Rum Suresi Tefsiri

SÛRE - İ RÛM

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış âyeti hâvidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
الٓمٓ (1)

(الٓمٓ) Bu misilli sûrelerin evvellerinde bulunan harflere müteallik mebahis defaatle beyan olunduğu cihetle burada tekrarına lüzum görülmemiştir.

غُلِبَتِ ٱلرُّومُ (2) فِىٓ أَدۡنَى ٱلاًرۡضِ وَهُم مِّنۢ بَعۡدِ غَلَبِهِمۡ سَيَغۡلِبُونَ (3) فِى بِضۡعِ سِنِينَ‌ۗ

[Rûm kavmi arz-ı Araba cn yakın bir mahalde mağlûp kılındılar. Halbuki Rûm ahalisi mağlûp olduktan sonra beş on sene içinde elbette gaalip olurlar.]

Yani; ey ibadete müdavim ve nübüvvete lâyık olan insan-ı kâmil ! Rûm askeri kendi arazilerinin yakın mahalli olan Şam civarlarında Fars askeri tarafından mağlûp kılındılar, ey müminler ! Siz Rûm askerînin mağlûp olmasına me'yus olmayın. Zira; onlar mağlûp olduktan sonra üçle dokuz sene arasında yani pek yakın bir müddette Rûm askeri Fars askeri üzerine gaalip olurlar. Binaenaleyh; siz şimdi mağlûp olduklarına me'yus olmayın.
Beyzâvî, Hâzin, Medarik ve Taberi'nin beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; Fars askerinin Rûm askerine galebesi üzerine Mekke müşriklerinin ehl-i imana karşı izhar-ı şadümanî etmeleridir. Çünkü; Kisrâ ile Kayser arasında muharebe açılır. O 4245 vakitte iki memleket arasında hudut olan Şam ve Filistin civarlarında ki, arz-ı Araba en yakın mahalde Acem ordusuyla Rûm ordusu muharebe ederler. Rûm ordusunun mağlûp olduğu Mekke'de şayi olunca müşrikler ehl-i imana «Rumlar sizin gibi kitabî, ehl-i Faris bizim gibi kitap tanımaz ümmidirler. Şu halde bizim gibi ümmî olan ehl-i Fürs sizin gibi kitabî olan ehl-i Rûm'a nasıl galebe ettilerse bizimle muharebe ederseniz biz de size galebe ederiz» demekle müminlere şamata edince müminlerin mahzun ve me'yus olmaları üzerine ehl-i imanı mesrur etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Bu âyetin nazil olması üzerine Ebubekir Hazretleri Kureyş'in meclisine gider ve der ki «Siz ehl-i Fürsün galebesine memnun oldunuz ve lâkin bu ferahınızın müddeti gaayet azdır. Zira; yakında ehl-i Rûm'un Fürs üzerine galebe edeceğine dair âyet nazil oldu.» Hz. Sıddıyk'm bu sözü üzerine (Übeyy b. Half) «Yalan söyledin» der. Ebubekir Hazretleri «Sensin yalancı, beynimizde mübahase edelim» demesi üzerine üç sene zarfında Rûm askeri Fürs üzerine galebe ederse (Übeyy b. Half) Ebubekir Hazretlerine on deve ve eğer Rûm galebe etmezse Ebubekir Hazretleri (Übeyy b. Half) e on deve vermek üzere beyinlerinde bir mukaaveleye girişirler. Bu mukaaveleyi Ebubekir Hazretleri Resûlullah'a haber verince Resûlullah (بضع سنين); üçle dokuz arasına delâlet eder. «Sen git müddeti uzat, deveyi çoğalt» buyurur. Ebubekir Hazretleri gider, müddeti dokuz seneye ve deveyi de yüze iblâğ eder ve o minval üzere mukaaveleyi imza ve yekdiğerinden kefil almak suretiyle kararlaştırırlar. Bu mukaveleden yedi sene sonra vuku bulan muharebede Rumlar ehl-i Fâris üzerine galebe eder. Hatta Rumlar ehl-i Fâris'in payitahtına kadar giderler. Binanealeyh; müminler ferahnak ve müşrikler de me'yus olurlar, Ebubekir Hazretleri mukaavele mucibi (Übeyy b. Half) in veresesinden yüz deveyi alır, huzur-u Risalete gelir ve «Yâ Resûlallah ! Al bunu sadaka et» demesi üzerine Resûlullah bu yüz deveyi fukaraya tasadduk eder. Gerçi bu mukaavele kumar ise de şu vak'a kumarın haram olduğunu beyan eden âyet nazil olmazdan evvel olduğu cihetle Resûlullah müsaade etmişti. Ehl-i Fürs'ün mağlûp olduğu zaman (Übeyy b. Half) Uhud vak'asında Resûlullah'tan aldığı bir yaradan müteessiren Mekke'de vefat edip canı Cehennem'e gittiğinden Ebubekir Hazretleri mukaavelenin muktezası olan develeri vereseye intikaal eden terekesinden almış ve verese de bilâtereddüt vermişlerdir. Rumların ehl-i Fürse galebesinin sebebi; Acem askerinin kumandanı (Şehriman) isminde bir kimsenin bazı esbaba mebni firar ederek Rûm askerine karışıp ehl-i Fâris'in plânlarını haber vermesi ve (Şehriman) ın Rûm ordusuna fırka kumandanı olması olduğu mervidir. Rumların ehl-i Fürse galebeleri hicretin yedinci senesi (Hudeybiye) de Resûlullah'a vasıl olmuştur. Şu halde bu âyet; Resûlullah'ın nübüvvetine delâlet eden mucizât-ı nebeviye kabilindendir. Zira; âyet; ileride olacak bir vak'ayı haber verdiği cihetle gaipten haber olduğu gibi haber verdiği veçhile vak'anın zuhûru mucizeden başka birşey değildir.
4246
Bu âyette Ebubekir Hazretlerinin mukaavelesiyle İmam-ı A'zam Hazretleri dar-ı harpte riba v.s. gibi ukuud-u fasidenin cevazını istidlal etmişlerse de sair eimme bu vak'anın, kumarın haram kılınmasından evvel olmasıyla cevap vermişler ve ukuud-ü fasidenin her yerde fasit olduğuna hükmetmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ ehl-i Fürsün galebesinden sonra Rumların galebe? edeceklerini ba'delbeyan evvel ve âhir hüküm kendinin olduğunu beyan etmek üzere :

للهُِ ٱلاًمۡرُ مِن قَبۡلُ وَمِنۢ بَعۡدُ‌ۚ

buyuruyor.
[Ezelen ve ebeden hüküm; Allah'ındır.]

Yani; Rûm'un Fürs üzerine galebesinden, evvel ve sonra hükmün cümlesi Allah'ındır. Zira; gaalip olduklarında onları gaalip kılan ve mağlûp olduklarında onları mağlûb eden Allah-u Tealâ'dır. Çünkü; cümlesi irade-i İlâhiye neticesi olduğu cihetle Allah'ın gayrının hiç te'siri yoktur ve herşeyde te'sir Allah'a münhasırdır. Binaenaleyh; insanlar vazifeleri olan esbab-ı âdiyeye teşebbüsle beraber esbabın te'sirini Cenab-ı Hak'tan beklemek lâzım ve kat'i olduğuna bu âyet delâlet eder. Buna her şahıs kendi nefsinde yüzlerce şahit ve misal bulur. Çünkü; çok defa insanlar bir işin esbabında hiç noksan bırakmaksızın hazırlar ve lâkin Allah-u Tealâ halketmeyince müsebbep olan şey husul bulmaz. Eğer esbapta te'sif olmuş olsaydı esbap hazırlanınca müsebbep derhal hasıl olurdu. Halbuki bazı zamanda emir bilâkis olur. Meselâ çiftçi nadas yapar, tohumu atar, fakat ekin bitmez. Şu halde te'sir; Allah'ın olduğuna şüphe yoktur.

4247
***
Vâcib Tealâ ehl-i kitap olan Rumların müşrik olan ehl-i Fürs üzerine galebesinde müminlerin ferahlarını beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَٮِٕذٍ۬ يَفۡرَحُ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ (4) بِنَصۡرِ ٱللهُِ‌ۚ

buyuruyor.
[Ehl-i Rûm'un Fürs'e galebe ettiği günde Allah'ın Rûm'lara nusretine müminler ferah ederler.]

يَنصُرُ مَن يَشَآءُ‌ۖ

[Allah-u Tealâ dilediği kimseye yardım eder.]

وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلرَّحِيمُ (5)

[Zira; Allah-u Tealâ düşmanlarına ve dostlarına merhamet sahibidir.]

Yani; Rumların galebe ettikleri günde kendileri gibi kitabî ve peygamberleri tanıyan Rumlara Allah'ın nusret etmesine müminler ferah ederler. Zira; kitabî olan Rumların müşrik olan ehl-i Fürs üzerine galebesinden kendilerinin de Mekke müşriklerine galebe edeceklerine tefe'ül ettikleri gibi âyette haber verildiği veçhile vukuuâtın zuhûr etmesi müminlerin sıdkına ve imanlarının kuvvetine delâlet ettiği cihetle dahî ferahlarını mucip olmuş ve ehl-i şirk aynı derecede keder etmişlerdir. Müminlerin ferahı erbab-ı dinin kuvvet bulmasınadır, yoksa müşriklerin ferahları gibi gayret-i cahiliye iktizası değildir, Allah-u Tealâ dilediği kuluna nusret eder. Zira; cümleye gaalip ve merhameti âmmeye şâmildir.
4248
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan müminlerin ferahları; kitabî olan Rumların galebesine ferah ettikleri gibi (Hudeybiye) de yapılan ahidname icabı bilkuvve Mekke müşriklerine kendilerinin galebelerine ferahlarına dahi şâmildir.
Beyzâvî'nin işareti veçhile Cenab-ı Hakkın bazı zamanda dostları üzerine düşmanlarını musallat kılmakla dostlarını intibaha davet edip herkese gaalip olduğuna ve bir kimseye ihtiyacı olmadığına işaret için nusretini beyan akibinde Aziz ism-i şerifi ve diğer zamanda dostlarını, düşmanları üzerine musallat kılmakla dostlarına merhamet ettiğine işaret için Rahim ism-i lâtifi varid olmuştur.

وَعۡدَ ٱللهُِ‌ۖ لاً يُخۡلِفُ ٱللهُِ وَعۡدَهُ ۥ وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَ ٱلنَّاسِ لاًيَعۡلَمُونَ (6)

[Rûm'un Fürs üzerine galebesi Allah'ın vaadidir ve bu vaadin vukuu muhakkaktır. Zira; Allah-u Tealâ vaadinde hulfetmez. Çünkü; Allah'ın yalan olarak haber vermesi muhaldir, velâkin nâsın çokları Allah'ın, vaadinde hulf etmeyeceğini bilmezler.] Binaenaleyh; müşrikler gibi vaad-i İlâhiye iman etmezler. Zira; gaflet ve cehaletleriyle beraber inatları her taraflarını ihata ettiğinden vaadin mezâyâsını ve kimin vaadi olduğunu düşünmeksizin tekzib ederler. Halbuki vaad, Allah'ın vaadi olduğunu ve Allah'ın vaadinde hulfetmeyeceğini tefekkür etmiş olsalar tekzib etmezler. Şu halde Allah'ın vaadinde hulf olmadığı ve binaenaleyh; vaad-i İlâhiye itimat lâzım olduğu ve lâkin nâsın ekserisi bu ciheti teemmül edip bilemedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4249
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin vaad-i İlâhiyi bilmediklerini beyandan sonra ilimlerinin hemen dünya umuruna münhasır olduğunu ve insana elzem olan umur-u âhiretten gaafil bulunduklarını beyan etmek üzere :

يَعۡلَمُونَ ظَـٰهِرً۬ا مِّنَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا وَهُمۡ عَنِ ٱلاًخِرَةِ هُمۡ غَـٰفِلُونَ (7)

buyuruyor.
[Kâfirler hayat-ı dünyadan bazı umur-u zahireyi bilirler. Halbuki onlar umur-u âhiretten gaafillerdir.]

Yani; kâfirlerin ilmi umur-u dünyaya ve emr-i maişetlerine münhasırdır. Binaenaleyh; kesb-i ticaret ve bey' ü şiraya dair muâmele-i dünyayı ve ekinin ne zaman ekileceğini, biçileceğini ve saire gibi şeyleri bilirler, bunları bilmekle beraber bunların vesile olacağı umur-u âhiretten gaafillerdir.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile vaad-i İlâhiyi tekzibeden kâfirlerin dünyayı dahi lâyıkıyla bilemediklerine işaret için (ظَـٰهِرً۬ا مِّنَ ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا) varid olmuştur. Çünkü; d ü n y a n ı n z a h i r i ; nimetleriyle telezzüz etmek, oyunlarıyla oynamak ve meydanda olan menâfiiyle intifa' etmektir.
D ü n y a n ı n b â t ı n ı ysa dünya âhiretin mezraası olduğu cihetle dünyayı âhirete vesile ittihaz etmek, ibadet, taat ve a'mâl-i salihayla iştigal etmektir. Kâfirlerin zâhir-i dünya ile iktifa ettiklerini beyan etmek onları zemmetmektir. Çünkü; dünyanın zahiriyle iktifa edenlerin behaimden farkları yoktur. Zira; huzuzat-ı nefsaniyesine müteallik dünya menfaatini behaim de bilir, onu arar, bulur ve intifa' eder. Dünyanın mazarratlarını bilerek ondan ihtiraz etmek, fânî olduğunu anlamak ve dünyada âhirete azık kazanmak dünyanın bâtınî ciheti olduğu Beyzâvî'nin cümle-i beyanatındandır.
Kâfirlerin dünyada bildikleri gaayet az olduğuna işaret için (ظَـٰهِرً۬ا) lâfzı tahkire ve taklile delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Âhiretten gaflet müşriklere münhasır olduğuna işaret için haşra delâlet eden zamir-i fasılla (وَهُمۡ عَنِ ٱلاًخِرَةِ هُمۡ غَـٰفِلُونَ) varid olmuştur. Yani; «Onlar ancak âhiretten gaaf iller» demektir ki, «Gaflet; âhireti münkir olanlara münhasır» demektir. Gerçi âhiret için lâyıkıyla azık hazırlamadıklarından gaafillerse de âhirete iman ettikleri için müminlerin gafletleri hakîkî bir gaflet değildir. Binaenaleyh; âhiretten hakîkî gaflet âhireti inkâr edenlere mahsustur. Zira; onlar âhiret için asla tedarikâtta bulunmazlar.

4250
***

Vâcib Tealâ müşriklerin âhireti inkâr etmelerinin tefekkür etmediklerinden ileri geldiğini beyan etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَتَفَكَّرُواْ فِىٓ أَنفُسِہِم‌ۗ مَّا خَلَقَ ٱللهُِ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضَ وَمَا بَيۡنَہُمَآ إِلاً بِٱلۡحَقِّ وَأَجَلٍ۬ مُّسَمًّ۬ى‌ۗ

buyuruyor.
[O kâfirler âhireti inkâr ederler de tefekkür edip düşünmediler mi? Ve kendilerine herşeyden yakın olan nefislerini ayna mesabesinde tutsalar da düşünselerdi görülmesi mümkün olan herşeyi görürler ve bilirlerdi ki, Allah-u Tealâ semâvâtı ve arzı ve onların arasında olan mahlûkaatı halketmedi, ancak hakka mukaarin ve bir vakt-i muayyene mülâbis olarak halketti.]

وَإِنَّ كَثِيرً۬ا مِّنَ ٱلنَّاسِ بِلِقَآىِٕ رَبِّهِمۡ لَكَـٰفِرُونَ (8)

[Halbuki nâstan çokları Rablerinin cezasına tesadüf edeceklerini elbette inkâr ederler.]

Yani; kâfirler kendi nefislerinde tefekkür edip düşünmediler mi? Halbuki kendi nefisleri mir'ât-ı âlem olduğu cihetle dünyaya ve âhirete müteallik deliller onda mevcut olduğundan tetkik etselerdi Cenab-ı Hakkın iptidaen icada kaadir olduğu gibi öldükten sonra da iadeye kaadir olduğunu, haşr ü neşri ve amellerinin cezasını göreceklerini nefislerinden istidlal ederlerdi. Çünkü; nefislerinde Rablerinin kudret-i kâmile sahibi olduğuna delâlet eder birçok deliller vardır. Meselâ Cenab-ı Hak insanın hayatına hadim olan gıdayı yemek için ağzını, ağzından mideye gidecek yollarını, midede o taamı hazmedecek kuvâlarını, taamın işe yarayanını 4251 bedene sarfedecek ve o işe yaramayan tortusunu taşraya atmak için aletleri ve yolları halkettiğini ve işe yarayanları kana. suya ve nutfeye tefrika memur âletleri düşünselerdi âhireti inkâra cesaret etmezlerdi ve şunu da bilirlerdi ki, Allah-u Tealâ şu görülen gökleri ve yerleri batıl olarak halketmedi. ancak hak olarak halketti ve bir vakt-ı muayyene kadar devam edip o vaktinde nihayet bulmak üzere icadettiğini bilirler ve herkesin ameline göre ceza verileceğine iman ederlerdi. Çünkü; ölüme numune olan uyku ve haşre numune olan uyanmayı hergün nefsinde müşahade eden bir kimsenin haşrı inkâr etmesi ancak düşünmediğinden ileri geldiğinde şüphe yoktur. Binaenaleyh; nâstan çokları kendilerine en yakın olan nefislerinde mevcut olan delâili tetkik etmediklerinden yevm-i kıyameti ve o kıyamette Rablerinin cezasına mülakatlarını inkâr ederek «Dünya bakî âhiret yoktur» derler.
Vâcib Tealâ insanın nefsinin, yerlerin, göklerin ve onların arasında mevcut olan mahlûkaatın bihakkın vahdaniyete ve kıyamete delâlet ettiğine işaret için bunların halkolunması hak üzere olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; hakka mukaarin olunca fesat olmaz ve fesat olmayınca maksada lâyıkıyla delâlet eder ve lâkin bunları yoluyla tetkik edebilmek lâzımdır. Binaenaleyh; bu delâilden lâyıkıyla istidlal edemeyenler Halikı ve âhireti inkâra cür'et etmişlerdir.

***
Vâcib Tealâ insanın nefsinde ve etraf-ı âlemde mevcut delilleri tefekkür etmeyenleri tevbihten sonra geçmiş milletlerden ibret almayanların hallerini takbih etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَسِيرُواْ فِى ٱلاًرۡضِ فَيَنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ‌ۚ ڪَانُوٓاْ أَشَدَّ مِنۡہُمۡ قُوَّةً۬ وَأَثَارُواْ ٱلاًرۡضَ وَعَمَرُوهَآ أَڪۡثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا

buyuruyor.
[Haşrı inkâr edip «Dünya bakîdir» diyenler yeryüzünde seyr ü sefer ederek kendilerinden evvel geçen Âd, Semûd ve Firavun gibi 4252 birtakım milletlerin akıbetlerinin neye müncer olduğuna nazarı ibretle bakmadılar mı, onların haberlerini görmediler mi? Maahaza evvel geçen milletlerin kuvvetleri bunlardan daha ziyade ve şiddetliydi. Binaenaleyh; onlar madenler ve pınarlar çıkarmak, ekin ekmek ve sair suretlerle intifa' etmek için toprağın altını üstüne çevirdiler ve yeryüzünü onlar Mekke ahalisinden daha ziyade imar ettiler. Zira; bağlar, bahçeler, saraylar ve köşkler yaptılar.]

وَجَآءَتۡهُمۡ رُسُلُهُم بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ‌ۖ

[Ve evvel geçen milletlere resûlleri mucizelerle geldiler, hak' ka davet ettiler ve onlar imandan i'raz ettiler.]

فَمَا كَانَ ٱللهُِ لِيَظۡلِمَهُمۡ وَلَـٰكِن كَانُوٓاْ أَنفُسَہُمۡ يَظۡلِمُونَ (9)

[Binaenaleyh; onları ihlâk etmekle Allah-u Tealâ onlara zulmetmedi ve lâkin iman etmemekle onlar kendi nefislerine zulmettiler.]

Yani; insanlara lâzım olan vezaiften birisi emsalinden ibret almaktır. Mekke müşrikleri gibi emsallerinden ve onların harabelerini daima gördükleri halde o harabelerden ibret almayanları tevbih etmek suretiyle Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Onlar yeryüzünde seyrüsefer edip de kendilerinden evvel geçenlerin akıbetleri helake müncer olduğunu görmediler mi? Halbuki onların âsâr-ı inkırazlarını gördüler, bildiler ve lâkin nazar-ı ibretle nazar etmediklerinden behâim gibi ibretten mahrum oldular. Maahaza onların harabelerini gördükleri milletlerin Mekke ahalisinden kuvvetleri daha şiddetli ve servetleri daha çoktu. Binaenaleyh; cnlar yeryüzünü deldiler, madenler çıkardılar, nehirler yardılar, arazileri suladılar, bağlar, bahçeler meydana getirdiler ve arzdan her nevi mümkün olan menfaatlarla intifa' ettiler. Mekkelilerde ise bu kuvvetlerden hiç birisi yoktur. Onlar yeryüzünü bunlardan daha çok imar ettikleri halde helak olup gidince bunların helak olacakları evleviyetle sabittir. Şu halde müşriklerin ve bilhassa âhireti inkâr eden bilûmum insanların evvel geçenlerden ibret almaları lâzımdır. Zira; evvel geçenler sû-u akideleri ve zulm ü tuğyanları sebebiyle gazab-ı İlâhiye mazhar oldukları gibi bunların da mazhar olacakları şüphesizdir. Halbuki onları ıslah ve tarik-ı hakka irş'ad için onlara mucizelerle resûlleri geldi. Onlar resûllerinin davetlerine icabet etmediklerinden azab-ı dünya ile muâhaze olundular ve beldelerinin altı üstüne çevrildi, onları ihlâk ve beldelerini tahrib etmekle Allah-u Tealâ onlara zulmeder olmadı ve lâkin onlar envâ'ı fesadı irtikâp ve zuafaya zulm ü taaddiyi reva görmekle nefislerine zulmeder olduklarından helake müstehak olmuşlardı. Binaenaleyh; haklarında intikaam-ı İlâhi zuhûr etmiştir.
4253
Bu âyet-i celilede insanın istinad edeceği şeylerin cümlesi ümem-i salifede mevcut olduğuna delâlet vardır. Çünkü Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan; üç şeye itimad eder :
B i r i n c i s i ; insanın kendinde ve etbâ' u a'vanında olan kuvve-i cismiyedir. Zira; insanın herşeye mübaşereti kuvve-i cismiyeyle hasıl olur.
Ümem-i salifenin kuvve-i cismiyeleri mükemmel olduğu (وڪَانُوٓاْ أَشَدَّ مِنۡہُمۡ قُوَّةً۬) nazm-ı celiliyle beyan buyurulmuştur.
İ k i n c i s i ; kuvve-i maliyedir. Çünkü; kuvve-i maliye bütün teşebbüsatı teshil eder ve ümem-i salifenin kuvve-i maliyeleri tamam olduğu
(وَأَثَارُواْ ٱلاًرۡضَ) cümle-i lâtifesiyle beyan olunmuştur.
Ü ç ü n c ü s ü ; kuvve-i zahriye ki, cesim kaleler ve büyük ebniyelerdir. Ümem-i salifede bu gibi kuvvetüzzahrın mükemmel olduğuna (وَعَمَرُوهَآ أَڪۡثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا) lâfz-ı şerifiyle işaret olunmuştur. Şu halde bu kadar kuvvet ve kudret ümem-i salifenin helaklerine mani olamayınca Mekke ahalisinin helakine mani olacak birşey yoktur. Ancak resûllerinin davetlerine icabetle tâib ü müstağfir olurlarsa gazab-ı İlâhiden kurtulabilirler.
Bu âyette Beyzâvî'nin beyanı veçhile Mekke ahalisini tehekküm vardır. Zira; Mekke ahalisinin nimetlerinin azlığıyla beraber emr-i taayyüşleri daima taşraya ihtiyaçla hasıl olduğu halde servetlerine mağrur olmaları gülünç birşey olup iftihar etmelerine değmez. Çünkü; Mekke-i Mükerreme vadisi dünyaca ziraat ve felâhat gibi esbab-ı servet ve imarete elverişli olmadığından havayic-i beşeriyeyi o vadi-i mübarekten istihraç mümkün olmadığı ve beşerin muhtaç olduğu herşey daima taşradan geldiği cihetle Kureyş'in iftihar edecek dünya metâ'ma müteallik birşeyleri bulunmadığı halde hariçten gelen nimetlere mağrur olmaları hamakattan başka birşey değildir. Amma Mekke'nin indallah muhterem bir mahal ve mukaddes bir toprak olması umur-u diyanetten olup Mekke ahalisi onu mu'tekid olmadıklarından o arz-ı mukaddesin maneviyatından da hiç müstefid olmadıkları cihetle müşrikler için Mekke vadisi menfaat-ı dünyadan hâlî bir kuru dere denilmeye sezadır.

4254
***
Vâcib Tealâ geçmiş milletlerden ibret almayanları tevbih ettikten sonra onların âkibet-i hallerini beyan zımnında :

ثُمَّ كَانَ عَـٰقِبَةَ ٱلَّذِينَ أَسَـٰٓـُٔواْ ٱلسُّوٓأَىٰٓ أَن ڪَذَّبُواْ بِـَٔايَـٰتِ ٱللهُِ وَكَانُواْ بِہَا يَسۡتَهۡزِءُونَ (10)

buyuruyor.
[Müşrikler gaflette, Rablerine ma'siyette, resûllerini tekzipte ve Allah'ın halis kullarına zulm ü taaddi ve envâ-ı ezayı reva görmekte ısrar etlikten sonra Allah'a, resûllerine ve iman eden mümin kullarına kötülük edenlerin akıbetleri ebedî azaptır, bu azabın sebebi Allah'ın âyetlerini tekzip ve o âyetleri istihza etmeleridir.]

Çünkü; kötülüğü kendilerine âdet edenlerin akıbetleri kötülüktür. Zira; seyyienin cezası seyyiedir.
(سوآ ى) ; (اسوأ) lâfzının cemidir. (اسوأ) lâfzı; ziyade çirkin manâsınadır. Ziyade çirkin olan şey de Cehennem'dir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [ Allah'a küfrü ve resûlüne tekzibi ve müminlere zulm ü tuğyanı âdet ettikten sonra şol kimseler ki, onlar bu gibi kötülükleri irtikâb ettiler. Onların akıbetleri en ziyade çirkin olan Cehennem'dir, Cehennem'e girmelerine sebep de onlar Allah'ın âyetlerini tekziple beraber o âyetleri istihza etmeleri.] demektir.
Hulâsa; âlemde mevcut mahlûkaata nazar-ı ibretle 4255 bakmayanrın mezmum oldukları ve geçmişlerden ibret almayanların âkibetleri helak olduğu ve bu helak taraf-ı İlâhiden onlara zulüm olmayıp belki onların kendi nefislerine zulümleri sebebiyle helake müstehak oldukları, ma'siyet gibi kötülükleri irtikâb edenlerin akıbetleri en çirkin olan Cehennem olduğu ve Cehennem'e girmelerine sebep; sair günahlarıyla beraber Allah'ın âyetlerini tekzip ve istihza etmeleri olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Cehennem'e girmek, kabirden kalkıp dünyadan âhirete gitmekle olacağına binaen haşrı beyan etmek üzere :

ٱللهُِ يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ۥ ثُمَّ إِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (11)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ iptidaen mahlûkaatı icadeder. Dünyanın inkırazından sonra insanlara hayat vermekle iade eder ve hal-i aslileri üzere avdet ederler, iade olup suâl, hesap gördükten sonra ancak Allah'ın huzur-u manevisine irca' olunursunuz.] Binaenaleyh; halinizi ve amelinizi ıslaha çalışmalısınız ki her ayıptan salim olarak huzur-u Bârî'ye gelesiniz.

***
Vâcib Tealâ insanların ba'delvefat iade olunacaklarını beyandan sonra günahkâr kulların hallerini beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يُبۡلِسُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ (12)

buyuruyor.
[Kıyamet kaaim olduğu günde günahkâr olanlar rahmet-i İlâhiyeden ümitlerini keserler, mütchayyir ve me'yus olarak sükûta mülâzim olurlar.]

وَلَمۡ يَكُن لَّهُم مِّن شُرَكَآٮِٕهِمۡ شُفَعَـٰٓؤُاْ

[Halbuki onların Cenab-ı Hak şerik olduklarını itikaad ettikleri nıa'budkırından hiçbirisi onlara şefaat eder olmadı.]

وَڪَانُواْ بِشُرَكَآٮِٕهِمۡ ڪَـٰفِرِينَ (13)

[Ve o günde şefaat edecek itikaadında bulundukları şerikleri şefaat etmeyince o şeriklere onlar küfrederler.] Zira; bekledikleri faydayı göremeyince o putlara söğmek ve küfretmekle teşeffi-i sadretmek isterler. Çünkü; dünyada onlar sebebiyle dalâleti irtikâb edip onların kulu kurbanı oldukları putlar âhirette şefaat edecekleri ümidine mebni olduğundan şefaat edemediklerini görünce onları red ve inkâr etmekten başka çareleri olmaz.
Hulâsa; kıyamet kaaim olduğu günde günahkârların rahmet-i İlâhiyeden naümid olacakları ve dünyada ibadet ettikleri şeriklerinden asla şefaat eden olmayacağı ve onların şeriklerine küfredecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ yevm-i kıyamette mücrimlerin azabı görünce rahmetten kat'ı ümid edeceklerini beyandan sonra kıyamet kaaim olunca insanların birbirlerinden ayrılacaklarını beyan etmek üzere:

وَيَومَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ يَتَفَرَّقُونَ (14)

4257
buyuruyor.
[Kıyamet kaaim olduğu günde mümin, kâfir birbirlerinden ayrılırlar.] Zira; müminin mercii Cennet, kâfirin mercii Cehennemdir. Binaenaleyh; muhasebeleri icra olunca insanlar cemaat cemaat ayrılır. Herkes kendi emsaliyle bir fırka diğeri ayrı bir fırka olur, herkes fevc fevc makamlarına giderler. Çünkü; herkes kendi ameline göre ceza göreceğinden bir amelde iştirak edenlerin cümlesi bir fırka, diğer amelde iştirak edenler diğer bir fırka olarak her fırka makamlarına giderler.
Kıyamet gününün şiddetine işaret için (يَومَ) lâfzı bu âyette tekrar zikrolunmuştur. Çünkü; tehditte şiddete ihtiyacı olan şeyi tekrar zikretmek âdettir. Yani «Kıyamet kaaim olduğu gün ki, işte o günde nâs fırka fırka ayrılır» demektir.

***
Vâcib Tealâ kıyamette insanların fırka fırka ayrılacaklarını beyandan sonra fırkaların yekdiğerinden ne yolda tefrik olunacaklarını beyan etmek üzere :

فَأَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ فَهُمۡ فِى رَوۡضَةٍ۬ يُحۡبَرُونَ (15)

buyuruyor.
[Amma şol kimseler ki, onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler. Binaenaleyh; onlar Cennet'te bahçe içinde ikram olunurlar.]

Yani; dünyada amel-i saliha muvaffak olan müminler Cennet'te gaayet meserretli bahçe içinde mesrur kılınırlar.
Ehl-i Cennet'in ikram olunacakları bahçeler gaayet ferahfeza ve meserreti icabeder herşey mevcut olduğuna işaret için (رَوۡضَةٍ۬) lâfzı ta'zîme ve teksire delâlet eden tenvinle varid olmuştur.
(يُحۡبَرُونَ) , (يكرمون) manâsınadır. Yani «İkram olunurlar» demektir. Çünkü; Taberî'de beyan olunduğu veçhile a h b e r e ; sürür ve gıptadır. Yani «Ehl-i Cennet bahçelerde bir ikramla ikram olunurlar ki, o ikram onların sürurlarını ve başkalarının gıptalarını mucip olur. Çünkü; envâ'-ı nimetlerle mütena'imler ve güzel manzaralara nazar ederler» demektir.
Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bazıları bu âyette ehl-i 4258 Cennet'in ikramlarını sima' ile tefsir etmişlerdir. Çünkü Cennet'te herkesin telezzüz edeceği neğamât ve sadalar mevcuttur ve herkes istediği veçhile telezzüz eder. Hatta bazı ağaçların dallarını ve yapraklarını rüzgâr tahrik ettikçe herbiri bir gûnâ avaz ve sada verip ehl-i Cennet'in onunla telezzüz edecekleri (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden mervidir.

وَأَمَّا ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ وَكَذَّبُواْ بِـَٔايَـٰتِنَا وَلِقَآىِٕ ٱلاًخِرَةِ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ فِى ٱلۡعَذَابِ مُحۡضَرُونَ (16)

[Amma şol kimseler ki, onlar Allah'a ve Resûlüne küfrettiler, bizim âyetlerimizi ve âhirete mülakatlarını tekzibettiler. İşte onlar azab-ı Cehennem'de daima hazır bulunurlar.] Zira; küfürlerinin cezası ancak Cehennem'dir. Binaenaleyh; onlardan azap ebeden kaybolmaz.

Bu âyette kâfirin yalnız küfrü Cehennem'de azabına kâfi olduğuna işaret için küfrünü zikirle iktifa olunmuş, diğer seyyiatını zikre hacet görülmemiştir. Ayetleri tekzip ve âhireti inkâr küfürde dahilse de tekzip cinayetlerin pek büyüğü olduğundan şanına ihtimam için ayrıca zikrolunmuştur.
Hulâsa; imanla amel-i saliha muvaffak olanların Cennet'te ikram olunacakları ve kâfirlerin Cehennem'de azab-ı daimle muazzep olacakları ve bu vesileyle müminlerin kâfirlerden ayrılacakları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ âlemin icadını beyanla; kudret-i kâmilesini ve yevm-i kıyameti beyanla; intihâ-yı emirde kuvvet-i kaahiresini beyandan sonra cemi-i nekaaisten münezzeh olduğunu beyan etmek üzere :

فَسُبۡحَـٰنَ ٱللهُِ حِينَ تُمۡسُونَ وَحِينَ تُصۡبِحُونَ (17)

4259
buyuruyor.
[Akşama ve sabaha dahil olduğunuzda Allah-u Tealâ'yı cemi-i nekaaisten tenzih edin.]

وَلَهُ ٱلۡحَمۡدُ فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ

[Yerde ve göklerde hamd ü sena ancak Cenab-ı Hakka mahsustur. Allah'ın gayrı bihakkın hamde müstehak bir kimse yoktur.]

وَعَشِيًّ۬ا وَحِينَ تُظۡهِرُونَ (18)

[İkindi ve öğle vakitlerinde tesbih edin, namaz kılın. Vaktinizi boşa geçirmeyin.]

Yani; Allah'ın kudretini ve azametini bilince akşama dahil olduğunuzda akşam namazını ve sabaha dahil olduğunuzda sabah namazını eda ve tesbih etmekle Vâcib Tealâ'yı nekaaisten tenzih edin. Çünkü; semâvat ve arzda ehl-i sema ve ehl-i arzın ibadet ve taatları ve hamd ü senaları Allah-u Tealâ'ya mahsustur. Semâvât ve arzda Allah'ın gayrı hamde müstehak hiçbir kimse yoktur ve ikindi vaktinde ikindi, öğle vaktine dahil olduğunuzda öğle namazını eda ile nekaaisten tenzih ve Rabbinize hamd ü sena edin ki, Allah'ın verdiği nimetlerin şükrünü eda etmiş olasınız.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet zahirde ihbar ise de hakikatta emirdir. Binaenaleyh; «Sabah ve akşam vakitlerinde Cenab-ı Hakkı nekaaisten tenzih edin» demektir. Sabah ve akşam vakitlerinde kudret-i İlâhiye ve azamet-i subhâniyenin sair vakitlerden daha ziyade zuhûr ettiği cihetle tesbihle emr-i İlâhi bu vakitlere tahsis olunmuştur, ikindiyle öğle vakitlerinde nimet-i İlâhiyenin teceddüdü çok olduğundan hamdetmek yani nimete şükreylemek hususunda bu iki vakit zikrolunmuştur.
Taberî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (İbn-i Abbas) Hazretlerinin «Kur'an'da beş vakit namazı bulur musun?» denildiğinde bu âyeti okuyup «(حِينَ تُمۡسُونَ) akşam ve yatsı namazları, (وَحِينَ تُصۡبِحُونَ) sabah namazı, (وَعَشِيًّ۬ا) ikindi, (وَحِينَ تُظۡهِرُونَ) öğle namazıdır» demekle cevap verdiği mervidir. Hâzin'de beyan olunduğu veçhile tesbihin şu beş vakte tahsis olunması Allah'ın kullarına lûtf u ihsanıdır. Zira; amelin efdali devamlı olanıdır. İnsan ise cemi-i evkaatını tesbihe sarfa muktedir değildir. Çünkü; insan taayyüş edeceği me'kûlât ve meşrubatını ve sair ihtiyacını kisbe mecbur olup bunları kisb ise vakte muhtaç olduğundan bir insanın cemi-i evkaatını ibadete sarfetmesi mümkün olamayacağına binaen ibadete evkatın bazısı tahsis edilmiş ve binaenaleyh; beş vakti eda eden kimsenin cemi-i evkaatını ibadetle geçirmiş gibi olacağına dahi işaret olunmuştur. Zira; yirmi dört saatte farz olan namaz on yedi rekâttır.
Her rekâtı bir saat tesbih makaamında olduğu cihetle tesbihten hâlî yedi saat kalır. O yedi saat da uykuya mahsup olup uykuda olan kimse hakkında kalem sâkit olduğundan keenne her saat tesbih etmiş gibidir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın evvelâ icada, saniyen iadeye ve kullarını muhasebeye kaadir olduğunu bilince sabah, akşam, yatsı, öğle, ikindi vakitleri insanın tesbih etmesi vâcib ve beş vakit namazın farz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4260
***
Vâcib Tealâ tesbihin lüzumunu beyandan sonra tesbihe istihkaakinı beyan etmek üzere :

يُخۡرِجُ ٱلۡحَىَّ مِنَ ٱلۡمَيِّتِ وَيُخۡرِجُ ٱلۡمَيِّتَ مِنَ ٱلۡحَىِّ وَيُحۡىِ ٱلاًرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِہَا‌ۚ وَكَذَٲلِكَ تُخۡرَجُونَ (19)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ diriyi ölüden ve ölüyü diriden çıkarır ve ölüye müşabih bir surette koruduktan sonra arzı ihya eder, yeşertir ve ölüden diriyi çıkardığı gibi sizi kabrinizden ihya eder. Şu halde kurumuş otların topraktan çıktığı gibi sizler de kabrinizden çıkarsınız.]

Yani; Cenab-ı Hak diri olan insanı ölü olan nutfeden ve ölü olan nutfeyi diri olan insandan çıkarır ve yeryüzünü koruyup ölmüş ceset menzilinde olduktan sonra bahar günlerinde yağmurlarla otlar ve ekinler bitirmekle ihya eder ve nasıl ki, bu dünyada 4261 ölmüşlerden dirileri ihya ederse yevm-i kıyamette sizi de kabrinizden ihya eder ve siz de otların topraktan ihraç olunduğu gibi ihraç olunursunuz. Şu halde öldükten sonra tekrar dirileceğinizde şüphe etmemeniz lâzımdır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak beş vakitte tesbihe müstehaktır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile h a y y ile murad; mümin ve m e y y i t le murad; kâfir olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allah-u Tealâ kâfirden mümini ve müminden kâfiri ihraç eder.] demektir. Yani; «Pederi kâfir, oğlu mümin ve oğlu kâfir, pederi mümin olur». Buna misal olarak hariçte binlerce kimseler görülmektedir. Şu zamanda birçok sulehadan nice dinsizler doğmaktadır. Bu âyet; Vâcib Tealâ'nın tesbihe istihkaakına delildir ve takriri şöyledir : «Allah-u Tealâ beş vakitte tesbihe müstehaktır. Zira; Allah-u Tealâ diriyi ölüden çıkarır. Her kimse ki, diriyi ölüden çıkara, tesbihe müstehaktır. Allah-u Tealâ tesbihe müstehaktır». Kezalik ölüyü diriden çıkarmakta ve öldükten sonra arzı ihyada takrir bu minval üzeredir. Çünkü; onlar da ayrı ayrı delillerdir.

4262
***
Vâcib Tealâ ölüden diriyi ve diriden ölüyü ihraç ettiğini beyanla tesbihe istihkaakını ve hamdin kendine mahsus olduğunu beyandan sonra kudret-i kaahiresine delâlet eden bazı delillerini beyan etmek üzere :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِۦۤ أَنۡ خَلَقَكُم مِّن تُرَابٍ۬ ثُمَّ إِذَآ أَنتُم بَشَرٌ۬ تَنتَشِرُونَ (20)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'nın vahdaniyetine ve kudret-i kaahiresine delâlet eden alâmat cümlesindendir. Sizi topraktan halkedip sonra sizin derhal insan olarak yeryüzüne dağılmanız.]

Yani; Allah-u Tealâ'nın sizin vefatınızdan sonra ihya etmeye kaadir olduğuna delâlet eden delâil ve alâmât cümlesindendir. Sizin aslınız olan Âdem'i topraktan halketmesi yalnız Âdem'le iktifa etmeyip Âdem'i ve haremi Havva'yı halkettikten sonra nagehânî onun zürriyetinden siz bir halden hal-i uhraya nakille beşer olarak çoğaldınız ve yeryüzüne dağıldınız, sizin suretlerinizi güzel olarak icadetti ve sizi bu minval üzere halkedip yeryüzüne dağıtan ye şu suret üzere halketmeye kaadir olan Allah-u Tealâ öldükten sonra sizi ihya etmeye dahi kaadirdir. Çünkü Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanı topraktan ahsen-i suret üzere halketmesi; Allah'ın kudretine delâlet eden delillerin pek büyüğüdür. Zira; toprağın şanı kuru, karanlık, soğuk ve ağır olmaktır. İnsan ise bunun tamamen zıddına rutubetli, nûrlu, hararetli ve hafiftir. Şu halde kurudan yaşı, karanlıktan nûru, soğuktan sıcağı ve sıkletten hafifi halketmek elbette kudret-i kâmileye açıktan delâlet eder. Kezalik hareket eden insanı sükûnet üzere olan topraktan halketmek kudret-i kaahireye delâlet eden delâil cümlesindendir.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile insanın esası suyla topraktan halkolunduğu cihetle bazı âyette sudan ve diğerinde topraktan halkettiğini zikretmek ecza-yı mühimmini zikretmektir, âyetler beyninde de münafat yoktur. Binaenaleyh; bu iki cüz'-ü mühimmini zikretmek başka eczası olmamasını icabetmez ki, hukemanın insan anasır-ı erbaadan yani su, toprak, ateşve havadan mürekkeptir dedikleri sözleri âyete muhalif olsun. İnsanın esası suyla topraktır. Havayla ateş bu iki cüzü pişirmek ve yekdiğerine imtizaç ettirmek için sonradan arız olduğu cihetle Kur'an'da insanın havayla ateşten halkolunduğu zikrolunmamış ve eczâ-yı asliye olan toprakla suyu zikirle iktifa olunmuştur, insanın anasır-ı erbaadan halkolunmasında kudretin eseri daha ziyade görülür. Çünkü yekdiğerine zıd olan dört şeyden bir vücut meydana getirip onların tabiatları başka başka olduğu halde cümlesini bir mizaca tâbi kılmak vehatta su ile ateşi birbirine raptetmek Allah'ın kudretinin kemâline pek büyük delil olduğunda kimsenin şüphe etmemesi lâzım gelir.

4263
***
Vâcib Tealâ kudretine delâlet eden insanın topraktan halkolunmasını beyandan sonra nev'-i insanın bekaasına hadim olan izdivacın faydasını ve kudretine delâlet eden delâil cümlesinden olduğunu beyan etmek üzere :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِۦۤ أَنۡ خَلَقَ لَكُم مِّنۡ أَنفُسِكُمۡ أَزۡوَٲجً۬ا لِّتَسۡكُنُوٓاْ إِلَيۡهَا وَجَعَلَ بَيۡنَڪُم مَّوَدَّةً۬ وَرَحۡمَةً‌ۚ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'nın kudretine delâlet eden delâil cümlesinden dir sizin için kendi cinsinizden zevceler halketmesi. Zira; siz o zev çelerle ülfet ve ünsiyet edesiniz ve kalbinizin onlara meyletme siyle sükûnet bulaşınız, erkek ve kadın sizin beyninizde muhab bet ve yekdiğerinize şefkat ve merhamet halketmesi de kudretul laha delâlet eder delâil cümlesindendir.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لايَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَتَفَكَّرُونَ (21)

[İşte şu kendi cinsinizden zevceler ve o zevcelerle beyninizde ülfet halketmesinde tefekkür edip düşünen kavim için vahdaniyete ve kudret-i kâmileye delâlet eder deliller vardır.]

Yani; ey insanlar ! Sizin ülfet ve ünsiyet ederek aranızda çocuk meydana getirmekle nev'inizin ilâyevmilkıyam bekaasını te'min ve âlemin i'marını ikmâl ve maişetinizi tanzim için sizin kendi cinsinizden menfaatınıza hizmet eder zevceler halketmesi; Cenab-ı Hakkın kudret-i kâmilesine delâlet eder alâmât cümlesindendir. Çünkü kendi cinsinizden zevcelerle, ülfet yekdiğerinize rapta ve birbirinize meyi ü muhabbete sebep olduğu gibi Allah-u Tealâ zevçle zevce arasında şefkat ve merhamet halketti ki, aile teşkilâtı kolay olsun ve birbirlerini âfât ve beliyâttan esirgesinler, emr-i taayyüşte birbirine muavenetle maişet hususunda müzayaka çekmesinler. İnsanların zevceleri kendi cinslerinden olması lûtf-u İlâhidir. Zira; kendi cinsinden olmak; muhabbete vesiledir. Eğer cinsinin başkasından olmuş olsaydı ülfet ve muhabbet şöyle dursun beyinlerinde nefret ve mübayenet olur ve âlemde intizam olmazdı. Amma kendi cinsinden olunca aralarında evvelden bir karabet ve ülfet olmadığı halde az bir zaman mülakatla Allah-u Tealâ'nın zevçle zevce arasında halketmiş olduğu muhabbet sayesinde 4264 birbirlerine annelerinden, babalarından ve kardeşlerinden daha kıymetli olurlar. İşte az bir müddet zarfında izdivaç sebebiyle bu kadar muhabbeti halketmek; Allah'ın azametine ve kudretine pek büyük bir delildir. Bunların cümlesinde erbab-ı tefekkür için kudretullah'a delâlet eden deliller vardır. Zira; dünyanın kıvamı nev'-i insanın bekaasıyla, nev'-i insanın bekaası nesil meydana getirmekle, neslin meydana gelmesi tezevvüçle, tezevvüç ise muhabbetle olduğu gibi tezevvücün bekaası da zevçle zevce beyninde atufet, merhamet ve hüsn-ü imtizaca bağlıdır. Şu halde kıvam-ı âlem; zevçle zevce beyninde Vâcib Tealâ’nın halkettiği muhabbete merbut olduğundan âlemin ma'mur olup vakt-i merhununa kadar devamı, nev'-i insanın bekaası, âlemin intizamının üssülesası ve mihver-i lâyıkmda cereyanı zevçle zevce beyninde olan muhabbet ve hüsn-ü imtizaçtır. Yoksa insanların hayvanat-ı saire gibi irtibatsız şurada burada buluşmasıyla âlemde intizam ve rahat olmayacağı gibi nev'-i insanda bekaa da olmaz. Çünkü; meydana gelen çocuğun babası kimdir ve onun meşakkatini kim tekeffül edecek? Zira; erkekle kadın arasında irtibat olmayınca çocuğun babası ma'lûm olmaz ki, meşakkatini tekeffül eden bulunsun. İnsan ise hayvanat-ı saire gibi keyfemettefak yetişir bir mahlûk olmadığından birçok terbiye ve meşakkata muhtaçtır. Binaenaleyh; insanları hayvanat-ı saireye kıyasla aradaki irtibatı kaldırmaya çalışanlar hiss-i insanîden tecerrüd etmiş ve hikmet-i İlâhiye hilâfına birtakım vahşiyane hareketle kendilerini yormaktan ve âkibet hâib ü hâsir olmaktan başka birşey kazanmazlar. Evet ! Az bir zaman için kendi fikirlerinde bazı kimseler de bulabilirlerse de buz üzerine temel koymak kabilinden seriüzzevaldir.
Taife-i nisvanın erkeklerin menfaati için halkolunduğuna işaret için Vâcib Tealâ menfaata delâlet eden (لام) lafzıyla (لكم) buyurmuştur. İnsanın kendi cinsiyle ülfet sükûnete sebep olup ıztırab-ı kalpten vareste olduğu cihetle Cenab-ı Hak (لتألفوا) makamında (لتسكنوا) buyurmuştur. Yani «Allah-u Tealâ zevcelerinizi kendi cinsinizden halketti ki, kalbiniz rahat olmakla sükûnet bulup ıztırab-ı kalpten kurtulasınız» demektir.
Zevçle zevce beyninde olan muhabbet ve irtibatta kudretullaha delâlet eder birçok delil olduğuna işaret için (آيات) lâfzındaki âyât cemi' suretiyle varid olduğu Ebussuud Efendi nin cümle-i beyanatındandır.

4265
***
Vâcib Tealâ kudret-i İlâhiyeye delâlet eder delâil-i etıfüsiyeyi beyandan sonra insanın nefsinden hariç olan delillerden bazılarım beyan etmek üzere :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِۦ خَلۡقُ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ وَٱخۡتِلَـٰفُ أَلۡسِنَتِڪُمۡ وَأَلۡوَٲنِكُمۡ‌ۚ ‌

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ’nın kudretine delâlet eden alâmetler cümlesindendir gökleri ve yeri halketmesi. Ve sizin lisanlarınızın ve renklerinizin muhtelif olması.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لايَـٰتٍ۬ لِّلۡعَـٰلِمِينَ (22)

[İşte şu hilkatta ve ihtilâfta erbab-ı ilim için kudretullaha delâlet eder alâmetler vardır.]

Yani; gökleri ve göklerde olan yıldızların birbirine ziyalarının muhalefetiyle beraber Allah'ın halketmesinde ve arzı bu kadar cesametiyle, dağları, dereleri, büyük nehirleri, denizleri, meyveli ve meyvesiz envâ'-ı eşcarı, maâdini, hayvanatı ve bilhassa mir'ât-ı âlem olan insanı hâvî olarak halketmesinde, lisan ve renklerinizin ihtilâfında kudretullaha delâlet eder alâmetler vardır. Çünkü; bir kavmin lisanı diğerine muhalif olduğu gibi bir şahsın sadası dahi diğerine muhalif olmakta ve insanların herbirinin rengi diğerine muhalif olmakta kudret-i kâmileye delâlet eder binlerce deliller vardır. Zira; şu görülen âlem-i ulvînin intizamı, âlem-i süflî olan arzın bedayi üzerine müştemil olmasıyla beraber insanların lisan ve renklerinin birbirine muhalif olmasında dünyayı ve âhireti düşünen ve hidayete muvaffak olan erbab-ı dirayet, fetanet ve ilm ü irfan sahipleri için kudret-i İlâhiyeye delâlet eden alâmetler vardır. 4266
Hulâsa; semâvât ve arzın birtakım acaip üzere halkolunmasında ve insanların lisanlarının ve renklerinin muhtelif surette zuhûrunda Cenab-ı Hakkın fâil-i muhtar ve vâhid-i hakîkî olduğunda erbab-ı ilim için delâlet eder deliller bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ insanın levazımatından olan lisanlarının ve renklerinin muhtelif olması kudret-i kaahireye delâlet ettiğini beyandan soma insanın lâzım-ı gayr-ı müfarikından olan uykuyla erzakı kisbin kudretullaha delâletini beyan zımnında :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِۦ مَنَامُكُم بِٱلَّيۡلِ وَٱلنَّہَارِ وَٱبۡتِغَآؤُكُم مِّن فَضۡلِهِۦۤ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لايَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَسۡمَعُونَ (23)

buyuruyor.
[Gecede, gündüzde sizin uykunuz ve bu iki zamanda sizin fazl-ı İlâhiden rızkınızı islemeniz Allah'ın kudretine delâlet eder alâmât cümlesindendir. Zira; gerek uykuda ve gerek maişeti talepte işitmek şanından olan kavmiçin birçok alâmetler vardır.]

Yani; Vâcib Tealâ'nın emvatı ihyaya kaadir olduğuna delâlet eder alâmetler cümlesindendir ki: gece ve gündüzde bedeninizin rahatı için uyku uyumanız. Zira; kuvâ-yı tabiiye ve nefsaniyenin istirahatı uykuyla olduğu cihetle umur-u dünya ve umur-u âhiret cümlesini tanzim, uykunun muâvenetiyledir. Binaenaleyh; insan için uyku kudrete delâlet eden lûtf-u İlâhi cümlesindendir. Zira; uyku olmasa beden rahat edemeyeceği cihetle bütün işler de muattal kalacağından uyku dünyanın imarına hadim bir ihsan-ı İlâhidir. Kezaiik gecede ve gündüzde insanın maişetini talebetmesinde kemâl-i inkıyadla emr-i İlâhiyi işiten ve dinleyenler için kudretullaha delâlet eden alâmetler vardır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhiie uykuyu ve rızkı talep; geceyle gündüzün her ikisinde olmak muhtemel olduğu gibi âyette uyku 4267 geceye ve maişeti talep de gündüze masruf olmak ihtimali de vardır. Lâkin leyi ü neharın her ikisi de bir arada zikrolundu ki her iki zamanın, iktizasına göre hem uykuya hem de kesb-i maişete salâhiyetlerine işaret olunmuştur. Çünkü; ekseriyet itibarıyla uyku geceye ve kesb-i maişet gündüze tahsis olunmuşsa da aksini iltizamda imtina' da yoktur. Zira; bazı kere icab-ı maslahat uykuyu gündüze kesb-i maişeti geceye tahsis edenler de olur. Çünkü; insanların maişetlerinde esbap muhteliftir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın bedeninin istirahatını aramak taleb-i maişet üzerine mukaddem olduğuna işaret için bu âyette uyku maişet talebi üzerine takdim olunmuştur. Zira kesb-i maişet; bedenin kıvamına mevkuftur. Çünkü; beden kıvamını bulmayınca kisible meşgul olmak mümkün olmadığından kıvam-ı bedene hadim olan uykuya ihtimam olunmak lâzımdır.
İnsan rızkını kendi kisbinden bilmeyip Allah'ın fazlından bilmesi lâzım olduğuna işaret için rızkını talep, fazl-ı ilâhiden talebetmesiyle takyid olunmuştur. Çünkü; ahdin rızkı behemehal lûtf-u İlâhidir, yoksa abdin akü ve zekâsının rızkının husulünde tesiri yoktur. Zira; çok âkil ve zeki olan kimselerin hüsn-ü tedbire tevessül ettikleri halde karınlarının aç ve çok ahmak ve gabi kimselerin servet ü saman sahibi olduğu her yerde müşahede olunan şeylerdendir.

***
Vâcib Tealâ insanın araz-ı lâzımından ve araz-ı müfarıkından kudretine delâlet edenlerden bazılarını beyandan sonra semâvât ve arzın arazlarından bazılarını beyan etmek üzere :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِۦ يُرِيڪُمُ ٱلۡبَرۡقَ خَوۡفً۬ا وَطَمَعً۬ا وَيُنَزِّلُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً۬ فَيُحۡىِۦ بِهِ ٱلاًرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِهَآ‌ۚ

buyuruyor.
[Allah'ın kudretine delâlet eden alâmetler cümlesindendir : Sizi minveçhin korkutmak ve minveçhin ümit vermek için 4268 semadan size şimşek göstermesi ve semadan yağmur suyunu inzal edip kurumuş arzı ihya etmesi.]

إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لايَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يَعۡقِلُونَ (24)

[Zira; şu şimşekte ve kuruduktan sonra yağmur suyuyla ölmüş ceset menzilinde olan arzı ihya etmesinde aklı olan kavmiçin Vâcib Tealâ'nın vücuduna, vahdaniyetine ve kudret-i kaahire sahibi olduğuna delâlet eder alâmetler vardır.]

Yani; Cenab-ı Hakkın kudretine delâlet eden alâmetlerden birisi de size gökyüzünde havanın gürültüsüyle beraber şimşek parıltısını göstermesidir. Bu şimşekten sizin için saika isabetinden korku olduğu gibi hayırlı yağmur yağıp hasılatın istifade edeceğine dahi ümit vardır. Semadan nazil olan yağmur sularıyla kurumuş ve ölmüş ceset menzilinde olan yeryüzünü ihya etmesi dahi kudretullaha delâlet eden alâmetler cümlesindendir. Zira; bunların cümlesinde aklı olup idrak şanından olan kavmiçin kudrete delâlet eder deliller vardır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bulutlar rahmet suyunu hamil olduğu halde onlardan ateşin çıkması ve sada vermek şanından olmayan yumuşak pamuğa benzeyen bulutlardan sadanın çıkması, dehşetli gürültülerin zuhûr etmesi elbette fâil-i muhtarın vücuduna delâlet eden delâil cümlesindendir. Zira; suyla ateş yekdiğerine zıt iki unsur olduğu halde cism-i vâhid olan bulutta iki zıddı cemetmek elbette kudret-i kaahireye delâlet-i vazıhayla delâlet eder. Çünkü; gerek şimşek, gerek göğün gürültüsü ve gerek saika muttariden her zaman vâki olur şeylerden değildir. Zira; bazan havanın kesif bulutlarla örtülü ve yağmur da yağdığı halde bunlardan hiçbirisi olmaz ve bazan da hepsi mevcut olur ve kezalik bazı beldede olur, diğerinde olmaz. Şu halde bunların cümlesi fâil-i muhtarın ihtiyarıyladır, tabiatın iktizası değildir. Zira; tabiatın iktizası olsa her zaman olurdu veyahut olmazdı.

4269
***
Vâcib Tealâ semâvât ve arzın levazımatından kudretine delâlet eden asarından bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِۦۤ أَن تَقُومَ ٱلسَّمَآءُ وَٱلاًرۡضُ بِأَمۡرِهِۦ‌ۚ

[Allah'ın kudretine delâlet eden alâmât cümlesindendir : Semânın direksiz ve arzın çivisiz emr-i İlâhi ve hikem-i sübhânî ile kaaim olup mevzi-i muayyeninde durmaları.]

ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمۡ دَعۡوَةً۬ مِّنَ ٱلاًرۡضِ إِذَآ أَنتُمۡ تَخۡرُجُونَ (25)

[Siz bu gibi âsâr-ı İlâhiyede kudretinin kemâl-i nüfuzunu tefekkür edip vefatınızdan sonra sizin arzdan kalkmanızı icabeder bir davetle Allah-u Tealâ sizi davet ettiğinde vakit fevtetmeksizin bir de görülür ki kabrinizden çıkarsınız.]

Yani; semâvât ve arzın istinatsız, emr-i İlâhiyle kaaim olmaları ve herbiri mevzi-i muayyeninde tebeddül ve tahavvül etmeksizin devam etmeleri fâil-i muhtarın vücuduna delâlet eden delâil cümlesindendir. Çünkü; semâ ile arzın bulundukları mekânın gayrı bir mekânda bulunmaları mümkün olduğu halde ancak o mekânda bulunup âhar mahalle tecavüz etmemeleri yalnız fâil-i muhtarın onların o mekânda bulunmalarını emretmesiyle ve o noktada sebat etmelerini irade buyurmasıyla olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiatın iktizasıyla olamaz. Zira; onların, bulundukları mekânla diğer mekân beyninde fark olmadığından birinde bulunup diğerinde bulunmaması tercih bilâmüreccahtır. Tercih bilâmüreccah ise batıl olduğundan tabiatın iktizası olarak da batıldır. Zira; batılı müstelzim olan elbette batıl olur. Amma o mekânda bulunmaları fâil-i muhtarın iradesiyle olduğundan tercih bilâmüreccah lâzım gelmez. İşte semavat ve arz vakt-i muayyenine kadar kaaim olup vakt-i muayyenini ikmalden sonra davet-i İlâhiyenin zuhûruyla herkesin vakit fevtetmeksizin kabrinden kalkacağı beyan olunmuştur. Çünkü; davet-i İlâhiyeye icabet etmemek o günde mümkün olmadığından elbette icabet olunur.

4270
***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerin hulâsasını beyan etmek ı^ere :

وَلَهُ ۥمَن فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۖ ڪُلٌّ۬ لَّهُ ۥ قَـٰنِتُونَ (26)

buyuruyor.
[Göklerde ve yerde oian cümle zîruh Allah'ındır, onun mahlûku kullarıdır. Binaenaleyh; onlardan herbirerleri Allah-u Tealâ'ya muti'lerdir.] Zira; Allah'ın emrini kemâîi tevazu'la işitir, dinler ve inkıyat da ederler. Çünkü hepsinde Allah'ın tasarrufu müstakildir, şeriki olmayıp herkesin mercii olduğu cihetle cümlesi itaata mecburdur. Binaenaleyh; vazifeleri Allah'ın emrine inkıyad etmektir. Şu halde vazifesini bilip itaat edenler mükâfatını görür, vazifesine devam etmeyip itaattan imtina' edenlerin de sû-u ceza görecekleri şüphesizdir.

وَهُوَ ٱلَّذِى يَبۡدَؤُاْ ٱلۡخَلۡقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ۥ وَهُوَ أَهۡوَنُ عَلَيۡهِ‌

[Semâvât ve arz kendinin mahlûku olan Allah-u Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki iptidaen halkı icad ve sonra iade eder ve onun üzerine halkı iade etmek iptidaen icattan daha kolaydır.]
Yani; Allah-u Tealâ şol kaadir ü kayyum ki evvelâ mahlûkatı kudretiyle icad ettikten sonra muktezâ-yı kahrı halkı ifna, ba'dehu adaletini icra ve itaat edenleri âsîlerden tefrik etmek için kabirlerinden kaldırmakla iade eder ve onun üzerine iade, ukul-ü beşere nispetle iptidaen icadetmekten daha kolaydır. Çünkü; iade yalnız İsrafil'in bir sadasıyla olduğu cihetle insanların aklı onun daha kolay olduğunu idrak eder.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak üzerine icat ve iade ikisi müsavi olup hiçbirinde güçlük yoktur. Binaenaleyh; bu âyette «İade icattan daha kolay» demek «İnsanların kudretine ve usul-ü cariyelerine nispetle» demektir. Çünkü; iptidaen icat nutfeden mudgaya, mudgadan cenine, ceninden tufuliyete ve sair birtakım tebeddülatla bir halden hal-i uhrâya nakletmek suretiyle birçok 4271 mertebelerden sonra tâmmülaza bir insan olarak zuhûr eder. Amma iade «Çıkın kabrinizden, kalkın ayak üzerine; gelin mahşere» demekten ibaret olan bir sayhayla husul bulduğundan insanlara nispetle iade daha kolay olduğu cihetle bu âyette iadenin kolay olduğu beyan olunmuştur. Zira; zorluk ve kolaylık beşere nispetledir, yoksa Vâcib Tealâ'ya nispetle zor ve kolay olmaz. Binaenaleyh âyette «Ehven» demek; «Beşerin idrakine nazaran» demektir.

***
Vâcib Tealâ icat ve iadeye kaadir olduğunu beyandan sonra kudret-i kâmilesini ispat makamında :

وَلَهُ ٱلۡمَثَلُ ٱلاًعۡلَىٰ فِى ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًرۡضِ‌ۚ وَهُوَ ٱلۡعَزِيزُ ٱلۡحَكِيمُ (27)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'ya cümle mahlûkat muti' ve münkaddır. Zira; Allah-u Tealâ için kudret-i âmme ve hikmet-i tâmme gibi acibüşşan sıfat vardır ve eseri semâvat ve arzda zuhûr etmektedir, Allah-u Tealâ cümleye gaalip ve bilûmum ef'âli hikmeti mutazammındır.]

Binaenaleyh; cümle mahlûkat kudret-i kaahire altında makhurdur, bilûmum zerrât-ı kâinatı ilmi ihata etmiştir, onlar hakkında ef'âli hikmetten hâlî değildir, insanların toprağa karışmış olan eczalarını ve mekânlarını bildiğinden onları cem' ü te'life kaadirdir. Binaenaleyh; kıyamette insanların eczalarını cemetmek veyahut ma'dum olanları iade eylemek suretiyle ihya eder ki herkes amelinin cezasını görsün.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Vâcib Tealâ'nın m e s e l - i a ' l â sıyla murad; kelime-i tevhid olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Buna nazaran Beyzâvî'nin beyanı veçhile mesel-i a'lâ; vahdaniyet sıfatıdır. Şu halde manâ-yı nazım: [Allahü Tealâ ehl-i sema ve ehl-i arz taraflarından semada ve arzda tevhid sıfatıyla tavsif olunmaktadır.] demek olur. Çünkü ehl-i sema ve ehl-i arzın lisanında kelime-i tevhid zikrolunmaktan hâlî değildir.

4272
***
Vâcib Tealâ semâvât ve arzda sıfat-ı ulyâsı zikrolunmakla insanları ihya ve iadeye kaadir olduğunu beyandan sonra bir misâl-i aharla dahî kudretini ispat etmek üzere :

ضَرَبَ لَكُم مَّثَلاً۬ مِّنۡ أَنفُسِكُمۡ‌ۖ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتۡ أَيۡمَـٰنُكُم مِّن شُرَڪَآءَ فِى مَا رَزَقۡنَـٰڪُمۡ فَأَنتُمۡ فِيهِ سَوَآءٌ۬

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ vahdaniyetini sizin kendi nefsinizden bir misalle size beyan eder. Şöyle ki: Sizin mülk-ü yeminle malik olduğunuz köle ve cariyelerinizden bizim size verdiğimiz rızıkta size şerik olan var mı ki siz o rızıkta onlarla müşterek ve müsavi olasınız?]

تَخَافُونَهُمۡ كَخِيفَتِڪُمۡ أَنفُسَكُمۡ

[Siz kendi nefsinizden ve hür olan emsalinizden korktuğunuz gibi onlardan da korkasınız.] Böyle şey olur mu? Yani memlûk malike müsavi olur mu ve sizinle rızıkta müşterek olsalar razı olur musunuz? Elbette kölelerinizin sizinle müşterek olmalarına razı olmazsınız. Şu halde Allah-u Tealâ’nın kullarının ve edna mahlûk olan eşya-yı hasiseden ibaret putların ma'bud olmakta zat-ı ulûhiyete müşterek olmalarına nasıl razı olur ve itikad edersiniz?

ڪَذَٲلِكَ نُفَصِّلُ ٱلاًيَـٰتِ لِقَوۡمٍ۬ يَعۡقِلُونَ (28)

[İşte böylece akıl sahibi olan kavmiçin biz vahdaniyetimize delâlet eden delilleri tafsil ederiz.]

Yani; Allah-u Tealâ lûtuf olarak vahdaniyetini ve şirket kabul etmediğini size bir misalle izah eder ve der ki «Ey insanlar ! Siz âciz ve her zaman zat-ı ulûhiyetime muhtaç olduğunuz halde mülk kuvvetiyle malik olduğunuz köle ve cariyelerinizden bizim size verdiğimiz rızıkta size hiçbir şerik olan var mı ve onların size 4273 şerik olmalarına razı olur musunuz ve onlarla kendinizi müsavi addeder misiniz? Ve sizinle ortak olan şerik ve kardeşinizin rızkınızı taksimlerinden korktuğunuz gibi memlûklerinizin şerik olmasından korkar mısınız? Elbette korkmazsınız. Zira memlûk; efendiye emvalinin hukukunda müsavi olamaz. Binaenaleyh hür olan bir kimse kardeşi veya ortağı gibi diğer hür'ün iştirakinden korktuğu gibi bir efendi kölesinin kendine iştirakinden korkmaz. Şu halde ey müşrikler ! Kendiniz abd-i âciz olduğunuz halde memlûkünüzün iştirakine razı olmuyorsunuz da semâvâtı ve arzı halik olan Allah-u Tealâ'ya mahlûku olan birtakım âcizlerin nasıl müsavi ve şerik olduklarını itikad edersiniz? Sizin köleleriniz de sizin gibi beşer oldukları halde beşerin beşere müsavatına razı olmazsınız da mahlûkun da halika müsavatına nasıl razı olur ve ibadete nasıl müstehak görürsünüz?» İşte şu misaliyle tafsil ettiğimiz gibi kudretimize ve vahdaniyetimize delâlet eden delilleri kullarımıza ve bilhassa akıl sahiplerine tafsil ederiz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu temsilde birkaç cihetten te'kid olduğu gibi ehl-i şirki tekdir de vardır. Çünkü; zat-ı ulûhiyetinde şirketin caiz olmadığını, aczi meydanda olan beşerde şirketin caiz olmadığını beyan eder bir misalle temsil buyurmuştur ki «Müşrikler kemâl-i aciz ve noksanıyla beraber nefsinde memlûkünün şerik ve müsavi olmasına razı olmayınca Allah'ın kullarının Allah'a şerik ve müsavi olmasına nasıl razı oluyorlar ve münasip görüyorlar ve birtakım âciz putları Allah'a nasıl müsavi addederler?» demektir ki bu da şiddetle tevbihi mutazammındır.

4274
***
Vâcib Tealâ memlûkün malike müsavi olamayacağını bir misalle beyandan sonra mahlûk olan putları halika ibadette müşterek kılanların itikad-ı batıllarının sebebini beyan etmek üzere :

بَلِ ٱتَّبَعَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓاْ أَهۡوَآءَهُم بِغَيۡرِ عِلۡمٍ۬‌ۖ

buyuruyor.
[Malik memlûke müsavi olmaz, belki şirkle nefsine zulmedenler ilim ve idraksiz hava ve heveslerine ve nefislerinin arzusuna ittibâ' ettiler.]

فَمَن يَہۡدِى مَنۡ أَضَلَّ ٱللهُِ‌ۖ

[Nefsine ittibâ' ve zulmü irtikâpla Allah'ın idlâl ettiği kimseyi kim hidayette kılabilir?]

وَمَا لَهُم مِّن نَّـٰصِرِينَ (29)

[Ve dalâlette olan kimselerin yardımcıları da yoktur.]

Yani; mahlûk halika müsavi olamaz ve lâkin şirkle nefsine zulmeden zalimler delilsiz ve ilimsiz arzu-yu batıllarına ittibâ' ederek yanlış yola gittiler ve hudud-u İlâhiyeden çıktılar. Binaenaleyh; mahlûkun halika şerik olduğunu itikat ve iradelerini dalâlete sarfla Allahü Tealâ onları idlâl etti. Şu halde onlar doğru yola vasıl olamazlar. Zira; Allah'ın idlâl ettiği kimseyi kim hidayette kılabilir? Elbette o zalimleri kimse hidayette kılamaz. Çünkü; iradelerini dalâle sarfla dalâletlerini Allah-u Tealâ halkettiğinden doğru yola vusul onlara müyesser olmaz. Halbuki dalâletleri sebebiyle onları müstehak oldukları azaptan kurtaracak yardımcıları da yoktur. Çünkü; onlar Allah'a ibadeti terkedince Allah da onlardan muavenetini kesmiştir.
Hulâsa; müşriklerin şirki bir delile ve ilme müstenit olmayıp ancak hava ve heveslerine ittibâ'dan ibaret olduğu ve iradesini dalâlete sarfettiği cihetle Allah'ın idlâl ettiği kimseyi hidayette kılacak bir kimsenin bulunmadığı ve bu gibi zalimleri azaptan kurtaracak bir yardımcıları dahî olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4275
***
Vâcib Tealâ vahdaniyetinin delillerini tamamıyla izah ve temsil edip cadde-i tevhitten sapanların doğru yoldan sapmalarının sebebi havalarına ittibâ' olduğunu beyandan sonra vâhid-i hakîkî olan Allah-u Tealâ'nın dinine teveccüh lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

فَأَقِمۡ وَجۡهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفً۬ا‌ۚ

buyuruyor.
[Ma'budun bil hak ferd-i vâhid olunca Habibim ! Cemi-i edyan-ı batılayı terkedip din-i hakka meyleder olduğun halde yüzünü din-i İslama tevcih ve ikame et ve istikamet üzere adaleti icra et.]

فِطۡرَتَ ٱللهُِ ٱلَّتِى فَطَرَ ٱلنَّاسَ عَلَيۡہَا‌ۚ

[Siz Allah'ın hilkatına dikkat ve devam edin ki o hilkat Allah'ın nâsı kendi üzerine halkettiği din-i hak ve din-i İslâm'dır.]

لاً تَبۡدِيلَ لِخَلۡقِ ٱللهُِ‌ۚ

[Zira; Allah'ın halkı için tebdil ve tağyir yoktur.]

َٲلِكَ ٱلدِّينُ ٱلۡقَيِّمُ

[İşte teveccüh lâzım olan din, Rabbin Tealâ'nın sana inzal ettiği din-i mübin; tarik-ı tevhide îsâl eder sağlam ve doğru bir dindir. Binaenaleyh; bu dine teveccühle 'devamınız lâzımdır.]

وَلَـٰكِنَّ أَڪۡثَرَ ٱلنَّاسِ لاً يَعۡلَمُونَ (30)

[Ve lâkin nâsın ekserisi bu dinin hak olduğunu bilmezler.]

Ve bilmedikleri cihetle bu dine temessük etmediklerinden akıbet helak olurlar.
(فطرت الله) Allah'ın dini demektir. Allah-u Tealâ insanı bidayeten din-i hak üzere halkettiğinden insanın fıtrat-ı asliyesi din-i hak ve din-i İslâmdır. Çünkü; aklı kendi başına bırakmış 4276 olan ancak o dini kabul eder. Fakat bir takım mevani' ve şehevat-ı nefsaniye araya girince tarik-ı haktan batıla meyleder ve lâkin bu meyil fıtrat-ı asliye değil belki fıtrat-ı asliye üzerine arızîdir.
Hâzin'in beyanına nazaran Buhârî ve Müslim'in ittifakıyla (Ebu Hüreyre) Hazretleri Resûlullah'ın «Dünyaya hiçbir çocuk doğmaz, ancak fıtrat-ı asliye üzerine doğar» buyurup bu âyeti kıraatla emrettiğini rivayet etmiştir. F ı t r a t la murad; ezelde Hz. Adem'in zahrından zerre misali zürriyetini çıkarıp herbirerlerinden iman edeceklerine dair almış olduğu ahiddir. Zira; dünyaya gelen her sabi o ahdüzere gelir ve o ahid de din-i haktır lâkin bu iman-ı fıtriye itibar yoktur. Ancak muteber olan iman; taraf-ı şer'den emrolunan iman ki abdin kisbiyle hasıl olan imandır. Çünkü indallah makbul olan iman; abdin fiili ve ihtiyarıyla meydana gelen imandır. Binaenaleyh; hiçbir kimse hilkat-ı asliyesiyle me'cur olmaz. Şu halde her insana lâzım olan; fıtrat-ı asliyesi olan imanı takviye etmektir, yoksa onu tebdil ve tağyiı etmek değildir.
Binaenaleyh; (لا تَبديل لخََقََ الله) demek «Allah'ın hilkat-ı asliyesini tebdil sahih ve caiz olmaz» demektir ki «O hilkati tebdil etmek insan için lâyık olmaz» demek olur. Yahut Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile her ne kadar (لا تَبديل) cümlesi lâfızda ihbar ise de manâsı inşa ve nehiydir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım : (الزموافطرتالله ولا تبدلوا) Yani, [Allah'ın fıtratı olan iman-ı ezelîye mülâzimetle imanınızı takviye edin, fıtrat-ı asliye olan tevhidi şirke ve ibadeti ma'siyete tebdil etmeyin.] demektir. Zira fıtrat-ı asliye olan din; din-i müstakimdir. Binaenaleyh; «Onu gayr-ı müstakim olan bir dine tebdil caiz değil» demek olur. Yahut Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (لا تَبديل لخََقََ الله) demek «Allah'ın mahlûku, Allah'ın kullarıdır. Allah'ın kullarını Allah'ın gayrıya kul olmaya tebdil etmek caiz değil» demektir. Binaenaleyh kulların ma'budu; ancak Allah'tır, Allah'ın gayrı ma'bud yoktur. Şu halde herkesin ibadetini Allah'a has kılması lâzım olup bunun tebdili caiz olamaz.

4277
***
Vâcib Tealâ edyan-ı batılayı terk ve din-i fıtrîye teveccühü mirden sonra o dinle ancak rıza-yı Bari'yi kasdetmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

مُنِيبِينَ إِلَيۡهِ وَٱتَّقُوهُ وَأَقِيمُواْ ٱلصَّلَوٰةَ وَلاً تَكُونُواْ مِنَ ٱلۡمُشۡرِڪِينَ (31) مِنَ ٱلَّذِينَ فَرَّقُواْ دِينَهُمۡ وَڪَانُواْ شِيَعً۬ا‌ۖ

buyuruyor.
[Siz Allah'a rücû' eder olduğunuz halde dini ikame ve fıtrat-ı İlâhiyeye mülâzemet etmekle beraber Allah'tan korkun ve muayyen olan vakitlerde namazı ikame ve eda edin ve müşriklerden olmayın, o müşrikler şol kimseler ki onlar usul-ü itikadda dinlerini tefrik ettiler ve onlar ayrı mezhepler ihdasıyla fırka fırka oldular.]

كُلُّ حِزۡبِۭ بِمَا لَدَيۡہِمۡ فَرِحُونَ (32)

[Her fırka ve cemaat kendi mezhebini doğru zannıyla sülük etmiş olduğu meslekiyle felâhlanırlar.]
Yani; siz veçhe-i azimetinizi dini ikameye tevcih edin, fakat bu tevcihiniz kusurlarınıza tevbe ve Cenab-ı Hakka tazarrula dergâhına rücû' eder olduğunuz halde olsun ki ibadetinizde Rabbinizin rızasına teveccüh-ü tamla teveccüh etmiş olasınız ve bu teveccühle beraber bilûmum günahlardan kaçınmakla Allah'tan korkun ve nefsinizi azaptan vikaye ve kalbinizde olan teveccühü ve Allah'ın azabından korkunuzu takviye için zahir azanızla şeraitine riayet ederek beş vakitte farz olan namazı edaya müsarat ve müdavemet edin, din ve mezheplerini tefrik eden müşriklerden olmayın ki onlardan bazıları putlara, bazıları yıldızlara, bazıları da hayvanattan bazılarına ibadetle fırka ve cemaatlar teşkil ettiler, mezhepler ihdas etmekle ayrı ayrı kabileler oldular. Hatta her fırka kendi itikadını doğru zannıyla iftihar eder, ferahlanır.

4278
***
Vâcib Tealâ tevhidini ispat ettikten sonra tevhidi inkâr eden müşriklerin bazı halette tevhidi ikrar ettiklerini beyan etmek üzere :

وَإِذَا مَسَّ ٱلنَّاسَ ضُرٌّ۬ دَعَوۡاْ رَبَّہُم مُّنِيبِينَ إِلَيۡهِ

buyuruyor.
[Nâs’a bir zarar isabet ettiğinde Rablerine rücû' ve iltica ederek duâ eder ve ancak üzerlerinden zararı kaldıracak Rableri olup ondan başka zararı kaldıracak bir kimse olmadığını ikrar ederler.]

ثُمَّ إِذَآ أَذَاقَهُم مِّنۡهُ رَحۡمَةً إِذَا فَرِيقٌ۬ مِّنۡہُم بِرَبِّهِمۡ يُشۡرِكُونَ (33)

[Zararın isabetinden sonra Rableri onlara kendi tarafından lûtf ü ihsanını zarardan kurtarmakla tattırdığında bir de görülür ki onlardan bir fırka Rablerine ibadette şirkederler.]

Yani; nâsa hastalık, kıtlık ve saire gibi bir âfet dokunduğunda Cenab-ı Hakkın birliğini ikrarla dergâh'ına iltica ederek huzur-u kalple Rablerine duâ ederler. Çünkü; şiddet zamanı herkesten ümitlerini keserek o zararın defini ancak Cenab-ı Hak'tan istirham etmek üzere elini dergâhına açarlar ve o belânın üzerlerinden kaldırılması için yalvarırlar. Zira; musibetin izalesine çaresaz olacak imdad-ı İlâhi olduğunu bilirler, ondan, gayrı ma'bud olmadığını ikrar ederler. Şiddet zamanı tazarrudan sonra Allah-u Tealâ onlara kendi tarafından lûtuf olarak şiddeti kaldırmakla rahmetini tattırınca nagehânî onlardan bir fırkanın hemen Rablerine şirkettikleri görülür.
İşte bu hal ekseri insanlarda mevcuttur. Çünkü; insanlar bazı musibetin zevalini başka sebeplerde arar. Fakat hiçbirinden te'sir göremeyince son çaresini Rabbinden arar ve her yerden ümidini keser, fakat Rabbinden ümidini kesmez ve itikad-ı hakka sarılır. Lâkin o şiddet zail olunca bu hallerin cümlesini unutur. Şu kadar ki ehl-i iman Cenab-ı Hakka iltica edip şiddet zail olduktan sonra gerçi halini değiştirir, isyan ve tuğyan ederse de tevhidi şirke tebdil etmez ve Rabbini unutmaz, azaptan korku ve endişe kalbinden çıkmaz. Amma müşriklerin hali bunun aksinedir.
4279Hulâsa; insanların ahvalinde sebat olmayıp şiddet zamanı Rablerine tazarru etmişken o şiddet zail olunca derhal duâyı terkle bazıları sirk ve bazıları isyan ettikleri ve bu minval üzere halleri daima tebeddülata maruz olup bir karar üzere olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

لِيَكۡفُرُواْ بِمَآ ءَاتَيۡنَـٰهُمۡ‌ۚ فَتَمَتَّعُواْ فَسَوۡفَ تَعۡلَمُونَ (34)

[Onlar bizim verdiğimiz nimetlere küfretmek için musibetten halâs olunca şirkederler. Haliniz böyle olunca ey müşrikler ! Verdiğimiz nimetlerle intifa' edin, akıbetinizin ne olacağını siz yakında bilirsiniz.]

Yani; sirkeden fırka bizim lûtfumuzdan verdiğimiz nimetleri inkârla küfretmek için şirkeder. Onlar küfretmek için şirkedince Habibim ! Sen bizim tarafımızdan onlara de ki «Ey münkir-i nimet olan kâfirler ! Nail olduğunuz nimetlerle intifa' edin, yaşayın ve onlarla telezzüz edin. Siz yakında nimeti inkârla şirkinizin akıbetini ve başınıza gelecek vehameti bilir ve azabı görünce kusurunuzu ikrara mecbur olursunuz, fakat fayda etmez». Şu manâ (ليكفروا) da bulunan (لام) bundan evvelki âyetteki (يشركون) lâfzına taallûk ettiğine nazarandır. Amma Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile (ليكفروا) daki (لام) tehdid için lâm-ı emir olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir : [Biz kâfirlere verdiğimiz nimetlere onlar küfretsinler ve nimetlerimizle intifa' eylesinler. Yakında küfürlerinin zararını elbette bilirler ve akıbet azabını görürler.] demektir.

أَمۡ أَنزَلۡنَا عَلَيۡهِمۡ سُلۡطَـٰنً۬ا فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُواْ بِهِۦ يُشۡرِكُونَ (35)

[Yoksa biz onlara bir hüccet veya bir kitap mı inzal ettik de o hüccet veya kitap onların şirkettikleri şeyi târîf ve şirketmelerini onlara emreder, söyler mi?] Böyle ellerinde ihticaca ve itizara salih bir hüccetleri veyahut onlara şirkle emreder bir kitapları var mı? Varsa bunlardan birini meydana koysunlar. Halbuki 4280 bunlardan hiçbirisi de yoktur. Binaenaleyh; şirkleri bir delile müstenit değildir. Âyette (ام) kelimesi (بل) manâsına ve (سُلۡطَـٰنً۬ا) , (ذا سُلۡطَـٰنً۬ا) takdirinde melik manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Belki biz onlar üzerine saltanat sahibi bir melik inzal ettik ki o melik gerek kendi ve gerek yazdığı kitap onların şirkettiklerini ve sair isyanlarını söyler ve bize haber verir ki onların amellerinden bir zerresi cezasız kalmaz. Her cümlesine ceza veririz.] demektir.

***
Vâcib Tealâ nâsın nimetleri inkârla küfrettiklerini ve küfürlerinin vehametini yakında bileceklerini, onların küfrünü emreder bir hüccet olmadığını yahut onlar üzerine bir melik nazil olup onların şirklerini haber verdiğini beyandan sonra nâsın diğer cihetten sebatsızlıklarını beyan etmek üzere :

وَإِذَآ أَذَقۡنَا ٱلنَّاسَ رَحۡمَةً۬ فَرِحُواْ بِہَا‌ۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةُۢ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيہِمۡ إِذَا هُمۡ يَقۡنَطُونَ (36)

buyuruyor.
[Biz nâsa rahmetimizi tattırdığımızda onlar o nimete ferah eder, mesrur olurlar ve eğer nâsa kendi kisbiyetleri sebebiyle kıtlık, hastalık ve sair belâya gibi bir kötülük isabet ederse bir de görülür ki onlar derhal her şey den kat'ı ümid ederler.]

Bu âyette r a h m e t le murad; ucuzluk, bolluk, sıhhat-ı beden, afiyet ve sair bilcümle nimetlerdir. S e y y i e yle murad; kıtlık, darlık, hastalık ve sair bilcümle belâyadır. Şu halde manâ-yı âyet: [Biz nâsa ucuzluk, bolluk, sıhhat-ı beden ve envâ-ı nimetlerden ibaret olan rahmetimizi tattırdığımızda onlar o nimetlere ferah ederler. Hatta o nimetlerin husulüne sebep olan vesaile tevessüllerine iftihar ederler, eğer onlara kesbettikleri günahları sebebiyle belâya isabet ederse onların derhal herşeyden ümitlerini kestikleri görülür.] demektir. Ekseri insanların hali böyledir. Binaenaleyh; âyetin sırrı her zaman zuhûr etmektedir. Çünkü 4281 insanların pek çoklarına bir nimet geldiğinde ferahından ne yapacağını şaşırır ve kemâl-i sürurla mesrur ve musibet geldiğinde hiddetlenir, me'yus olur, belki ibadetini bile terkeder. Halbuki insana lâyık olan nimet ve nikmet zamanlarında ubudiyet noktasında sebat etmek ve ibadetinde ancak rıza-yı Bâri'yi aramak ve rızadan başka birşey murad etmemektir. Maatteessüf ekseriyetle insanların ahlâkı bunun aksinedir. Binaenaleyh; âyette beyan olunduğu veçhile bu gibi sıfatlarla muttasıf olanlar mezmumlardır. Şu halde insana lâyık olan nimete nail olduğunda Rabbısına şükretmek ve belâyâya müptelâ olduğunda sabreylemek ve Rabbısının rahmetini beklemektir.

***
Vâcib Tealâ insanın nimete mesrur ve musibete me'yııs olduğunu beyandan sonra iyilik ve kötülüğün cümlesi Allah'ın halkıyla olduğunu beyanla belâyâya müptelâ olanların nimet-i İlâhiyeden kat'ı ümid etmemelerini tavsiye etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّ ٱللهُِ يَبۡسُطُ ٱلرِّزۡقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقۡدِرُ‌ۚ إِنَّ فِى ذَٲلِكَ لايَـٰتٍ۬ لِّقَوۡمٍ۬ يُؤۡمِنُونَ (37)

buyuruyor.
[O kâfirler bizim kudretimizi inkâr ederler de Allah-u Tealâ'nın dilediği kuluna rızkı bol ve dilediği kuluna dar verdiğini görmediler ve bilmediler mi? Hem gördüler, hem de bildiler. İşte şu bazı kimsenin rızkını bol ve bazı kimsenin rızkını dar kılmakta mümin-i kâmiller için Allah'ın kudretine ve vahdaniyyetine delâlet eder alâmetler vardır.] Çünkü mümin olan kimse Allah'ın bazı kulunun rızkını bol ve bazı kulunun rızkını dar verdiğini görünce Cenab-ı Hakkın her zaman istediği kulunun rızkını ve nimetini tevsi' edeceğine kalbi mutmain olur ve ıztıraptan kurtulur. Binaenaleyh; onun indinde nimet ve nikmet, hepsinin halikı Allah-u Tealâ olduğunu bildiği cihetle müsavi olur. Çünkü; nimet ve nikmet elbette hepsi bir hikmete müpteni olduğunu itikad ettiğinden varlığa çok mesrur ve yokluğa çok me'yus olmaz. Zira mümin-i kâmilin şanı; her halinde Allah'a rapt-ı kalp etmektir. Allah'a rapt-ı kalp etmek; her türlü istirahatı muciptir.

4282
***
Vâcib Tealâ dilediği kuluna rızkı bol verdiğini beyandan sonra o rızkın mesarifini beyan etmek üzere :

فَـَٔاتِ ذَا ٱلۡقُرۡبَىٰ حَقَّهُ ۥ وَٱلۡمِسۡكِينَ وَٱبۡنَ ٱلسَّبِيلِ‌ۚ

buyuruyor.
[Rabbin Tealâ istediğine rızkı bol verince Habibim ! Bizim sana verdiğimiz rızıktan akrabanın hakkını ve lâyık olduğu miktarı ver ki hukuk-u karabeti eda etmiş olasın.] Zira; onlara riayet; ecanibe riayetten daha evlâdır. Binaenaleyh; sana verdiğimiz rızıktan onların hukukuna riayet etmek ve ihtiyaçlarını defedecek miktarı onlara vermekle mesrur et. [Ve akrabaya riayetten sonra fakr ü fakaya müptelâ olan miskine ihsan et.] Zira; akrabadan sonra riayete şayan olan fukaradır. [Ve fukaradan sonra riayete şayan olan yolculardır.] Binaenaleyh; onlara riayet et ki vatanından evlâd ü ıyalinden ve yaran ü ahbabından uzak düştükleri için hürmete lâyıktırlar. Şu halde «Akrabaya ve bulunduğu beldenin fukarasına riayetten sonra merhamete lâyık olan misafirler» demektir. Lâkin misafirlerin misaferetleri suret-i meşruada olmak şarttır. Zira; hilâf-ı şeri', fısk u fücur, yol kesmek ve adam soymak gibi bir maksada mebni misaferet edenlere riayet etmek değil, belki mümkün olursa ihanet etmek ve mefsedetlerine mani olmak lâzımdır.

ذَٲلِكَ خَيۡرٌ۬ لِّلَّذِينَ يُرِيدُونَ وَجۡهَ ٱللهُِ‌

[İşte şu beyan olunan akraba, fukara ve misafirlere rıza-yı Bârî'yi kasdederek malını sarfedenler için bu suretle sarfetmek dünyada ve âhirette hayırdır.] Çünkü bu minval üzere sarfetmek; nail olduğu nimetin şükrünü eda olduğu cihetle dünyaca nimetinin te-zayüdüne sebep olduğu gibi âhiretçe dahî ecr ü mesûbâta nail olacağı cihetle âhirette de hayır olur.

وَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡمُفۡلِحُونَ (38)

[İşte şer'in emrettiği veçh üzere emvalini sarf eden kimseler ancak felaha dahil olarak korktuğundan kurtulup umduğuna nail olanlardır.]

Bu âyette beyan olunan üç sınıfa riayetin vâcibolması; zekâta malik olacak kadar gına lâzım değildir. Belki azıcık bir mala malik olmak kâfidir. Çünkü; bunların hukukuna riayet sairler üzerine mukaddem olduğuna işaret için âyette bunlar sarahaten zikrolunmuş ve riayet olunacak malın miktarı zikrolunmamıştır.
İbadette itibar; abdin niyetine olduğuna ve nefs-i fiile olmadığına işaret için şu sadakanın Allah'ın rızasını niyet edenler için hayırlı olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile riya ile cemi-i malını infak eden kimse rıza-yı Bârî için bir çörek sadaka edenin sevabına nail olamaz. Binaenaleyh; mümin için ibadetinin cümlesinde niyetini tashih etmesi lâzımdır. Zira amelin hükmü; abdin niyetine bağlıdır. Niyet sahih olursa amel de sahih, niyet fasit olursa amel de fasit olur.
Vâcib Tealâ bu âyette ahlâk-ı hamideden üçünü beyan buyurmuştur : Bunlardan akrabaya riâyet; cümle milletlerin kabul ettiği haslet-i hamidedir. Fukaraya ve yolcu misafire riayet; gerçi diğer milletlerde dahi bulunabilirse de millet-i İslâmiyede bunlara riâyet cümle milletlerden ziyade ve hemen İslâmiyet'in rükn-ü a'zamı gibi bir meziyet-i âliyedir. Zira; İslâmiyet'in ulüvv-ü cenabından olmak üzere buhlün en ziyade mezmum bir haslet-i deniyye olduğunu ve hatta buhlün sahibini Cehennem'e kadar alıp götüreceğini beyan eden âyât-ı beyyinâta ve ahadis-i nebeviyata iman eden mümin elbette fukaraya hürmet ve yolculara riâyet eder, bu fiilinden bu ve bunun emsali âyetler icabı sevap ister ve ibadet niyetiyle riâyet eder. Çünkü; ahkâm-ı İslâmiye bunların ibadet olduğunu ve bunlarla rızâ-yı Bârî'yi aramak lâzım geldiğini beyan etmiştir. Binaenaleyh; hangi İslâm memleketinde hangi mümine misafir olunsa mümkün olduğu kadar misafir olan kimse bir hürmete nail olur. Birçok beldelerde az çok bir servete malik olan kimselerin misafirhaneleri bulunur ve gelen misafiri reddetmez, 4284 kabul eder, yedirir, içirir, rahat ettirir, bedelinde para almaya tenezzül de etmez ve ancak rıza-yı Bârî'yi ümid eder, ücretini Allah'tan ister, dünyada ve âhirette Cenab-ı Hak da ecrini verir. Amma avrupa âdetini tahsin edenler ve ahkâm-ı şer'iyeden gaafil olanlar bu gibi âdât-ı İslâmiyeyi takbih ve insanları buhul gibi bir denaete tergib etmekten çekinmezler, lâkin ahkâm-ı İslâmiyeye iman eden mümine onların sözü asla te'sir etmediğinden dünyada emekleri zayi olduğu gibi âhirette dahî vizr ü vebalden hâlî kalmazlar. Şu halde bu misilli kimseler âdât-ı İslâmiyeden tecerrüd ettikleri gibi hiss-i insanîden dahî tecerrüd etmişlerdir. Zira; insanlarda, hürmeti ve kendine riâyeti sevmek cibillî bir şeydir. Bunu sevmeyen elbette hiss-i insanîden mücerrettir.
Bu âyette hitap; Resûlullah'a ise de Resûlullah'a hitap ümmetine dahî hitap olduğu cihetle akrabaya, fukaraya ve misafirlere riayet etmekle hitap; umuma şamildir. Şu beyan olunan üç sınıf insanlara riâyet felaha sebeptir, bunların felaha sebep olduğunu beyan, başka amellerin felaha sebep olmasına mani değildir.

***
Vâcib Tealâ akraba, fukara ve misafire riâyetle emrettikten sonra az verip mukabilinde çok gözetmek caiz olmadığını beyan etmek üzere :

وَمَآ ءَاتَيۡتُم مِّن رِّبً۬ا لِّيَرۡبُوَاْ فِىٓ أَمۡوَٲلِ ٱلنَّاسِ فَلاً يَرۡبُواْ عِندَ ٱللهُِ‌ۖ

buyuruyor.
[Emval-i nâstan ziyade almak için vermiş olduğunuz atiye in dallah ziyade olmaz.]

وَمَآ ءَاتَيۡتُم مِّن زَكَوٰةٍ۬ تُرِيدُونَ وَجۡهَ ٱللهُِ فَأُوْلَـٰٓٮِٕكَ هُمُ ٱلۡمُضۡعِفُونَ (39)

[Amma Allah'ın rızasını murad ederek vermiş olduğunuz zekât indallah ziyade olur. Binaenaleyh; rıza-yı Bâıî için atiye 4285 verenler atiyelerinin ecirlerim âhirette ez'âf-ı muzâaf alırlar ve dünyada malları bereketten ve teleften mahfuz kalır.]

Yani; nâsın emvalini celbetmek için az verip çok alanların indallah ecri olmadığı gibi dünyada malının bereketi dahi olmaz. Çünkü az verip çok almak; riba olup riba da haram olduğundan hiçbir zaman ribanın karıştığı malda yümn ü bereket olmaz, belki asıl malın telef olmasına sebep olacağına birçok âyetler ve ahadis-i nebeviye delâlet eder. Amma Allah-u Tealâ'nın rızasını tahsil için malmı sarfedenler ve bilhassa farz olan zekâtı rıza-yı İlâhiyi murad ederek verenler ve işte bu niyetle malını masrafına sarfedenler ecirlerini kat kat alırlar. Binaenaleyh; âhirette sadakalarının ecrini fazlasıyla aldıkları gibi dünyada dahî o sadaka mallarının neşv ü nemasına ve âfetten mahfuz kalmasına sebeptir.
Taberî'de ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetten maksat; ziyade ivaz gözetmek için hediye vermek manâsına olmak muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [ Sizin emva'l-i nâstan ziyade almak kasdıyla verdiğiniz hediyenin indallah ecri olmaz. Çünkü; Allah-u Tealâ'nın rızası için vermeyip mukabilinde ziyade birşey almak için verildiğinden emeli dünyaya münhasır olduğu cihetle dünyaca aldığı kârıdır. Âhirette eline birşey geçmez. Amma zekâttan Allah'ın rızası için verilen şeyin ecrini ez'âf-ı muzâaf alır.] demektir. Nisâbûrî'nin beyanına nazaran âyet; hibe veyahut ziyade ivaz almak kasdıyla hediye hakkında nazil olmuş ve ziyade ivaz almak kasdıyla hediye vermek mubah olsa bile âhirette ecri olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
Hulâsa; rızâ-yı Bârî'yi kasdetmeksizin dünya ümniyesiyle verilen şey gerek sadaka, gerek hediye olsun âhirette ecir olmayacağı ve eğer riya olursa âhirette ecir olmamakla beraber azap da olacağı ve liveçhillâh verilen sadakanın dünyada ve âhirette ecri kat kat fazla olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4286
***
Vâcib Tealâ insanların ameli hüsnüniyete nıakrun olması lâzım olduğunu beyandan sonra insanları öldükten sonra ihya edeceğini beyanla hüsnüniyete ve ihlâsa tergibetmek üzere :

ٱللهُِ ٱلَّذِى خَلَقَكُمۡ ثُمَّ رَزَقَكُمۡ ثُمَّ يُمِيتُڪُمۡ ثُمَّ يُحۡيِيكُمۡ‌ۖ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol vâcibülvücuttur ki iptidacn sizi icadettikten sonra rızkınızı verdi. Sonra sizi öldürdükten sonra ihya eder.]

هَلۡ مِن شُرَكَآٮِٕكُم مَّن يَفۡعَلُ مِن ذَٲلِكُم مِّن شَىۡءٍ۬‌ۚ

[Ey müşrikler ! Sizin şeriklerinizden ve Allah'la şeriktir diyerek ibadet ettiğiniz ma'budlarınızdan şu beyan olunan şeylerden hiçbirini iead etmek, rızık vermek, öldürmek ve diriltmekten birini işleyen ve yapabilen var mıdır? Bunlardan hangisini yapmaya iktidarları var ki ibadet edersiniz?]

سُبۡحَـٰنَهُ ۥ وَتَعَـٰلَىٰ عَمَّا يُشۡرِكُونَ (40)

[Allah-u Tealâ müşriklerin şirklerinden tenezzüh etti ve onların isnad ettikleri şeylerin cümlesinden âlî ve beri oldu.]
Yani; Allah-u Tealâ sizi icada, rızkınızı vermeye ve öldürüp sonra ihya etmeye kaadirdir. Sizin şirkettiğiniz şeylerin bunlardan hiçbirine kaadir olanı var mıdır? Elbette yoktur. Şu halde Cenab-ı Hak sizin isnadatınızın cümlesinden münezzeh ve âlîdir.

***
Vâcib Tealâ zat-ı ulûhiyetinin şerikten münezzeh olduğunu beyandan sonra şirkin ve sair günahların âlemin fesadına sebep olacağını beyanla insanları günahlardan tehdit etmek üzere :

ظَهَرَ ٱلۡفَسَادُ فِى ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ بِمَا كَسَبَتۡ أَيۡدِى ٱلنَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعۡضَ ٱلَّذِى عَمِلُواْ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ (41)

buyuruyor.
[Nâs kendi elleriyle kesbettikleri amellerinin bazı cezasını 4287 tadıp da fena amellerinden rücû' etmeleri için kesbettikleri günahları sebebiyle denizde ve karada fesat zuhûr etti.]

Yani; nâsın kendi elleriyle kesbettikleri günahları sebebiyle deryada ve karada kaht u galâ ve berr ü beyabanda otların ve ekinlerin bitmemesi, meyvelerin âfâta uğraması, hayvanların telef ve insanların hastalığa müptelâ olması gibi bir takım fesat zuhûr etti ki nâs bazı amellerinin cezasını görsünler. Me'mûl ki işledikleri günahlardan rücû' ederler de gördükleri ceza; hallerini ıslâha sebep olur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile cezanın tamamı ve mükemmeli âhirette olacağına ve dünyada insan ne kadar günahının cezasını görse de cezasının bazısını görmüş olacağına işaret için Vâcib Tealâ bu âyette nâsın günahları mukabilinde görecekleri ceza ne kadar büyük olsa âhirete nispetle ba'z olduğunu beyan buyurmuştur. F e s a t la murad; kaht u galâ, yağmurun azlığı, yangının ve sair âfâtın çokluğu, bereketin yokluğu, zulüm ve taaddinin tezayüdü ve dalâletin tekessürüdür. Binaenaleyh; zamanımızda bu âyetin sırrı tamamıyla zuhûr ettiği cümlenin malûmu bir hakikattir. Çünkü; nâsın diyanet cihetinden ahvali tebeddül ettiği, envâ'-ı fesadın meydan aldığı, galanın bütün bilâdı istilâ ettiği ve nimetlerin küllisinde bereketin zail olduğu, birçok sebeplerle hayvanatın ve nüfus-u beşeriyenin telef olduğu inkârı gayr-ı kabil bir hakikattir ve bunların cümlesine insanların işledikleri günahları sebep olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyanla kullarını ma'siyetten tenfir etmiştir.

4288
***

Vâcib Tealâ insanların günahları sebebiyle fesadın zuhûrunu beyandan sonra günahkârlara emsallerinin helak olduklarını beyanla günahta ısrar ettikleri surette onlar gibi bunların da helak olacaklarını beyan etmek üzere :

قُلۡ سِيرُواْ فِى ٱلاًرۡضِ فَٱنظُرُواْ كَيۡفَ كَانَ عَـٰقِبَةُ ٱلَّذِينَ مِن قَبۡلُ‌ۚ

buyuruyor.
[Habibim ! Sen müşriklere de ki «Yeryüzünde seyredin, bakın harabelerine, görün ki sizden evvel geçenlerin akıbetleri nasıl oldu.»]

كَانَ أَڪۡثَرُهُم مُّشۡرِكِينَ (42)

[«Evvel geçenlerin ekserisi sizin gibi müşrik olmuşlardı.»]

Yani; Habibim ! Şirk üzere ısrar eden kâfirlere kendileri gibi müşriklerin hallerini beyanla irşad için sen de ki «Siz yer yüzünde seyrüsefer edin, nazar edin, görün ki sizden evvel geçen müşriklerin helaki nasıl oldu ve onların harabelerinden ibret alın. Çünkü; şirkleri ve günahları sebebiyle onlar nasıl helak oldularsa sizin de onlar gibi helak olacağınızda şüphe etmeyin».
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şirkin helake sebep olduğu gibi sair günahların dahî helake sebep olduğuna işaret için bu âyette Vâcib Tealâ helak olan ümmetlerin ekserisi müşrik olduğunu beyan etti ki müşrik olmayanların dahî sair fısk u fücur sebebiyle helak olduklarına işarettir. Meselâ Yehûd'dan ashab-ı sebit müşrik olmadıkları halde yevm-i sebte riayet hakkında erar-i İlâhiye muhalefetlerinden dolayı helak olmuşlardır. Şu halde helake sebep yalnız şirk olmayıp şirkten maada günahların dahî helake sebep olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4289
***
Vâcib Tealâ küfrün helake sebep olduğunu beyanla küfürden tenfir ettikten sonra mümini imanında sebata ve devama teşvik etmek üzere :

أَقِمۡ وَجۡهَكَ لِلدِّينِ ٱلۡقَيِّمِ مِن قَبۡلِ أَن يَأۡتِىَ يَوۡمٌ۬ لاً مَرَدَّ لَهُ ۥمِنَٱللهُِ‌ۖ يَوۡمَٮِٕذٍ۬ يَصَّدَّعُونَ (43)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'nın reddetmeyeceği ve elbette irade-i İlâhiye taallûk ettiği cihetle vukuu muhakkak olan kıyamet günü gelmeden evvel din-i İslâm'ı ikameye ve yüzünü o tarik-ı istikamet olan dine tevcihe devam et ki o gün geldiğinde nâs fırka fırka olacaklar.]

مَن كَفَرَ فَعَلَيۡهِ كُفۡرُهُ ۥ‌ۖ وَمَنۡ عَمِلَ صَـٰلِحً۬ا فَلِأَنفُسِہِمۡ يَمۡهَدُونَ (44)

[Zira; küfredenlerin küfrü kendi mazarratlar madır ve imanla amel-i Salih işleyenlerin amelleri kendi menfaatları için istirahat edecek mahal hazırlar.]

Yani; Habibim ! Tarik-ı tevhidden çıkan efkâr-ı faside erbabının akıbetleri vahim olunca bizim tarafımızdan adaleti ikaame etmek üzere nazil olan din-i mübîne yüzünü tevcihe ve adalet üzere o dinin ahkâmını ikaameye devam et. Şol gün gelmeden evvel ki o gün elbette taraf-ı İlâhiden gelecektir ve asla reddi mümkün değildir. Zira; gelmesine irade-i İlâhiye taallûk ettiğinden elbette vuku bulacaktır, o günde nâs amellerinin muktezası olarak fırkalara dağılacaklardır. Binaenaleyh; eğer bir kimse 'küfrederse küfrünün zararı kendi aleyhinedir ve onun küfründen hasıl olacak vebal gayra tecavüz etmez. Şu halde ehl-i küfür ayrı bir fırka olur ve eğer bir kimse amel-i salih işlerse amelinin sevabı kendine ait olduğundan onun sevabından diğeri müstefid olmaz. Binaenaleyh; müminler de ayrı bir fırka olur ve mümin olan fırka imanla beraber amel-i salihleri sebebiyle nefislerinin rahatı için kabirlerinde ve Cennet'te yatacak mahal hazırlarlar ve amelleriyle o mahalli tesviye ederler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile küfrün zararı ancak kâfire ve imanın menfaati ancak mümine olup mazarrat ve menfaatin gayra taallûk etmeyeceğine işaret için âyette gerek kâfire ve gerek mümine müteallik olan fırkada zarfları takdimle kâfir hakkında (فعليه كفره) yani «Küfrü ancak kendinedir» ve müminler hakkında da (فلانفسهم يمهدون) yani «Ancak kendi nefisleri için yer hazırlarlar» denilmiştir.
R e d d i m ü m k ü n o l m a y a n g ü n le murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü; kıyamete irade-i İlâhiye taallûk ettiğinden elbette vâki olacaktır. Binaenaleyh; hiçbir kimse tarafından reddolunup geri konamaz. Ve o günde iman fayda etmediğine işaret için Vâcib Tealâ o gün gelmezden evvel dini ikameyle emretmiştir. Zira dar-ı âhiret; dar-ı ceza olduğundan o günde tekâlif-i İlâhiye sakıttır ki iman ve amel makbul değildir. Resûlullah'a hitap ümmetine hitap olduğu cihetle âyette hitap; ümmetin her ferdine şamildir.

***
Vâcib Tealâ kıyametin elbette kaim olacağını beyandan sonra kıyametin kaim olmasındaki hikmet ve esrarı beyan zımnında :

لِيَجۡزِىَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ مِن فَضۡلِهِۦۤ‌ۚ إِنَّهُ ۥ لاً يُحِبُّ ٱلۡكَـٰفِرِينَ (45)

buyuruyor.
[İman eden ve amel-i salih işleyen kimseleri fazl u kereminden güzel cezayla cezalandırmak ve kâfirleri küfürleri sebebiyle fena cezayla cezalandırmak için yevm-i kıyamet kaim olacaktır. Zira; Allah-u Tealâ kâfirlere muhabbet etmez.]

Yani; kıyamet elbette vâki olur, reddolunmaz ki Allah-u Tealâ imanla amel-i salihe muvaffak olan kullarını fazl u kereminden güzel ceza ile ve kâfirleri küfürlerinin icabettiği ceza ile cezalandırsın. Çünkü; Allah-u Tealâ kâfirleri sevmez. Zira; onları irşad edecek resûl ve kitap geldiği halde iman etmediler Cezadan maksat; hüsn-ü ceza olduğuna işaret için fazlından müminleri cezalandıracağını zikirle kâfirlerin cezasını zikirden iktifa ve kâfirleri sevmediğini dahî ilâveyle sû-u cezanın maksad-ı asli olmadığına işaret etti. Allah'ın sevmediğini beyan; buğz ve gazabın nihayesidir. Abdin ameline sevap; istihkakının kat kat fevkında olduğuna işaret için ecr ü mesûbat, fazl-ı İlâhi olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; abid her ne kadar âbid ve zahid olsa da yine inayet-i İlâhiyeye muhtaçtır.

4291
***
Vâcip Tealâ fesat ve helakin ma'siyet sebebiyle olduğunu beyandan sonra salâhın zuhûrunu beyan etmek üzere :

وَمِنۡ ءَايَـٰتِهِۦۤ أَن يُرۡسِلَ ٱلرِّيَاحَ مُبَشِّرَٲتٍ۬ وَلِيُذِيقَكُم مِّن رَّحۡمَتِهِۦ وَلِتَجۡرِىَ ٱلۡفُلۡكُ بِأَمۡرِهِۦ وَلِتَبۡتَغُواْ مِن فَضۡلِهِۦ وَلَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ (46)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'nın kullarına rahmet ve re'feti cümlesindendir: Envâ'-ı rahmetini müjdeci oldukları halde rüzgârları göndermesi. Size bazı rahmetini tattırmak ve emr-i İlâhisi veçhüzere deryada gemilerin yürümesi, fazl-ı İlâhiden rızkınızı talebetmek için size müjdeci rüzgârları gönderdi ki lûtf-u İlâhiden müstefid olasınız ve bunların cümlesini şükretmeniz için size ihsan etti.]

Yani; Allah'ın kudretine delâlet eden alâmâtı cümlesindendir: Menafiinize hizmet edecek rüzgârları size göndermesi. Çünkü; Allahü Tealâ'nın rahmetinin nüzulü, fazl u ihsanının vusulü yağmurlar sebebiyle bolluk ve ucuzluk olacağını size müjde eden sabah, şimal ve kıble rüzgârlarını size müjdeci olarak gönderir ki o rüzgârlar sizin envâ'-ı rahat ve nimetinizi mübeşşir ve sizin için emmare-i salâhtır ki onlar sebebiyle Cenab-ı Hak size bazı rahmetini tattırsın ve kendi emri veçhüzere deryada gemiler cereyan etsin ve siz o gemiler vasıtasıyla fazl-ı ilâhiden rızkınızı arayın ve nail olduğunuz nimetlerin şükrünü eda edin.
Rüzgârların insanlar hakkında ayn-ı nimet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile eğer rüzgâr esmemiş olsa taaffünatın zuhûruyla hastalık peyda olur ve çoğalır ve hastalığın kesretiyle de insanların yaşayamayacağı aşikârdır. Binaenaleyh; rîh-i saba, poyraz ve öğle rüzgârları insanların menfaatlarına hadim ve âlemin salâhına bâdî olan eltaf-ı İlâhiye cümlesindendir. Şu halde sizi bir çok fenalıklardan muhafaza etmek ve taraf-ı İlâhiden feyezan eden rahmetinden size tattırmak ve muktezâ-yı emri üzere gemilerin cereyanı ve sizin suret-i meşruada rızkınızı aramamanız için beyan olunan rüzgârları size gönderdi ki şu nimetlere şükredesiniz.
4292
Küre-i arzda herkesin bulunduğu mevkie nispetle dört cihet vardır ki onlar da şark, garp, şimal ve cenuptur. Bunlardan herbiri bir rüzgârın mahallidir. Binaenaleyh; rîh-i sabanın mevkii ve mecrası şarktır, vücud-u insana gayet nafi'dir. Kıble rüzgârının mevkii bizlere nispetle cenuptur ve ekseri kıble rüzgârı yağmura mukaddime olur. Poyraz denilen rüzgârın mevkii ve mecrası şimaldir ve fevaid-i azîmesi vardır. Hasılata gayet nafi' ve vücud-u insana da zindelik verir ve rih-i debur ki mağripten eser. Bu rüzgâr herşeye muzırdır. Hasılatı kurutur ve insanların asabını gevşetir, azap rüzgârıdır. Binaenaleyh; gazab-ı İlâhi ile helak olan milletlerin ekserisi bu rüzgârla helak olmuştur. Şu halde bu âyette mübeşşir olduğu beyan olunan r ü z g â r la murad; garp rüzgârının başkası olduğu müfessirînin cümle-i beyanatlarındandır.
Hulâsa; rüzgârların kudret-i İlâhiyeye ve vahdaniyet-i subhâniyeye delâlet eder alâmet cümlesinden olduğu, rüzgâr sebebiyle hasıl olan nimetlerden insanların tatması, deryada gemilerin cereyanı, bu sebeple hasıl olan fazl-ı İlâhiden insanların rızkını araması hikmetine mebni Cenab-ı Hakkın rüzgârları mübeşşir olarak göndermesi şükre şayan nimet-i İlâhiyeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden bazı delilleri beyandan sonra nübüvvete müteallik bazı mesaili ve enbiya-yı sabıkanın ümmetleriyle vuku bulan mebahisinden bazısını beyanla Resûlünü tesliye etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا مِن قَبۡلِكَ رُسُلاً إِلَىٰ قَوۡمِهِمۡ

4293
buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki habibim ! Senden evvel biz kendi kavimlerine birtakım resûller gönderdik.]
فَجَآءُوهُم بِٱلۡبَيِّنَـٰتِ

[Biz resûlleri gönderince o resûller ümmetlerine mucizele riyle geldiler.]

فَٱنتَقَمۡنَا مِنَ ٱلَّذِينَ أَجۡرَمُواْ‌ۖ

[Resûller mucizelerini izhar edip ümmetlerini din-i hakka davet edince sol kimselerden biz intikam aldık ki onlar resûllerini tekziple cürüm ve cinayet irtikâb ettiler.]

وَكَانَ حَقًّا عَلَيۡنَا نَصۡرُ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ (47)

[Halbuki müminlere yardım etmek bizim üzerimize hak ve sabit oldu.] Binaenaleyh; müminlerin düşmanlarından intikam alıp helak etmekle biz onlara yardım ettik. Zira; ehl-i imana yardım etmeyi biz vaad ettik ve irademiz taallûk ettiğinden onlara yardım lâzım oldu.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Resûlullah'ın akıbet düşmanları üzerine galebe edip zaferyab olacağına işaretle Cenab-ı Hak resûlünü tesliye buyurmuştur. Çünkü müminlere nusret; Resûlünü nusretle tebşir etmektir. Cenab-ı Hak müminlere yardım edeceğini beyanla müminlerin birbirlerine dahî yardım etmeleri lâzım olduğuna işaret etmiştir. Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Ebudderdâ') Hazretlerinin Resûlullah'tan rivayet ettiği bir hadis-i şerif de bu manâyı te'yid eder. Zira; Resûlullah «Bir Müslim diğer Müslim biraderinin ırz ve namusuna dokunacak sözü reddetmekle muavenet ederse Cehennem azabını o kimseden reddetmek Allah-u Tealâ üzerine hak olur» buyurduktan sonra bu âyeti tilâvet ettiği mervidir.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Resûlullah'tan evvel kendi kavimlerine birçok resûller gönderdiği ve o resûllerin kendi kavimlerine açık mucizelerle geldikleri ve resûllerini tekziple cürüm irtikâb edenlerden Cenab-ı Hakkın intikam aldığı ve müminlere yardım etmek Vâcib Tealâ üzerine hak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4294
***
Vâcib Tealâ rüzgârın kudret-i İlâhiyeye delâlet eden alâmât cümlesinden olduğunu beyandan sonra rüzgârların kudret-i İlâhiyeye delâlet ettiği cihetleri tafsil etmek üzere :

ٱللهُِ ٱلَّذِى يُرۡسِلُ ٱلرِّيَـٰحَ فَتُثِيرُ سَحَابً۬ا فَيَبۡسُطُهُ ۥ فِى ٱلسَّمَآءِ كَيۡفَ يَشَآءُ

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ şol kaadiri muhtardır ki kendi lûtfundan rüzgârları gönderir, o rüzgârlar buhar ve dumanları tahrik ederek bazılarını bazılarıyla imtizacettirir. Hatta onlar sıkışır, bulut halini kesbederler, rüzgârlar o bulutları tahrikle Cenab-ı Hak dilediği veçh-i semanın üzerine döşer.]

وَيَجۡعَلُهُ ۥ كِسَفً۬ا

[Ve Allah-u Tealâ o bulutları ince, kalın, uzun ve kısa semanın yüzünde parça parça kılar.]

فَتَرَى ٱلۡوَدۡقَ يَخۡرُجُ مِنۡ خِلَـٰلِهِۦ‌ۖ

[Bulutları döşeyip cevv-i semayı ihata ettikten sonra sen görürsün ki yağmur taneleri, o bulutun aralarından çıkar.] İşte gerek semanın yüzünde acîp şekilde bulutun görülmesinde olsun ve gerek bulutun arasından rahmet tanelerinin dökülmesinde olsun Cenab-ı Hakkın fail-i muhtar olmasına delâlet-i vazıha vardır.

فَإِذَآ أَصَابَ بِهِۦ مَن يَشَآءُ مِنۡ عِبَادِهِۦۤ إِذَا هُمۡ يَسۡتَبۡشِرُونَ (48)

[Ve o yağmur sularından Cenab-ı Hakkın dilediği kullarına isabet ettiğinde bir de görülür ki onlar mesrur olurlar. Çünkü; yağmurun yağmasını ucuzluk ve bolluğa alâmet addettiklerinden rahmetin yağmasını beşaret sayarlar.]

وَإِن كَانُواْ مِن قَبۡلِ أَن يُنَزَّلَ عَلَيۡهِم مِّن قَبۡلِهِۦ لَمُبۡلِسِينَ (49)

[Halbuki onlar kendi mer'a ve mezraaları üzerine yağmur 4295 nazil olmadan ümitlerini kesmişlerdi.] Çünkü; bir müddet rahmetin inkıtâ'ından ye'se düşmek ve telâşı arttırmak insanlarda âdettir. Binaenaleyh bu âyetin mazmununa masadak olmak; ekseri insanlarda ve bilhassa yağmura ihtiyaç fazla olan beldeler ahalisinde görülmektedir. Zira; rahmetin nüzulü biraz zaman kesilince ümitsizliğe düşmek insanlarda tabiat-ı saniye gibi olmuştur.
Taberî'nin beyanı veçhile (كسفًا) , (قَطعًا) manâsınadır. Yani «Semanın yüzünde Cenab-ı Hak bulutlan kıt'a kıt'a kılar ki ufak ve büyük dağlar gibi görülür» demektir. V e d i k ; yağmur taneleridir ki bulutun aralarından dökülür. (لمبلسين) ümitsiz olurlar demektir. Çünkü m ü b l i s ; birşeyden ümidini kesmektir

***
Vâcib Tealâ rahmetin inzalinin keyfiyetini beyandan sonra rahmetin nüzulünün haşrı ispata mukaddime olduğunu beyan etmek üzere

فَٱنظُرۡ إِلَىٰٓ ءَاثَـٰرِ رَحۡمَتِ ٱللهُِ ڪَيۡفَ يُحۡىِ ٱلاًرۡضَ بَعۡدَ مَوۡتِہَآ‌ۚ إِنَّ ذَٲلِكَ لَمُحۡىِ ٱلۡمَوۡتَىٰ‌ۖ وَهُوَ عَلَىٰ كُلِّ شَىۡءٍ۬ قَدِيرٌ۬ (50)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ'nın kulları üzerine her zaman vuku bulmakta olan inayetini görünce ey mükellef olan insan ! Sen rahmet-i İlâhiyenin eserlerine nazar et, bak ki yeryüzü kuruyup ölmüş ceset menzilinde olduktan sonra nasıl ihya eder, otları ve ekinleri bitirmekle nasıl yaşatır, yeryüzü güzelliğini nasıl takınır. İşte şu arzı ihya eden Allah-u Tealâ âhirette mevtayı da ihya eder. Ve Allah-u Tealâ herşeye kaadirdir.]

Yani; kurumuş ruhsuz ceset menzilinde olan arzı rahmetiyle dolu otlar ve çiçeklerle tezyin etmeye kaadir olan Cenab-ı Hakkın öldükten sonra insanları ihya etmeye de kaadir olduğu evleviyetle sabittir. Zira; arzda hayatı halkeden Cenab-ı Hak eczâ-yı insanda 4296 dahî hayatı halkeder. Çünkü; kudret-i İlâhiyenin te'siri cümle mümkünatta müsavidir. Birinde icra ettiği aynı te'siri diğerinde dahî icra eder.

4296
***
Vâcib Tealâ insanın sebatsızlığını beyan etmek üzere :

وَلَٮِٕنۡ أَرۡسَلۡنَا رِيحً۬ا فَرَأَوۡهُ مُصۡفَرًّ۬ا لَّظَلُّواْ مِنۢ بَعۡدِهِۦ يَكۡفُرُونَ (51)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki eğer biz mazarratlı rüzgâr gönderir de onlar da otlarını ve ekinlerini sararmış görürlerse ekinleri sarardıktan sonra küfreder ve evvelce verdiğimiz nimetlerin cümlesini derhal inkâr ederler.] Çünkü; hallerinde sebat ve kalplerinde itmi'nan yoktur.

فَإِنَّكَ لاً تُسۡمِعُ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَلاً تُسۡمِعُ ٱلصُّمَّ ٱلدُّعَآءَ إِذَا وَلَّوۡاْ مُدۡبِرِينَ (52)

[Zira habibim ! Sen ölmüş olan kimselere söz işittiremezsin. Çünkü; onların hakkı işitmekten bütün hissiyatları kapalı ölmüş mevta menzilindelerdir. Binaenaleyh; onlara söz duyurmak ihtimali yoktur ve sen, sağırlar arkalarını dönüp gittikleri zaman o sağırlara çağırmayı işittiremezsin ve ne kadar çağırıp, bağırsan onlar duymadıkları gibi kâfirler de hak sözü duymazlar.]

وَمَآ أَنتَ بِهَـٰدِ ٱلۡعُمۡىِ عَن ضَلَـٰلَتِهِمۡ‌ۖ

[Halbuki yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen körleri dalâletlerinden kurtarıcı olmadın.]

Yani; kâfirler hayırlı rüzgâr esip yağmurlar yağdığında mesrur ve yağmur kesilince derhal me'yus olurlar. Çünkü; hallerinde sebat yoktur. Binaenaleyh; zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz onların hasılatlarına zarar verecek rüzgâr gönderip de hasılatlarını yanmış ve sararmış görünce onlar derhal küfreder ve evvelce 4297 verdiğimiz nimetleri bilkülliye inkâr ederler. Çünkü; Allah'a itimatları yoktur. Zira; onlar bütün idraktan ârî nıevtâ menzilinde olduklarından habibim ! Sen ölmüşlere söz duyuramazsın, söz söyleyecek kimseye arkalarını dönerek giden sağırlar sözü ve çağırıp bağırmayı işitmezler ki sen kâfirlere sözünü işittiresin. Halbuki ey Resûl-ü Zişan ! Yoldan çıkmış olan körleri sen doğru yola koyamazsın.
(ريحًا) ; muzır olan rüzgâra ve (رياحًا); nâfi' olan rüzgârlara ıtlak olunduğundan âyette (ريحًا) muzır olan rüzgârı gönderdiğimizde onlar küfrederler demektir. Resûlullah'ın
(اللهم اجعلهارياحًا ولا ًتجعلهاريحًا) kavl-i şerifi de r i y a h ; menafii mutazammın olan rüzgârlara ve r î h ; mazarratı mutazammın olan rüzgâra denildiğine delâlet eder. Zira; hadisin manâsı «Yâ Rabbi ! Rüzgârları bizim için menâfii mutazammın riyah kıl da mazarratı mutazammın olan rîh kılma» demektir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile menfaatti olan rüzgârın envâ'ı çok olduğundan cemi' lafzıyla riyah varid olur. Amma mazarratı mutazammın olan rüzgâr gayet az olduğundan müfret lafzıyla rîh varid olur. Zira, menfaatlı olan; her beldede ve her zaman olur. Hatta az bir müddet kesildiğinde derhal bir sıkıntının arız olduğu da meydanda bir hakikattir. Amma mazarratlı olan; bazı beldede ve bazı zamanda olur.
Âyet-i celilede hakkı duymayan kimseleri son derece zem vardır. Zira; işitmek şanından olmayan mevtaya ve işitmek hissinden mahrum olan sağırlara teşbih olunmuşlardır. Filhakika hakkı kabul etmeyen muannitlere söz duyurmak ve dinletmek imkânı olmaz. Hatta sağırlara duyurulabilir ve lâkin muannitlere duyurulamaz. Çünkü; batılı hak itikad ettiğinden her ne söylersen fayda etmez.

***
Vâcib Tealâ ehl-i şirkin hakkı işitmediklerini beyandan sonra hakkı işitenlerin ancak ehl-i iman olduğunu beyan etmek üzere :

إِن تُسۡمِعُ إِلاً مَن يُؤۡمِنُ بِـَٔايَـٰتِنَا فَهُم مُّسۡلِمُونَ (53)

4298
buyuruyor.
[Hakkı işitmez, ancak bizim âyetlerimize imarı eden kimseler işitirler. Zira; onlar muti' müslümanlardır.]

Yani; hakkı işitenler ancak müminlerdir. Çünkü onların imanları; işittikleri sözün manâsını düşünmeye ve hak olduğu surette kabule sevkeder. Binaenaleyh; onlar söylenen sözü dinler ve mucibiyle amel ederler. Zira; kalplerinde olan itikaad-ı hak ve tevekkül-ü tam onları daima hakka sevkeder. Binaenaleyh; onların kalplerinde olan itikad-ı hak meyve veren ağaç gibi daima ef'âl-i hasene ve a'mâl-i salihaya sebep olur ki itikadı olmayandan asla hayır sadır olmaz. Çünkü; kalpte her türlü hayratın kökü mesabesinde olan itikat yoktur ki meyve versin. Şu halde itikad-ı haktan mahrum olanın a'mâl-i salihadan da mahrum olduğunda şüphe yoktur.

***

Vâcib Tealâ hakkı kabul etmeyenleri mevtaya teşbihten sonra ezminenin gelip geçmesiyle insanda halketmiş olduğu ahvalden bazılarını beyanla iptidaen icada kaadir olduğu gibi kıyamette muhasebe için kullarını ihyaya dahî kaadir olduğunu beyan etmek üzere :

ٱللهُِ ٱلَّذِى خَلَقَكُم مِّن ضَعۡفٍ۬ ثُمَّ جَعَلَ مِنۢ بَعۡدِ ضَعۡفٍ۬ قُوَّةً۬ ثُمَّ جَعَلَ مِنۢ بَعۡدِ قُوَّةٍ۬ ضَعۡفً۬ا وَشَيۡبَةً‌ۚ

4299
buyuruyor.
[ Allah ü Tealâ şol kaadir ü kay yum ki sizi zayıf olan nutfe-i hakireden halketti. Sonra o zaaf-ı bedende sizin için kuvvet halketti ki o kuvvet gün be gün arttı. Hatta neşv ü nemanız kemâline geldi, baliğ oldunuz, delikanlılığınız müddet-i medide devam etti ve o kuvvetten istifade ettikten sonra tekrar za'fiyet halketti ki sinniniz kırkı geçti, inhitata yüz tuttunuz ve kocalığınızı halketti ki bilûmum kuvâ ve âletlerinize zaaf arız oldu.]

يَخۡلُقُ مَا يَشَآءُ‌ۖ

[Zira; Aliahü Tealâ kullarında dilediği halatı halkeder fâil-i muhtardır.]

وَهُوَ ٱلۡعَلِيمُ ٱلۡقَدِيرُ (54)

[Halbuki Aliahü Tealâ kullarının her halini bilir ve kullarının asıl mayalarını halkettiği gibi unların kuvâlarında gûnâgûn ahvali dahî halketmeye kaadirdir ve bu haller meşiyet-i Ilâhiyeye bağlıdır.] Yoksa insanlarda tabiî bir hal değildir. Binaenaleyh; bunların cümlesini sizde halketmeye kaadir olan Aliahü Tealâ sizi, öldükten sonra da ihyaya kaadirdir. Şu halde bu gibi halleri nefsinizde müşahede edip dururken nasıl oluyor ki âhirette ihya olunacağınıza iman etmezsiniz. Halbuki şu ahvalinize lâyıkıyla dikkat etseniz öldükten sonra bayat bulacağınızda asla şekketmezsiniz.

***
Vâcib Tealâ insanları öldükten sonra ihya edeceğini beyandan sonra mücrimlerin kıyamette olacak hallerini beyan etmek üzere :

وَيَوۡمَ تَقُومُ ٱلسَّاعَةُ يُقۡسِمُ ٱلۡمُجۡرِمُونَ مَا لَبِثُواْ غَيۡرَ سَاعَةٍ۬‌ۚ كَذَٲلِكَ كَانُواْ يُؤۡفَكُونَ (55)

buyuruyor.
[Emvatı ihya edip mahşere cemetmek için mev'ûd olan yevm-i kıyamet kaaim olduğunda mücrimler dünyada bir saatten ziyade meksetmediklerine yemin ederler. İşte böylece âhirette yalan yere yemine cür'et edecekleri gibi dünyada dahi âhireti inkâr eder, yalan söyler ve ifk ü iftiraya cür'et ederler.]

Yani; ey Resûl-ü Ekrem ! Zikret kıyametin kaim olacağı günü ki o günde vuku bulacak azabın şiddetinden mücrimler şaşırır ve birbirlerine yemin ederler ve derler ki «Dünyada biz bir saatten ziyade durmadık.» Halbuki onların bu yeminleri yalandır. Çünkü; onlar dünyada çok muammer oldular, evlâd ü ahfat yetiştirdiler. Fakat âhirette gördükleri azaba nispetle dünyadaki ömürlerini bir saat addederler. 4300
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın, insanların kuvvetten zaafa ve zaaftan kuvvete nakletmek suretiyle ömürlerini imrar eylediği ve dilediğini halketmeye kaadir ve her şeye ilmi lâhik olduğu ve kıyamet kaim olduğunda o günün şiddetinden mücrimlerin şaşırıp dünyada bir saatten ziyade durmadıklarına yemin edecekleri ve onların yalan yere yemin etmek her zaman âdetleri olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ mücrimlerin şu yeminlerine karşı erbab-ı ilm ü iman tarafından verilecek cevabı beyan etmek üzere :

وَقَالَ ٱلَّذِينَ أُوتُواْ ٱلۡعِلۡمَ وَٱلۡإِيمَـٰنَ لَقَدۡ لَبِثۡتُمۡ فِى كِتَـٰبِ ٱللهُِ إِلَىٰ يَوۡمِ ٱلۡبَعۡثِ‌ۖ

buyuruyor.
[İns ü cinden ve melâikeden kendilerine ilm ü iman verilen o kimseler derler ki «Biz Allah'a yemin ederiz ki siz ilm-i İlâhide ve Levh-i Mahfuz'da yevm-i ba'solan kıyamete kadar dünyada ve kabrinizde durdunuz.»]

فَهَـٰذَا يَوۡمُ ٱلۡبَعۡثِ

[«İşte şu içinde bulunduğunuz gün sizin dünyada inkâr ettiğiniz ba's günüdür.»]

وَلَـٰكِنَّڪُمۡ كُنتُمۡ لاً تَعۡلَمُونَ (56)

[«Ve lâkin siz bu günün hak olduğunu bilmediniz.»]

Yani; ehl-i azabın dünyada kalışlarını gayet kısa addedip yalan yere yemin ettiklerini işiten ehl-i iman onların yeminlerini redle derler ki «Siz dünyada kitabullah olan Levh-i Mahfuz'da sabit ve ilm-i İlâhide muhakkak olarak çok zaman durdunuz. Hatta dünyada ve kabrinizde yevm-i haşre kadar meksettiğiniz Levh-i Mahfuz'da sabittir. Binaenaleyh; her ne kadar inkâr etseniz de 4301 inkârınızın, faydası yoktur» demekle yalan yere yemin ettiklerini yüzlerine vururlar ve «İşte şu gün sizin dünyada inkâr ettiğiniz gün ki Cenab-ı Hak resûlleri vasıtasıyla size vaad etmişti. Siz ise iman etmediğiniz gibi haber veren resûlleri de tekzib etmiştiniz» demekle iskât ederler. Kâfirlerin dünyada gaayet az kaldıklarına yeminlerinin sebebi biraz daha müddet istemek ve Cehennem'e sonra girmek ve mümkün olduğu kadar azabın te'hirini ümid etmekten ibarettir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i Cehennem'in sözlerini ehl-i imanın reddedeceklerini beyandan sonra yevm-i kıyamette kâfirlerin tevbelerinin kabul olunmayacağını beyan etmek üzere :

فَيَوۡمَٮِٕذٍ۬ لاًيَنفَعُ ٱلَّذِينَ ظَلَمُواْ مَعۡذِرَتُهُمۡ وَلاً هُمۡ يُسۡتَعۡتَبُونَ (57)

buyuruyor.
[Yevm-i kıyamette şol kimselerin mazeretleri menfaat vermez ki onlar zulmettiler ve onlardan razı olunacak birşey istenmez. Binaenaleyh; rızayı mucip olan ibadet ve tevbe gibi şeyleri işleyecek olsalar bile makbul olmaz. Zira âhiret; dar-ı teklif olmadığından zamanının gayrıdır.]

Yani; yevm-i kıyamette zalimler çok i'tizarda bulunurlarsa da mazeretleri menfaat vermez ve onlardan Cenab-ı Hakkın razı olacağı ve onlardan azabı kaldıracağı tevbe ve taat gibi şeyler istenmez. Çünkü; tevbenin ve ibadetin zamanı geçmiştir. Zira; bunların zamanı ve mekânı dünya idi. Binaenaleyh; dünyada enbiya ve kitaplar vasıtasıyla onlardan talep olunmuş fakat kabul etmemişlerdi. Âhirette ise bu gibi teklifler olmadığından taraf-ı İlâhiden onlara «Tevbe edin de kusurunuzu affedelim» denmez. (ولاهم يشتعتبون) onlara Rabbinizi tevbeyle ve taatla İrza edin denmez demektir.
Çünkü; a t e p ; rıza manâsına olup (يستعتبون) deki (سين) de talep manâsına olduğundan «Rızayı icabeder birşey onlardan talep olunmaz» demektir. 4302
Hulâsa; âhirette zalimlerin i'tizarları menfaat vermeyeceği ve taraf-ı İlâhiden onlara «Tevbe edin veyahut ibadet edin» diye bir teklif vuku bulmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
***

Vâcib Tealâ ehl-i Cehennem'in mazeretlerinin kabul olunmayacağının sebebi dünyada onlara Rusûl-ü kiranı tarafından herşeyin bildirilip noksan kalmaması olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ ضَرَبۡنَا لِلنَّاسِ فِى هَـٰذَا ٱلۡقُرۡءَانِ مِن كُلِّ مَثَلٍ۬‌ۚ

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki şu Kur'an'da biz nâsa her türlü darbımeseli beyan ettik, hiçbir meselede noksan kalmadı.] Binaenaleyh; dünyada bunları kabul etmeyenlerin âhirette i'tizarları kabul olunamaz.

وَلَٮِٕن جِئۡتَهُم بِـَٔايَةٍ۬ لَّيَقُولَنَّ ٱلَّذِينَ ڪَفَرُوٓاْ إِنۡ أَنتُمۡ إِلاًمُبۡطِلُونَ (58)

[Allah-u Tealâ hakkı için habibim ! Sen onlara bir âyet getirmiş olsan şol kimseler «Elbette siz olmadınız, illâ mubtil oldunuz» derler ki onlar kâfirlerdir.]

Yani; kâfirler için yevm-i kıyamette asla i'tizara mecal yoktur. Zira; zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz nâsa Kur'an'da durub-u emsalin her nev'ini beyan ettik. Meselâ yevm-i kıyamette ba'solunacağını, ba'solunanların amellerinin cezasını göreceklerini, amel-i salih sahiplerinin nail olacakları dereceleri, mücrimlerin müstehak oldukları azabı, beyinlerinde cereyan edecek muhaverelerini ve mazeretlerinin kabul olunmayacağını beyan ettiğimiz gibi tevhidin ve kıyametin hak olduğunu dahî beyan ettik. Şu halde onlar için «Biz bunu duymadık» diyecek bir mesele kalmadı ki i'tizara mecalleri olsun. Hatta habibim ! Sen ehl-i küfre bütün peygamberlerin getirdikleri mucizeleri getirsen onlar «Ey resûller ! 4303 Siz olmadınız, illâ mubtil oldunuz. Doğru ve hak olarak birşey getirmediniz» derler. işte din taşımayanların halleri böyledir ki bütün enbiyanın getirdikleri dinlere ta'nederler ve hepsine mubtil nazarıyla bakarlar. Çünkü; diyanetten nasipleri yoktur. Binaenaleyh; herşeyi söylemekten çekinmezler.

كَذَٲلِكَ يَطۡبَعُ ٱللهُِ عَلَىٰ قُلُوبِ ٱلَّذِينَ لاًيَعۡلَمُونَ (59)

[İşte böylece hak talebinde bulunmayan cahillerin kalplerini Allah-u Tealâ mühürler ki hakkı duymaya asla meyletmezler. Çünkü; onlar iradelerini dalâlete sarfedip doğru yol aramadıklarından Allah-u Tealâ onların iradelerine göre kalplerini kapatır.] Binaenaleyh; hakkı duymaz ve aramazlar. Çünkü bilmez ve bilmediklerini dahî bilmez cehl-i mürekkep içinde olduklarından ilmi hiç kimseye vermek istemezler. Cehl-i mürekkep ise cemi-i zamanda hakkı idrake manidir.
***

Vâcib Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra Resûlünü tesliye etmek üzere :

فَٱصۡبِرۡ إِنَّ وَعۡدَ ٱللهُِ حَقٌّ۬‌ۖ وَلاً يَسۡتَخِفَّنَّكَ ٱلَّذِينَ لاً يُوقِنُونَ (60)

[Habibim ! Sen sabret. Zira; Allah'ın vaadi haktır ve âhirete iman etmeyenler seni hiffete hamletmesinler.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusûl ! Müşriklerden vâki olan ezaya sen sabret. Zira; Allah'ın sana nusret edeceğine ve dinini cemi'-i edyan üzerine âlî kılacağına ve düşmanlarını kahr ü tedmir edeceğine dair vaadi haktır. Binaenaleyh; bu vaad-i İlâhi elbette vâki olacaktır ve âhirete iman etmeyenler seni cehle ve hiffete hamletmesinler.
Erbab-ı dalâletin âdetleri ekseriya erbab-ı ilim ve hidayeti istihfaf etmek olduğundan Cenab-ı Hak istihfaftan nehyettiği gibi istihfaf edenlerin erbab-ı imandan olmadıklarını dahi beyan buyurmuştur. Çünkü; erbab-ı din, ilmi olan erbab-ı ilmi ve imanı olan, erbab-ı imanı istihfaf şöyle dursun herhalde ta'zîm ve tevkirle karşılar. Zira; imanın şanı budur.

***

Gösterim: 619