta adaletle emretmek üzere :

وَإِنۡ عَاقَبۡتُمۡ فَعَاقِبُواْ بِمِثۡلِ مَا عُوقِبۡتُم بِهِۦ‌ۖ

buyuruyor.

[Eğer intikam almak cihetini iltizam eder, hasmınıza ikab ederseniz hasmınız tarafından ikab olunduğunuzun misliyle ikab edin, ziyadesine tecavüz etmeyin.]

وَلَٮِٕن صَبَرۡتُمۡ لَهُوَ خَيۡرٌ۬ لِّلصَّـٰبِرِينَ (126)

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki eğer intikam cihetine gitmez de sabrederseniz sabretmek sabredenlere intikamdan daha hayırlıdır.] Çünkü; sabrın ecrini Allah-u Tealâ verecektir.

وَٱصۡبِرۡ وَمَا صَبۡرُكَ إلاً بِٱللهُِ‌ۚ

[Sabret habibim ! Senin sabrın olmadı, ancak Allah'ın tevfikiyledir.]

وَلا تَحۡزَنۡ عَلَيۡهِمۡ وَلا تَكُ فِى ضَيۡقٍ۬ مِّمَّا يَمۡڪُرُونَ (127)

[Yâ Ekrem-er Rusûl !Sen kâfirlerin amelleri üzerine hüznetme ve onların sana karşı yaptıkları hilelerine kalbin daralmasın.]

إِنَّ ٱلله مَعَ ٱلَّذِينَ ٱتَّقَواْ وَّٱلَّذِينَ هُم مُّحۡسِنُونَ (128)

[Zira; Allah-u Tealâ'nın muaveneti şol kimselerle beraberdir ki onlar hasımlarından intikamda mislinden ziyadeye tecavüzden ittika edenlerle, intikam cihetini iltizam etmeyip hasmının kusurunu afivle ihsan edenlerle beraberdir.] Binaenaleyh; onların yapmış oldukları yolsuzluklara mahzun olma. Zira; sana eza edenlerden Rabbin Tealâ intikamını alacaktır. Şu halde kalp darlığı yapmak lâzım değildir.
Yani; eğer size katil, darp ve azanızdan birini itlaf etmek gibi hasmınız tarafından bir şey isabet ederse size isabet eden şeyin misliyle mukabele edin ve lâkin sizin için affetmek daha makbuldür. Eğer hakkınızı almak isterseniz hasmınızın size yapmış olduğu şeyin mislini yapmak ve tecavüz etmemekle adalet edin. Zira; intikamda mislinden ziyadesi zulümdür. Zulüm ise haram olduğundan istifa-yı hak sırasında hürmette vaki olur, ceza görürsünüz. Eğer intikam cihetine gitmez sabrederseniz sabredenlere sabretmek intikamdan daha hayırlıdır. Binaenaleyh; sabret habibim ! Senin sabrın ancak Allah'ın tevfikı ve iânesiyledir, sen kâfirlerin amellerine ve kâfirler tarafından şehid edilen müminler üzerine mahzun olma, kâfirlerin hilelerinden kalbini daraltma. Zira Allah'ın nusreti haram olan şeylerden nefislerini muhafaza eden ve ahz-ı intikam hususunda gazaplarını hazımla sabreden müttekilerle, ebna-yı cinsine ihsan eden muhsinlerle beraberdir.
Bu âyette Vâcib Tealâ insanlara adalet ve insafla emretmiş ve istifa-yı hukukta zulüm ve taaddiden ve yekdiğerinin hukukuna tecavüzden men'le muamelâtın esasında hüsn-ü edebe riayeti tavsiye buyurmuştur.'Binaenaleyh; hasmından intikam hususunu Allah-u Tealâ'ya tefviz etmek daha evlâ olduğunu beyan ettiği gibi Allah'ın inayetine mazhar olmak iki şeye bağlı olup birisi ittika, diğeri muhtaç olanlara ihsan etmek olduğunu dahi beyanla Vâcib Tealâ kullarını ittikaya .ve ihsana teşvik etmiştir. Çünkü ittika Allah'ın emrine ta'zîm ve ihsan; mahlûkuna şefkat ve merhamet olduğundan her iki suret inayet-i İlâhiyeyi caliptir. Zira saâdet-i insaniye; Allah'a tazîm ve mahlûkuna hüsn-ü muamele etmeye mevkuftur ve bu ikinin zıddı gazabullahı caliptir.
Ayet-i celilenin sebeb-i nüzulü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Uhud) vak'asında ehl-i imanın şehitlerine müşriklerin ika' ettikleri vahşiyane hareketlerine mukabil ashab-ı izamın da müşriklere galebe ederlerse kat kat intikam almaya ahdetmeleri üzerine nazil olduğu mervidir. Çünkü; (Uhud) da müşrikler şehitlerin kulaklarını kesmek, gözlerini çıkarmak gibi bir takım şiar-ı insaniyete yakışmayacak vahşetlerde bulunmuşlardı. Hatta Hz. Hamza'nın her tarafını kestikten sonra müşriklerin refakatında bulunan (Ebu Süfyan) ın haremi ve (Atabe) nin kızı (Hind) ciğerinden bir parçasını da yemişti. Resûlullah (Hind) in katline emir verdi, fakat Mekke'nin fethi günü aff-ı Resûlullah'a mazhar olmuştur. Gerçi bu sûre Mekke'de nazil olmuşsa da bu âyetler Medine'de nazil olmuştur.

Gösterim: 617