Yasin Suresi Tefsiri

SÛRE - İ YASİN

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûre'lerdendir. Seksen üç âyeti havidir.

بِسۡمِ ٱللهِ ٱلرَّحۡمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
يٰسٓ (1)

(يٰسٓ) lâfzı müteşabihattandır. Ulema-yı mütekaddimîn indinde bu misilli müteşabihatta murad-ı İlâhi her neyse iman etmek ve te'viliyle iştigal etmemek mültezemdir. Müteahhirîn indinde kavaid-i şer'-i şerife muvafık olarak tevcihiyle meşgul olmak caizdir. Binaenaleyh; (يٰسٓ) lâfzı yâ insan ! manâsına münadadır. Yahut Resûlullah'ın ismidir. Şu halde yâ Muhammedi demektir. Yahut sûre'nin ismi ve mukadder (أتل) kelimesinin mef'uludur. Yani «Sen Sure-i Yasin'i tilâvet et, oku» demektir. Yahut müpteda-yı mahzufun haberidir. Bana nazaran manâsı: [Şu sûre; Sure-i Yasin.] demektir. (العلم عند الله)

وَٱلۡقُرۡءَانِ ٱلۡحَكِيمِ (2) إِنَّكَ لَمِنَ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (3) عَلَىٰ صِرَٲطٍ۬ مُّسۡتَقِيمٍ۬ (4)

[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Envâ-ı hikmeti mutazammın olan Kur'an'a yemin ederim ki sen doğru tarik üzere irsal olunan Resûllerdensin.]

Yani; ey insan-ı kâmil ! Her âyeti ve kelimesi yüzlerce hikmet ve menfaat üzere şamil olan Kur'an'a kasem ederim ki sen muhakkak kullarımızı irşad için gönderdiğimiz Resûllerimizdensin. O resûller ki sırat-ı müstakim üzerine irsal olundular, sen de onlar gibi sırat-ı müstakim üzerinesin. Binaenaleyh; şeriatın her hükmü istikameti mutazammındır.
4605
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resûlullah'ın doğru yola irşad için gönderilen Resûllerden olmasını beyan etmek; şeriatının istikamet üzere olduğunu beyanı müstelzimse de şeriat-ı Muhammediye'nin istikamet üzere olduğunu sarahatla beyan etmek ve şerefine işaret olmak üzere Resûlullah'ın sırat-ı müstakim üzere olduğu açiktan zikrolunmuştur. Zira; zımnen ma'lûm olan şeyi, sarahaten ve iltizamen ma'lûm olan şey gibi ibare suretiyle beyan etmek lisan-ı Arap'ta öteden beri riâyet olunan kavaid cümlesindendir. Yeminle irad-ı kelâm etmek alelekser o kelâmın hükmünü inkâr eden münkire karşı olduğundan Resûlullah'ın risaietini inkâr eden münkirleri red ve ilzam için Cenab-ı Hak Resûlullah'ın risaletini yeminle beyan ve kelâmını kasemle takviye ve te'kid buyurmuş ve şan-ı Resûlullah'a ta'zim için yemin Kur'an'la olunmuş ve Kur'an da hikmetle tavsif edilmiştir. Çünkü; risaleti inkâr eden kâfirler Kur'an'ı da inkâr ettikleri halde Vâcib Tealâ'nın Kur'an'a kasem buyurması Kur'an'ın ind-i İlâhide kadr ü şerefi olduğuna delil-i kavidir. Şu halde Kur'an'ın nazm-ı mu'cizi Resûlullah'ın risaletine delil olduğu gibi mukassemünbih olmak cihetinden de risaleti Resûlullah'a delâlet eder.
Resûlullah'ın şeriatı şeriatların a'deli ve tarikatların akvemi olduğuna işaret için sırat lâfzı ta'zime delâlet eden tenvinle varid olmuştur.
S ı r a t – ı m ü s t a k i m le murad; tevhidde, akaid-i hokkada, furu-u a'mâlde ve cümle umurda istikamettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : «Ey Habib-i Zişan'ım ! Sen usul-ü dinde, akaid-i hakka ve furu-u a'malin cümlesinde istikamet üzerinesin» demektir.
Hulâsa; Resûlullah'ın Vâcib Tealâ tarafından kullarını irşad ve doğru yola sevketmek, dünyevî ve uhrevî menfaatlarını beyan eylemek için gönderilen Rusûl-ü kiram zümresinden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. 4606

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın nazmı muhkem ve manâsı kavî olduğunu beyandan sonra Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat etmek üzere :

تَنزِيلَ ٱلۡعَزِيزِ ٱلرَّحِيمِ (5)

buyuruyor.
[Kur'an-ı Kerim; cümle mahlûkat üzerine galip ve kullarına in'âm ü ihsanla muttasıf olan Allah-u Tealâ tarafından inzal olunmuştur.] Binaenaleyh; manâsı muhkem ve envâ'-ı hikmeti cami ve lâfzı mu'cizdir.
Kur'an'a muâraza edenlere Kur'an'ın galip olduğuna işaret için Vâcib Tealâ’nın galibiyetini müş'ir olan aziz ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vâcib Tealâ’nın herkese galip olması inzal buyurduğu Kur'an'ın hasmına galip olacağına işarettir.
Kur'an'ın inzali ayn-ı rahmet olduğuna işaret için esmâ-i hüsnâ içinden (رحيم) ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vâcib Tealâ (رحيم) olunca inzal buyurduğu Kur'an'ın, kulları için ayn-ı rahmet olacağında şüphe olmaz. Binaenaleyh Kur'an; kulların dünyevî ve uhrevî menfaatlarını beyan ederek nevm-i gafletten ikaz ve tarik-ı hidayete irşad etmiştir.
Bu nazım; Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat' için sevkolunmuş bir delildir, takriri şöyledir : «Kur'an hakimdir. Zira Kur'an; Aziz ve Rahim olan Allah-u Tealâ tarafından inzal olunmuştur. Her kitap ki Aziz ve Rahim tarafından inzal oluna, hakimdir. O halde Kura'n hakimdir».

4607
***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat ettikten sonra Kur'an'ın inzalinden hikmeti beyan etmek üzere :

لِتُنذِرَ قَوۡمً۬ا مَّآ أُنذِرَ ءَابَآؤُهُمۡ فَهُمۡ غَـٰفِلُونَ (6)

buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zişan ! Babaları inzar olunmayan kavmi senin İnzar etmen için Kur'an inzal olundu. Zira; onlar inzardan gaafillerdir.] Binaenaleyh; onlar için inzar lâzımdır ki sen onları Kur'an'la inzara me'mur oldun.

Şu manâ âyette (ما) lâfzı nefy için olduğuna nazarandır.
Amma (ما) lâfzı (ماءموصول) olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [Kur'an babalarının inzar olunduğu azapla bir kavmi inzar için nazil oldu. Zira; o kavim ahkâm-ı şer'iyeden gaafil oldukları cihetle inzara ihtiyaçları vardır. Şiddet-i ihtiyaçlarına binaen babalarının inzar olunduğu şeyle senin onları inzar etmen için Kur'an inzal olundu.] demektir. Gerçi müfessirîn her iki manâyı da nazar-ı itibara almışlarsa da (ما) nın nefyiçin olması racihtir. Çünkü k a v i m le murad; K u r e y ş tir. Zaman-ı saadette mevcut olan Kureyş ise babaları fetret zamanında geçtikleri için inzal olunmamışlardı. Hz. İsa'dan sonra Resûlullah gelinceye kadar onlara resûl ba'solunmadığından inzardan ve şeriattan gaafillerdi, gafletlerini beyan etmek; inzara ve irşada şiddet-i ihtiyaçlarını beyan etmektir. Eğer (ما) , (ماءموصول) olursa i n z a r o l u n a n b a b a l a r ı yla murad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile fetret zamanından evvel geçen babalarıdır.
Hulâsa; Kur'an'ın inzalinden maksat; babaları inzar olunmuş veya olunmamış kendileri inzardan ve ahkâmdan gaafil ve inzara şiddetli ihtiyaçları olan bir kavmi Resûlullah'ın inzar etmesi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ inzara muhtaç olan kavmin gafletlerini beyandan sonra onların ekserisi iman etmediklerinden azaba müstehak olduklarını beyan etmek üzere :

لَقَدۡ حَقَّ ٱلۡقَوۡلُ عَلَىٰٓ أَكۡثَرِهِمۡ فَهُمۡ لاً يُؤۡمِنُونَ (7)

buyuruyor.
[Allah-u Tealâ hakkı için onların ekserisi üzerine azabı müş'iı olan kavl-i İlâhi vâciboldu. Zira; onlar iman etmezler.]

Yani; küffar-ı Kureyş'ten çokları küfür üzere musir olacaklarına ilm-i İlâhi sebkettiğinden onlar üzerine muhakkak azap vâciboldu. Çünkü; onlar ömürleri oldukça iman etmezler. Zira; hakka meyletmediklerinden imandan ve rüşd ü hidayetten mahrumlardır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile azap vâcibolanlara ömürleri müddetinde iman etmeyeceklerine işaret için istimrara delâlet eden muzari' sıygasıyla beraber istikbale delâlet eden (لاً) ile adem-i imanlarını beyan için (لاً يُؤۡمِنُونَ) varid olmuştur.
Onlar üzerine azabın vâcibolduğuna sebep iman etmemeleri olduğuna işaret için tefri'a delâlet eden (فا) lâfzı varid olmuştur. Şu halde (فَهُمۡ لاً يُؤۡمِنُونَ) onlar üzerine azabın vücubuna delildir ve takriri şöyledir: «Onların ekserisi üzerine azap vâciboldu. Zira; iman etmezler. Her kimseler ki iman etmeyeler, onlar üzerine azap vâcibolur. O halde o kâfirler üzerine azap vâciboldu».
Hulâsa; iman etmeyip küfür üzere ısrar edenlere azabın vâcibolacağı ve onlar için azaptan kurtuluş olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin iman etmediklerini beyandan sonra adem-i imanlarının sebebini beyan etmek üzere :

َ إِنَّا جَعَلۡنَا فِىٓ أَعۡنَـٰقِهِمۡ أَغۡلَـٰلاً۬ فَهِىَ إِلَىٱلاًذۡقَانِ فَهُم مُّقۡمَحُونَ (8)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşsan o kâfirlerin boyunlarına lâleler--Lâle, mahpusların boyunlarına takılan bukağılara, zincirlere denir.--- koyduk. Binaenaleyh o lâleler çene kemiklerine kadar dayandığı cihetle o ağlâl sebebiyle başları eğilmez bir halde yukarı kalkmıştır.]
4609
Yani; küfr ü inat üzere ısrar eden ve şekavetle mahkûm olan kâfirler iman etmezler. Zira; onlar hak sözü duymaz ve nasihat kabul etmez bir halde kibr ü azamet izhar edip iradelerini asla imana sarfetmediklerinden dolayı taata ve inkıyada sebeb olan boyunlarına lâleler taktık ve elleri boyunlarına bağlandığından onlar için eğilip doğrulmak mümkün olamaz bir halde kaldılar. Çünkü; o lâleler çene kemiklerine dayandığı cihetle aşağı eğilemediklerinden başları yukarıda olmuştur. Hatta sağa, sola, alta, üste hareketlerine dahi mani olmuştur. Binaenaleyh; imana iltifat etmediklerinden ve huşu üzere inkıyad lâzımken inkıyad eylemediklerinden dolayı bu cezaya duçar olmuşlardır.
Bu âyet-i celile; kâfirlerin hallerini temsil kabilindendir. Keenne kâfirler imana meyletmemekte elleri boğazlarına bağlı ve boğazlarına lâleler takılmış, eğilip doğrulmaya mani olan kimselerin hiçbir tarafına meyledemediği gibi kâfirler de imana meyledememişlerdir. Zira; kendilerinde olan kibir ve gururları boğazdaki lâle gibi imanlarına mani olmuştur. Belki hasenattan ve hayırdan hiçbir hayır cihetine hareket edememiş, elleri bağlı gibi kalmışlardır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bazıları bu âyette onların boyunlarına takılan a ğ l â l ile murad; onların emelleri ve hırs u tama'ları; muzahrefat-ı dünyevîyeye meyille şehevat-ı nefsaniyeye tebâiyyetleridir dediler. Buna nazaran âyetin manâsı: [Küfür üzere musir olanlar iman etmezler. Zira; biz onların irade-i cüz'iyelerini küfre sarfettiklerinden dolayı hak tarafına meyle ve dönmeye âlet olan boyunlarına, bukağı ve lâleye benzeyen hırs u tama', emeller ve şehevat-ı nefsaniyeye tebaiyetlerini taktığımızdan onların elleri boyunlarına bağlanmış ve boyunlarına lâleler takılmış, iki tarafına iltifattan mahrum olmuş kimseler gibi imandan ve fîsebilillâh infaktan ve sair hayrat ü hasenattan mahrum olmuşlar.] demektir. Binaenaleyh; onlara aklî ve naklî deliller ve inzarat fayda vermez.
Bu âyetin sadık olduğu insanlar, hariçte her zaman görülmektedir. Zira; hakkı kabul etmeyen kimselerin kafaları daima yukarıda bir kaskıyla kasılı gibi önüne bakmaz bir halde olduğu gayr-ı kabil-i inkâr hakikatlardandır.

4610
***
Vâcib Tealâ iman etmeyen kâfirlerin adem-i imanlarının bazı sebebini beyandan sonra sebeb-i aharı beyan etmek üzere :

وَجَعَلۡنَا مِنۢ بَيۡنِ أَيۡدِيہِمۡ سَدًّ۬ا وَمِنۡ خَلۡفِهِمۡ سَدًّ۬ا فَأَغۡشَيۡنَـٰهُمۡ فَهُمۡ لاً يُبۡصِرُونَ (9)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan o kâfirlerin önlerine ve arkalarına kalın perde vaz'ettik. Binaenaleyh; onların gözlerini kör ettik ki görmez oldular.]

Yani; onlar iradelerini küfre sarfettiklerinden dolayı biz onların her taraflarını ihata edecek perde koyduk ki önlerini ve arkalarını görmez bir halde gözleri kör olduğundan asla hakkı görüp nûr-u hidayetle tenevvür edememişlerdir. Binaenaleyh; nübüvvete ve hakkaniyete delâlet eden âyetleri görmediklerinden imana irşad olunamamışlardır. Çünkü; basar-ı basiretleri bağlı olduğundan hakkı kabulden mahrum ve doğru yola gitmekten memnu' oldukları cihetle dalâlet üzere evham derelerinde helak olup gitmişlerdir.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet (Ebu Cehil) ve avanesi haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Cehil «Ben Muhammed (S.A.) i namaz kılar görürsem şu taşı başına vuracağım» diyerek hempalarına vâki olan va'di üzerine Resûlullah namaz kılarken o taşı vurmak üzere huzur-u risalete gelir. Taşı atmak üzere elini kaldırınca eli boynuna yapışıp kalır. Geri gelip rüfekasına haber verince taş elinden düşer ve Benî Mahzum'dan bir kimse de aynı taşı vurmak üzere huzur-u Risalete geldiğinde Cenab-ı Hak gözünü kör eder, önünü ve arkasını görmez. Resûlullah'ın sadasını işitir ve lâkin kendini göremez bir hale gelir. İşte bu âyetlerle Cenab-ı Hak Resûlüne sû-u kasıt tasarlayanların hallerini ve kötü kasıtlarının neticelerini sairlerine ibret olmak üzere beyan buyurmuş ve bu vesileyle hakkı iptale sa'yedenlerin sa'yları zayi olacağına da işaret etmiştir.

4611
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin kalpleri ve gözleri hakkı görmekten kör olduklarından iman etmediklerini beyandan sonra bu misilli anûd münkirlere hızarın da te'siri olmayacağını beyan etmek üzere:

وَسَوَآءٌ عَلَيۡہِمۡ ءَأَنذَرۡتَهُمۡ أَمۡ لَمۡ تُنذِرۡهُمۡ لاً يُؤۡمِنُونَ (10)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Onlar irade-i cüz'iyelerini küfre sarfettiklerinden dolayı senin onları inzar edip etmemekliğin onlar üzerlerine müsavidir. Çünkü; her ne kadar onları inzara sa'yetsen keenne inzar olunmamış gibi iman etmezler.] Binaenaleyh; onların haklarında inzarın te'siri olmadığı cihetle inzar olunmalarıyla olunmamaları beyninde bir fark olmaz. Şu halde nefsini yorma. Zira; Allah-u Tealâ senin sa'yini ve onların küfür üzere ısrarlarını bilir. Binaenaleyh; iman etmediklerinden mahzun olma. Adem-i imanlarının zararı onlara aittir, sana bir zarar yoktur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile inzar ve adem-i inzarın müsavi olması inzarı kabul etmeyen kâfirlere nazarandır. Yoksa Resûlullah'a nispetle müsavi değildir. Zira; Resûlullah için inzarda dünya ve âhirette şeref ve saadet vardır.

4612
***
Vâcib Tealâ hakka iltifat etmeyen kâfirlerin inzar olunmayacağını beyandan sonra inzarın menfaat vereceği kimseleri beyan etmek üzere :

إِنَّمَا تُنذِرُ مَنِ ٱتَّبَعَ ٱلذِّڪۡرَ وَخَشِىَ ٱلرَّحۡمَـٰنَ بِٱلۡغَيۡبِۖ فَبَشِّرۡهُ بِمَغۡفِرَةٍ۬ وَأَجۡرٍ۬ ڪَرِيمٍ (11)

buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Muazzam ! Sen ancak Kur'an'a ittibâ' ederek azabın nüzulünden evvel Rahman Tcalâ'nın kahr u gazabından korkan kimseleri inzar edersin. Rahman Tcalâ'dan korkan ve Kur'an'a ittibâ' eden kimseyi günahının mağfiret olunması ve Cennet'e dahil olarak güzel ecre nail olmasıyla tebşir et.]

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette Z i k i r le murad; Kur'an ve Kur'an'a ittibâ'ın manâsını çokça düşünüp mucibiyle amel etmektir. Çünkü; amelsiz ittibâ' olamaz. Gaib olarak Rahman Tealâ'dan h a ş y e t in manâsı; azap gelmeden ve re'yelayn şiddetini müşahede etmeden evvel Cenab-ı Hakkın kahr u gazap sahibi olduğunu bilerek intikamından korkmaktır.
E c r – i k e r i m le murad; zahmetsiz ve meşakkatsiz amelinin sevabıyla Cennetine girmektir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Resûlullah'ın inzarından intifa' edecek ancak Kur'an'a ittibâ' ve iman eden kimse olup Kur'an'a ittibâ' etmeyenlerin intifa' edemeyeceklerine işaret için haşra delâlet eden (انما) lâfzı varid olmuştur. Yani; Resûlullah'ın inzarı umumidir. Binaenaleyh; Kur'an'a ittibâ' edeni de, etmeyeni de, cümlesini, iman etmedikleri surette azabın nazil olacağını beyanla inzar eder, inzardan intifa' edecek olanlar ancak Kur'an'a iman ve ittiba' edenler olduğu cihetle edat-ı hasırla varid olmuştur.
Vâcib Tealâ’nın merhamet sahibi olduğunu bilerek ve fakat merhametine mağrur olmayarak azabından korkmak lâzım olduğuna işaret için esmâ-i hüsnâ içinden (رحمن) ism-i şerifi varid olmuştur.
(بالغيب) azabı gözüyle görmeksizin korkmaktır. Çünkü azabı müşahede ettikten sonra korkmak muteber değildir. Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Yâ Ekrem-er Rusûl ! Sen şol kimseyi inzar edersin ki o kimse Kur'an'ın manâlarım düşünerek kalbiyle tasdik ve lisanıyla ikrar ederek iman, evamir ve nevahîsine ittibâ' etti ve Allah-u Tealâ'nın envâ'-ı intikama kaadir olduğunu itikad ederek gaibane azabın gelmesinden evvel korktu. İşte şu minval üzere Kur'an'a ittibâ' eden kimseyi günahının mağfiret 4613 olunmasıyla ve Cennet'e girmekle ecr ü mesubata nail olacağını beyanla tebşir et.] demektir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile mağfiret; iman ve ecr-i kerim; amel-i salih mukabilindedir. Yahut mağfiret; Kur'an'a ittibâ' ve ecr-i kerim; haşyet mukabilindedir.
Hulâsa; Resûlullah'ın inzarından intifa edecek kimse ancak Kur'an'a ittibâ'la Allah'tan korkan kimse olduğu ve böyle olan kimsenin mağfiretle ve kerem sıfatıyla muttasıf ecirle tebşir olunmaya şayan bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ inzardan intifa' edeceklerin mağfiretle tebşire şayan olduklarını beyandan sonra mağfiretin mahallini ve keyfiyetini beyan etmek üzere :

إِنَّا نَحۡنُ نُحۡىِ ٱلۡمَوۡتَىٰ وَنَڪۡتُبُ مَا قَدَّمُواْ وَءَاثَـٰرَهُمۡۚ وَكُلَّ شَىۡءٍ أَحۡصَيۡنَـٰهُ فِىٓ إِمَامٍ۬ مُبِينٍ۬ (12)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan muhakkak ölmüş kimseleri diriltiriz ve onların nefisleri için âhirete takdim ettikleri hayr ü şer amellerini ve ahlâk-ı hasene, ilm ü fazilet veyahut zulüm olan birşeyi te'sis etmek gibi âsar-ı hariciyelerini yazarız ve onlardan sadır olmuş ve olacak herşeyi biz levh-i mahfuz'da hıfzettik, o ef'âlin zamanını, mekânını, vukuunun keyfiyetini tafsil etmekle ta'dad ettik. Hiçbir şey hariçte kalmaz. Cümlesi, hatta insanlardan sadır olan ef'âlin her cüz'ü levh-i mahfuz'da münderiçtir.]

Yani; kullarımızın hukuku bizim ilmimizden hariç olamaz. Zira; biz kemâl-i kudretimizle ölüleri diriltiriz ve onların kendileri için âhirete gönderdikleri amellerini hatta bir zerresi bile hariç olmaksızın yazarız ve cümlesinin lâyık olduğu veçhüzere cezasını veririz, onların âsâr-ı müstahsene, ahlâk-ı hamide, âdâb-ı marziye ve makbulelerini yazdığımız gibi âdât-ı kabiha ve ahlâk-ı hasiselerini dahî her cümlesini levh-i mahfuz'da sayarız. Binaenaleyh; amellerinden hiçbir şey ilmimizden hariç olmaz.
4614
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile â s â r la murad; tahsü-i ilim, tasnif-i kütüp, misafirperverlik, mescit, medrese, mektep bina etmek ve köprü yapmak gibi âsâr-ı haseneye şamil olduğu gibi hayratı tahrib ve gayrı ızrar eylemek gibi âsâr-ı seyyieye dahi şamildir. Hatta ehl-i imanın mescid-i şerife gidip gelirken ayaklarının izi murad olunduğu dahî mervidir. Çünkü; (Benî Seleme) kabilesi Medine-i Münevvere'nin bir canibinde olduklarından mescid-i nebeviye yakın bir mahalle nakl-i hane etmek murad edince bu âyetin nazil olduğu ve o vakit Resûlullah'ın onlara hitaben (عليكم دياركم فانمانكتب آثاركم) buyurduğu Hz. Cabir'den ve (Ebu Said-il Hudrî) den mervidir. Yani «Hanelerinize mülâzemet edin, terketmeyin. Zira; mescide gelirken sizin izleriniz defter-i a'malinize yazılır.» demektir. Bu rivayete nazaran â s â r la murad; ehl-i imanın mescide giderken atmış oldukları hatvelerdir. Şu halde bu hatveler dahî sair âsâr-ı hasene meyanında dahil demektir. Binaenaleyh; cemaata devam eden kimse için mescide yakın olmaktan uzak olmak daha evlâdır. Zira; uzak olmakta sevabın daha ziyade olacağı rivayet olunan hadis-i şerifle sabittir.
A'mali yazmak ihyadan evvel olduğu halde ihya kullara ceza vermek için maksud-u aslî olduğuna ve ihyanın azamet ve ceberûta delâlet ettiğine işaret için âyette ihya, kitabet üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; ölüleri ihya etmek Cenab-ı Hakka mahsustur. Allah'ın gayrı hiçbir kimse kaadir olamaz. Amma kitabete herkes kaadir olabilir. Binaenaleyh; ihyanın şerefine binaen takdim olunmuştur. Melâike yazacakları şeyde levh-i mahfuz'a iktida ettikleri için levh-i mahfuz'a imam denilmiştir. Çünkü; imam muktedabihtir. L e v h – i m a h f u z ; yazılan şeyleri beyan ve izhar edip iman edenlerle iman etmeyenler beyinlerini tefrik ettiği için beyan ve izhar edici manâsına (إِمَامٍ۬ مُبِينٍ۬)denilmiştir.
Hulâsa; Vâcib Tealâ’nın mevtayı ihya buyurduğu ve insanların âhiret için takdim ettikleri amellerini ve dünyada bıraktıkları eserlerini levh-i mahfuz'da yazdığı ve herşeyi ta'dad buyurduğu ve bu cihetle âyetin üç mes'ele-i mühimmeyi cami olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4615
***
Vâcib Tealâ insanların bazısına inzar fayda edip bazısına fayda etmediğini beyandan sonra bunu bir misalle izah etmek üzere :

وَٱضۡرِبۡ لَهُم مَّثَلاً أَصۡحَـٰبَ ٱلۡقَرۡيَةِ إِذۡ جَآءَهَا ٱلۡمُرۡسَلُونَ (13) إِذۡ أَرۡسَلۡنَآ إِلَيۡہِمُ ٱثۡنَيۡنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزۡنَا بِثَالِثٍ۬ فَقَالُوٓاْ إِنَّآ إِلَيۡكُم مُّرۡسَلُونَ (14)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Küfür üzere ısrar edip nasihat dinlemeyen müşriklere Antakya karyesi ahalisinin kıssalarını misal olarak sen onlara göster şol zamanda ki o zamanda onlara resûller geldi. Zira; o zamanda ehl-i karyeye Biz Azîmüşşan iki resûl gönderdik. Onlar o iki resûlü tekzib ettiler. Binaenaleyh; biz üçüncü bir resûlle onları takviye ettik, üçü birden Antakya ahalisine hitaben «Biz sizi irşad için gönderilmiş resûlleriz» demekle hakka davet ettiler.] Zira; onlar da senin kavmin gibi küfür üzere ısrar edip inzarın faydası olmuyordu. Şu halde senin .zamanında bulunan müşriklerin halleri İsa (A.S.) zamanında bulunan kâfirlerin halleri gibi olduğundan bunların halleri onların hallerine teşbih olunmak suretiyle izah olunur.

Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile (Antakya) ahalisi putperest oldukları cihetle irşada muhtaç olduklarından Cenab-ı Hak Hz. İsa'ya iki resûl göndermesini emretmesi üzerine İsa (A.S.) iki resûl gönderdi ki birinin ismi (Yunus), diğerinin ismi (Yahya) idi. Onlar Antakya ahalisini tevhide ve hakka davet edince ahalinin asabiye-i küfriyeleri galebe ederek resûlleri tekzib, darp ve istihzaya cür'et ettiklerinden üçüncü bir resûlle takviyeleri lâzım geldiği cihetle üçüncü resûl olan (Şem'ûn) ile takviye buyurmuştur.
Ekseri tefsirde vâki olan rivayete nazaran vukuat şöyle 4616 cereyan etmiştir. Antakya ahalisini imana davet etmek üzere İsa (A.S.) tarafından gönderilen iki resûl Antakya civarına geldiklerinde bir miktar koyun güden (Habib-i Neccar) ı görürler. Habib bunların hallerinden, nereli olup, niçin geldiklerinden suâl eder. Bunlar da Hz. İsa tarafından halkı irşada me'mur olduklarını beyandan sonra (Habib) Hazretleri bunların alâmetlerini göstermelerini teklif eder. Bunlar biiznillâhi Tealâ hastalara şifa vereceklerini ve gözsüzlerin gözlerini iade edeceklerini beyan edince (Habib) Hazretleri bunları hanesine götürüp iki senedir esir-i firaş olan oğlunu messetmeleriyle şifa bulması üzerine bunlara iman eder ve halk beyninde bunların halleri şayi olup birçok hastalar müracaatla şifa bulmaya başlar. Bu hal Antakya hükümdarına akseder, Melik bunları huzuruna celbeder. Bunlar Meliki imana davet edince kendilerini hapseder. Hz. İsa onların hapsini işitince üçüncü bir resûl olan Şem'ûn'u gönderir. Şem'ûn meçhulüahval olarak Antakya'ya gelir. Evvelâ melik'in a'vanıyla, badehu a'van vasıtasıyla Melikle görüşür. Nihayet Melikle muhabbet teklifsizliğe kadar ilerleyince bir gün muhabbet esnasında mahpusların hallerinden suâl eder ve Melike «Sen bunların delillerini dinledin mi?» deyince Melik dinlemediğini söyler. Şem'ûn Melikin bu cevabı üzerine bunların delillerini dinlemek lâzım olduğunu beyan eder. Bunun üzerine Melik bunları huzuruna celbedip Şem'ûn onların Rablerinden suâl eder. Onlar Cenab-ı Hakkı evsafıyla ta'rif ettikten sonra yedi gün evvel vefat etmiş bir ölüyü duâlarıyla ihya edince Melik ve Melikin hademelerinden bazı kimseler iman ederler. Bazı rivayete nazaran hiçbir kimse iman etmez ve lâkin Şem'ûn'un da evvelki iki resûlle teşrik-i mesai için geldiği meydana çıkar.

4617
***
Vâcib Tealâ Şem'un'un Yunus ve Yahya ile teşrik-i mesai için geldiği meydana çıktıktan sonra üçü birden nâsı tevhide davete başlayınca nâsın onlara karşı kelâmlarını beyan etmek üzere :

قَالُواْ مَآ أَنتُمۡ إِلاً بَشَرٌ۬ مِّثۡلُنَا وَمَآ أَنزَلَ ٱلرَّحۡمَـٰنُ مِن شَىۡءٍ إِنۡ أَنتُمۡ إِلاً تَكۡذِبُونَ (15)

buyuruyor.
[İsa (A.S.)ın resûllerinin daveti üzerine (Antakya) ahalisi o resûllere hitaben dediler ki «Siz olmadınız, illâ bizim gibi beşersiniz. Binaenaleyh; Allah-u Tealâ sizin üzerinize semadan birşey inzal etmedi. Siz olmadınız, illâ yalancısınız demekle risaletlerini inkâr ve beşeriyeti risalete münafi addettiler.»] Kendilerince bir kıyas yapmak isteyerek dediler ki «Siz de bizim gibi beşersiniz. Bize risalet gelmedi ki size gelsin. Beşerle Cenab-ı Hak beyninde bir münasebet yok ki beşere vahyolsun. Bu olamaz. Şu halde siz Allahü Tealâ'ya iftira edip yalan söylüyorsunuz. Binaenaleyh; biz size iman edemeyiz» demekle Rusûl-ü kiramın davetlerine icabetten imtina' ettiler.
Hulâsa; Hz. İsa tarafından gönderilen resûllere Antakya ahalisinin üç şeyle mukabele edip
b i r i n c i s i : Siz de bizim gibi beşersiniz. Şu halde bizim üzerimize bir fazilet davasına salâhiyetiniz yoktur,
i k i n c i s i : Beşer üzerine Rahman Tealâ birşey inzal etmedi,
ü ç ü n c ü s ü : Siz yalandan başka birşey söylemiyor, ancak yalan söylüyorsunuz dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Antakya ahalisinin resûllere vermiş oldukları cevabı beyandan sonra resûllerin onlara irad ettikleri kelâmlarını beyan etmek üzere :

قَالُواْ رَبُّنَا يَعۡلَمُ إِنَّآ إِلَيۡكُمۡ لَمُرۡسَلُونَ (16) وَمَا عَلَيۡنَآ إِلاً ٱلۡبَلَـٰغُ ٱلۡمُبِينُ (17)

buyuruyor.
[Hz. İsa'nın resûlleri müşriklerin «Yalancısınız» demelerinden fütur getirmediler. Binaenaleyh; davetlerini iade ve onların inkârına karşı te'kid ederek dediler ki «Bizim Rabbimiz bilir. Biz muhakkak sizi irşad için gönderilmiş resûlleriz, bizim üzerimize vâcibolmadı, ancak açıktan size tebliğ etmek vâciboldu.»] Vazifemiz budur, bu vazifeyi eda ettik. Binaenaleyh; bizde mes'ûliyet kalmadı lâkin bizim davetimize icabet etmediğinizden dolayı mes'ûliyet size aittir» demekle vazifelerinin hitam bulduğunu beyan ettiler.
4618
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin inkârlarının şiddeti nispetinde Rusûl-ü kiram kelâmlarını birtakım te'kidatla takviye etmişlerdir :
B i r i n c i s i : Yeminle takviye etmişlerdir. Zira; «Allah-u Tealâ bilir» demek yemindir. Binaenaleyh; yalan yere Allahü Tealâ bilir demiş olsa Cenab-ı Hakka cehil isnad ettiğinden kâfir olur.
İ k i n c i s i : Edat-ı te'kidden (ان) ile,
ü ç ü n c ü s ü : (لام) ile irad etmişlerdir. Çünkü; muhatabın inkârı derecesinde kelâmı te'kidle irad etmek ehl-i maânî indinde vâcibtir. Rusûl-ü kiram, vazifelerinin ancak tebliğ olduğunu beyandan maksatları; müşrikleri teemmül ve tefekküre sevk ve insafa davetle imana teşvik etmektir. Çünkü; tebliğ mukabilinde bir ücret taleb etmeyip riyaset ve mansıp gibi ağraz-ı dünyeviyeye tenezzül etmemeleri ahalinin insaf ederek biraz düşünmelerini icab eder. Bu âyet ve bundan evvelki âyetler resûlün resûlü; resûl olduğuna delâlet eder. Çünkü; Antakya ahalisine gelen resûller Hz. İsa tarafından gönderildikleri halde Cenab-ı Hak «Biz gönderdik» buyurdu, onlar da «Biz sizi irşad için gönderilmiş resûlleriz» dediler. Şu halde resûlün resûlü; resûl olduğuna delâlet eder, mes'ele-i fıkhiyemiz de bunu te'yid etmektedir. Çünkü; müvekkilin izniyle vekilin vekili ayn-ı müvekkilin vekili olduğundan vekil onu azledemez. Binaenaleyh; vekilin vekilini ancak müvekkil azleder. Zira; her ne kadar vekilin vekili ise de müvekkilin izniyle olduğundan hakikatta müvekkilin vekilidir. Şu halde taraf-ı İlâhiden resûl olan İsa (A.S.)ın resûlleri hakikatta Cenab-ı Hakkın resûlleri olduğundan Cenab-ı Hak «Biz gönderdik» buyurmuştur.
Bu âyet-i celileler; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu ümmetin efdal olduğuna delâlet eder. Çünki; İsa (A.S.) kavmini irşad için iki kimse göndermiştir. Amma bizim peygamberimiz çok zaman Yemen'e ve sair diyara nâsı irşad için bir kişi gönderir, onunla iktifa buyururdu. Şu halde Resûlullah'ın bir kişiyle iktifa buyurması bu ümetten bir kimsenin diğer ümmetten iki üç kimse bedeli olduğuna delâlet eder.
Hulâsa; İsa (A.S.)ın resûlleri halkı irşad için gönderilmiş resûller olduklarını birtakım te'kidatla beyan ve ilm-i İlâhiyle işhad ettikleri ve kendilerinin vazifeleri ancak açıktan tebliğ etmek olduğunu hasr u kasırla beyan ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4619
***
Vâcib Tealâ Rusûl-ü İsa'nın vazifelerini beyan ettiklerini zikirden sonra şu beyanlarına karşı kâfirlerin cevaplarını beyan etmek üzere :

قَالُوٓاْ إِنَّا تَطَيَّرۡنَا بِكُمۡۖ لَٮِٕن لَّمۡ تَنتَهُواْ لَنَرۡجُمَنَّكُمۡ وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ۬ (18)

buyuruyor.
[Kâfirler resûllere «Biz sizinle teşe'üm ediyoruz» dediler ve sözlerine şunu da ilâve ettiler: «Allah'a yemin ederiz ki eğer siz risalet davasından feragat edip vazgeçmezseniz biz sizi taşla öldürürüz ve bizim tarafımızdan size acıtıcı azap isabet eder.»] Binaenaleyh; vazgeçin sözünüzden, belânızı bulmayın bizden» demekle resûlleri tehdid etmişlerdir.

T a t a y y e r ; birşeyi kötülüğe alâmet addetmektir. İnsanların sevmedikleri şeyi kötülüğe alâmet addetmeleri âdet olduğundan Rusûl-ü kiramın davalarını ve yemin etmelerini yalan zannıyla kötülüğe alâmet saydıklarını beyan ettiler. Çünkü; yalan yere yemini onlar kaht u galaya sebep addederlerdi. Binaenaleyh; dediler ki «Ey resûller ! Biz sizinle teşe'üm ediyoruz. Zira; siz yalancısınız, yalan davaya musir olduğunuz gibi yemin de ediyorsunuz. Halbuki yalan yere yemin memleketleri otsuz ve susuz bıraktığı gibi kaht u galaya dahî sebep olur. Binaenaleyh; siz hayra alâmet değilsiniz, belki şerre alâmetsiniz» demekle resûlleri suçlu çıkarmak istediler. Çünkü cühelanın âdeti; şehevat-ı nefsaniyelerinin arzusunu aramaktır. Velevse o arzu ettikleri şey ayn-ı şer olsun. Heva ve heveslerine muvafık görmedikleri şeyi red ve inkâr ederler. Velevse o şey envâ'-ı hayratı cami ve cümle saâdâtı calib olsun. İşte şu esaslara binaen (Antakya) ahalisi «Biz sizi sevmiyoruz. Zira; bizim arzumuzun hilâfına birtakım şeyler teklif ediyorsunuz. Vazgeçin bu davadan. Eğer vazgeçmezseniz sizi taşla öldürürüz» dediler. Çünkü her zaman süfehanın âdetleri; evvelâ meramlarını terviç için birtakım hiyel ü desais aramak ve mugalâtayla batıllarını örtmektir. Eğer bununla arzuları husule gelmezse birtakım tehdidata kalkışmak olduğundan bunlar da aynı yolu takib etmişlerdir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile a z a b - ı e l i m le murad; birbiri arkasına ölünceye kadar atılan taşlardan hasıl olan acılardır. Yahut taşla recmedecekleri gibi gözlerine aldıkları sair işkencelerdir ki ellerinden her ne gelirse yapacaklarına ve geri koymayacaklarına işaret etmişlerdir.

4620
***
Vâcib Tealâ müşriklerin tehditlerine karşı Rusûl-ü kiramın cevaplarını beyan etmek üzere :

قَالُواْ طَـٰٓٮِٕرُكُم مَّعَكُمۡۚ أَٮِٕن ذُڪِّرۡتُمۚ بَلۡ أَنتُمۡ قَوۡمٌ۬ مُّسۡرِفُونَ (19)

buyuruyor.
[Rusûl-ü kiram onlara cevap olarak «Sizin teşe'ümünüzün sebebi kendinizle beraber olan itikad-ı batılınız, küfrünüz ve kötü amellerinizdir. Yoksa bizim size tebliğ ettiğimiz itikad-ı hak teşe'üme sebep olmaz, belki ayn-ı saadete sebep olur. Eğer siz mütenebbih olup vaaz u nasihat kabul etmezseniz başınıza her belâ gelir, eğer nasihat kabul ederseniz her kötülükten kurtulmuş olursunuz. Şu halde hak olan; sizin zannınız gibi bizimle teşe'üm etmek değildir. Belki siz küfür ve tuğyanı âdet etmiş bir takım kavm-i müsrif ve batılla ülfet etmiş sefihlersiniz» demekle teşe'üm olunmaya şayan ancak kendileri olup resûller olmadığını beyan etmişlerdir.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Rusûl-ü kiram teyemmün ve teberrük olunacak ikrama şayan kimseler oldukları halde onlarla teşe'ümlerinden ve ikram bedelinde ihanetlerinden dolayı kendilerine israf isnad olunmuş ve bu vesileyle müsrif olduklarını beyanla zemmolunmuşlardır.

4621
***
Vâcib Tealâ Rusûl-ü kiramla ahali beyninde vâki olan mübahaseyi beyandan sonra bazı kimsenin Rusûl-ü kiramın tasdiki ve ittibâ'ları lâzımdır dediğini beyan etmek üzere :

وَجَآءَ مِنۡ أَقۡصَا ٱلۡمَدِينَةِ رَجُلٌ۬ يَسۡعَىٰ قَالَ يَـٰقَوۡمِ ٱتَّبِعُواْ ٱلۡمُرۡسَلِينَ (20)ٱتَّبِعُواْ مَن لاً يَسۡـَٔلُكُمۡ أَجۡرً۬ا وَهُم مُّهۡتَدُونَ (21)

buyuruyor.
[Şehrin nihayet tarafından koşarak bir recül geldi ve dedi ki «Ey kavmim ! Resûllere ittibâ' edin. Zira; onlara ittibâ' etmek sizin sebeb-i necatınızdır. Sizden ücret istemeyen kimselere siz ittibâ' edin. Halbuki o resûller tarik-ı hakka ihtida etmişlerdir.»]

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran şehrin üst taraflarından gelen recül (Habib-i Neccar) dır. Çünkü; şehir halkı resûllerin sözlerini dinledikten sonra onlara ittibâ'dan imtina' etmekle beraber resûlleri recmle katledeceklerine karar verdiler. Bu karar, hanesi şehrin en uzak mahallinde olduğu halde (Habib) in sem'ine vasıl olunca hemen alelacele koşarak gelir, kavmine, resûllere ittibâ' vâcibolduğunu ve resûller ücret istemedikleri cihetle ittibâ' lâzım olup ittibâ'da, ücret vermek gibi maddî bir zarar olmadığını beyanla beraber ittibâ' edilecek olursa manevî birçok fayda olduğuna da işaret etmiştir. Çünkü resûllerin ihtida etmiş olduklarını sarahaten beyan etmek; resûllere ittibâ'da dünyevî ve uhrevî menfaat olacağını beyan etmektir.
(رجل) lâfzında olan tenvin tazim içindir ki recül-ü kâmil demektir. Çünkü; (Habib-i Neccar) Hazretleri âbid, zahid ve munsıf bir zat olduğu gibi kütüb-ü sabıkada Resûlulîah'ın evsafını gördüğü veçhile bizim resûlümüze de iman etmişti. Rusûl-ü İsa'ya kendi iman ettiği gibi kemâl-i şefkatından naşi kavmine de 4622 hatta bulunmuştur. Lâkin kavmi «Sen de mi bizim dinimizi terkettin» diyerek katlettikleri mervidir ve kabr-i şerifi Antakya'da meşhurdur.
Hulâsa; Antakya ahalisinin resûlleri taşla öldürmeye karar verdiklerini işitince şehrin uzak mahallinden (Habib-i Neccar) ın alelacele gelip, resûllere ittibâ" etmelerini kavmine tavsiye ettiği, resûller ücret istemediklerinden dolayı ittibâ'da bir zarar olmayıp ittibâ'a şayan ve resûller ise doğru yola vasıl olmuş mühtedi olduklarını beyanla kavmini ittibâ'a terğib ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Habib-i Neccar'ın kavmine nasihatini beyandan sonra Allah-u Tealâ'ya ibadetin lüzumunu delil-i aklî ile ispat ettiğini beyan etmek üzere :

وَمَا لِىَ لآً أَعۡبُدُ ٱلَّذِى فَطَرَنِى وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (22)

buyuruyor.
[Bana ne gibi mani var ki beni halkeden Rabbime ibadet etmeyeyim. Halbuki siz ancak huzur-u manevîsine rücû' edeceksiniz.]

Yani; Habib-i Neccar kavminin inkârını görünce «Bana ne gibi şey arız oldu ki beni halkeden Hallâka ibadet etmeyeyim, akıbet siz onun huzuruna rücû' edip amelinizin cezasını göreceksiniz. Şu halde Halika ibadette bir mani olmadığı gibi ibadeti icab eden deliller de vardır. Zira; bizi yoktan halketmesi ve akıbet onun huzuruna varacağımız bizim ibadet etmemizi icab eder esbaptandır» demekle kavmini iknaa çalışmıştır.
Bundan evvelki âyetlerin tefsirinde beyan olunduğu veçhile (Habib) Hazretleri evvelce iman etmişti. Kendisinin sanatı dülger yahut çamaşır yıkayıcı veya ipekten elbise dokuyucu olması ve kisbini hergün ikiye taksim edip bir kısmını fukaraya tasadduk, diğer kısmını ıyalinin nafakasına tahsis etmesi hususunda rivayetler vardır.
4623
Habib Hazretlerinin kavmine müdafaası kemâl-i fetanetine delâlet ettiği gibi birtakım hikmet üzerine de müştemildir. Çünkü; insanların halkolunması haklarında nimet olduğundan o nimeti nefsine şükrünün edası vâcibolduğuna işaret ve onun şükrü de ibadet etmek olduğunu beyan ve akıbet huzur-u İlâhiye rücû' etmek zecri mucip olup kavmi de maâsîden men'e ve zecre muhtaç olduklarından huzur-u manevîye rücû' edeceklerini onlara nispetle insafa davet etmiş ve ibadet etmemekteki kabahati kendine nispetle nefsini ta'yib ve kavmine ta'riz eylemiştir. Bu meslek; nasihatta en güzel bir meslektir. Çünkü dinleyenlerin kabahatlarını kendine isnad ederek sarf-ı kelâm etmek; muhatapların gazabını teskin ettiğinden herhalde te'siri ziyade olur.
Her müminin münkeratı men'e sa'yetmesi lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak kavminin kasdettikleri kabahati men'e çalıştığından dolayı Habib-i Neccar'ı sena buyurmuştur. Cenab-ı Hakkın şu senası münkeratı nehye sa'yetmek indallah marzî ve makbul bir ibadet olduğuna suret-i vazıhada delâlet eder.
Habib Hazretlerinin bu kelâmı mebdei ve maâdı cami olduğundan ahval-i dünya ve ahval-i âhiretin her ikisine de icmalen işaret ettiği cihetle gayet beliğ, mücmel ve müfiddir.

***
Vâcib Tealâ Habib-i Neccar'm nasihatinin bakiyesini beyan etmek üzere :

ءَأَتَّخِذُ مِن دُونِهِۦۤ ءَالِهَةً إِن يُرِدۡنِ ٱلرَّحۡمَـٰنُ بِضُرٍّ۬ لاً تُغۡنِ عَنِّى شَفَـٰعَتُهُمۡ شَيۡـًٔ۬ا وَلاً يُنقِذُونِ (23)

buyuruyor.
[Allah'ın gayrı putları ben âlihe ittihaz eder miyim ve o putları ma'bud ittihaz etmek lâyık olur mu? Eğer Allah-u Tealâ bana bir zarar murad ederse o putların şefaatları o zararı benden 4624 defedemez. Bana muavenet ve yardım etmekle beni o zarardan kurtaramaz.] Binaenaleyh; putların nıa'bud ittihaz olunmaya istihkakları yoktur.

Nısâbûrî'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyet saniin vücudunu ikrar olup bu âyet ise Vâcib Tealâ'nın gayrı ma'budun olmadığını beyan olduğundan âyetin ikisi tevhid hükmündedir. Binaenaleyh: Habib-i Neccar Hazretleri evvelâ Vâcib Tealâ'nın vücudunu ve sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olduğunu, saniyen de şerikten ve nekaisten münezzeh bulunduğunu beyanla tevhidi ikmal etmiştir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bir kimsenin Cenab-ı Hakka ibadeti; üç derecedir :
B i r i n c i d e r e c e s i : Abid Rabbisine ibadetinde ancak rıza-yı Bari'yi kasdetmek ve sırf Rabbisinin ma'bud, halik ve malik olduğunu nazar-ı itibara alarak ibadet etmektir. Amma Rabbisi in'âm etsin, etmesin herhalde vazifesi ubudiyet olduğunu düşünmek ve onu yerine getirmektir ki bu; ibadetin â'lâ mertebesidir.
İ k i n c i d e r e c e s i : Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu nimetleri düşünmek ve o nimetlerin şükrünü eda etmek maksadıyla mün'im olduğundan dolayı ibadet etmektir. Şu maksatla vazife-i ubudiyeti edaya koşmak; ibadet ve ubudiyetin orta mertebesidir.
Ü ç ü n c ü d e r e c e s i ; Cenab-ı Hakkın kahrını ve gazabını düşünmek ve onun kahrından korkusuna binaen ibadet etmektir. Şu maksatla ibadet ubudiyetin aşağı mertebesidir. Çünkü; ibadette hüsn-ü rıza yok, yalnız ma'budun kahrından korku ve azabından kurtulmak ümidi var. Şu halde korkusu olmasa ibadet etmeyecek olduğundan bu nevi ibadet diğerlerine nispetle ednadır.
Bu âyette hemze; istifham-ı inkârîdir. Binaenaleyh; âyetin iptidası; tevhid makamındadır. Çünkü; Allah'ın gayrı ma'bud ittihazına lâyık kimse olmadığını ikrar; ayn-ı tevhiddir.
Habib-i Neccar Hazretleri kâfirlerin ma'bud ittihaz ettikleri putların ma'bud ittihaz olunmalarını inkârdan sonra ma'bud ittihaz etmekteki mazarratı beyan etmek üzere kelâmına şunu da ilâve ederek demiştir ki :
4625

إِنِّىٓ إِذً۬ا لَّفِى ضَلَـٰلٍ۬ مُّبِينٍ (24)

[«Menfaat ve mazarrata muktedir olmayan putları ben ma'bud ittihaz ettiğim takdirde muhakkak açık bir dalâleti ihtiyar etmiş olurum.] Zira; kaadir ü kayyum olan Vâcib Tealâ’nın gayriyi ma'bud ittihaz etmekten daha ziyade büyük bir dalâlet olamaz» demekle kavmini irşada çalışmıştır. Çünkü; putların taştan ve ağaçtan yapılmış birtakım eşya-yı hasise oldukları meydanda olduğu halde onları ma'bud ittihaz etmekten ve şefaat beklemekten daha ziyade bir hamakat olamaz. Binaenaleyh onları ma'bud ittihaz etmek; dalâletten başka birşey değildir.
Hulâsa; Vâcib Tealâ’nın gayrı putları ma'bud ittihaz etmek emr-i münker olduğu ve Allah-u Tealâ bir kimseye zarar murad ederse ma'bud ittihaz olunan putların şefaatları o zararı defedemeyeceği ve o zarardan kendilerine ibadet eden kimseyi kurtaramayacakları ve putları ma'bud ittihaz etmek dalâletten başka birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Habib-i Neccar'm kavmine karşı muvahhid olduğunu izhar ve tevhidin hakkaniyetini delâiliyle ispat ettiğini beyandan sonra suret-i alâniyede imanını izhar eylediğini alâtarikıl-hikâye beyan etmek üzere :

إِنِّىٓ ءَامَنتُ بِرَبِّكُمۡ فَٱسۡمَعُونِ (25)

buyuruyor.
[«Ben sizin Rabbinize muhakkak iman ettim. İşitin benim sözümü ve imanımı.»]

Yani; Habib Hazretleri kavmine karşı Cenab-ı Hakkın vücudunu ve vahdaniyetini ispat ettikten sonra imanını izhar ederek 4626 dedi ki «Ben sizi yoktan halkedip terbiye eden Rabbinize muhakkak iman ettim. Binaenaleyh; benim imanımı ve imanıma dair söylediğim sözümü işitin, şüpheniz kalmasın. Hal böyle olunca sözümün müştemilâtına dikkat edin ve nefsinize insaf edin» demekle nasihatta bulunmuştur.
Bu âyet-i celilede hitap; kavmine olmak ihtimali olduğu gibi Beyzâvî'nin beyanı veçhile Rusûl-ü kirama olmak ihtimali dahî vardır. Çünkü; Habib Hazretleri kavmine nasihat edince kavmi taşla öldürmeye hücum ederler. Vefat etmeden Rusûl-ü kirama imanını izhar edip işittirmek üzere onların tarafına sür'atla koştu ve bu kelâmı onlara hitaben söyledi. «Rabbime iman ettim» demedi ki kendi kavminin Rab tanıdıkları putlar zannolunmasın. Belki «Sizin Rabbinize iman ettim» dedi ki Rusûl-ü kiramın Rabbisi olduğu bilinsin. Bu kelâmla imanını izhar ettikten sonra kavmi tarafından şehid edilmiştir. (رحمنة الله رحمنة وانالناالله شفعة)

***
Vâcib Tealâ Habib Hazretlerinin hîn-i vefatında inayet-i ezeliye zuhûr edip Cennet'le tebşir olunduğunu beyan etmek üzere :

قِيلَ ٱدۡخُلِ ٱلۡجَنَّةَۖ

buyuruyor.
[Vefatı zamanında taraf-ı İlâhiden bir melek vasıtasıyla «Sen Cennet'e dahil ol» denildi.]

Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu söz kendisine tebşir veyahut ikramdır. Ve sair şüheda gibi Cennetine duhulüne izindir. Yahut bu kelâm katlolunduktan sonra bir sâilin suâline cevaptır. Keenne sâil «Din hakkında bu kadar salâbet gösterip hayatını mahvedinceye kadar çalışınca Rabbisi neyle mükâfat etti?» dedi. Sâilin bu suâline cevap olarak melek vasıtasıyla gaipten bu nida vâki oldu. Yahut Nisâbûrî'nin beyanına nazaran bu kelâm katlolunacağı zaman Rusûl-ü kiram tarafından tebşir olarak vâki olmuştur.

4627
***
Vâcib Tealâ Habib Hazretlerinin onları tasdik ederek kavminin de bu hali bilmesini temenni ettiğini beyan etmek üzere :

قَالَ يَـٰلَيۡتَ قَوۡمِى يَعۡلَمُونَ (26) بِمَا غَفَرَلِىرَبِّى وَجَعَلَنِىمِنَٱلۡمُكۡرَمِينَ (27)

buyuruyor.
[«Ah, ne olaydı benim kavmim Rabbimin beni mağfiret edip ikram olunan kimseler zümresinden kıldığını ve mağfiretin sebebini bileler ve o sebebe onlar da tevessül edeler de mağfiret olunalardı» demekle kavminin mağfiret olunmasını istemiştir.]

Habib Hazretlerinin bu kelâmı kavminin küfür üzere bulunduklarına tahassürünü mutazammmdır. Bu kelâmı söylemekten maksadı; onları insafa davet, küfürlerinden tevbeyle mağfirete ve onlara kendilerinin büyük hata üzerine olduklarını bildirmekle nedamete sevketmektir. Bu kelâmın vefatından sonra olması ihtimali de vardır. Çünkü; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Resûlullah «Habib hal-i hayatında ve hal-i vefatında kavmine nasihat etti» buyurmuştur. Herhangi suretle olursa olsun Habib Hazretlerinin gayet ulüvv-ü dereceye malik sabırlı, hilmi pek çok, merhametr gazabına galip bir zat olduğuna /hali delâlet eder. Çünkü; kavminin gazabı ve buğz u adaveti bir dereceye varıp kanı galeyan ederek taşla öldürmeye cüret ettikleri halde merhameti onu nasihata ve mağfiretlerini taleb etmeye sevkediyor. Habib Hazretleri onların mağfiret olunacakları esbaba çalıştığı halde onlar asla kulak asmadıkları gibi katletmek fikrinden dahi vazgeçmemişler ve akıbet katletmişlerdir ve katilleri de saadet üzere saadet olmuştur.

(Eğer o iki sene olmasaydı Numan helak olurdu sözü imam-ı a’zama ait değildir, uydurma bir sözdür. Tasavvuf olmadan da insan evliya olur) deniyor. Maksat tasavvufu kötülemek. Tasavvuf düşmanlığı selefiler arasında çok yaygındır. Evliyaya, keramete düşmanlık yaparlar. Bilmeyenin bilmediği şeyleri düşmanlık yapması yadırganmaz. Atalarımız böyle kimseler için, (Kişi bilmediği şeylerin düşmanıdır) buyurmuşlardır.

Muhammed Masum hazretleri, Mektubat kitabında buyuruyor ki:

Allah-u Teâlâyı tanımak iki türlüdür:
1- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi tanımak,
2-Tasavvuf büyüklerinin tanımaları.

B i r i n c i şekildeki imanda nefs azgınlığından vazgeçmemiştir, iman hakiki değil, mecazidir. Bu iman gidebilir.
İ k i n c i s i nde nefs de imana geldiği için iman yok olmaktan korunmuştur. (Ya Rabbi, senden sonu küfür olmayan iman istiyorum) hadis-i şerifi ve Nisa suresinin (Ey iman sahipleri, iman edin) mealindeki 136. âyet-i kerimesi de hakiki imanı bildirmektedir. Bu âyet, (Hakiki imana kavuşun) manâsındadır.
İmam-ı Ahmed hazretleri ilim ve ictihadda çok yüksek dereceye sahip olduğu halde, hakiki imana kavuşmak için Bişr-i Hafi [ve Zünnun-i Mısri] hazretleri gibi evliyanın sohbetinde bulundu. İmam-ı a'zam hazretleri de, ömrünün son yıllarında Cafer-i Sadık hazretlerinin sohbetinde bulunduktan sonra, (Bu iki sene olmasaydı, Numan helak olurdu), yani (Hakiki imana kavuşamazdım) buyurmuştur. Her iki imam da ilimde ve ibadette son derece ileri oldukları halde, tasavvuf büyüklerinin sohbetinde bulunarak marifeti ve bunun meyvesi olan hakiki imanı elde ettiler.) [C.İki , m.106]
4518


Vâcib Tealâ Habbi-i Neccar'ın halini beyandan sonra muhalif olanların hallerini beyan etmek üzere :

وَمَآ أَنزَلۡنَا عَلَىٰ قَوۡمِهِۦ مِنۢ بَعۡدِهِۦ مِن جُندٍ۬ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ وَمَا كُنَّا مُنزِلِينَ (28) إِن كَانَتۡ إِلاً صَيۡحَةً۬ وَٲحِدَةً۬ فَإِذَا هُمۡ خَـٰمِدُونَ (29)

buyuruyor.
[Habib'in vefatından sonra kavmi üzerine semadan hiçbir asker indirmedik ve indirici de olmadık. Onları ihlâk eden vak'a olmadı, illâ bir sayha oldu ki o sayha üzerine onlar derhal söndüler, asla hayat eseri kalmadı, belki o anda ateş yerinde kalan kül gibi oldular.]
4642
Yani; Antakya ahalisinin ihlâki için semadan biz asker indirmedik. Zira; askere ihtiyaç yoktur. Onların ihlâkine bir meleğin sayhası kifayet etmiştir. Binaenaleyh; meleğin sayhası üzerine nagehanî olarak onlar derhal meyyit olmuşlardır.
Nisâbûrî'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile; bizim peygamberimizin faziletine delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak bir kavmin ihlâki için semâdan asker inzal etmediğini beyan buyurdu. Halbuki Resûlullah'ın kavmini ihlâk ve Resûlullah'a muavenet için (Bedir), (Hendek) gazalarında meleklerden asker göndermiştir ki bu bizim nebimizin efdal olduğuna delâlet eder. Zira; enbiyadan ve evliyadan hiç kimseye vâki olmayan muavenet bizim nebimize vâki olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ indinde onların ihlâki gayet kolay olduğuna işaret için sayha-yi vahide ile; yani bir kere olmasıyla tavsif olunmuştur ki «Onların ihlâkine Cibril'in bir sayhası kâfi olup iki sayhaya ihtiyaç yok» demektir. Vukuat şöyle cereyan etmiştir: Habib Hazretlerini katletmeleri üzerine Cenab-ı Hakkın emriyle Cibril-i Emin kale kapısının iki kanatlarını ellerine alarak bir sayha edince cümlesi yere meyyit olarak serilmişlerdir.
Hal-i hayatlarında yakıcı ve yıkıcı ateş gibi parlayıcı olduklarına işaret için onların mevtinden hamûdla ta'bir olunmuştur. Çünkü h a m û d ; ateşin sayhasına ıtlak olunduğundan onların cesetleri sönmüş ateş gibi olunca hayatları da aynı ateş gibi olmak lâzım gelir.
Onlar da hakikatta ateş gibi alevleniyorlardı. Zira; hararetin kuvveti nispetinde insanın kuvve-i gazabiye ve şehevaniyesi şiddetli olduğundan Antakya ahalisi gazaplarının şiddetine binaen (Habib)'i katle kadar cür'et ettiler, kuvve-i şehevaniyeleri ziyade olduğundan hava ve heveslerine tâbi olarak kelâmını dinlemediler. Binaenaleyh; küfür üzere ısrarla imana asla rağbet etmediler.
Helâkleri sayha üzerine terettüb edip sayhadan sonra olduğuna işaret için terettübe ve taahhura delâlet eden (فا) lafzıyla varid olmuştur.
Hulâsa; Antakya ahalisinin helâki bir sayhayla olduğu ve onları ihlâk için semâdan asker inzal olunmadığı ve bir sayhayla onların sönmüş ateş gibi oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4643
***
Vâcib Tealâ Habib-i Ncccar'ın kavminin bir sayhayla helâk olduklarını beyandan sonra onlar üzerine ebedî hasretin lâzım olduğunu beyan etmek üzere :

يَـٰحَسۡرَةً عَلَى ٱلۡعِبَادِ‌ۚ مَا يَأۡتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلاً كَانُواْ بِهِۦ يَسۡتَہۡزِءُونَ (30)

buyuruyor.
[Nedamet ve hasret; iman etmeyen kullar üzerinedir. Zira; onların kendilerine bir resûl gelmedi, illâ o tesulü istihza ederler.]

Yani; nedamet-i kâmile ve hasret-i daime ve hüzn-ü ebedî şol kullar üzerine variddir ki o kulların hallerini ıslah ve doğru yola irşad için hiçbir resûl gelmedi, illâ o gelen resûlü onlar istihza ettiler. Binaenaleyh; ebedî azaba müstehak olduklarından daimi nedamet kendilerini ihata ettiği cihetle ebedî bir hasret içinde kalmışlardır. Çünkü; onlara azabın geldiği günde o azabı defe kudretleri olmadığından hayret içinde sarhoş, nedamet içinde mütehassir ve bihuş oldukları gibi o günde iman etmek isterler, lâkin iman menfaat vermediğinden hasretleri devamlı olur ki tükenmez ve arkası kesilmez.
Bu âyette beyan olunan h a s r e t ; kulların kendileri tarafından olmak ihtimali olduğu gibi Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile meleklerden, ins ü cinden ve ehl-i iman tarafından olmak ihtimali de vardır. Zira; «Onların kendi nefislerine yapmış oldukları cinayet o kadar büyüktür ki herkesin hasret ve esefini mucip olur bir derecede» demektir. Çünkü; kendilerine dünyevî ve uhrevî menfaatlarınıbeyan eden halisane nasihat edenlerin nasihatlarını istihza ve davetlerine icabetten imtina' ile küfr üzerine devam etmekten daha büyük bir cinayet olamadığından herkesin hasretlerine şayan demektir.
(مَا يَأۡتِيهِم) hasretin sebebini beyan eder delildir ve takriri şöyledir : «Küfür üzerine devam eden ibad üzerine hasret lâzımdır. Zira; onlar kendilerine gelen resûlü istihza ederler. Her kimseler ki kendilerine gelen resûlleri istihza ederler. Onlar üzerine hasret lâzımdır. Binaenaleyh; küfür üzere ısrar eden ibad üzerine hasret lâzımdır» demek olur. Resûlü istihza ile şeriatını istihza beyninde fark olmadığından resûlün vefatından sonra şeriatını istihza edenler de aynı hasrete mahkûmlardır. Binaenaleyh; zamanımızın süfehasından şeriat-ı Ahmediyeyi istihfaf ve istihza edenlerin halleri de tahassüre şayandır.
Hulâsa; rusûl-ü kiramı ve şeriatlarını istihza ve istihfaf etmek ibadın hasret-i daimesini icab ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4644
***
Vâcib Tealâ rusûl-ü kirama iman etmeyenlerin hasret-i ebediyeye müstehak olduklarını beyandan sonra Kureyş'in Resûlullah'a iman etmediklerinden dolayı tekdire müstehak olduklarını beyan etmek üzere :

أَلَمۡ يَرَوۡاْ كَمۡ أَهۡلَكۡنَا قَبۡلَهُم مِّنَ ٱلۡقُرُونِ أَنَّہُمۡ إِلَيۡہِمۡ لاً يَرۡجِعُونَ (31) وَإِن كُلٌّ۬ لَّمَّا جَمِيعٌ۬ لَّدَيۡنَا مُحۡضَرُونَ (32)

buyuruyor.
[Ey Habib-i Zişanım ! Ehl-i Mekke seni istihza ve dinini inkâr ederler de bilmezler ve haber almazlar mı ki bizim onlardan evvel ihlâk ettiğimiz kavimleri ve onlar da bunlar gibi resûllerini tekzip ve istihza ettiklerinden helâk olduklarını? Halbuki o helâk olan kavimler bir derece münkariz oldular ki dünyaya ve bilhassa bunlara avdet etmek ihtimali yoktur, avdet edemezler, onlardan herbiri dünyaya dönmez, illâ biz onları yevm-i kıyamette huzurumuza cem'ederiz, orada hazır bulunurlar ve her biri amelinin cezasını görür.] Zira; herkes o içtimâ'da amelinden mes'ûl olacaktır. Binaenaleyh; insanlar kendilerinden evvel helâk olanların sebeb-i helâklerini düşünüp helâke sebep olan günâhlardan ihtiraz etmek lâzım olduğunu bilmeli ve huzur-u İlâhide içtimâ' olacağını tefekkür edip hüsn-ü tedarikte bulunmalıdır.

Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette istifham; taaccüb içindir. Yani kurûn-u maziyenin eserleri görülmez ve bir daha avdet etmez bir halde helâk olduklarından ibret almak lâzımken ibret almamaları taaccübe şayan bir haldir. Zira; insanlar için 4645 emsalinden ibret almak bir vazife-i mühimmedir. Böyle bir vazifeyi ihmal etmek elbette taaccübe ve istiğraba şayandır.
(وان كل) de bulunan (ان) nafiye olup (لما) , (الا) manâsına olduğuna nazaran
manâ-yı nazım: [Onlardan herbiri avdet etmezler, illâ bizim huzurumuzda içtimâ' ederler.] demektir.
Eğer (ان) muhaffefe olursa manâ-yı nazım: [Onlardan herbiri yevm-i kıyamette bizim huzurumuzda elbette içtimâ' edip hazır bulunacaklar.] demektir.
Hulâsa; insanların, geçmiş ve münkariz olmuş ahalinin hallerinden ibret almaları lâzım ve onların gidip bir daha gelmedikleri dahi ibrete şayan olduğu, geçmiş ve geçecekler cümlesinin yevm-i kıyamette hazır bulunup amellerinin cezasını görecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kıyamette cümle nasm huzur-u İlâhide içtimâ' edeceklerini beyandan sonra nasın ihyâ olunarak cem'olmalarının mümkün olduğunu mahsusattan cümlenin müsellemi ve müşahedi olan bir delille ispat etmek üzere :

وَءَايَةٌ۬ لَّهُمُ ٱلاًَرۡضُ ٱلۡمَيۡتَةُ أَحۡيَيۡنَـٰهَا وَأَخۡرَجۡنَا مِنۡہَا حَبًّ۬ا فَمِنۡهُ يَأۡڪُلُونَ (33) وَجَعَلۡنَا فِيهَا جَنَّـٰتٍ۬ مِّن نَّخِيلٍ۬ وَأَعۡنَـٰبٍ۬ وَفَجَّرۡنَا فِيہَا مِنَ ٱلۡعُيُونِ (34) لِيَأۡڪُلُواْ مِن ثَمَرِهِۦ وَمَا عَمِلَتۡهُ أَيۡدِيهِمۡ‌ۖ أَفَلاً يَشۡڪُرُونَ (35)

buyuruyor.
[Kurumuş hazravatı kalmamış olan yeryüzü öldükten sonra insanların dirilip mahşere cem'olacaklarına delil ve alâmettir. Binaenaleyh; haşrı inkâr etmek caiz olamaz. Zira; Biz Azîmüşşan arzı ihyâ eder, onda otlar bitirir, taneler çıkarırız. O tanelerden insanlar eklederler, o arzda biz hurmadan ve üzümden bahçeler halkettik ki insanlar ondan intifa' ederler. Ve biz yeryüzünde pınarlar kaynattık ki onlar meyvelerden ve pınarlarla ellerinin 4646 işlemesiyle hasıl olan tanelerden yesinler.] Şu manâ (ما) , (ماءموصول) olduğuna nazaraftdır. Amma (ما) , (ماءنافيه) nafiye olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Halbuki bu nimetler onların elleriyle halkolunmadı. Zira; biz halkettik ve onlara mubah kıldık. Yesinler, içsinler. Bu kadar nimetleri görüyorlar da şükretmezler mi? Şükretmemek kabahat-ı azîme değil mi?.] demektir.

Vâcib Tealâ bu âyette haşrın imkânını ve vukuunu mahsusattan bir misalle temsil ve kat'i bir delille ispat buyurmuştur. Çünkü; güz mevsiminde otu ve suyu çekilmiş, halâvet ve letafeti kalmamış, ölmüş cesede benzeyen yeryüzünü bahar günlerinde rahmetlerin feyezanıyla genç delikanlı gibi letafetli ve nadratlı bir surette ihyâ buyurup insanların ekline salih sebze, arpa, buğday ve sair hububat ve otları ihraç etmesi, yeryüzünde hurmadan, üzümden bağlar, bahçeler halkedip pınarlar akıtması ve insanların meyvelerinden ve o meyvelerden elleriyle yaptıkları pekmez v.s. nimetlerden yemeleri için o hasılatı halk buyurması öldükten sonra insanların da ihyâ olunacağına alâmet-i azîme ve delâlet-i kafiyedir, kudret-i İlâhiyeye delildir. Bu kadar cesîm nimetleri görüp de şükretmemek insanlar için bir emr-i münkerdir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile insanların hayatının devam ve cesedinin kıvamı taneye taallûk ettiğinden insanın maişetinin en büyüğü taneyle hasıl olduğuna işaret için (منه) zarfı ekil üzerine takdim olunmuştur. Çünkü takdim; hasır ifade ettiğinden manâ-yı nazım: [Ancak taneden eklederler.] demektir. Halbuki insan yalnız taneden ekletmez, belki tanenin gayrı birçok şeyi de eklettikleri malûmdur. Şu halde insan her ne kadar tanenin gayrı birçok şeyler eklederse de onların taneye nispetle hükmü yok demektir. Zira hayat-ı insan; ancak taneyle kaimdir. Çünkü; tane az olursa kıtlık, tane yok olursa insan helâk olur. Binaenaleyh tane; insanların mabihilkıvamı olduğundan ne kadar küçükse de kadri o kadar büyüktür. Şu halde insanların rızkı olan taneye çok
hürmet etmeleri lâzımdır. Zira; hayatlarını te'min eden odur. Hayatları ne kadar muazzez ve muhteremse tanenin de o kadar muazzez ve muhterem olması lâzımdır.
Bu kadar cesîm nimetlere karşı şükretmemenin pek büyük bir 4647 kabahat ve münkerattan olduğuna işaret için inkâra delâlet eden istifham-ı inkârîyle varid olmuştur.
Vâcib Tealâ bu âyette vahdaniyetine ve haşra delâlet eden nimetlerini tertib üzere zikretmiştir. Çünkü arz; insanın meskeni ve mahalli kararı olduğundan herşeyden evvel insana lâzım ve zaruri olduğu cihetle
b i r i n c i m e r t e b e de insana mesken olan arzı zikretmiştir, insana yalnız arz üzerinde karar etmek kâfi olmayıp arzın ihyâsıyla intifa' olunacağına binaen,
i k i n c i m e r t e b e de arzın ihyâsını zikir buyurmuştur. Yalnız arzın yeşilliği kâfi olmayıp insanların mabihilhayatı olan tanenin vücudu lâzım olduğundan,
ü ç ü n c ü m e r t e b e de taneyi zikir buyurmuştur. Hububatla hayatını te'min ettikten sonra hurma ve üzüm gibi nimetlerle telezzüz etmek lâzım olduğundan,
d ö r d ü n c ü m e r t e b e de bağlar, bahçeler zikr olunmuştur. Gerek hububat, gerek meyveler suyla hasıl olduğundan,
b e ş i n c i m e r t e b e de pınarların cereyanı zikrolunmuştur. Hurmayla üzümde hem meyve hem de gıda mevcut olduğu gibi tatlı, nimetlerin en ziyade şereflisi olduğu cihetle bağda, bahçede birçok meyveler olduğu halde şereflerine binaen yalnız bu ikisinin zikriyle iktifa olunmuştur. Gerek meyveler, gerek hububat ekseriya insanın sa'yıyla olduğundan ellerinin amelini ekletmek sarahaten zikredilmiştir ki insan için sa'y ü amel lâzım olduğuna dahî işaret olunmuştur. Çünkü; hububat ekmeyince bitmediği gibi meyve de ağacını dikmeyince bitmez. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak ellerinin emeğinden eklettiklerini beyan buyurmuştur.
Şu nimetlerin cümlesiyle beraber insanın rızkı gözü önünde meskeni olan arz üzerinde husule gelmesi insan için büyük nimettir. Çünkü; eğer insanın rızkı semada veyahut havada halkolunmuş olsaydı gözü görmediği için daima vehm ü tereddüt ve ıztırab içinde yaşar, muztaribülkalb olur, rahatsız kalırdı. Şu halde nimetin meskenimiz olan yerde halkolunması hakkımızda büyük nimet olduğunda şüphe yoktur.
Şu ta'dad olunan nimetlerin herbirinin binlerce şükrünü eda etmek üzerimize vacipken şükretmemek pek büyük kabahat olduğundan âyetin âhirinde Cenab-ı Hak şükrü terketmek emr-i münker olduğunu beyanla şükrün lüzumuna emr-i kat'i vermiştir. 4648 Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şükrün terkini inkâr etmek şükürle emretmektir. Binaenaleyh; (افلايشَكرون) cümle-i celilesi; hem şükrü terkedenleri tekdir, hem de şükürle emri mutazammındır.
Hulâsa; ölmüş cesede benzeyen arzı ihyâ etmesi ve ondan birçok rızıkların halkolunması Vâcib Tealâ'nın kudret-i kâmilesine delil ve bu nimetlerin şükrünü eda etmek insanlar üzerine vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ şu ta'dad olunan nimetlere şükretmemek emr-i münker olduğunu beyandan sonra zat-ı ulûhiyetinin cemi-i nekaisten münezzeh olduğunu beyan etmek üzere :

سُبۡحَـٰنَ ٱلَّذِىخَلَقَ ٱلاًَزۡوَٲجَ ڪُلَّهَا مِمَّا تُنۢبِتُ ٱلاًَرۡضُ وَمِنۡ أَنفُسِهِمۡ وَمِمَّالاًيَعۡلَمُونَ(36)

buyuruyor.
[Şan-ı ulûhiyete lâyık olmadık şeylerin cümlesinden tenzih ve cemi-i nekaisten takdis ederim şol zat-ı eceli ü a'lâyı ki o zat-ı şerif arzın bitirmiş olduğu şeylerden ve insanların kendi nefislerinden ve bilmedikleri şeylerden birçok mahlûkat ve mevcudatı çift olarak halk buyurdu.]

Yani; nekaisten münezzehtir şol zat-ı barî ki o Barî Tealâ gerek toprağın bitirdiği nebatat ve eşcar kabilinden olsun, gerekse insandan hasıl olan erkekle dişiyi ve insanların bilmedikleri acaip ve garaip mahlûkatı çift olarak halketti. (مِمَّا تُنۢبِتُ) deki (مِنۡ) lâfzı umumi te'kid için olup ba'z ve beyan için olmadığından Vâcib Tealâ'nın icadı umumidir, mahlûkatm bazısına tahsis yoktur. Çünkü; bu âyette zikrolunan üç şeyde mahlûkatm cümlesi dahildir. Zira; birincisinde arzdan çıkan otların ve ağaçların cümlesi ve yeryüzünde biten küçük, büyük herşey dahil olduğu gibi İ k i n c i s i olan enfüste gerek insanın zatı gerek a'mâli ve a'râzı dahildir. Binaenaleyh ef'âl; ibadullahın mahlûku olduğuna bu âyet delâlet 4649 ettiğinden Mu'tezilenin «Kul fiilini haliktır» dedikleri itikadlarını red ve iptal eder. Çünkü; kulların fiili a'raz kabilinden olduğu cihetle (الازواخ) da dahildir ve (كلها) lâfzı da istisnaya manidir. Ü ç ü n c ü s ü olan (وَمِمَّالاًيَعۡلَمُونَ) da semavat ve arzda gizli aşikâr insanların görmedikleri ve bilmedikleri her ne varsa cümlesi dahil olduğundan mahlûkatm cümlesine âyet-i celile şamildir. Binaenaleyh; âlemde hilkat-ı İlâhiyeden hariç birşey yoktur.
Bu âyette mümkinatın küllisi mahlûk olduğunu beyan etmek Cenab-ı Hakkın şerikten münezzeh olduğunu müstelzim olduğu cihetle âyet; tevhid manâsını dahi mutazammındır. Çünkü; herşey mahlûk olunca mahlûk olan şeyin halika şerik olamayacağı bedihidir.
Şu halde «Cenab-ı Hak herşey i halik» demek «Şerikten münezzeh» demektir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetini mekân olan arz ve arzda biten mevcudatla ispat ettikten sonra zamanla ispat etmek üzere :

وَءَايَةٌ۬ لَّهُمُ ٱلَّيۡلُ نَسۡلَخُ مِنۡهُ ٱلنَّہَارَ فَإِذَا هُم مُّظۡلِمُونَ (37)

buyuruyor.
[Haşrı inkâr eden insanlar için haşrın vücuduna ve bizim insanları öldükten sonra ihyâya kudretimizin kemaline gecenin vücudu delil ve alâmettir. Zira; Biz Azîmüşşan o geceden gündüzü soyunca bir de görülür ki insanlar karanlık içinde kalmışlardır.]

Vâcib Tealâ gündüzün geceden soyulmasıyla gece karanlığının insanları ihatasını öldükten sonra insanların dirileceğine delil kılmıştır. Çünkü; gecenin gündüzden soyulmasıyla âlemin ziya içinde kalması, kezalik gündüzün geceden soyulmasıyla zail olan ziya veya zulmetin iadesi insanların mevtiyle zail olan rûhun bedene iadesine delâlet-i azîme vardır. Zira; âlemden ziya ve zulmetin zail olmaları ayn-ı bedenden rûhun zail olmasına benzediğinden 4650 avdetleri de rûhun tekrar bedene avdetine benzediği cihetle haşra delâlet ettiklerinde tereddüt yoktur. Çünkü; rûhun bedene iadesi zail olan ziya ve zulmetin iadesinden daha müşkül değildir. Binaenaleyh; birini iadeye kaadir olanın öbürünü de iadeye kaadir olacağında şüphe yoktur.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile zulmetin asıl, ziyanın arız olduğuna âyette delâlet vardır. Çünkü neharın leylden soyulmasını beyan; leylin esaletini ve neharın arız olduğunu beyan etmektir.
Hulâsa; haşrı inkâr edenlere gecenin haşra alâmet olması ve neharın geceden soyulup gecenin asıl ve gündüzün arız olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

وَٱلشَّمۡسُ تَجۡرِى لِمُسۡتَقَرٍّ۬ لَّهَا‌ۚ ذَٲلِكَ تَقۡدِيرُ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡعَلِيمِ (38)

[Güneş de haşrın vücuduna alâmettir ki o şems kendi için ta'yin olunan hadd-i muayyeninde cereyan eder ve devresi o hadd-i muayyende tamam olur. Binaenaleyh; hudud-u mukadder esini tecavüz etmez. İşte şemsin şu minval üzere cereyanı herkese galip ve ilmi herşeyi ihata eden Allah-u Tealâ'nın takdiridir.]

Ş e m s i n m ü s t a k a r r ı ; cereyanı için ta'yin olunan müntehâdır. Veyahut her günün şemsiçin maşrıkta bir mebdei ve mağripte bir müntehası vardır ki senenin her gününde o güne mahsus olan mebde'den, tulû'la aynı güne mahsus olan mağripten gurub eder ki hergüne mahsus olan mahallin gayrıya tecavüz etmez. Yahut m ü s t a k a r la murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü; şemsin cereyarh yevm-i kıyamete kadardır. Zira; yevm-i kıyamette harekesi kalmaz, cereyanı biter ve o güne kadar cereyanı Cenab-ı Hakkın takdiriyledir. İşte şemsin şu minval üzere cereyanı haşrın vukuuna delâlet eder. Çünkü; her gece âlemden kaybolan güneş gündüzde iade olunduğundan âleme güneşin iadesi bedene rûhun iadesine müşabihtir.
Şemsin şu minval üzere cereyanı akılların hayret ettiği sanayi-i bedia ve garibeden olduğuna işaret için bu'd-u mertebeye ve âlî menzileye delâlet eden (ذَٲلِكَ) lafzıyla işaret olunmuştur.

وَٱلۡقَمَرَقَدَّرۡنَـٰهُ مَنَازِلَ حَتَّىٰ عَادَ كَٱلۡعُرۡجُونِ ٱلۡقَدِيمِ (39)

[Biz Azîmüşşan kameri menziller sahibi olarak takdir ettik Her menzili bir günde kat'edcr ve menzillerini kat'ederken bir derece incelir ki hurmanın kurumuş ve yay gibi ince, eğri ve eğilmiş dalı gibi avdet eder.]

Yani; kamer için yirmi sekiz menzil vardır ki, hergün bir menzil kat'eder, ayın âhirinde bir dereceye kadar incelir ki hurmanın eskimiş ve kuruluğundan eğrilmiş, yay gibi olmuş dalı gibi eski haline avdet eder.
(عُرۡجُونِ) ; hurmanın kurumuş ve eğilmiş dalıdır. (ۡقَدِيمِ) ; eskimiş ve bir senelik demektir. Şu halde âyet-i celile ayın son günlerdeki halini tasvir ediyor ki son günlerde hilâl hakikatta gayet ince, yay gibi eğri ve rengi bir miktar san olarak müşahede olunur ki keenne kurumuş, eğilmiş ufacık hurma dalı gibi görünür.
Menazil; ehl-i hey'etin beyanları veçhile yirmi'sekizdir ki herbirini bir gecede kat'eder ve yirmi sekizinci gün âyette tasvir olunan hâli iktisabeder.

4652
***
Vâcib Tealâ şemsle kamerin cereyanlarını beyandan sonra cümlesinin hilkati ve cereyanları hikmete muvafık olduğunu beyan etmek üzere :

لاً ٱلشَّمۡسُ يَنۢبَغِى لَهَآ أَن تُدۡرِكَ ٱلۡقَمَرَ وَلاًٱلَّيۡلُ سَابِقُ ٱلنَّہَارِ‌ۚ وَكُلٌّ۬ فِى فَلَكٍ۬ يَسۡبَحُونَ (40)

buyuruyor.
[Şemsiçin sür'atta kamere idrak etmek lâyık olmaz, gece gündüzü, gündüz de geceyi sebkedemez. Zira; herbirinin ayrı ayrı felekleri vardır. Binaenaleyh; hepsi Kendi feleğinde seyrüsefer ederler.] Hiçbirisi âharın feleğine tecavüz ederek onun mesafesini kat'edemez. Şu halde herbiri kendi mesafesini kat'etmekle meşguldür.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette şemsin sür'atta kamere ulaşamayacağı beyan olunmuştur. Çünkü; eğer şems de kamer gibi suret-i seriada kat'-ı mesafe etse bir ayda hem kış hem de yaz olmak lâzım gelir. Bu ise nebatatın husulüne, hayvanatın doğurmasına ve taayyüşüne mani olur. Binaenaleyh; şemsin harekesi gayet ağır olduğundan kendi feleğini bir senede kat'eder ki bu bir senede bahar, yaz, güz ve kış mevsimleri hasıl olduğu cihetle her fasıl kendi hükmünü icra etmesiyle otlar biter, hayvanlar yavrular, yaşarlar ve bu cihetle âlem ma'mur olur. Kamer ise harekesi gayet seri olduğundan kendi feleğini bir ayda kat'eder.
Gece gündüzü sebkedemez, belki evkat-ı muayyenede birbirlerini takib ederler, hikmete muvafık olan da budur. Binaenaleyh; gece gündüze, gündüz de geceye dahil olamaz. Çünkü; herbirinin vakt-i muayyeni vardır. O vakti tecavüz edemezler.
Hulâsa; şemsin harekesi ağır olduğundan sür'atta kamere ulaşamadığı, gece gündüze sebkedemediği ve herbirinin kendi feleğinde cereyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ ölmüş arzın ihyâsının vahdaniyetine ve kudretine alâmet olduğunu beyandan sonra deryada vapurlar vasıtasıyla insanlara yol vermesi kudret-i kâmilesine delil olduğunu beyan etmek üzere :

وَءَايَةٌ۬ لَّهُمۡ أَنَّا حَمَلۡنَا ذُرِّيَّتَہُمۡ فِى ٱلۡفُلۡكِ ٱلۡمَشۡحُونِ (41) وَخَلَقۡنَا لَهُم مِّن مِّثۡلِهِۦ مَا يَرۡكَبُونَ (42)

buyuruyor.
[Bizim, zürriyetlerini dolu gemilerde derya üzerinde götürmemiz kudret-i kâmilemize insanlar için, büyük bir delil ve alâmettir.]

Yani biz insanların ticaret için etraf ü eknafa gönderdikleri evlâtlarını içi dolu gemilerde götürdük ve bu götürmemiz fâil-i muhtar, kudret ve kuvvet sahibi bir malik-i hakîkî olduğumuza delil ve alâmettir. [Ve yalnız gemiyle kalmadı, belki insanlar için geminin misli binitler halkettik.]
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile f ü l k 'le murad; mutlaka gemi olduğu gibi Hz. Nûh'un sefinesi olmak ihtimali de vardır. Çünkü; Nûh (A.S.) ın sefinesinde Cenab-ı Hak bu 4653 insanların babalarını götürmemiş olsaydı nesl-i insan münkariz olurdu. Şu halde âlemde şimdi mevcut olan insanların esası sefine-i Nûh'ta babalarının sulbünde mevcut olduğu için Cenab-ı Hak «Zürriyetlerini gemide götürdük» buyurmuştur.
G e m i n i n m i s l i yle murad; deve, at ve merkep gibi binitlerdir. Yahut geminin emsali; denizde binilmek üzere icad olunan şeylerdir. Hatta karada yürüyen kara vapurları, otomobiller v.s. ile havada uçan tayyareler ve balonlar bu emsalde dahil olabilir. Binaenaleyh; Kur'an'da herşey dahil olduğu gibi kara vapurlarını v.s. nin icadı da bu âyetle istidlal olunabilir.
Hulâsa; insanın zürriyeti deryada gemiler üzerinde seyrüsefer etmeleri ve insanlar için geminin emsali binitler halketmesi Cenab-ı Hakkın kudrte-i kaahiresine delil olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ insanların zürriyetlerini deryada gemilerle istedikleri mahallere götürdüğünü beyandan sonra zürriyetlerini götürmek insanlar için nimet-i uzmâ olduğunu beyan etmek üzere :

وَإِن نَّشَأۡ نُغۡرِقۡهُمۡ فَلاً صَرِيخَ لَهُمۡ وَلاً هُمۡ يُنقَذُونَ (43) إِلاً رَحۡمَةً۬ مِّنَّا وَمَتَـٰعًا إِلَىٰ حِينٍ۬ (44)

buyuruyor.
[Eğer bîz murad etseydik deryada onları garkederdik. Binaenaleyh; onları garkolmaktan kurtaracak bir yardımcı mevcut olmazdı ve ölümden kurtulamazlardı. Şu halde onlar denize batmaktan kurtulamazlar, ancak bizim rahmetimiz ve ihsanımızla kurtulurlar, kurtulduktan sonra biz onlara mühlet verdik ki yevm-i kıyamete kadar o mühlet onlara azık olsun ve o metâ'-ı hayatla biz onları imtihan edelim bakalım şu metâ'-ı hayatı nereye sarfederler ve ne gibi cezaya müstehak olurlar.] Zira; mevtleri için mukadder olan zamana kadar verdiğimiz müsaade onlar için bir mübarek sermayedir. İnsan için sı rmayesini hayra sarfetmek lâzımdır. Binaenaleyh; ecel-i mev'ûdlarına kadar onların hayatlarını kendilerine ihsan ettik ki imtihan muamelesi bitsin, i'tizara mecalleri kalmasın. İnsanların ma'siyetleri denizde garkolmalarına kâfi olup garktan halâsları ancak rahmet-i ilâhiye eseri olduğu beyan olunmuştur.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine delâlet eden alâmetleri beyandan sonra bu kadar büyük deliller kendilerine te'sir etmeyip davet-i İlâhiyeye icabetten imtina' ettiklerini beyan etmek üzere :

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ ٱتَّقُواْ مَا بَيۡنَ أَيۡدِيكُمۡ وَمَا خَلۡفَكُمۡ لَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُونَ (45)

buyuruyor.
[Taraf-ı risaletten kâfirlere hitaben «Ey kâfirler ! Siz kendinizden evvel geçen ümmetlere isabet eden ve bundan sonra size isabet ihtimali olan azaptan sakının. Me'mûl ki merhamet-i İlâhiyeye mazhar olursunuz» denildiğinde onlar asla hazer edip azaplarını icab eden günâhlardan çekinmezler.] Çünkü; cahil ve gayet ahmak olduklarından delâil-i' kafiyeye ittibâ' etmedikleri gibi avam-ı nâs mesleğine sülük ederek ihtiyat tarikini dahi iltizam etmezler.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile kâfirlerin ö n l e r i n d e o l a n a z a p la murad; azab-ı semavî ve a r k a l a r ı n d a o l a n a z a p la murad; azab-ı arzı olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Ey müşrikler ! Azab-ı semaviye ve arziyeden yani vukuunu zannetmediğiniz cihetlerden zuhur edecek azaplardan korkun, nefsinizi mehlekeden vikaye edin.] demektir. Yahut ö n l e r i n d e o l a n a z a p la murad; azab-ı dünya ve a r k a l a r ı n d a o l a n a z a p la murad; azab-ı âhiret olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [«Günahlarınız sebebiyle dünyada vâki olacak azab-ı dünyevîyeden ve âhirette duçar olacağınız azab-ı uhreviyeden tevbe ve iman etmek suretiyle nefsinizi vikaye edin ki lûtf-u İlâhiye ve merhamet-i subhâniyeye mazhar olmanız me'mûldür» denildiğinde onlar asla kulak asmazlar ve nefislerini kurtarmak cihetine meyi ü muhabbet etmezler.] demektir. Yahut manâ-yı nazım: [«Geçmiş ve gelecek günâhınızın şerrinden nefsinizi muhafaza edin» denildiğinde asla hazer edip bu söze iltifat etmezler.] demektir.
Hulâsa; taraf-ı risaletten kâfirlere «Merhamet-i Ilâhiyeye mazhar olmanız için azabınızı icab eden günâhlardan ittika edin» denildiği ve onlar da kemâl-i cehalet ve hamakatlarından naşi bu misilli nasihata iltifat etmedikleri ve günâhlardan sakınmak merhamet-i İlâhiyeyi celbe sebep olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4655
***
Vâcib Tealâ kâfirlere ittika ile emrolunduğunda emre imtisal etmediklerini beyandan sonra bilcümle alâmetlerden i'raz ettiklerini beyan etmek üzere :

وَمَا تَأۡتِيہِم مِّنۡ ءَايَةٍ۬ مِّنۡ ءَايَـٰتِ رَبِّہِمۡ إِلاً كَانُواْ عَنۡہَا مُعۡرِضِينَ (46)

buyuruyor.
[Kâfirlere Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmedi, illâ onlar o âyetten i'raz edici oldular.] Zira onlar; mütemerrid ve muannid olduklarından her ne zaman vahdaniyete delâlet eder bir âyet kendilerine geldiğinde herhalde o âyetten i'raz etmek âdetleridir. Binaenaleyh; o âyeti tasdik cihetini asla düşünmezler. A y e t le murad; mu'cizeye ve mu'çizenin gayrı delâile şamildir. Binaenaleyh; her türlü delâilden yüz döndürmek, istihza etmek onların âdet-i kerihelerindendir.
Bunlara âyât-ı İlâhiyenin gelmesi daimi olup, onların itirazları da istimrar üzere âdetleri olduğuna işaret için istimrara ve devama delâlet eden muzari siygası varid olmuştur.
Asr-ı saadet münafıkları gibi zamanımızda dahî bütün âyetleri inkâr ve ahkâm-ı İlâhiyi istihza eden, bu misilli arzu-yu batıllarını tervice ve zuafâ-yı müslimînin itikadlarını iptale çalışanlar vardır. (خذالهم الله)

4656
***

Vâcib Tealâ kâfirlerin Cenab-ı Hakka ta'zimleri olmadığı gibi ebna-yı cinslerine şefkatları da olmadığını beyan etmek üzere :

وَإِذَا قِيلَ لَهُمۡ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقَكُمُ ٱللهُِ قَالَ ٱلَّذِينَ ڪَفَرُواْ لِلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ أَنُطۡعِمُ مَن لَّوۡ يَشَآءُ ٱللهُِ أَطۡعَمَهُ ۥۤ إِنۡ أَنتُمۡ إِلاً فِى ضَلَـٰلٍ۬ مُّبِينٍ۬ (47)

buyuruyor.
[Taraf-ı risaletten kâfirlere «Ey kâfirler ! Allah'ın size vermiş olduğu rızıktan bazısını infak edin» denildiğinde kâfirler müminlere dediler ki «Eğer Allah-u Tealâ dilemiş olsaydı kendilerini it'âm edeceği fukaraya biz mi it'âm edelim? Allah'ın it'âm etmediklerini bizim it'âm etmemiz muvafık olur mu? Ey müminler ! Siz olmadınız, illâ açık bir dalâl içinde oldunuz» demekle fukaraya infaktan imtina' ettiler.]

Kâfirlerin bu sözden maksatları; istihza ve müminlerin itikadına ta'nla ilzam etmektir. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i İslâm'ın itikadı; herkesi Allah-u Tealâ'nın merzuk etmesidir. Müminler tarafından kâfirlere «Fukaraya it'âm edin» denildiğinde onlar ehl-i imana mukaabele ederek «Bu sözünüz sizin itikadınıza münafidir. Zira; siz herkesin rızkını Allah-u Tealâ verir derken şimdi nasıl oluyor ki bazı kimselerin rızkını bizim vermemizi teklif ediyorsunuz? Biz onları infak edemeyiz. Zira; Allah-u Tealâ isteseydi onları infak ederdi. Allah'ın infak etmediğini biz nasıl infak edelim?» demekle mukaabele ettiler, «Allah'ın it'âm etmediği kimselerin it'âmını bize emrettiğinizden dolayı siz ancak dalâlet içindesiniz. Zira; kelâmınızla itikadınız beyninde tenakuz vardır» demekle ehl-i imanı suçlu çıkarmak, itham etmek ve kendilerini haklı göstermek istediler. Bu sözleri cehalet ve hamakatlarına delâlet eder. Çünkü; bilûmum insanları Cenab-ı Hakkın infak ettiği doğrudur. Lâkin esbab-ı infak, muhteliftir. Cümle-i esbaptan birisi de zenginleri fukaraya infak etmek üzere terğib etmekle zenginler vasıtasıyla fukarayı infak ve ifam etmektir. Binaenaleyh; fukaraya infak etmekle bazı zenginlere emretmek itikada münafi değildir. 4657
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin «Allah-u Tealâ dileseydî o fakirleri itâm ve infak ederdi» dedikleri doğru ve hak bir söz olduğu halde bu sözler onları zem sırasında varid olmuştur. Çünkü; bu sözü itikad ederek değil istihza tavikıyla söylemişlerdir maksatları ise «Fukaranın itâm olunmaması, Allah'ın kudreti taallûk etmediğindendir. Eğer kudreti taallûk etseydi gayra taamla emretmezdi» demektir. Bu ise kudret-i İlâhiyenin şümulünü inkâr olduğundan onların zemlerini mucip olmuştur. Bu maksatla söylediklerinden dolayı kâfirlerin kelâmları zemlerini mucip olduğu gibi «Cenab-ı Hakkın fukarayı infaka kendi kudreti taallûk etseydi gayra infakla emretmezdi» yolunda itikatları da batıldır. Çünkü; herkesin elinde bulunan mal Allah-u Tealâ'nın kendinin olup malik-i hakîkîsi olduğu cihetle isterse kendisi doğrudan doğruya hazinesinden infak eder, isterse yine kendi mülkünden başkalarının elinde bulunanlardan infakını emreder. Zira; her ikisi de kendi malıdır, kimse karışamaz. Şu halde ağniyanın elinde bulunan malları Vâcib Tealâ'nın ihsanı olduğu cihetle emr-i İlâhi üzere zekâtını vermekten imtina' eden zenginler indallah mezmum ve mes'ûllerdir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile ellerinde bulunan malları zahirde kendilerinin ise de hakikatta Allah'ın olduğundan herhalde Allah'ın emrine imtisal etmek vacip olduğu cihetle şu vücubu terkettiklerinden dolayı zemmolunmaya şayandırlar.
Bu âyet-i celile; kâfirlerin her cihetten bahîl olduklarına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hakka ta'zim ciheti ki tevhidle emrolunduklarında i'raz ettikleri gibi fakir olan zayıflara şefkat ve merhametle emrolunduklarında dahi i'raz ve emredenleri istihza etmişlerdir. Hatta tazimin edna mertebesi olan günâhtan ittika ile, şefkatin edna mertebesi olan rızkının bazısını infakla emrolunduklarında muhalefet ederler. Binaenaleyh; her cihetten yani itikad ve amel cihetlerinin her ikisinde de bahillerdir. Çünkü; davet olundukları tevhide icabet etmedikleri gibi fukaraya şefkata dahi meyletmediler.
Hulâsa; kâfirler tevhide yanaşmadıkları gibi onlara «Fukaraya infak edin» denildiğinde «Allah'ın itâm etmediğini biz nasıl itâm 4658 edelim? Onların it'âmını dilemiş olsaydı Allah-u Tealâ it'âm ederdi» dedikleri ve bu sözden maksatları ehl-i imanı istihza etmek olduğu ve hatta bu tekliflerinde ehl-i imanı dalâlete nispet ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Resûlullah'ın kâfirlere ittika ve infakla emrettiğini beyandan sonra bu emrin zımnında kıyamet mev'ûd olduğundan kâfirlerin istihza tankıyla «Sözünüz doğruysa kıyamet ne zamandır?» dediklerini beyan etmek üzere :

وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَـٰذَا ٱلۡوَعۡدُ إِن كُنتُمۡ صَـٰدِقِينَ (48)

buyuruyor.
[Kâfirler Resûlullah'a ve ashabına hitaben «Eğer sözünüz doğruysa vaad ettiğiniz kıyametin zamanı ne vakittir?» derler.] Vebu sözleriyle ehl-i imanı istihza ve kıyameti inkâr ederler.

***

Vâcib Tealâ kâfirlerin şu sözlerine cevap olarak:

مَا يَنظُرُونَ إِلاً صَيۡحَةً۬ وَٲحِدَةً۬ تَأۡخُذُهُمۡ وَهُمۡ يَخِصِّمُونَ (49)

buyuruyor.
[Kıyameti inkâr ve ehl-i İslâmı istihza eden kâfirler gözetmezler, illâ bir sayha gözetirler ki o sayha; kıyamette olacak sayhadır. Onlar yekdiğeriyle muhasama eder oldukları halde kıyametin sayhası onları muâhaza eder.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile s a y h a yla murad; kıyamette vâki olacak üç sayhadan sayha-i ûlâdır. O n l a r ı n m u h a s a m a s ı yla murad; alış verişlerinde ve sair muamelâtlarında yekdiğeriyle mücadele, münakaşa ve muhakemeleridir. Bundan maksat; kıyametin onlara ansızın geleceğini beyan etmektir. 4559 Binaenaleyh manâ-yı nazım : [Kâfirler her ne kadar istihza ve uzak addetmek suretiyle kıyametten suâl ediyorlarsa da onlar bir sayha gözetirler ki o sayha kendilerini öyle bir gaflet zamanlarında bastırır, hiç haberleri olmaz, hatta bey'u şira. sair hususi ve umumi muamelâtla meşgul oldukları zamanda gelir ve hâk-i helâke serer.] demektir.
Resûlullah'ın «Kıyamet öyle bir zamanda gelir ki iki kimse bir elbiseyi alım satım yapmak üzere yere sererler. Alım satım yapmadan, içmek üzere devenin sütünü sağarlar, içmeden, bir kimse havuzunu sıvar, içine su koymadan, yemek için lokmayı eline alır, ağzına koymadan elbette kıyamet kaim olur, kimsenin haberi olmaz» buyurduğu (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden mervidir. Binaenaleyh; insanlar için kıyametin vaktini ta'yin etmek mümkün değildir. Zira; kıyametin zamanının ilmi Allah-u Tealâ'ya mahsus olan beş şeyden birisidir. Şu halde kıyametin zamanım ta'yin etmekten âlem-i beşeriyet âcizdir, ancak enbiya-yı kiram hazaratı bazı alâmetlerini beyan etmişlerdir ki o alâmetler kıyametin yakın olduğuna emmaredir.
Hulâsa; kâfirlerin istihza yoluyla «Sözünüz doğruysa kıyamet ne zamandır?» dedikleri ve onlara cevap olarak «Kıyamet ansızın zuhur edecek bir sayhadan ibarettir. O sayhayı gözetin» denildiği, o sayhanın geleceği zamandan hiç kimsenin haberi olmayıp ancak herkes birbiriyle muhasame ederken ve herbiri bir işle meşgul oldukları zamanda gelivereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kıyametin bir sayhanın zuhuruyla hasıl olacağın beyandan sonra o sayhanın zuhurunda nasın ahvalini beyan etmek üzere :

فَلاً يَسۡتَطِيعُونَ تَوۡصِيَةً۬ وَلآً إِلَىٰٓ أَهۡلِهِمۡ يَرۡجِعُونَ (50)

buyuruyor.
[O sayha zuhur edip herkes işitince insanlar vasiyete kaadir 4660 olamadıkları gibi herbiri olduğu yerde kalır, hiçbir kimse kendi hanesine ve ehl ü iyaline dönemez ve dönmeye kaadir olamazlar.] Zira; sayhayla beraber hepsi ölür. Hatta göz yumuncaya kadar kendilerine müsaade olmaz ki insanların âhir ömürlerinde âdetleri olan vasiyeti yapabilsinler, yapamazlar. Çünkü; elleri değmez, hemen hanelerine dönmeye bile kaadir olamadıklarından oldukları yerde helâk olurlar.

***
Vâcib Tealâ onlar helâk olunca ikinci sayhayla kabirden kalkacaklarını beyan etmek üzere :

وَنُفِخَ فِى ٱلصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ ٱلاًَجۡدَاثِ إِلَىٰ رَبِّهِمۡ يَنسِلُونَ (51)

buyuruyor.
[Birinci sayhadan sonra ikinci defa olarak İsrafil (A.S.) tarafından sûra üfürülünce görülür ki cümle emvat kabirlerinden kalkarak Cenab-ı Hakkın canib-i manevîsine sür'atla giderler.] Zira; herkes amelinin hesabı ve cezası için çağırıldığından devr-i Âdem'den ilâyevmilkıyam geçmiş olan insanlar küçük, büyük hepsi çağırıldıkları mahalle gitmeye mecbur olduklarından hemen sür'atle gitmekten başka bir çare olamayacağı cihetle rızalı rızasız çarnaçar sür'atle giderler. Çünkü; Vâcib Tealâ'nın huzur-u manevîsinden maada onlar için bir merci' olmadığından o günde herkes davet-i İlâhiyeye icabet ederek sür'atle gider. İki sayha arasının kırk sene olduğu ve kırk seneden sonra insanın menisine benzer yukarı taraftan rahmet yağacağı ve o rahmetle insanların ot biter gibi bitecekleri ve azaları tamam olduktan sonra ikinci sayhanın zuhur edeceği ve o sayhayla insanların hayat bulup mahşere yürüyecekleri (Müslim) ve (Buhârî) Hazaratının (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden rivayet ettikleri hadis-i şerifle sabittir.
Hulâsa; İsrafil (A.S.) tarafından ikinci defada sûra üfürülünce herkesin kabrinden kalkıp sür'atle mahşere gidecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4661
***
Vâcib Tealâ herkesin kabirlerinden kalkacaklarını beyandan sonra kabirlerinden kalkınca azabı gören kâfirlerin kemâl-i tahassürle söyleyecekleri sözlerini hikâye etmek üzere :

قَالُواْ يَـٰوَيۡلَنَا مَنۢ بَعَثَنَامِن مَّرۡقَدِنَاۜ‌ۗ هَـٰذَا مَاوَعَدَ ٱلرَّحۡمَـٰنُ وَصَدَقَ ٱلۡمُرۡسَلُونَ (52)

buyuruyor.
[Kabirlerinden kalkınca azabı müşahede eden kâfirler «Ey bizim helâkimiz, gel ! Zira; senin bize gelecek zamanın geldi. Durma, gel ! Acaba bizi kabrimizden kaldıran kimdir?» derler ve sözlerine şunu da ilâve ederler «İşte şu gün Rahman Tealâ'nın bize vaad ettiği gündür ve rusûl-ü kiramın sözleri doğrudur. Bize tebliğ ettiler, lâkin biz nasihat dinlemedik.».] Kâfirler böyle demekle nedametlerini izhar ederler fakat o günde nedamet fayda vermez. Zira; her-şey zamanında gerekir. Zamanı geçmiş olan şeye derman olamaz. Yahut Beyzâvî'nin beyan ettiği bir rivayete nazaran (هَـٰذَا مَاوَعَدَ ٱلرَّحۡمَـٰنُ) cümleleri melâikenin veya müminlerin onların suâline cevaplarıdır. Çünkü; onlar «Bizi kabrimizden kim kaldırdı ? » deyince melâike veyahut ehl-i iman tarafından dünyadaki küfürlerini hatırlarına getirmek ve yaptıkları cinayetleri başlarına kakmak için «Bilemediniz mi? İşte bugün Rahman Tealâ'nın resûlleri vasıtasıyla size vaad ettiği gündür, resûller sözlerinde sadıklardır» demekle onlara cevap verirler.
İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran iki sayha arasında kâfirlerden azap kalkar veyahut kabir azabı kalkmaz, lâkin Cehennem azabını görünce kabir azabı ondan çok kolay olduğundan dolayı bu sözü söylerler.

4662
***
Vâcib Tealâ İsrafil tarafından sûra üfürüleceğini beyan ettikten sonra insanların kabirlerinden kalkmaları için son bir defa daha üfürüleceğini beyan etmek üzere :

إِن ڪَانَتۡ إِلاً صَيۡحَةً۬ وَٲحِدَةً۬ فَإِذَا هُمۡ جَمِيعٌ۬ لَّدَيۡنَا مُحۡضَرُونَ (53)

buyuruyor.
[Nefha-i ahîre olmadı, illâ sayha-i vahideden ibaret oldu. O sada vâki olunca bir de görülür ki vakit fevt olmaksızın cümle insanlar bizim huzurumuzda toplanmış hazır bulunurlar.] Zira; o sayhayla hayat şanından olan ümmetler kisve-i hayatı takınarak arsa-i mahşerde ve bizim huzur-u manevîmizde ispat-ı vücud ederler.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile insanların ba'solunmaları gayet kolay ve esbab-ı âdiyeden hiçbir şeye muhtaç olmayacağını, hemen bir sayhayla beraber ansızın meydana gelivereceğini beyan etmiştir ki insanların tasavvuru gibi uzun zamanlara muhtaç değil demektir. Çünkü insanlar dünyada mühim işlerin birtakım esbaba tevessülle husule geldiğini gördüklerinden kıyamet işini dahî öyle tasavvur ederlerse de onların tasavvurları gibi olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle tenbih buyurmuştur.
Hulâsa; İsrafil'in bir sayhasıyla bilûmum insanların arsa-i mahşerde arz-ı vücud edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ nâsın kıyamette bir sayhayla cem'olacaklarını beyandan sonra bu içtimâ'; fasl-ı hukuk, hesap ve ceza için olacağından o günde nasa söylenecek sözü hikâye etmek üzere :

فَٱلۡيَوۡمَ لاً تُظۡلَمُ نَفۡسٌ۬ شَيۡـًٔ۬ا وَلاً تُجۡزَوۡنَ إِلاً مَا ڪُنتُمۡ تَعۡمَلُونَ (54)

buyuruyor.
[O günde hiçbir nefis velev azıcık olsun bir şeyle zulmolunmaz ve «Siz ey mücrimler ! Cezalanmaz, illâ kendi amelinizle cezalanırsınız.Amelinizin gayrı birşeyle ceza görmezsiniz» denilir ki herkes adalet üzere muhasebe ve mücazat olacağını bilsinler.] Bu söz herşeyden evvel ilân olunur ki herkes müsterihülkalb olsun.

Fahri Râzi, Kazî ve Ebussuud'un beyanları veçhile o günde zulmün olmadığını beyan etmek; müminleri mesrur ve kâfirleri mahzun etmek içindir. Çünkü; adalet olunca müminin imanı ve ameli bulunduğundan korkmaz, mesrur olur, amma kâfirlerin imanı ve amel-i salihi olmayıp birtakım küfriyat ve cinayetle dei'ter-i a'mâli dolu olduğu için korkar, mahzun olur. Çünkü; aynı amelle ceza kâfir için ayn-ı .Cehennem olduğundan bu ilân kâfirlerin elemlerini tezyid eder. «Ayn-ı amelinizle cezalanacaksınız» hitabı müminlere değildir. Zira: müminler amellerinden ziyade yani bire ondan yediyüze kadar ecr ü mesubata nail olacakları diğer nusus-u celileyle sabit olduğundan müminler ayn-ı amellerinin cezasıyla kalmayacaklardır.
Hulâsa; kıyamette zulüm olmayacağı ve herkesin kendi ameliyle cezalanacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ herkesin kendi ameliyle cezalanıp zulüm olmayacağını beyandan sonra ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetleri beyan etmek üzere :

إِنَّ أَصۡحَـٰبَ ٱلۡجَنَّةِ ٱلۡيَوۡمَ فِى شُغُلٍ۬ فَـٰكِهُونَ (55) هُمۡ وَأَزۡوَٲجُهُمۡ فِى ظِلَـٰلٍ عَلَى ٱلاًَرَآٮِٕكِ مُتَّكِـُٔونَ (56) لَهُمۡ فِيہَا فَـٰكِهَةٌ۬ وَلَهُم مَّا يَدَّعُونَ (57)

buyuruyor.
[Ehl-i mahşere ilân olmak üzere taraf-ı İlâhiden bizzat veyahut melekler vasıtasıyla denir ki «Muhakkak ashab-ı Cennet bugün nimetler içinde müstağrak ve meşgullerdir, onlar zevcleriyle beraber gölgeler içinde müzeyyen döşeklerle döşenmiş kürsüler üzerinde dayanıp oturuculardır, ehl-i Cennet için Cennet'te her türlü meyvelerin ve sair istedikleri şeylerin cümlesi mevcuttur, hiçbir arzularından noksan olmaz.».]

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile ehl-i Cennet'in müstağrak oldukları lezzetin ve nimetlerle sürürün azametine ve ukul- ü beşerin idrakinden âciz olduğuna işaret için (مشغل) lâfzı ta'zime ve teksire delâlet eden tenvin ile varid olmuştur. 4664 Bu kelâmdan maksat kâfirlerin hüzün ve kederini arttırmak içindir. Çünkü; kâfirlerin düşman bildikleri müminlerin rahatlarını haber vermek onlar için hüzün üzerine hüzündür. Zira; kendilerinin muazzep oldukları halde düşmanlarının rahatlarını işitmek azaplarının üzerine bir kat daha azap olduğu gibi yaralarının üzerine tuz saçmak kabilindendir. O günde cereyan edecek vekayii şimdiden Kur'an'da hikâye etmek, kâfirleri küfürden, âsileri isyandan menetmek ve müminlerin mesleğine sülûke davettir.
Ş u ğ u l ile murad; kişinin kendine nazaran gerek meserret ve gerek elem verici olan meşguliyet ise de Cennet'te elem olmadığından burada meserret verecek nimetlerle meşgul olmaktır. Binaenaleyh; ehl-i Cennet Cennet'e girince dünyada tasavvur ettiği nimetler mevcut olduğu gibi hatır u hayaline gelmeyen birtakım sayılmaz nimetleri görünce onlarla meşgul olur, diğerlerini bilkülliye unutup hatırına bile gelmeyeceğine işaret için şuğul içinde olacakları beyan olunmuştur. Ehl-i Cennet için vahşet olmaz. Zira zevçleri yanlarındadır, onlar için lezzet ve sürurdan başka birşey olmaz. Zira; her istedikleri yanlarında hazırdır. Binaenaleyh; başka mahalle kalplerinin takıntısı olmadığı gibi gönül üzüntüsü dahî yoktur. Cennet'te sinek, pire gibi insana eza verecek şeyler olmadığına işaret için kemal-i istirahattan ibaret olan gölgede bulunacakları ve kalplerinin cemi-i elemden salim olup ferağ-ı kalbe malik olacaklarına işaret için kürsüler üzerinde oturacakları ve onlar için lezzet-i rûhânî olduğu gibi gıda-yı cismânîden de herşey mevcut olduğuna işaret için her nevi meyve ve her istedikleri mevcut bulunduğu, her ne isterlerse asla esirgemek olmadığına ve arzuları veçhüzere bulunacağına işaret için iştiha ettikleri şeylerin cümlesi mevcut olduğu beyan olunmuştur.
Hulâsa; ehl-i Cennet'in tükenmez ve arkası kesilmez bir lezzet-i daimeyle meşgul olacakları ve zevcleriyle beraber gölgede kürsüler üzerinde oturacakları, onlar için her nevi meyve ve her istedikleri mevcut olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4665
***
Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e girdikten sonra taraf-ı İlâhisinden onlara vâki olacak iltifatı beyan etmek üzere :

سَلاًـٰمٌ۬ قَوۡلاً۬مِّن رَّبٍّ۬ رَّحِيمٍ۬ (58)

buyuruyor.
[Ehl-i Cennet Cennet'e girdikten sonra kullarına mün'im ve muhsin ve merhamet-i bînihaye sahibi olan Rableri onlara ta'zim ve taltif olmak üzere «Selâm ve merhaba» söylenir. Binaenaleyh; selâm-ı İlâhiye nail olurlar.]

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu selâm bilâvasıta taraf-ı İlâhiden ehl-i Cennet'e söylenir yahut selâm-ı İlâhi melekler vasıtasıyla gelir ki ehl-i Cennet'in her türlü mekrûhattan salim olacaklarını beyanla kendilerine ta'zim ve tekrımdir, ehl-i Cennet'in matlupları da budur, bu vesileyle Cenab-ı Hak ehl-i Cennet'in derecelerini yukarı kaldırır ve şeref ü şanlarını âlî kılar.
Cenab-ı Hakkın ehl-i Cennet'e bilâvasıta selâm edeceği Resûlullah'tan mervidir. Çünkü; Hz. Cabir'in rivayetine nazaran Resûlullah «Ehl-i Cennet zevk u sefada oldukları bir zamanda Cenab-ı Hak tecelli buyurur ve (السلاًم عليكم يااهل الجنة) hitab-ı izzeti varid olur» buyurmuştur. Şu rivayete nazaran Vâcib Tealâ'nın ehl-i Cennet'e selâmı bilâvasıtadır. Bazı rivayete nazaran melekler vasıtasıyla selâm-ı İlâhi gelir, her kapıdan melekler girerler (سلاًم عليكم من ربِكم الرحيم) derler.
Herhangi suretle olursa olsun selâm-ı İlâhi onlar için pek büyük bir iltifat ve lûtuftur. Çünkü Rabbi Tealâ'dan kullarına selâm; ayn-ı inayettir.

***

Vâcib Tealâ ehl-i Cennet'e selâmla iltifat edeceğini beyandan sonra onun mukabilinde ehl-i Cehennem'e varid olacak hitab-ı İlâhiyi beyan etmek üzere : 4666

وَٱمۡتَـٰزُواْ ٱلۡيَوۡمَ أَيُّہَا ٱلۡمُجۡرِمُونَ (59) أَلَمۡ أَعۡهَدۡ إِلَيۡكُمۡ يَـٰبَنِىٓ ءَادَمَ أَن لاً تَعۡبُدُواْ ٱلشَّيۡطَـٰنَ‌ۖ إِنَّهُ ۥلَكُمۡ عَدُوٌّ۬ مُّبِينٌ۬ (60)

buyuruyor.
[Taraf-ı İlâhiden kâfirlere tevbih ve tekdir suretiyle «Ey Allah'ın düşmanları ve cürm ü cinayet sahibi kâfirler; Bugün müminlerden ayrılın. Zira; dünyada onların tevhidinden ayrıldınız. Kezalik burada da onlardan ayrılın ki iyiler kötülerden tefrik olunsun. Ey Âdem oğulları ! Şeytan'a ibadet etmemenizi ben size vasiyet etmedim mi? Zira; şeytan size adaveti meydanda bir düşmandır demedim mi?.] Onun iğfalât-ı şeytaniyesine aldanmayın, emr ü nehyine müteallik vesvesesine itaat etmeyin. Zira; o sizin açıktan bir düşmanınızdır. Düşmanın sözüne bakılmaz demedim mi, itaat ettiğiniz surette şeytan'ın sizi Cehennem'e götüreceğini ve bugünün geleceğini resûllerim vasıtasıyla size söylemedim mi?» demekle ehl-i Cehennem ilzam olunurlar.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette i m t i y a z la murad; kâfirlerin Cehennem'de birbirinden ayrılmalarıdır. Çünkü; bazı rivayete nazaran herbir kâfir için Cehennem'de hazırlanmış olan odaya sahibi girer, kapısı kapanır, o kâfir ebedülâbâd o odada kalır. Ne kimse onu görür, ne de o kimseyi görür. Şu halde kâfirler için Cehennem'de azap ikidir :
B i r i n c i s i : Azab-ı cismânî ki azab-ı Cehennemdir.
İ k i n c i s i : Azab-ı rûhanîdir ki azab-ı firkattir. İ k i n c i azap evvelkinden daha eşeddir. Zira azab-ı rûhânî; her zaman azab-ı cismânîden daha müessirdir. Amma müminlerin nimet-i cismânîyle mütena'im olacakları gibi nimet-i rûhaniyle de mütena'im olacaklarını (وازواجهم) nazm-ı celili beyan etmiştir. Çünkü; müminlerin Cennet'te evlâd ü ıyal ve ahbab ü yaranlarıyla sohbet etmeleri lezzet-i rûhanîdir.
Yahut i m t i y a z la murad; şefaat edecek zannettikleri putlardan ve sair dostlarından ayrılmaktır. Zira; gerek putlardan, gerek dostlarından hiçbir şefaata nail olamayacakları gibi ayrı da 4667 düşeceklerdir. Binaenaleyh; hiçbirinden yardım ve fayda göremeyeceklerdir.
Yahut i m t i y a z la murad; hayır ümid ettikleri herşeyden ayrı düşmek ve simalarıyla ehl-i hayırdan ayrılmaktır. Çünkü; kâfirlerin yüzlerinde veya alınlarında küfürlerine alâmet olarak siyahlık zuhur edecek, herkes onların kâfir olduklarını bilecektir. Bu âyette beyan olunan C e n a h - ı H a k k ı n a h d i yle murad; her kavmin resûlü vasıtasıyla o kavme taraf-ı İlâhiden varid olan emirler, nehiyler, Allah'ın kullarıyla ahdidir. Yahut ebülbeşer olan Hz. Âdem'le vâki olan ahiddir. Çünkü babalarıyla vâki olan ahid; evlâdı hakkında dahî ahiddir. Yahut Hz. Âdem'in evlâdını arkasından çıkardığında vâki olan ahiddir. Çünkü; o vakit alınan ahidde ve Âdem'le vâki olan ahdin her ikisinde de şeytan'a itaattan nehiy vardır.
Bu makamda ş e y t a n ' a i b a d e t le murad; şeytan'ın vesveseyle insana tezyin etmiş olduğu müzahrefatına aldanıp ona itaat etmektir ki adavetini beyanla itaattan nehyin sebebi beyan olunmuştur. Şu halde delil ve davayı tertip şöyledir: «Şeytan'a itaat memnudur. Zira şeytan adaveti meydanda bir düşmandır. Her düşman ki adaveti meydanda ola, ona itaat memnudur. Binaenaleyh; şeytan'a itaat memnu'dur.» Şeytan'ın adavetine sebeb; hasedidir. Çünkü; pederimiz Hz. Âdem'e taraf-ı İlâhiden vaki olan ta'zim ve tekrime dayanamayarak Allah'a isyan, Âdem'e ve evlâdına adavete azmederek ilâyevmilkıyam iğva edeceğini alenen izhar etti ve o azminde elyevm devam etmektedir.
Hulâsa; ehl-i cürüm olan kâfirlerin ehl-i imandan ayrılacakları ve Cenab-ı Hakkın onlara «Ben size şeytan'a ibadet etmeyin. Zira; şeytan sizin açıktan bir düşmanınızdır demedim mi?» unvanıyla tekdir edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

وَأَنِ ٱعۡبُدُونِى‌ۚ هَـٰذَا صِرَٲطٌ۬ مُّسۡتَقِيمٌ۬ (61)

[Ey beni âdem ! Ben size resûller vasıtasıyla «Bana ibadet etmenizi emretmedim mi, ancak bana ibadetiniz doğru bir yoldur. 4668 demedim mi?.] Elbette emrettim, inkâra mecaliniz yoktur. Mülk ü melekûtumda tedbir ve tasarrufta istiklâlimi tasdik etmenizi emretmedim mi? Şu halde niçin vasiyetimi tutup emrime imtisal etmediniz, şu doğru yolu terkle şeytan'ın gösterdiği tarika neden sülük ettiniz?» demekle Cenab-ı Hak onları bir kat daha tevbih eder.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; ahdin muktezasını tamamıyla beyan için sevkolunmuştur. Zira; şeytan'a ibadetten nehyetmek zat-ı ulûhiyetine ibadet etmeyi müstelzim olduğundan ahd-i İlâhide her iki cihet de mevcuttur. Allah-u Tealâ'ya ibadet tankların en â'lâsı ve ta'zime şayan olduğuna işaret için (صراط) ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur. Yani «Allah'a ibadet edip şeytan'a ibadet etmemek büyük bir tariktir ki onun fevkında ve ondan daha alî bir tarik olamaz» demektir.
***
Vâcib Tealâ şeytan'ın adavetini beyandan sonra adavetini icrasının keyfiyetini beyan etmek üzere :

وَلَقَدۡ أَضَلَّ مِنكُمۡ جِبِلاًّ۬ كَثِيرًا‌ۖ أَفَلَمۡ تَكُونُواْ تَعۡقِلُونَ (62)

buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim ki muhakkak şeytan çok cemaatı idlâl ederek doğru yoldan çıkardı. Şeytan'a ibadet eder de adavetini düşünür olmadınız mı? Halbuki düşünmeniz lâzımdır.] Zira; sizden evvel çok kavimleri yoldan çıkarmakla helâklerine sebep oldu. Çünkü; onlar şeytan'a itaatle Cenab-ı Hakla olan ahidlerini bozdular. Binaenaleyh; kendilerine mev'ûd olan Cennet'ten mahrum oldular ki nar-ı hazelâna müstehak olarak ebedî Cehennem'de kalacak bir hal kesbettiler. İnsan için tutacağı bir işin akıbetini o işe başlamazdan evvel düşünmek lâzım değil mi? Nasıl oluyor ki mefsedeti meydanda olan bir habisin arkasına düşüyorsunuz?
Bu âyette şeytan'ın birçok ümmetleri yoldan çıkardığı muhakkak olduğu halde ona ittiba'daki vehameti düşünmek lâzımken düşünmeyenleri Cenab-ı Hak tevbih ve tekdir etmiştir.

4669
***
Vâcib Tealâ şeytan'ın idlâli muhakkak olduğunu beyandan sonra ıdlâl olunan kimselere yevm-i kıyamette vâki olacak hitabı beyan etmek üzere :

هَـٰذِهِۦجَهَنَّمُ ٱلَّتِى كُنتُمۡ تُوعَدُونَ (63) ٱصۡلَوۡهَا ٱلۡيَوۡمَ بِمَا كُنتُمۡ تَكۡفُرُونَ (64)

buyuruyor.
[«Ey kâfirler ! İşte şu azap sizin dünyada vaad olunduğunuz Cehennem'dir. Küfrünüz sebebiyle bugün o Cehennem'e girin» demekle onların mahalleri kendilerine gösterilir.]

Bu âyette üç cihetle kâfirlerin hasret ve nedametlerini beyan vardır :
B i r i n c i s i : Cehennem'e girmeleriyle emir ihanet içindir ki «Haydi, girin şu dar-ı cahîme» demek onları tahkir ve terzildir.
İ k i n c i s i : (اليوم) «Bugün girin» demek azabın hazır ve lezzetin zail olduğuna işarettir.
Ü ç ü n c ü s ü : Küfürleri sebebiyle Cehenem'e girdiklerini beyandır. Çünkü; küfran-ı nimet edenlerin mün'imine karşı utanması pek büyük âr ve acıklıdır. Vaad olunduklarını beyan etmek dünyada vaki olan vaade sem-i itibar etmediklerinden dolayı bu azaba duçar olduklarını ihtarla hüzün ve elemlerini arttırmaktır.
Hulâsa; kâfirlerin Cehenem'e girecekleri zaman «İşte şu Cehennem dünyada sizin vaad olunduğunuz Cehennem'dir. Haydi, küfrünüz sebebiyle girin o Cehennem'e» denileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4670
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin Cehennem'e girmeleriyle emir verileceğini beyandan sonra onlar ma'siyetlerini inkâr edeceklerse de muktedir olamayacaklarını beyan etmek üzere ;

ٱلۡيَوۡمَ نَخۡتِمُ عَلَىٰٓ أَفۡوَٲهِهِمۡ وَتُكَلِّمُنَآ أَيۡدِيہِمۡ وَتَشۡہَدُ أَرۡجُلُهُم بِمَا كَانُواْ يَكۡسِبُونَ (65)

buyuruyor.
[O günde biz kâfirlerin inkârlarına müsaade etmemek için ağızlarının üzerine mühür basarız ve ma'siyetlerini beyan hususunda bize elleri söyler, dünyada kazandıkları ma'siyetlerine ayakları şehadet eder.]

Yani; kâfirler günâhlarını inkâra başladıkları günde onların ağızlarını açtırmaz ve söyletmeyiz. Zira; vâki olan günâhlarını inkâra cür'et edince nutka kudretini aldığımızdan ağızları mühürlenmiş gibi sükûta mecbur olurlar, işledikleri günâhları bize elleri haber verir, ayakları da dünyada kesbetmiş oldukları günâhlara şehadet ederler. Binaenaleyh; o âsî olan kimse mebhût ve hayran kalır. Zira; kendi a'za-yı eevarihinin kendine dost olacağını, lehine şehadet edeceğini ümid ederken ümidinin hilâfına aleyhine şehadetleri elbette onu mebhût ve hayran eder.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile ellerin konuşup ayakların şehadeti; hakikatta tekellüm ve şehadettir. Çünkü; tekellüm hususunda lisanla sair a'za beyninde kudretullaha nispetle fark yoktur. Zira; Allah-u Tealâ'nın lisana verdiği kuvve-i nutkiyeyi sair a'zaya dahi vermesinde bir mani yoktur. Binaenaleyh; lisanı söyleten Allah-u Tealâ sair a'zayı da söyletebilir. Şu halde günâhları inkâra cür'et eden lisanı iskâtla sair a'zaya ikrar ettirmekle günâh sahibini rezil ve rüsvâ eder. Yahut lisanın tekellümü ve ayakların şehadetleri; efâl-i kabîhaya delâletleri ve günâhların eserinin o a'zalarda zahir olmasından kinayedir. Fakat lâfz-ı Kur'ân'ı hakikatta tekellüm ve şehadete hamletmekte bir mani olmadığından ma'nâ-yı hakîkîsi murad olunmak evlâdır. Çünkü; ma'nâ-yı hakîkîyi murad etmek mümkün olan yerde mecaz ve kinaye ma'nâları aramaya hacet yoktur. Eller ve ayaklar gibi a'za-yı sairenin tekellümleri ihtiyarî olup icbarî olmadığına işaret için tekellüm ve şehadet nefs-i a'zalara isnad olunmuş, Vâcib Tealâ'ya isnad olunmamıştır. Ekseri günâhların ellerle işlendiğine işaret için ellerden yalnız tekellümle iktifa olunup şehadet; ayaklara isnad olunmuştur.
4671
Kâfirlerden sudur eden günâhlar ve çirkin işler kendilerinden i'raz etmek icab edip i'raza şayan olduklarına işaret için hitaptan gaibe iltifat olunarak (افواهكهم على) yerinde (على افواههم) varid olmuştur.
Hulâsa; yevm-i kıyamette kabahatim inkâra cesaret edenlerin dillerinin bağlanacağı ve günâhlarını elleriyle ayaklarının ikrar ederek şehadet edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin bazı ahvalini beyandan sonra onların dünyada müstehak oldukları cezayı vermediğini ve onlara müsaade ttiğini beyan etmek üzere :

وَلَوۡ نَشَآءُ لَطَمَسۡنَا عَلَىٰٓ أَعۡيُنِہِمۡ فَٱسۡتَبَقُواْ ٱلصِّرَٲطَ فَأَنَّىٰ يُبۡصِرُونَ (66)

buyuruyor.
[Eğer biz dilemiş olsaydık onların gözlerini siler, yüzleriyle beraber kılardık. Şu halde onlar kör olur, göremezlerdi. Binaenaleyh; yollarına gitmek ve devam etmek isterlerdi, lâkin nasıl görebilirlerdi? Onlar için görmek mümkün olabilir miydi? Elbette göremezlerdi. Halbuki biz onların kör olmalarını istemedik. Zira; gözleri açık olsun, herşeyi görsünler de yevm-i kıyamette itiraza mecalleri kalmasın.] Çünkü; gözleri açık olarak tarik-ı hidayeti görüp bildikleri halde tarik-ı hakka sülük etmeleri lâzımken ihtida etmediklerinden dolayı elbette ma'zeretsiz muazzep olacaklardır. Binaenaleyh; ihtida etmediklerine ma'zeret beyan etseler ma'zeretleri kabul olunmaz. Çünkü; kabule şayan ma'zeret dermeyan edemezler ki kabul olunsun.

***
Vâcib Tealâ kâfirlerin dünyada müstehak oldukları cezadan bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere :

وَلَوۡ نَشَآءُ لَمَسَخۡنَـٰهُمۡ عَلَىٰ مَڪَانَتِهِمۡ فَمَا ٱسۡتَطَـٰعُواْ مُضِيًّ۬ا وَلاً يَرۡجِعُونَ (67)

buyuruyor.
[Eğer dilemiş olsaydık biz onların suretlerini cemadata tahvil ederdik de onlar gidip gelmeye kaadir olamazlardı.]

Yani; biz isteseydik onların suratlarını tebdil ederdik de oldukları mahalde dikili kalırlar, ne bir tarafa gitmeye ve ne de gitmiş olsalar geri dönmeye kaadir olurlardı. Halbuki biz bunlardan hiçbirini yapmadık. Binaenaleyh; gözleri görür ve kuvve-i cismaniyeleri yerinde ve kuvve-i akliye ve sair idrakleri yolunda olduğu cihetle tarik-ı hakka ihtidalarına bir mani olmadığından ihtida etmeleri lâzımken ihtida etmediler. Bununla beraber yevm-i kıyamette cinayetlerini inkâra cür'et edince biz onların ağızlarını mühürler, söyletmeyiz. Zira; bilcümle vücutları ve a'zaları yerinde olduğu için i'tizara mecalleri yoktur. Çünkü; her cihetle avarızdan salim olduklarından i'tizar etseler kabul olunmaz. Şu halde âhirette lisanlarının kapanmasıyla azap olundukları gibi dünyada gözlerinin kör olması ve sair a'zalarının tebdil olunmasıyla ikab olunmaya müstehaklardır. Lâkin dünyada azap olunmalarına meşiyyet-i İlâhiye teallûk etmediğinden dünyada ikab olunmadılar ki âhirette bir diyecekleri kalmasın.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile iptida bir tarîka gitmek; gittiği yerden geri gelmekten daha müşkül olduğuna işaret için evvelâ gitmek manâsına olan (مضياً) nefyolunmuş ve ba'dehu daha kolay olan rücû' nefyolunmuştur.
(لطمسنا) T a m e s ; gözünü bütün kapayıp yüzüyle beraber olmak manâsına olup m e s i h ; bütün vücudun ve a'zaların tebdilinden ibaret olduğu cihetle ehvenden as'aba yani kolaydan güç olana tedriç tariki ihtiyar olunmuştur. Çünkü; a'mâ olan bir adam kuvâ-yı sairesiyle vucuh-u tasarrufu idrak edebildiği gibi bazı ülfet ettiği mahalle de gidip gelebilir Amma memsuh olan, yani vücuduyla azaları cemadata tebeddül eden kimse hiçbir şeye muktedir olamadığından kör olmak vücudun bilkülliye 4673 tebeddülünden çok kolaydır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak «Dilemiş olsaydık gözlerini kör ederdik. Daha ziyade dilemiş olsaydık bütün vücutlarını cemadata veyahut maymun v.s. gibi hayvanat-ı behimiyeye tebdil ederdik de hiçbir şeye muktedir olmazlardı, lâkin biz bunların hiçbirisini yapmadık, âlet-i ihtidalarına bir zarar getirmedik ki ihtida etsinler, etmedikleri surette i'tizara mecalleri olmasın» buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hak dilemiş olsa onları bütün idrakten mahrum kılmaya kaadirken her türlü müsaadeye onları mazhar ettiği ve bu mazhariyeti hüsnü isti'mâl etmediklerinden dolayı i'tizara mecalleri kalmadığı bu iki âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ enbiya-yı izam vasıtalarıyla kâfirlere ihtida tarikları beyan olunduğundan i'tizar kapılarının kapandığını beyandan sonra ömürleri cihetinden dahî i'tizara mecalleri olmadığını beyan etmek üzere :

وَمَن نُّعَمِّرۡهُ نُنَڪِّسۡهُ فِى ٱلۡخَلۡقِ‌ۖ أَفَلاً يَعۡقِلُونَ (68)

buyuruyor.
[Bir kimse ki onun ömrünü biz uzatırsak onun hilkatim aksine döndürürüz. Onlar ömürlerinin uzamasını isterler de cisimlerinin ve sair kuvâlarının zaafa duçar olacağını taakkul edip idrak etmiyorlar mı?.]

Yani; bir kimsenin ömrünü uzatırsak onu erzel-i ömre reddederiz. Ömürlerinin uzamasını isterler de erzel-i ömre varacaklarını düşünmezler mi? Zira; insanın ömrü uzadıkça zaafı tezayüd ve kuvveti tenakus eder, bünyesi küçülür, şekli tagayyür eder. Hatta sabiye benzer bir hale avdet eyler. Binaenaleyh; fehm ü idrakten hâlî, akl ü tedbirden ârî bir hale geldiğinden ömrü uzun olmakla uzadıkça tarik-ı savaba ihtida etmesi lâzım gelmez. Şu halde ömrünün uzun olmasıyla necata dahil olmak muhakkak olamaz. 4674 Binaenaleyh; «Ömrümüz kısa oldu, uzun olsaydı biz ihtida ederdik» demekle kabule şayan bir itizar dermeyan etmiş olmazlar.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet; yevm-i kıyamette kâfirlerin ömür cihetinden i'tizar kapılarını kapamıştır. Zira; onlar «Biz dünyada az yaşadık. Eğer dünyada çok ömür verseydin bizde kusur bulamazdın» demelerini bu âyet-i celile reddetmiştir. Çünkü; azıcık ömürde ihtida mümkünken ihtida etmeyen çok yaşasa yine ihtida etmeyeceği ve belki ihtidaya kaabiliyet kalmayacağı meydandadır. Zira; beyan olunduğu veçhile insanın yaşadıkça şuuru azaldığı herkesçe ma'lûm bir hakikattir.
Hulâsa; insan pek uzun yaşadıkça suretinin tagayyür edeceği idrakinin azalacağı ve bu cihet düşünmeye şayan olup erzel-i ömrü istemek ma'kul birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyetine ve haşra müteallik ahvali beyandan sonra Resûlullah'ın risaletini inkâr edenleri reddetmek üzere :

وَمَا عَلَّمۡنَـٰهُ ٱلشِّعۡرَ وَمَا يَنۢبَغِى لَهُ ۥۤ‌ۚ إِنۡ هُوَ إِلاًذِكۡرٌ۬ وَقُرۡءَانٌ۬ مُّبِينٌ۬ (69)

buyuruyor.
[Biz Azîmüşşan Muhammed (S.A.) e şiir öğretmedik ve şiir Muhammed (S.A.) e lâyık olmaz. Binaenaleyh; Muhammed (S.A.) in okuduğu şey olmadı, illâ ancak vaaz ve Kur'an-ı mübin oldu.]

Yani; Biz Azîmüşşan Muhammed (S.A.) e şiir ta'lim etmedik. Zira şiir; külfetle söylenir, kaafiye ve vezinle örülmüş muzahref uydurma bir söz olduğu gibi evham ü hayalât üzere bina kılınmış birtakım mevhumattan ibarettir. Binaenaleyh; Kur'an'la şiir beyninde asla müşabehet yoktur, böyle mevhumât ve hayalâtla uğraşmak Muhammed (S.A.) e lâyık olmaz, yakışmaz ve Muhammed (S.A.) in söylediği Kur'an ise birtakım ma'kul fenler ve hükümlerle dolu, saâdet-i dareyne îsâl edecek ahkâmla müzeyyen, şiirde mevcut olan mevhûmâttan münezzehtir.
4675
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Resûlullah'ın ümmî olup okuyup yazmak ciheti kendine müsait olmadığı gibi şiir söylemek murad etse söylemek müyesser olmaz. Binaenaleyh; ankasdın şiir söylemekten memnu'dur ki mu'cizat-ı bahire ve ilâyevmilkıyam bakiye olan Kur'an'da şüphe vâki olmasın. Binaenaleyh; Resûlullah (S.A.) Efendimiz ankasdın şiir inşa etmediğinden kâfirlerin isnadından beridir. Amma şiir suretinde (اناالنى لاكذب اناابن عبدالمطلب) kavl-i şerifi gibi sudur eden şeyler bilâkasdin tesadüf üzere varid olmuştur. Binaenaleyh; asla söylemeye kasıt olmadıkı gibi tertibine azim de yoktur. Şu manâ (وَمَا يَنۢبَغِى لَهُ) de bulunan zamirin Resûlullah'a râci olduğuna nazarandır. Amma zamir Kur'an'a râci olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [Şiir Kur'an'a lâyık olamaz. Zira; şiirle Kur'an beyninde münasebet yoktur. Çünkü; Kur'an olmadı, illâ halkın ahvalini ıslah eder bir mev'ıza ve hayır öğüt vermek, ins ü cinni irşad ve doğru yola sevketmek için gelmiş bir kitab-ı semavîdir, hakla batıl arasını tefrik eder mihraplarda okunur, ahkâmıyla amel olunur, onun sebebiyle insanlar rıza-yı İlâhiyi kazanır, fevz ü felaha dahil olur açık bir kitap.] demektir.
Hulâsa; Resûlullah'a şiir ta'lim olunmadığı, şiirin Resûlullah'a ve Kur'an'a lâyık olmadığı, Kur'an'ın şiir olmayıp ancak vaaz u nasihattan ibaret olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ Kur'an'ın ne şiir ne de şiir olmaya lâyık olmadığını beyandan sonra Kur'an'ın inzalinden hikmeti beyan etmek üzere :

لِّيُنذِرَمَن كَانَ حَيًّ۬ا وَيَحِقَّ ٱلۡقَوۡلُ عَلَى ٱلۡكَـٰفِرِينَ (70)

buyuruyor.
[Kur'an bir mev'ızadır ki o Kur'an'la Resûlullah akıl ve fehim sahibi olmakla eser-i hayat olanları inzar etsin de bu 4676 hızarından sunra küfür musir olan kâfirler üzerine kelime-i azap vacip olsun için Kur'an canib-i İlâhiden geldi.]

Yani; Kur'an'la hal-i hayatta ulan ukalâ inzar olunur. Yoksa aklı olmayan emvat kabilinden birtakım fikirsiz ahmakla Kur'an'dan intifa' edemeyecekleri için Kur'an'la inzar olunmazlar, Kur'an vasıtasıyla kâfirler üzerine kelime-i azap vacip olsun için Kur'an nazil olmuştur. Çünkü; Kur'an'a iman etmediklerinden dolayı kendilerine azap, Kur'an'la tebliğ olunur.
Kur'an'la inzar olunmayan kâfirlerin emvat kabilinden olduklarına işaret için Kur'an'la hayy olanların inzar olunacağı beyan olunmuştur. Çünkü; kâfirlerde eser-i .hayat olan iman ve ma'rifetullah olmadığı için keenne ölülerdir.
Hulâsa; Kur'an'ın inzalinden maksat hayat şanından olan kimseleri inzar etmek ve iman etmeyen kâfirler eser-i hayat gösteremediklerinden dolayı onlar üzerine azabı icab eden kelimeyle azabın vacip olması olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ risalete müteallik olan bazı mesaili beyandan sonra vahdaniyetine delâlet eden bazı delâili beyan etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَرَوۡاْ أَنَّا خَلَقۡنَا لَهُم مِّمَّا عَمِلَتۡ أَيۡدِينَآ أَنۡعَـٰمً۬ا فَهُمۡ لَهَا مَـٰلِكُونَ (71) وَذَلَّلۡنَـٰهَا لَهُمۡ فَمِنۡہَا رَكُوبُہُمۡ وَمِنۡہَا يَأۡكُلُونَ (72)

buyuruyor.
[O münkirler vahdaniyetimizi inkâr ederler de bizim kendileri için kendi kudretimizle halkettiğimiz hayvanatı görmüyorlar mı? Onlar için halkettiğimizc binaen malik ve mutasarrıflardır, Biz Azîmüşşan hayvanatı onlara müsahhar kıldık. Binaenaleyh; o hayvanlardan bazıları binitlerine, bazıları da ekletmelerine mahsus olduğundan bazılarına biner, bazılarını yerler.]

Eğer hayvanatın hepsini biz vahşi ve onların emirlerine itaatsiz halketmiş olsaydık onlar hiçbirinde tasarrufa muktedir olamazlardı. Halbuki o büyük cüssede olan develeri, mandaları biz onların emrin e muti' kıldık ve taht-ı esaretlerine koyduk ki istedikleri veçhüzere isti'male muktedirlerdir, kendilerinin sun'u olmaksızın bu kadar nimetlerimizi halkedip ellerine teslim ettiğimiz halde nasıl oluyor ki küfran-ı nimet ederek vahdaniyetimizi inkâr ediyorlar? Bu inkârları taaccübe şayandır.

4677
***
Vâcib Tealâ hayvanların menfaati yalnız binmeye ve yenmeye mahsus olmayıp daha birçok menfaatları olduğunu beyan etmek üzere :

وَلَهُمۡ فِيہَا مَنَـٰفِعُ وَمَشَارِبُ‌ۖ أَفَلاً يَشۡكُرُونَ (73)

buyuruyor.
[Halbuki hayvanatta insanlar için pek çok mcnfaatlar vardır. Çünkü; yününden, kılından, tenasülünden sayılmaz ve tükenmez derecede intifa' ederler, sütünden içerler. Zira; aynı sütünü içtikleri gibi yoğurt ve ayran gibi içmeye salih birçok şerbetler vardır. Bu kadar nimetleri görür ve bilirler de o nimetlerin halikını ve vahdaniyetini tasdik ederek şükretmezler mi?.] Halbuki bu nimetlerin herbirine ayrı ayrı binlerce şükretmek icab ederken şükrü terketmekten daha büyük kabahat olur mu? Zira; şükrü terketmek âhiretçe mes'ûliyeti mucip olduğu gibi dünyaca da nimetin noksaniyetini icab eden esbaptandır.

(انعاما) niam kelimesinin cem'idir. N i a m ; deve, koyun ve sığır gibi hayvanat-ı ehliyeye ıtlak olunur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile deve ve koyun gibi hayvanların hilkatlarında olan garabete ve menfaatlarında olan kesrete binaen hayvanat içinden Cenab-ı Hak bunları zikir buyurmuş ve insanların menfaatları için halkolunan hayvanata malik olmaları devamlı olduğuna işaret için malik olduklarını beyan eden cümle, devama delâlet eden cümle-i ismiye olarak varid olmuştur. Yani «Nev'-i insan mevcut oldukları müddetçe nev'-i hayvana malik ve malikiyet, memlükiyet intizam üzere devam eder, hâl berakis olmaz» demektir. Şu halde insanın ömrü oldukça şükre devam etmesi lâzımdır. Bu âyet-i celilede Cenab-ı Hak vahdaniyetin delâil-i afakiyesinden bizzat insana hizmet eden hayvanatı zikretmiş ve menfaatlarının çokluğuna işaret için (منفع) ve (مشَارب) cemi' sıygalarıyla varid olmuştur.
4678
Hulâsa; insanların sun'u olmaksızın Allah-u Teala'nın insanların menfaatları için halkolunan hayvanlara nazar-ı ibretle bakıp vahdaniyete istidlal etmeleri lâzım ve bu gibi gözleri önünde olan âsâr-ı bediaya nazar etmemek bir emr-i münker olduğu, bu hayvanları Cenab-ı Hak insanlar için zelil ve münkad kılarak insanları onlara malik kıldığı, bazılarını binmelerine, bazılarını da yemelerine tahsis buyurduğu, hayvanların insanlar için menafi-i kesiresi bulunduğu, bu nimetlere şükretmemek kabahat olup şükretmek elbette vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

***
Vâcib Tealâ vahdaniyete delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra şu beyan olunan delillerden istifade etmeyen kâfirlerin dalâletlerini beyan etmek üzere :

وَٱتَّخَذُواْ مِن دُونِ ٱللهُِ ءَالِهَةً۬ لَّعَلَّهُمۡ يُنصَرُونَ (74)

buyuruyor.
[Onlar yardım olunurlar ümidiyle Allah'ın gayrı ma'budlar ittihaz ettiler.]
Yani; Cenab-ı Hakkın şu ta'dad olunan nimetlerini müşahede edip dururken birtakım taştan, ağaçtan yapılmış putları kendilerine yardım eder yahut şefaat ederler ümidine binaen Allah'ın gayrı olarak ma'bud ittihaz ettiler, ibadete ehil gördüler, ma'budlarının yardımlarını rica ettiler, onların sayesinde sayeban olacaklarını itikad ve intizarda bulundular. Maahaza o putlar denî ve eşya-yı hasiseden oldukları cihetle yardım edemedikleri gibi yardım da olunmazlar. Zira; onlardan yardım bekleyen kâfirlerin çekiçleri ve testereleri altında makhurlardır. Garibi şurasıdır ki kendi ellerinde kırılmak ve kesilmek gibi rezalet ve sefaletlere katlanan birtakım taşa ve ağaca ibadet etmek kadar hamakat ve cehalet olamaz.

4679
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin itikad ve mezheplerinin butlanını beyandan sonra rey ü tedbir ve düşüncelerinin bütün zarar olduğunu beyan etmek üzere :

لاً يَسۡتَطِيعُونَ نَصۡرَهُمۡ وَهُمۡ لَهُمۡ جُندٌ۬ مُّحۡضَرُونَ (75)

buyuruyor.
[O putları ma'bud ittihaz eden kâfirlerin putları onlara yardım etmeye muktedir olamazlar. Halbuki kâfirler o putların hazır askerleridir.] Zira; onlar putları hıfzetmekle gûnâgûn hizmetlerle ve etraflarında dolaşmakla meşgullerdir, onlara göğüste ta'zim eden askerlerdir. Yahut «Putlar kâfirlere hazır asker oldukları halde yardım etmeye muktedir olamazlar» demektir. Çünkü kâfirlerin putları daima hazır bulundurmaktan maksatları; kendilerine yardım ümididir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile putlar kâfirlerin yevm-i kıyamette azap olunmaları için hazırlanmıştır. Zira; putlar Cehennem ateşine tutruk olacaklarından onlar haklarında yakıcı askerlerdir. Putların hazır oldukları halde yardıma muktedir olamadıklarını beyan; kemal-i acizlerini beyanla onları tahkir olduğu gibi onlara ibadet eden kâfirleri dahî tahkirdir. Zira; hazır olmaksızın yardım edememekte o kadar kusur olmaz, lâkin yardım için hazırlanıp da yardım edememek aczin nihayesidir.
Hulâsa; yardım ederler ümidine binaen kâfirlerin putları ma'bud ittihaz ettikleri ve putlar ise kâfirler için hazır asker oldukları halde yardıma iktidarları bulunmadığı ve binaenaleyh; kâfirlerin bu düşünceleri zarardan başka birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

4680
***
Vâcib Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra sözlerine itibar olmadığını beyanla Resûlünü tesliye etmek üzere :

فَلاً يَحۡزُنكَ قَوۡلُهُمۡ‌ۘ إِنَّا نَعۡلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعۡلِنُونَ (76)

buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusûl ! Müşriklerin halleri beyan olunup hamakat ve cehaletleri malûm olunca onların senin hakkında lâyık olmadık bir takım sözleri sana hüzün vermesin. Zira; biz onların gizli nifaklarını ve alenî şirklerini biliriz. Binaenaleyh; sen mahzun olma.] Çünkü; biz onların kalplerinde olan itikadat-ı fasidelerini ve zahirde işledikleri çirkin amellerini bilince senin için hüznetmek lâzım gelmez. Zira; biz senin tarafından ahz-ı intikam ve her fiilleri üzerine mücazat edeceğiz. Şu halde sizin için telâş edecek birşey yoktur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ilm-i İlâhinin herşeye taallûkunda mübalâğa olmak üzere gizli olan şeyleri bildiğini beyanı, aşikâr olan şeyleri bildiğini beyan üzerine takdim olunmuştur. Yahut zahirde olan şeyin elbette kalpte bir mukaddimesi olup ona ilm-i İlâhinin taallûku zahire taallûkundan mukaddem olduğu cihetle esrara taallûkunu beyan takdim olunmuştur.
Bu makamda hüznü nehiy; kâfirlerin sözlerine taallûk ediyorsa da hakikatta Resûlullah'ı hüzünden nehyetmektir. Çünkü birşeyin sebebinden nehyetmek; o işin aynından nehyetmek olduğundan Resûlullah'ı hüzünden nehiydir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım: [ «Onların sözü sana hüzün vermesin» demekle kâfirlerin sözünü Resûlullah'a hüzün vermekten nehiy ise de murad olan manâ sen hüznetme.] demektir. Zira hüzne sebep olan sözü hüzün vermekten nehiy; ayn-ı hüznü nehiydir.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı Resûlullah'ı tesliye olduğu gibi kâfirleri de tehdiddir. Zira gizli aşikâr her işlerini bildiğini beyan etmek; onları ef'âl-i kabihaları üzerine korkutmaktır. Çünkü bir kimse Vâcib Tealâ'nın herşeyi bildiğini ve bilhassa kendi ef'âlini bildiğini bilince kötü işlerden nefsini menetmesi lâzımdır. Binaenaleyh; aklı olan bir kimse ne işlerse o işin başında işleyeceği şeyi Allah'ın bildiğini düşünerek işler.

4681
***
Vâcib Tealâ zat-ı ulûhiyetine ibadetin vücubunu beyan ve vahdaniyetine delâil-i âfâkiyeyi zikrettikten sonra insanın kendisinde olan delâil-i nefsiyeyi beyan etmek üzere :

أَوَلَمۡ يَرَٱلۡإِنسَـٰنُ أَنَّا خَلَقۡنَـٰهُ مِن نُّطۡفَةٍ۬ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ۬ مُّبِينٌ۬ (77)

buyuruyor.
[İnsan tefekkür edip de bilmez mi ki onu nutfeden halkettik? Böyle gaayet kötü ve hakir birşeyden haîkolunduğunu bildiği halde bunu düşünmeyip de haşr ü neşir hakkında şiddetle husumete ve açıktan mücadeleye cür'et edicidir ki bu cür'eti taaccüp şanından olan kimselerin taaccüplerine lâyıktır.]

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanlarına nazaran âyet-i celîle; Besûlullah'ı ikinci bir tesliyedir ki «Haşrı inkârlarına nispetle Kur'an'a şiirdir demeleri daha ehven» demektir, kâfirlerin inkârlarını mübalâğayla red ve birkaç cihetten takbih vardır. Çünkü; âyette şu inkârlarından taaccüb olunduğu gibi husumette ifrat ettikleri ve bidaye-i hilkatları meydanda inkârı gayr-ı kaabil bir hakikat olduğu halde ondan daha kolay olan haşra kudretullahı inkâra cür'etleri ve hasis bir meniden böyle şerif, kadd ü kaameye, hüsn-ü surette malik bir halde halkolunmak nimetine şükretmek lâzımken bilâkis tekzibe ve inkâra cür'et etmeleri gayet cahilane bir inattan ibaret olduğu beyan olunmuştur.
Âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü şöyle rivayet olunuyor: Küffar-ı Kureyş'ten (Übeyy b. Half), (Ebu Cehil), (Âs b. Vâil) ve (Velid b. Muğire) haşir hakkında mübahaseleri neticesinde «Muhammed (S.A.) Allah-u Tealâ kıyamette ölüleri diriltecek diyor. Lât ve Uzza'ya kasem ederim ki ben gider, onunla muhasama ederim» der ve bir çürümüş kemik alır, huzur-u nebiye gelir, kemiği parmağıyla ufaltır, der ki «Yâ Muhammedi (S.A.) Şu kemik çürüdükten sonra bunu Allah-u Tealâ'nın dirilteceğini re'y eder misin?» deyince Resûlullah «Evet yâ kâfir ! Allah-u Tealâ seni öldürdükten sonra diriltir ve Cehennem'e ithal eder» buyurur ve bu âyet nazil 4682 olur. Bu rivayete nazaran âyet; (Übeyy) i red ve mezheplerini iptal için nazil olmuşsa da sebeb-i nüzulün hususuna itibar olmayıp itibar elfazın umumuna olduğu cihetle bu âyet; haşrı inkâr eden her ferdi red içindir.

***
Vâcib Tealâ haşir hakkında insanın husumetini icmalen beyan ettikten sonra o husumeti tafsil ve keyfiyetini beyan etmek üzere :

وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً۬وَنَسِىَخَلۡقَهُ ۥ‌ۖ قَالَ مَن يُحۡىِ ٱلۡعِظَـٰمَ وَهِىَ رَمِيمٌ۬ (78)

buyuruyor.
[İnsan husumete cür'et ederek bizim şanımızda acîb bir kıssa irad etti, bu iradı hakikatta emr-i garîb ve garabette mesel gibidir, kendi âleminde insan öldükten sonra ihyâsını uzak addeder, kudretimizi kendi kudretine kıyas ve aczimizle hükmeder, kendinin iptida-yı hilkatini unutur, der ki «Çürümüş olduğu halde kemiği kim ihyâ edebilir, çürümüş kemiğin ihyâsı mümkün müdür?».] İşte böyle diyerek muârazada bulunur ve şiddetle haşrı inkâr eder. Halbuki iptidaen gayet hakîr bir damla sudan suretleri muhtelif azalarla insanı halketmeye kaadir olan zat-ı ulûhiyetimizin ölmüşleri ihyâya kaadir olacağına hükmeder de inkâra cesaret etmezdi. Çünkü haşir; iptida-yı hilkattan çok ehvendir. Zira; iptida-yı hilkatta birbirine eczaları müşabih olan meniden eller, kollar, kulaklar ve gözler gibi birbirine benzemeyen a'zaları halkla beraber o a'zalara yekdiğerine muhalif olarak akıl, söz, dil ve işitmek gibi havassı tevdi ile ind-i ulûhiyetinde mahlûkat-ı saire üzerine mükerrem kılan Allah-u Tealâ çürümüş eczaları toparlamakla halkedeceği evleviyetle sabit olduğunu itikad eder de itiraz etmezdi.
İnsanın müteşabihülecza' bir nutfeden muhtelifüla'za ve kavî olarak halkolunması vâcibülvücud'un fâil-i muhtar olduğuna delâlet ettiğinden tabiiyyûnu kendi hilkatlarıyla reddederek insafa davet eder. Çünkü; eğer tabiat vasıtasıyla olsaydı ecza-yı asliyesinde muhalefet olmayan meniden halkolunan azalar da muhalif olmazdı, halbuki muhaliftir. Şu halde fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olur, tabiatın te'siriyle değildir.
Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet; kemikte hayat bulunduğuna ve ölmüş hayvanın kemiği necaset olduğuna delâlet eder. Zira; hayat kemiğe taallûk edince kemikte hayat olacağı gibi hayatın arkası mevt olduğundan kemiğe mevt de taallûk edeceği aşikârdır. Amma eimme-i Hanefiye indinde kemik tahirdir. Zira; kemikte hayat olmaz. Âyet-i celüenin manâsı: [Hayatı, his ve idraki olan bir cisme eski hali üzere kemiği iade eder.] demektir, yoksa kemiğe hayat veriı manâsına değildir.

4683
***
Vâcib Tealâ haşrı inkâr eden müşriklerin muhasamalarını beyandan sonra onları ilzam ve iskât tarikıyla cevap vermek üzere :

قُلۡ يُحۡيِيہَا ٱلَّذِىٓ أَنشَأَهَآ أَوَّلَ مَرَّةٍ۬‌ۖ وَهُوَ بِكُلِّ خَلۡقٍ عَلِيمٌ (79)

buyuruyor.
[Ey habibim ! Sen haşrı inkâr eden kâfirlere cevap olarak de ki «İptidaen meniden kemiği icad eden Allah-u Tealâ tekrar ihyâ eder. Zira; ihyâsında bir mani yoktur. Çünkü; mahlûka tının her cüz'ünü bilir. Binaenaleyh; bir insanın çürümüş eczalarının herbiri nerelerde olduğunu bildiğinden herbirini olduğu yerden cem'ederek ihyâ eder.».]

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile haşrı inkâr edenlerin şüpheleri; meyyitin eczasının herbir cüz'ü bir yerde olup bunu toplamak müşkül olmasıdır. Bu şüphelerini cenab-ı Hak (وَهُوَ بِكُلِّ خَلۡقٍ عَلِيمٌ) cümle-i celilesiyle izale buyurmuştur. Çünkü; Allah-u Tealâ insanın ecza-yı asliye ve fer'iyesinin erelerde olduğunu bilince o eczaların bazısı maşrıkta, bazısı mağripte olsa dahî onları cem'edip birbirine raptetmesinde işkâl yoktur, herbirini bir yere poplar, onların eski şekillerini iade eder, hayat verir. Hatta vuhuş ve tuyurun eklettiği eczaları dahi toplar. Çünkü; kudretullaha karşı bir hail yoktur.
4684
***
Vâcib Tealâ haşrı inkâr edenleri ilzam için insanın hilkatında olan acaip ve garaibi beyandan sonra haşrın imkânının vukuunu ispat eder delil-i aharı beyan etmek üzere :

ٱلَّذِى جَعَلَ لَكُم مِّنَ ٱلشَّجَرِٱلاًَخۡضَرِ نَارً۬ا فَإِذَآ أَنتُم مِّنۡهُ تُوقِدُونَ (80)

buyuruyor.
[Çürümüş kemikleri şol zat-ı eceli ü alâ ihyâ eder ki o zat sizin için yeşil ağaçtan ateş halketti de derhal siz o ateşten yakarsınız ve çok zaman ondan intifa' edersiniz. Şu minval üzere yeşil ağaçtan ateşi halka kaadir olan Allah-u Tealâ emvatı ihyâya kaadir olmaz mı?.]
Yani; Vâcib Tealâ halkın eczalarını yekdiğerinden ayırmaya ve her şahsın eczalarını yekdiğerine rabıtla imtizaç ettirmeye neden kaadir olmasın? Elbette kaadir olur. Zira; Vâcib Tealâ şol alîm ü hakimdir ki sizin için yeşil ve kendisinden su damlayan ağaçtan ateş halkediyor. Halbuki ateşle su beyninde zıddivet ma'lûmdur, bunu inkâra mecaliniz de yoktur. Çünkü; siz daima ondan ateş yakıp intifa' ediyorsunuz. Şöyle su damlayan ağaçtan ateşi halka kaadir olan Allah-u Tealâ ölmüş insanları ihyâya neden kaadir olmasın?
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran y e ş i l a ğ a ç la murad; (merh) ve (afar) isminde iki nevi ağaçtır. Arabistan'ın bazı nahiyelerinde mevcuttur. Dağ başlarında ateş yakmak isteyenler bu ağaçtan iki budak keserler.
Merhi afara vurunca biiznillâh ateş çıkar, ondan ateş tutuşturmakla intifa' ederler, halbuki her ikisinden de su damlar. Bu intifaları istimrar ve devam üzerine olduğuna işaret için ateş yakarsınız manâsına olan (تُوقِدُونَ) lâfzı istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur.

4685
***
Vâcib Tealâ haşrın vücuduna delâlet eden âfâkî ve enfüsî bazı delâili beyandan sonra delâil-i âfâkiyeden daha büyüğünü beyan etmek üzere :

أَوَلَيۡسَ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَـٰوَٲتِ وَٱلاًَرۡضَ بِقَـٰدِرٍ عَلَىٰٓ أَن يَخۡلُقَ مِثۡلَهُم‌ۚ بَلَىٰ وَهُوَ ٱلۡخَلَّـٰقُ ٱلۡعَلِيمُ (81)

buyuruyor.
[Haşrı inkâr eden kâfirler insanları ihyâya bizim kudretimizi inkâr ederler de düşünmezler mi gökleri bu kadar cesamet ve yükseklikte, yerleri şu azamet ve süfliyette halkeden Hallâk onların emsalini halketmeye kaadir olmaz mı? Elbette kaadir olur. Bu kadar âlem-i ulvî ve süfliyi halka kaadir olan Allah-u Tealâ'nın öldükten sonra insanları halka ve ihyâya kaadir olacağı evleviyetle sabit olmaz mı, nasıl kaadir olmasın? Vâcib Tealâ kemâl-i kudret ve azametle halkedicidir ki nice yüzbinlerce mahlûkatı mevcuttur, cemi-i mevcudatı bilicidir, ezelen, ebeden herbirine tafsil üzere ilmi lâhiktir. Geçmiş, gelecek mevcudattan hiçbir zerre ilminden ve kudretinden hariç değildir.] Çünkü; cümlesi ilm-i ilâhide mahfuz ve yekdiğerinden mümtazdır. Bunların cümlesi Vâcib Tealâ'ya nispetle kolaydır, nasıl kolay olmasın?

إِنَّمَآ أَمۡرُهُ ۥۤإِذَآ أَرَادَ شَيۡـًٔا أَن يَقُولَ لَهُ ۥكُن فَيَكُونُ (82)

[Allah-u Tealâ'nın hal ü şanı birşeyi murad ettiğinde o şeye ol emrini vermektir. Canib-i İlâhiden o şeye ol emri gelince o şey derhal olur, asla taahhur etmez, mühlet ve müsaade verilmez.] Zira; emr-i İlâhi ve kaza-yı sübhânînin sür'at-ı nüfuzunda asla taahhur yoktur. Binaenaleyh; ol emri gelince me'mur ve mahkûm olan şey hemen olur, olmamak imkânı yoktur. Çünkü; imtina' etmek veyahut biraz durmak veyahut âlet isti'mâl etmek gibi şeyler tasavvur olunmadığından derhal sahra-yı vücuda arz-ı endam etmekten başka çare olamaz.

4686
***
Vâcib Tealâ zat-ı ulûhiyetinin herşeye kaadir ve herşeyi bildiğini beyandan sonra cemi-i nekaisten münezzeh olduğunu beyan etmek üzere :

فَسُبۡحَـٰنَ ٱلَّذِى بِيَدِهِۦ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىۡءٍ۬ وَإِلَيۡهِ تُرۡجَعُونَ (83)

buyuruyor.
[Birşeyin vücudunu iradede emr-i İlâhi derhal nafiz olup kudretinin te'sirinden hiçbir şey kurtulamayınca Vâcib Tealâ'ya teşbih ve cemi-i nekaisten tenzih ederim ki cümle eşyanın mülkü ve tasarrufu kendi yed-i kudretindedir. Binaenaleyh; iâde-i emvat ve cem-i ma'dûmât gibi şeylerden âciz olmaktan münezzeh ve müberrâdır, müşriklerin isnad ettikleri nevakıstan şan-ı ulûhiyeti âlî ve mukaddestir. Nasıl mukaddes olmasın? Sizin cümlenizin merciiniz ancak odur, onun gayrı bir merci' yoktur. Binaenaleyh; cümleniz onun huzur-u manevîsine rücû' edersiniz.]

M e l e k û t ; bir şeye malik olmakta mübalâğa manasınadır. Yani herşeye malik olmak Allah-u Tealâ'ya mahsustur, Allah'ın gayrı hiçbir şeye hakîkî malik yoktur. Şu halde insanların malikiyetleri arızîdir, hakîkî değildir. Bundan evvelki âyetler Vâcib Tealâ'nın cemi-i nekaisten tenzihini icab ettiğine işaret için tefria delâlet eden (فا) lafzıyla varid olmuştur. Bu âyet-i celile; âhireti, haşrı, neşri ve vahdaniyeti icmalen beyan etmiştir. Çünkü; herşeyin melekûtu yed-i kudretinde olmak; şeriki ve nazirî olmadığına delâlet ettiği gibi eşyada onunla beraber kafiyen bir mutasarrıf olmadığına dahî delâlet eder. Merci-i hakîkî ancak o olmak ise âhiretin vücuduna delâlet eder.
(İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran (Sure-i Yasin) in fezaili hakkında ehadis-i celile mevcuttur. Meselâ «Herşeyin kalbi var, Kur'an'ın kalbi (Yasin) dir. Binaenaleyh; bir kimse Allah-u Tealâ'nın rızası için (Sure-i Yasin) i okursa Allah-u Tealâ onun günâhlarını mağfiret eder ve yirmi iki kere (Yasin) in gayrı Kur'an'ı okumuş gibi olur» hadis-i şerifiyle yine Resûlullah'ın «Hangi müslim melekülmevt geldiğinde yanında (Yasin) okunursa her harfi başına on melek nazil olur, ölecek kimse huzurunda saf bağlar, istiğfar ederler, gaslinde hazır bulunurlar, cenazesine ittibâ' ederler, namazını kılarlar. Hatta defninde hazır olurlar, Cennet şarabından şerbet gelip içmedikçe onun rûhu kabzolunmaz» buyurduğu mervidir. Şu halde ehl-i İslâmdan vefat edecek kimsenin yanında bulunanlara lâzım olan (Sure-i Yasin) i kıraat etmektir.

Gösterim: 1808